Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

1 Mayıs, İşçi Hareketi ve Kriz Vurgunculuğuna Karşı Mücadele

İşçi sınıfının, uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’a dünyada ve ülkemizde önemli gelişmelerin yaşandığı bir ortamda gidiliyor. Uluslararası sermaye cephesi ve işbirlikçiler, 2008 yılı sonlarında patlak veren ekonomik krizin yüklerini işçi sınıfı ve ezilen halklara fatura etmede attığı adımları kalıcılaştırmak ve daha da derinleştirerek ilerletmek için yeni saldırıları gündeme getirirken; bunun karşısında işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen bağımlı halklar grevler, direnişler, genel grevler, halk isyanları ve ayaklanmalarla bu kapitalist saldırganlık ve barbarlığı püskürtmeye çalışıyorlar.

20011 1 Mayıs’ı bu mücadelede önemli bir nirengi noktası oluşturuyor.

KRİZ EDEBİYATINDAN KRİZ VURGUNCULUĞUNA

Kapitalizmin 2008 yılı sonlarına doğru “devrevi kriz”lerinden birinin daha içine sürüklenmesi, kapitalist propaganda merkezlerinin son on yıllar boyunca ürettiği tüm illüzyonları yerle bir etti ve sistemin gerçek yüzünü bütün çirkinliğiyle ortaya çıkardı. Sistemin şu ya da bu noktadan (ülkeden) yarılmasını ve/veya bugünkünden daha büyük onulmaz yaralar almasını engelleyen şey, işçi sınıfı ve sendikaların (sendikal hareketin) örgütlenme ve mücadele düzeylerinin geriliği oldu. Bunun sonucu, krizin kapitalist patronlar için bir fırsata dönüşmesinin yolları deyim yerindeyse ardına kadar açıldı ve kapitalist devlet ve hükümetler eliyle “kriz vurgunculuğu” bir politika olarak devreye sokuldu.

Başlangıçta, sendikacılar “kriz kapitalist sistemin krizi. Öyleyse faturasını da kapitalistler ödesinler” deseler de, daha ilk adımda “hepimiz aynı gemideyiz, batarsak hepimiz birlikte batarız. Tek çare herkesin fedakarlık yapmasıdır” diyen kapitalist patronlarla uzlaşmaya girdiler. İşçilerin ve mücadeleci sendikacıların çabaları sendika bürokrasisinin bu işbirlikçi tutumunu değiştirmeye kafi gelmedi. O güne kadar isteyip de yapamadıkları ne kadar şey varsa, patronlar tarafından kriz bahanesiyle gündeme getirildi: Ücretlerin düşürülmesi, ücretlerin dondurulması, ücretsiz izin, çalışma saatlerinin uzatılması, esnek çalışmanın her biçiminin uygulanması, taşeronlaştırmanın yaygınlaşması, sosyal hakların budanması vb. vb. gibi saldırılar; kapitalist devletlerin eğitimden, sağlığa kamusal haklarda yaptığı kısıntılar ve bu hizmetlerin metalaştırılmasına yönelik attığı adımlarla at başı gitti.

Türkiye, kriz gerekçesiyle kapitalist saldırıların en yoğun biçimde devreye sokulduğu ülkelerden biri oldu. İşsizlik çığ gibi büyür, ülke nüfusunun büyük çoğunluğu yoksulluk ve hatta açlık sınırının altında bir yaşama mahkum edilirken, kriz işçi ve emekçiler için tam bir sosyal çöküntüye dönüştü. Emekçi aileleri parçalanırken, toplumsal yozlaşma ve çürüme aşağı tabakalar arasında had safhaya ulaştı. Bunun karşısında bankalar, tekeller ve büyük işletmeler, “kriz edebiyatı” yaptıkları bu dönemde kârlarına kâr kattılar. Kriz döneminde dört bin yeni milyoner türerken, toplamda 38’e ulaşan dolar milyarderlerinin sayısında da büyük artışlar oldu. Deyim yerindeyse, kriz, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın krizin ilk çıktığı günlerde söylediği gibi “teğet geçti”, ama patronlar için; işçileri, emekçileri ve yoksul halk kitlelerini ise böğürlerinden delerek geçti. Kısacası para babaları ve patronlar el ele kriz vurgunculuğu yapıtılar ve hâlâ yapmaya devam ediyorlar.

Gelinen yerde, hem dünya ve hem de ülkemizde ekonomik krizin bitip bitmediğine ilişkin tartışmalar kapitalizmin has savunucuları arasında da sürüyor. Tartışmacılar pek çok noktada ayrışıyorlar gibi görünseler de; yürütülen tartışmaların kapitalist sisteme olan güveni daha fazla sarsmamasına dikkat etmek ve kriz gerekçesiyle devreye sokulan neoliberal saldırı politikalarını sürdürmenin zorunluluğuna işçi ve yoksul halk kitlelerini ikna etmek noktasında tam bir fikir birliği içinde bulunuyorlar.

BİTMEYEN SALDIRILAR, DERİNLEŞEN YOKSULLUK

İngiltere’de 13 yıllık İşçi Partisi hükümetinden sonra işbaşına gelen David Cameron’ın liberal-muhafazakar koalisyon hükümetinin ilk yaptığı, krize karşı önlemler çerçevesinde 500 bin kamu çalışanının işten çıkartılmasını, üniversite harçlarının iki yıl içinde üç kat artırılmasını, maaşlarda kesintiye gidilmesini ve sosyal harcamaların kısıtlamasını karar altına almak oldu.

Yunanistan’ın içine sürüklendiği borç krizinden kurtarılması için, Avrupa Birliği ve IMF 110 milyar Euroluk “kurtarma paketi” hazırladı. Bunun anlamı, milyarlarca Euronun emekçilerin ceplerinden çıkacak olmasıdır. Bu temelde kamuda çalışanların ücretleri ve emekli maaşları 3 yıl süreyle dondurulurken, hükümet, ikramiyeleri ve dar gelirlilere yaptığı sosyal yardımları kestiğini açıkladı. Vergiler sermaye lehine yeniden düzenlenirken, emeklilik yaşı kadın ve erkeklerde eşit orana getirildi. Önlemler çerçevesinde Yunanistan’da 13. maaş olarak adlandırılan Noel maaşında ve 14. maaş olarak nitelendirilen Paskalya ve yaz tatilleri için verilen yarımşar maaş ikramiyelerde % 30’luk kesintiler yapıldığı açıklandı. Özelleştirmelere hız verildi, işten atmalar yaygınlaşırken, esnek çalışma ve taşeronlaştırma uygulamaları yaygınlaştırıldı.

İspanya’da devlet memurlarının maaşlarının düşürülmesi, çocuk sahibi ailelere yapılan doğrudan yardımların kaldırılması, emekli maaşlarının dondurulması, kamu emekçilerinin bir bölümünün işten çıkartılması krize karşı alındığı öne sürülen önlemler arasında bulunuyor. İspanya’dakine benzer uygulamalar Portekiz’de de gündeme getirildi. İrlanda’da, hükümet bütçe açığını AB’nin belirlediği seviyeye indirebilmek için 4 yılda 15 milyar Euro tasarruf edeceğini açıkladı. Sağlık harcamaları kısıldı, ücretlilerin vergi oranları artırılırken, asgari ücret düşürüldü. Tasarruf tedbirleri arasında, üniversite harçlarından işsizlik fonuna, kamu emekçilerinden emeklilere maaşlarda kesintiye gidilmesi ve pek çok sosyal hakkın kısıtlanması gibi uygulamalar bulunuyor.

Fransa’da ’95 yılında işçilerin püskürttüğü “Juppe planı” değişik adlar altında parça, parça uygulamaya sokulmaya başlandı.

Bu yönlü saldırıların geleceğe yönelik ipuçları vermesi açısından en dikkat çekici olanı, ABD’de, Wisconsin eyaletinde gündeme getirildi. Kriz dönemlerinde ya da doğal afet olayları nedeniyle valinin atayacağı özel görevli, TİS’leri geçersiz kılacak ve grev yasaklamaları getirecek yetkilerle donatıldı. Bu durumun yalnızca Wisconsin eyaletine özgü kalmayacağını, önce ABD’de diğer eyaletlerde, sonrasında ise tüm kapitalist ülkelerde gündeme getirileceğini görmek için kahin olmaya gerek yoktur. Görüleceği gibi, işçi ve emekçilerin elinde bulundurduğu hiçbir hakkın güvencede olmadığı bir dönemdir, içinde bulunulan.

Ülkemizde de patronlar ve AKP hükümeti el ele vererek saldırıları sürdürüyorlar. Torba Yasa, bu saldırılara son örnek teşkil ediyor. Ama, Torba Yasa’nın çıkmış olması asla saldırıların biteceği anlamına gelmiyor. Kıdem tazminatı başta olmak üzere, şimdiden, seçim sonrası gündeme getirilecek olan Anayasa’da işçilerin, emekçilerin hangi haklarının hangi demagojik söylemler eşliğinde gasp edileceğinin hesapları yapılıyor. Patronların kâr hırsı o boyutlara vardı ki, işçiler her gün Ostim, Elbistan, Madenler, Tuzla tersanelerinde olduğu gibi, birer, üçer, beşer iş cinayetlerinde can veriyorlar. Bütün bu katliam boyutlarına varan iş cinayetleri karşısında hükümetin kılı kıpırdamıyor. Zonguldak madenlerinde göçük altında can veren işçilerin ardından Başbakan Erdoğan’ın yaptığı “bu ölümler madenciliğin fıtratında (doğasında) var” açıklaması, sermayenin ve onun hizmetindeki hükümetin işçi sınıfı ve emekçilere bakışını tüm zalimliğiyle ortaya koymaktadır.

Hükümet ve patronlar işçilerin ve yoksul halk kitlelerinin başından kriz sopasını eksik etmezken; işçi ve emekçilerin en küçük hak talebi dahi “ekonomik kriz koşulları”nın ve “uluslararası rekabet gücü”nün duvarlarına çarpıyor. Ama öte taraftan aynı hükümet ve büyük patronlar, Türkiye’nin, kriz sonrası dünyada en yüksek büyüme hızına ulaşmış birkaç ülkeden biri olmasıyla övünüyorlar. Gerçekten de Türkiye, son iki yıldır hatırı sayılır oranlarda büyüme göstermiştir. Gelgelelim, büyümeden aslan payını almak bir yana, pastanın tamamı sermayeye gitti. Hükümet, işçi ve emekçileri enflasyona ezdirmediğini, ücret ve maaşları enflasyon oranında artırdığını her vesileyle söylüyor. İşçiler, emekçiler kısacası dar gelirliler için gerçek enflasyonla devletin açıkladığı (TÜİK) resmi enflasyon rakamları arasındaki uçurumu bir yana bıraksak dahi, büyüme rakamları, enflasyondan arındırılmış rakamlar olduğu için, işçi ücretlerine ve memur ve emekli maaşlarına enflasyon artı büyüme rakamı oranında artış yapmak gerekmez mi? Hükümet ve patronlar “hayır” diyor ve ekonomik krizi yeniden, yeniden önümüze atıyorlar. Bu yüzden maaş ve ücretler sürekli eriyor, ücret ve maaşla geçinenlerin satın alma güçleri düşüyor ve yoksulluk derinleşiyor.

MÜCADELE, DİRENİŞ, GREV, AYAKLANMA

İşçi sınıfı, emekçiler, ezilen ve sömürülen halk kitleleri, kapitalist tekeller, büyük patronlar ve hükümetlerin bu saldırılarına karşı ülkeden ülkeye değişen mücadelelerle, direniş ve grevlerle, genel grevlerle, Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn, Yemen, gibi ülkelerde olduğu gibi ayaklanmalarla yanıt vermeye çalışıyor. Tunus ve Mısır’da diktatörleri işbaşından uzaklaştıran ayaklanmaları orta sınıf ve eğitimli gençliğin sosyal iletişim ağları üzerinden örgütledikleri bir olay gibi göstermek burjuva propagandacılarının işine gelse de, gerçekte olan bitenin işçi sınıfı başta olmak üzere yoksul toplum kesimlerinin neoliberal politikalara ve işbirlikçi diktatörlere karşı iş, ekmek, özgürlük talepleriyle mücadelelerinde aranması gerektiği gün gibi ortadadır. Ayaklanmalar, bir günde ortaya çıkmamıştır ve asıl olarak işçilerin ve yoksul halk kitlelerinin öteden beri süren mücadelelerinin üzerinde biçimlenmiştir. Devrimci süreç devam etmektedir ve emekçiler ve halk taleplerinde ısrar etmektedir.

Diğer yandan, Yunanistan işçi sınıfı genel grev ve direnişlerle saldırıları püskürtmeye çalışırken; İngiltere’de yüz binlerce işçi ve emekçi saldırı paketinin geri çekilmesi talebiyle günler boyu sokaklara çıktı. Fransa’da öğrenci gençlik, mücadelesini işçi ve emekçilerle birleştirmeye yönelmiş bulunuyor. Portekiz’de ise hükümet yeni saldırı paketini Meclis’ten geçiremedi.

Ülkemizde ise, işçilerin, kamu emekçilerinin, işsizliğe, sendikasızlaştırmaya, düşük ücret dayatmasına, esnek çalışma ve taşeronlaştırmaya, iş cinayetlerine, özelleştirmeye karşı; gençliğin, parasız, bilimsel demokratik eğitim için; kentsel dönüşüme karşı kent yoksullarının; üretim ve yaşam alanlarını altın madencilerine, termik ve hidroelektrik santrallerine karşı savunan yoksul köylülüğün mücadelesi kesintisizce sürmektedir. Metal sektöründe MESS’in dayatmasına Birleşik Metal İş Sendikası’na üye 15 bin metal işçisi grevle karşılık vermiştir. Bütün bu olgular, işçi ve emekçilerin sermayenin saldırılarına karşı birlik ve dayanışma (birleşik bir mücadeleyi örgütleme) imkanlarının ne kadar genişlediğini göstermektedir. Bir başka deyişle, bu mücadele zenginliği içinde öyle bir momentum oluşmuştur ki, sermayenin saldırıları, bu cephelerden herhangi birinde püskürtüldüğünde, bu kazanım bir anda genelleşerek diğer alanlara yayılabilecektir.

Bugün metal işçilerinin grevden başarıyla çıkması, bu nedenle son derece stratejik bir anlam kazanmıştır. Çünkü, grevin kazanımla bitmesi yalnızca BMS üyesi işçilerin kazanımı olarak kalmayacak, işçi hareketi ve sendikal hareketin geleceği bakımından da son derece ilerletici bir rol oynayacaktır. Bu yüzden, konfederasyon ayırımı gözetmeksizin, sendikaların, emek ve demokrasi güçlerinin metal işçilerinin grevi etrafında birleşmeleri ve bütün imkanlarıyla grevi desteklemeleri, sınıf çıkarlarının ve kardeşliğinin bir gereğidir. Ama, öte yandan, bu birliği örerken, birleşmenin önündeki en büyük engelin işbirlikçi sendika bürokrasisinin geleneksel yaklaşımları olacağı gerçeğini unutmamak ve sendika bürokrasisinin bozuşturucu müdahalelerine prim vermemek gerekir.

SENDİKAL BÜROKRASİ VE İŞÇİ KURULTAYLARI

Sendika bürokrasisinin sınıf mücadelesinde oynadığı uğursuz rolü işçi ve emekçiler krizin yüklerine karşı verdikleri mücadeleler sırasında bir kere daha gördüler. Yazımızın girişinde de vurgulandığı üzere, sendika bürokrasisi bir günde “krizin yükleri patronlara” şiarından, “işçi, işveren aynı gemideyiz. Batarsak birlikte batacağız. Hepimiz üstümüze düşen fedakarlığı yapmalıyız”a dönüş yapmıştır.

Bilindiği gibi, işçi sınıfı ve sendikal hareket içinde sermayenin “Truva atı” rolünü üstlenen sendika bürokrasisi, aldığı yüksek maaşlarla ve elde ettiği statü ve diğer ayrıcalıklarla sınıftan kopmuş, burjuvazinin dümen suyuna girmiştir. Sendikal rekabeti kışkırtmak, sendikal hareketi böylece içten parçalamak, işçileri sendikal mücadelenin dışına iterek sendikal demokrasiyi felç etmek ve TİS’lerde pürüzsüzce satışı gerçekleştirmek, hak alma mücadelesine giren işçilere burjuva yasalarını göstererek sırt dönmek sendika bürokrasisinin bilinen görevleri ve uygulamaları arasındadır. Bunun sonucunda, koca koca sendikalar, üyeleri nezdinde itibar yitimine uğrayıp eriyerek, birer “tabela örgütü” derekesine kadar düşmüş, sendikal hareket yerlerde sürünmeye başlamıştır.

Bürokrasinin egemenliğindeki bir sendikal hareketin sermayenin saldırılarını püskürtemeyeceği gerçeği, her gelişmeyle bir kere daha kanıtlanmıştır. İşçi sınıfının cephe gerisini temizlemeden, yani, sendika bürokrasisini sırtından atmadan ilerleyemeyeceğinin ibret verici bir başka örneği de, yakın zamanda, Gaziantep’te kurulu Çemen Tekstil’de yaşanmıştır. DİSK Tekstil Sendikası’na üye işçilerin 75 gün süren zorlu mücadelesinin kazanımları sendika yönetimi tarafından patrona peşkeş çekilmiş, bu duruma itiraz eden mücadeleci işçiler işveren tarafından işten atılırken, DİSK Tekstil bürokrasisi de bu işçileri sendika üyeliğinden ihraç etmiştir. Bu durum, sendikal hareket açısından herhalde sözün bittiği yer olsa gerektir.

Bu nedenlerle, ülkenin belli başlı sanayi merkezlerinde İşçi Kurultayları’nın gündeme gelmesi ve ileri işçilerin ve mücadeleci sendikacıların konfederasyon ya da örgütlü, örgütsüz işyeri ayırımı gözetmeksizin bir araya gelerek, sendikal hareketin sorunlarına çözüm arayışına girmeleri; işçi hareketi ve sendikaların geleceği bakımından son derece zorunlu ve sağlıklı bir gelişme olarak görülmeli; sendikaların mücadeleci temelde yeniden inşasında bir imkan olarak değerlendirilmelidir.

TALEPLER, 1 MAYIS VE SEÇİMLER

Başta işçi kurultayları olmak üzere, ileri işçiler ve mücadeleci sendikacıların 2011’in 1 Mayıs’ını örgütlerken, sınıf hareketi ve sendikal hareketin baştan beri anlatılmaya çalışılan gerçekleri ışığında hareket etmeleri oldukça önemlidir. En başta işçi ve emekçilerin birliğini sağlamak olmak üzere, sermayenin saldırılarını püskürtmenin imkanlarının neler olduğunu boydan boya işçi hareketi ve sendikal hareket içinde tartışmaya açmak, 1 Mayıs’ta dikkatlerin alan kutlamalarına hapsolmasını önleyerek, örgütlü-örgütsüz ayırımı yapmadan işyeri çalışmalarını temel almak, bütün bu çalışmalar içinde işçi ve emekçilerin en acil taleplerini formüle etmek, sendikaların yeniden mücadeleci bir çizgiye kavuşmasına hizmet etmek üzere tabanda mücadele örgütleri kurmak ve nihayetinde sermayenin saldırılarında mızrak ucu vazifesi gören AKP hükümetinden 12 Haziran’da yapılacak genel seçimlerde hesap sormak üzere işçi ve emekçilerin seçim platformlarını oluşturmak gibi çok yönlü görevler, 2011’in 1 Mayıs çalışmalarının özünü oluşturmaktadır.

İşçi sınıfı, emekçiler ve yoksul halk kitlelerinin en acil ekonomik, sosyal, siyasal talepleri bu çalışma içinde biçimlenecek, önce 2011 1 Mayıs’ına, oradan da 12 Haziran seçimlerine taşınacaktır. İşçi sınıfının Kürt sorununun demokratik çözümü ve seçimlerden sonra gündeme gelecek yeni bir Anayasa hazırlanması girişimine müdahale edebilecek bir pozisyonu tutması da, 1 Mayıs çalışmalarının temel hedefleri arasındadır. AKP hükümetinin Türkiye’yi Libya’daki emperyalist müdahale ve olası bir işgale ortak eden bir kez gücünü ortaya koymuş olan Arap halklarının kendi güçlerine inançsızlığa sürüklenmesine ve halk ayaklanmalarının bastırılmasına yönelik politika ve tutumlarına karşı çıkılması da, bu 1 Mayıs çalışmalarının kapsamında yer almalıdır.

İşçiler ve emekçiler sermayenin ağır saldırıları altında 1 Mayıs’a hazırlanmaktadır. Ancak, saldırıların büyüklüğü kadar, bu saldırıları püskürtmenin imkanları da o ölçüde büyüktür, yeter ki işçi ve emekçiler güçlerini birleştirebilsinler. Birleşen emekçiler ve halkın neler yapabileceğinin son canlı örneklerini Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da Arap halklarının ayaklanmalarında görebiliriz.

İşsizliğe, esnek çalışmaya, taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırmaya karşı durmak, kriz vurgunculuğuna son vermek için, iş, ekmek, özgürlük şiarıyla 1 Mayıs’a.