Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

AKP'nin Demokrasi Karnesi

2002 Kasım seçimleriyle işbaşına gelmesinden bu yana geçen sekiz buçuk yıllık süre içinde AKP Türkiye’nin gelmiş geçmiş en demokratik hükümetini kurduğu iddiasında bulunuyor. Parti yöneticilerinin yakıştırdıkları isimle hükümetin “ileri demokrasi” programı, esasında son derece anti-demokratik uygulamalara kaynaklık etse ve zaman zaman AKP hükümetinin “sivil dikta” tesis ettiğine ilişkin eleştirilere konu olsa da, bu propaganda sürekli olarak yineleniyor.

Klasik demokrasinin 1789 Fransız Devrimi’nden beri benimsenmiş ve süreç içinde sınıf mücadeleleri içinde geliştirilmiş başlıca normlarının bile ihlal edildiği, emekçilerin yüzlerce yıllık mücadele ile kazandığı mevzilerin önemli ölçüde dağıtıldığı “ileri demokrasi”nin, AKP’nin iki dönemlik iktidarının sonuna gelirken hâlâ telaffuz edilebilmesinin bir sebebi, belagat yeteneklerini hükümet politikalarının gerçek yüzünü demagojik olarak gizlemek için kullanan, bu partinin vurucu sloganlarının oluşturulmasına entelektüel katkıda bulunarak bir propaganda bürosu gibi çalışan liberal entelektüellerin gayretkeş çalışmaları ise, diğer nedeni de, hükümetin uluslararası neoliberal politikalara uygun bir devlet-ordu ve kurumlar yapılandırması sırasında, değiştirmeye çalıştığı statükonun savunucuları ile mücadele ederken karşılaştığı tepkileri mağduriyet hanesine yazabilmesindeki başarısıdır.

AKP, Türkiye’de, vaktiyle eski tip sömürgeciliğe karşı verdikleri ulusal mücadelelerin sonucunda siyasal bağımsızlıklarına kavuşan ve uzunca bir zaman da kalkınma iktisadının ihtiyaçlarına uygun devlet ve bürokrasi şekillenmesiyle yönetilen ülkelerdeki mevcut kurumlaşmanın, sermayenin dolaşımının önünde artık önemli bir engel olarak görüldüğü ve devlet kurumlarının ve bürokrasinin yeniden yapılandırılmasının önemli bir gündem olarak emperyalistlerin ajandasına yerleştirildiği 1980’ler sonrası dönemin en parlak mamülü olarak ortaya çıktı.

Bütün dünyada serbest piyasa ekonomisinin işleyişini düzenleyen görünür bir “el” olarak devletin eski işlev ve mekanizmalarının yeniden gözden geçirildiği; sosyal hizmetlerin arzını düzenlemek için kurulmuş kalkınma iktisadı dönemi kurumlarının (Türkiye’de İller Bankası, Köy Hizmetleri, Karayolları vb.) kimilerinin kaldırıldığı, kimilerinin de rollerinin değiştirildiği ve aynı bağlamda yerel yönetimlerin sermaye ile ilişkilerini dolayımsızlaştırmak üzere yasal değişikliklerin yapıldığı; sosyal politikaların tasfiyesi kapsamında kamu hizmetlerine ayrılan sübvansiyonların iyice kısıldığı ve böylelikle bu hizmetleri piyasaya açmak için “devletin küçültüldüğü” 80’ler sonrası süreç, özel siyasal koşulların da etkisiyle Türkiye’de oldukça çatışmalı gelişmiştir.

80’lerde başlayan Kürt özgürlük mücadelesinin bastırılması amacıyla geleneksel devlet yapısını tahkim eden paramiliter organizasyonların kurulması, illegal özel savaş örgütlerinin oluşturulması bir yandan devletin baştan aşağı özel bir biçimde çeteleşmiş bir organizasyon haline gelmesine yol açmış, bir yandan da bunlar devletin eski kurumlarının yeniden düzenlenmesini şart koşan emperyalistlerin, neoliberal politikaların uygulanması için gerek duydukları düzenlemelerin uzun süre, talep edildiği hızla yapılmasını önlemişti. Dolayısıyla 1980 yılında askerî cunta zamanında başlatılan neoliberal hamleler istendiği hızda sürdürülemedi.

Bu hız AKP hükümeti zamanında kazanılmıştır.

AKP hükümetinin devletin yeniden yapılandırılması sürecinde propaganda malzemesi olarak bolca kullandığı ve “ileri demokrasi”nin temalarından biri haline getirdiği şey, devletin bu çeteleşmiş yapısının dağıtılacağı vaadidir. Gerçekte ise olan, küreselleşme sürecinde buyrulduğu gibi, uluslararası sermayenin en ücra köşelerde dolaşımını kolaylaştırmasında, yeni pazarlar açmasında engel teşkil edebilecek devletin rantiyeleşmiş ve eski statükonun sürmesinde çıkarı bulunan derindeki ve yüzeydeki tabakalarını sindirmekten; bunun yanı sıra eski statükoya göre oluşturulan yasal mevzuatı değiştirmekten, bürokrasiyi ve askeri, yeni statükoyu içselleştirecek biçimde yeni bir kadrolaşmaya zorlamak ve siyasi yaşamdaki yerlerini yeniden tarif etmekten başka bir şey değildir. Çünkü AKP hükümeti, devlet içindeki çete yapılarını dağıtmak, ordunun darbe niyetlerini mahkûm etmek amacıyla başlatıldığı ileri sürülen Ergenekon tutuklamaları yoluyla, sadece buzdağının görünen kısımlarında yer alan kimi unsurları deşifre etmiş, örgütün asker-polis-bürokrasi-politikacı-mafya uzantılarını tamamen açığa çıkarmak, birkaç on yıldır işlediği ve failleri bulunmamış “suçları” cezalandırmak gibi bir aciliyeti olmamıştır. Dalgalar halinde süren tutuklamalar ve davayla ilgili hazırlanan binlerce sayfalık iddianame Ergenekon örgütlenmesinin dipsiz bir karanlık kuyu olduğu izlenimini verirken bu davayla ilgili olarak halkın doğru bilgilenmesi de medyadaki laf kalabalığına kurban edilmiş, böylece bilgisine sade emekçinin vakıf olamayacağı bir canavar yaratılmıştır. Diğer yandan hükümetin kendisine muhalif olan kesimleri de Ergenekon kapsamına kolaylıkla alması ve davayı bir sindirme mekanizması olarak işletmesi davanın mahiyetinin “sulanmasına” yol açtığı gibi hükümetin “çeteler”in üzerine gerçekten gittiği iddiasını boşa çıkarmış, bu sürecin aslında AKP’nin kendi statükosunu güçlendirmeye, kendi derin devletini örgütlemeye yönelik bir niyetle örgütlendiği izlenimini pekiştirmiştir.

Böyle bir “ileri demokratik” bir hamlenin ise emekçilerin hayatını kolaylaştırmaktan ziyade sermaye sahibi sınıfın çıkarlarını gözettiği, emekçiler için değil sermaye sahibi sınıf için “demokrasi” tesis etmek anlamına geldiği açıktır. Uluslararası sermayeye ülke topraklarından sınırsız bir özgürlük sağlamak için devlet bürokrasisinin işleyiş mekanizmalarında ihtiyaç duyulan düzenlemeler, uzun yıllardır halkın demokratik bir talep olarak ileri sürdüğü “çetelerin dağıtılması” talebi istismar edilerek hayata geçirilmektedir ve o çetelerin dağıtılması için sekiz yıldır hiçbir şey yapılmamıştır.

Ancak AKP eski statükonun kadrolarını deşifre ederken karşılaştığı direnci, şimdiye kadar hem kontrgerilla örgütlenmesinden hem de hep bir baskı aygıtı olarak karşılaştığı devletten canı yanmış emekçilerin, Kürtlerin ve aydınların duygularını istismar ederek oya çevirebileceği bir mağduriyete tahvil etti ve iktidarda olmasına rağmen devlet kurumlarıyla kavga eden bir parti gibi görünmeyi başardı.

Yazının devamında, AKP’nin söyleminde yer alan mağduriyet temasının bu partiye yakın tarihimizdeki siyasal koşullar tarafından nasıl sunulduğunu ve sonra da “ileri demokrasi”nin içeriğini tartışmaya çalışacağız.

 

AKP’NİN SÖYLEMİ: İKTİDARDA AMA MUHALİF

AKP mağduriyet edebiyatını başlıca iki esasa dayandırır. Birincisi, partinin doğuş koşullarıyla ilişkilidir ki; o koşullar, siyasi hayatı defalarca askerî müdahaleler ve darbeler ile kesilmiş bir ülkede halkın darbelere karşı duyduğu tepkinin partiye bir halk desteği sağlamak üzere mal edilmesinde kullanılmıştır. Diğeri de, iki dönemdir iktidarda olmasına karşın bu partinin, yeniden kurmaya çalıştığı statüko sırasında karşılaştığı direnci kendisini bir muhalefet partisi olarak tanımlayacak biçimde kullanmasıdır.

Birincisi…

AKP, 1997’de Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi koalisyonuna yapılan bir ordu müdahalesinin ürünüdür. Generallerin 28 Şubat Postmodern Darbesi olarak adlandırdığı bu müdahale ile hükümet görevden uzaklaştırılmış, hükümetin bileşenlerinden Refah Partisi gerçekte, anti-İsrail, anti-Batı, anti-Amerikan görüşleri içeren ve partinin millî sanayi hamlesi adını verdiği ekonomideki korumacı ve kotacı önlemleri kapsayan Millî Görüş siyaseti nedeniyle Türkiye’nin önüne konulan neoliberal politikalara uyum yeteneğinin yetersizliğinden, görünürde ise şeriat düzenini kurmaya çalıştığı gerekçesiyle hedefe konulmuştu.

AKP, 28 Şubat darbesiyle iktidardan uzaklaştırılan Refah Partisi’nin parçalanmasından doğdu. Sonradan “biz millî görüş gömleğini 28 Şubat’ta çıkardık” diyecek olan Tayyip Erdoğan, partisi Türkiye’yi yönetmeye aday olmadan önce askerin yaptığı balans ayarının işe yarayıp yaramadığının test edilmesi için, danışmanı Cüneyt Zapsu’nun yaptığı “Erdoğan’ı alın kullanın” kulislerinin ardından ABD’deki stratejik, politik merkezlerle ve İsrail lobileriyle görüşmeler yaptı ve böylece hükümet kurmak amacıyla yola çıkma iznini aldı. Ancak Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye çekilen balans ayarı bu görüşmelerden sonra da sürecekti ki, bu görevi ülke içinde, sonradan kendisinin ayar çekmeye çalışacağı asker-yargı-CHP üçlüsü ile Kemalist ideologlar üstlendi. Hükümeti kurma zamanı geldiğinde Erdoğan “şiir okuyan adam” olarak hapisteydi, milletvekili seçilmesi konusunda önüne engeller çıkarılmıştı. Erdoğan bu engelleri aşıp Başbakan olarak atandığında, nüfusunun yarıya yakını hapislerden geçmiş, diğer yarısı yakınlarının hapislere düştüğünü görmüş; darbelerden çok çekmiş, siyasetçilerin asker marifetiyle asıldığına, yasaklandığına tanık olan bir ülkede mağdur edilmiş siyasetçi rolünü oynayacağı yeterli bir birikim edinmiş sayılıyordu. Dolayısıyla Başbakan, AKP hükümeti döneminde ordu mensuplarına kadar uzanan Ergenekon tutuklamalarının da gösterdiği gibi, asker ve yargı kurumlarını yeniden yapılandırmaya giriştiğinde, iyice işlenerek sürekli görünür kılınan bir arka plana, icraatına meşruiyet sağlamakta kullanacağı bir özgeçmişe de sahip oldu.

Öte yandan girişte de söz edildiği gibi, 1984’ten bu yana süren Kürt özgürlük mücadelesini bastırmak üzere bölgede yürütülen özel savaş sırasında kullanılan kontrgerilla yöntemlerinin, kurulan istihbarat örgütlerinin, hukuk tamamen askıya alınarak gerçekleştirilen uygulamaların; faili meçhul cinayetler, şiddet yoluyla köy boşaltmalar, bugün birer birer ortaya çıkan toplu mezarlar biçiminde açığa çıkan sonuçları, seçilmiş bir hükümetin darbe yoluyla görevden alınmasında olduğu gibi, anti-demokratik bir devlet geleneğinin eleştirisinde AKP hükümetinin sürekli işaret ettiği musibetler arasında yer aldı.

Özellikle 2009’da gündeme getirilen “Kürt açılımı” ile, kontrgerillanın ve bununla bağlantılı olarak özel savaş dönemi boyunca ayrıcalık kazanmış, dolayısıyla eski devlet yapısının sürmesinden yana olan ve AKP’nin oluşturmaya çalıştığı yeni derin devlette bu ayrıcalıklarını yitireceğini düşünen kesimlerin tasfiyesini amaçlayan Ergenekon davaları sırasında AKP Kürt halkına yaşatılan acıları kendi hanesine bir kazanç olarak yazmak üzere bol bol kullandı. Ve aslında ne yakın geçmişte yaşanan darbecilerden ve darbelerden hesap sorulması konusunda bir şey yapıldı ne de özel savaş dönemi boyunca halka yaşatılan acıların sorumluları bulunup çıkartıldı. AKP bu dönemde sadece herkesin bildiği olayları tekrarlamaktan başka bir şey yapmadı.

İkincisi…

AKP’nin propagandasının içeriğini esasen bu partinin ezilen, yoksul kesimleri temsil ettiği vurgusu oluşturmuştur. Bu vurguda, öncelikle AKP ezilen sınıfların terminolojisini kullanarak, taleplerinin içini boşalttı ve sonra da bu talepleri kendi amaçları doğrultusunda kullanmak üzere dönüştürdü.

AKP’yi iktidara getiren 28 Şubat sürecinin kendisi ve bundan sonraki AKP hükümeti dönemi, bir yanıyla aslında bir “toplumsal mühendislik” çalışması olarak tanımlanabilir. 28 Şubat ile başlayan dönem, emekçilerin dikkatinin emek-sermaye çelişkisinden uzaklaştırılmasına ve bu kesimlerin enerjisinin egemen sınıflar arasında şiddetli bir çatışma olarak beliren statükonun yeniden kurulması sürecine yedeklenmesine ilişkin bir stratejinin hayata geçirildiği dönemdir.

28 Şubat’ın faili olan asker, RefahYol hükümetini düşürürken nasıl Refah Partisi’nin Cumhuriyet döneminin en önemli ve tartışılmaz ideolojik kabullerinden olan laikliğe aykırı girişimlerini öne çıkarmışsa, AKP de, kitlelerle daha çok, Cumhuriyet dönemi boyunca inançlarının baskı altına alındığını, görmezden gelindiklerini, itilip kakıldıklarını söyleyerek ilişki kurmayı tercih etti. Böylece hükümet kendisine oy veren emekçilerle dini esasa dayalı bir duygudaşlık kurmayı öne çıkardı. Emekçiler AKP yönetimi altında tarihlerinin en yoğun saldırılarına maruz kalmış olsalar da, AKP emekçi örgütlerine ve kazanılmış haklarına en şiddetli saldırıyı gerçekleştiren bir parti olarak tarihe kaydedilmiş olsa da, hükümetin emekçilerin mevcut mevzilenmesine yönelik dağıtıcı stratejisinin hayata geçirilmesinde bu dini söylemin rolü büyük olmuştur.

Kemalizmin yerleşik laisizm ideolojisini benimsemiş, AKP’nin şeriatı getirmek gibi bir gizli ajandasının bulunduğundan endişelenen seçmen kitlesinin desteklediği CHP’nin AKP tarafından asıl “devlet partisi” olduğunun sık sık altının çizilmesi ile de hükümetin eski devlet seçkinlerinin değil halkın hükümeti olduğu iması pekiştirilmiştir. AKP’nin propagandif söyleminde, asıl iktidarın askerin ve CHP’nin elinde olduğu, AKP’nin de 90 yıllık Cumhuriyet dönemi boyunca bir devlet partisi olarak örgütlenmiş CHP’ye ve ordu vesayetine karşı halkın muhalefetini temsil ettiği motifi sık sık işlenmiştir.

Bu söylem, AKP’nin, hükümete gelmesine cevaz veren emperyalist odaklar tarafından bir “mühendislik harikası” olarak küllerinden yaratılmış olduğunu, iktidarı süresince de bizzat bu odaklar tarafından gözetilip desteklendiğini, onaylı icazetli bir iktidar partisi olduğu gerçeğini gizlemektedir.

Bu partinin, sermayenin küresel serbest dolaşımının önündeki bürokratik, hukuki, kurumsal ve beşeri engellerin tamamen ortadan kaldırılmasının hedeflendiği neoliberal politikaların uygulanması için gereken her şeyi yapacağına dair, küreselleşme stratejisinin üretildiği uluslararası sermayenin politik merkezlerinde verdiği sözler artık bir sır sayılmıyor. Ve hükümet olduğundan bu yana AKP’nin önündeki en büyük sorunlardan biri, yerine getirme vaadinde bulunduğu politikaların hedef aldığı, 2. Dünya Savaşı sonrasında uygulanan ulusal kalkınma programları kapsamında bizim gibi ülkelerde ithalat-ihracatın, sermaye birikimi ve dolaşımının belirli bir düzen altında yürümesini sağlayan kurallardan ve bunları yürürlükte tutan, denetleyen kurumlardan oluşan statüko ise, diğeri ve en önemlisi de, bu politikaların sonuçlarından etkilenecekleri çok açık olan emekçi sınıfların muhtemel ve potansiyel direnişidir.

Birinci kesim, yani AKP’nin hedef aldığı eski statükonun yürütücüsü ve denetleyicisi olan kurumlar doğal olarak yeni sermaye birikim rejiminin ihtiyaçlarına uygun bir dönüşüme ve iktidardaki ağırlıklarını yitirmeye kolaylıkla razı olmayacaklardı ve AKP ile bu yüzden yer yer oldukça şiddetli seyreden çatışmaya da girdiler. Bu noktada AKP, kendisinin yeni olanı, karşıtlarının da statükocu ve geride kalanı temsil ettiği propagandasını yapma imkânı buldu. Eski devlet bürokrasisi içindeki ayrıcalıklı konumlarını tehdit altında gören kesimlerin devletçi, AKP’nin ise özgürlükçü olduğu propagandasının etki derecesini belirleyen ise, bizimki gibi, baskıcı ve merkeziyetçi, yüzlerce yıllık bir geleneğin sürdürücüsü devlet zulmüne maruz kalmış topraklarda yaşayan bir halkın önünde dile getirilmiş olmasıdır. Böylece halkın devlete birikmiş tepkisini, egemen sınıflar arasındaki çatışmaya kanalize etme ve bu çatışma taraflarından birinin yani hükümetin temsil ettiği güçlerin etrafında saflaştırma konusunda olağanüstü çaba harcadı.

Esasen AKP’nin CHP için kullandığı “devlet partisi” kavramının ima ettiği devlet karşıtlığı bir devlet karşıtlığı olmadığı gibi partinin, devletle ilişkisi bakımından CHP’den farklı bir noktada durduğunu göstermez. Tersine bu parti hükümet ettiği dönem boyunca, “Yeni Dünya Düzeni” normlarına uygun olarak devletin emekçiler karşısındaki mevzilenmesini güçlendirdiği gibi; sosyal sorumluluklarından arındırarak salt bir zor aygıtı haline gelmesini kolaylaştırdı bunu yaparken uluslararası sermayenin kendisinden beklediklerini gerçekleştirmiş olduğu halde kendisine oy veren kitlelere bunun emekçilerin hayatını kolaylaştıracak demokratik bir müdahale olduğu yalanını söyledi. AKP’nin kullandığı demokrasi söylemi, iktidarı boyunca işsiz sayısını katlayan; özelleştirmelerden taşeronlaştırmaya, sosyal politikaların iptal edilmesinden sendikal örgütlerin zayıflatılmasına kadar bir dizi uygulamaya imza atmış olmasına karşın, hükümetin ortaya çıkan sonuçların sorumluluğunu üstünden atabilmesinde ve dikkati sınıf çelişkisinden başka noktalara (egemen sınıflar arasındaki çatışmaya) kaydırabilmesinde işlevli olabilmiştir.

Başbakanın propagandası sol siyasetin tarihsel birikimlerine göndermelerle doludur ve kimi zaman da emekçi terminolojisini aynen alıp kullanmakta bir beis görmez. Örneğin Anayasa referandumu öncesinde TÜSİAD’la girdiği tartışma sırasında “biz bu ülkeyi sermayenin hegemonyasına terk etmeyeceğiz” sözünü kullanmıştır ve böylelikle kapitalist toplumun en can alıcı çelişkisi olan “emek sermaye çelişkisi”ne atıfta bulunmuştur. Bu atıfla da hükümetin emek cephesinde yer aldığını ima etmiş ve böylece hem partinin hem de hükümetin büyük sermayenin desteğiyle ve onu temsil ederek iktidarda olduğu gerçeğini seçmenden gizlemeyi amaçlamıştır.

Aslında TÜSİAD’la girdiği tartışma AKP’nin büyük sermaye ile ciddi bir çatışma içinde olmasından kaynaklanmaz. Ancak küreselleşme stratejisi kapsamında ülkenin en ücra köşelerinin sermaye birikimi ve dolaşımı için uygun hale getirildiği bu dönemde büyük sermaye sınıfıyla gelişmekte olan sermaye kesimi arasındaki pazar ve çıkar kavgaları, zaman zaman hükümet ile büyük sermaye sınıfının örgütü arasında dalaşmalar olarak belirmiştir.

Bu yeni gelişen sermayenin sözcüsü olarak ortaya çıkan, muhafazakâr-dindar sermaye sahiplerinin örgütlendiği MÜSİAD’da kümelenen sermaye sınıfının sözcüsünün geçmişte bir röportajında söylediği gibi TÜSİAD burjuvazisinin devletten nemalandıkları MÜSİAD’dakilerin de kendi “yetenek” ve “becerileriyle” sivrildikleri iddiası da, bu tartışma “Yeşil sermaye” sınıfı ile TÜSİAD burjuvazisi arasında, sermayeye yönelen devlet korumacılığından yararlanma konusunda bir çekişmeyi ima etmektedir. Ancak bu çekişmeler AKP’nin büyük sermaye kesimine sırt çevirdiğini, ondan icazet almadan iktidarda kalabildiğini, Başbakan’ın iddia ettiği gibi partinin sadece büyük sermaye karşısında ayrıcalıksız “yeşil sermaye” tarafından desteklendiği anlamına gelmez. Zira AKP doğrudan doğruya büyük sermayenin partisidir ve onun siyasal temsilcisidir.

TÜSİAD’a çıkışarak tribünlere oynayan Başbakan’ın hükümetinin iktidarı boyunca büyük sermaye alabildiğine büyüdü ve geçen ay yayınlanan dünyanın en zenginleri listesinde “Türkler”in sayısını artıracak biçimde genişledi. Krize rağmen bu sermaye sahibi sınıfın kârları azalmadı, çoğaldı.

Uluslararası tekelci sermayenin rahat dolaşımını ve dünyanın her yerinde sermaye birikim ve dolaşım olanaklarının yaratılmasını sağlamak üzere geliştirilen ve adına “Küreselleşme-Yerelleşme” denilen strateji kapsamında büyük kentler dışındaki kentlerde de sermaye birikim ve dolaşımına kolaylaştırıcı olanaklar sağlayan AKP, yerel sermaye girişimlerine sağladığı pazar kolaylıkları, devlet ayrıcalıkları, kotalar ve sübvansiyonları büyük sermaye için de sağlamıştır ve böylece emperyalist stratejiye başarıyla hizmet etmiştir.

Elbette ki bu süreç sermaye sınıfları arasında pazar ayrıcalıklarının nasıl paylaşılacağı konusunda rekabetin arttığı bir süreçtir ve Başbakan’ın büyük burjuvaziyle girdiği polemik bu rekabetin yansımasıdır. Başbakan kendisinden önce başlayan ve Anadolu kaplanları denen yeni burjuvaların türemesini sağlayan süreçten; onların büyük burjuvazinin saflarına, stratejinin yerelleşme ayağından küresel ayağına sıçramalarından pay çıkarmaktadır ve yerel sermaye birikimi için sunulan desteğin de büyük sermayeye rağmen olduğunu, yerel sermaye birikimi teşvikinin de mağdurun ve mazlumun kollanması anlamına geldiğini iddia etmektedir.

Tayyip Erdoğan, desteklediği yeni gelişen sermaye kesimleri giderek büyüyüp, iktidar partisinin sağladığı avantajlarla da palazlanarak büyük sermayenin saflarına gitgide hızla dahil olurken, “pazara girmesi 28 Şubat’ta kılıç zoruyla engellenmiş” yerel sermayenin hamiliğine soyunduğunu, küçük girişimcinin bahtını değiştiren adam olduğunu ima ederek politik bir kazanç sağlamaya çalışmıştır.

Sermaye birikim rejimindeki yeni yönelim kapsamında Anadolu girişimciliğini neredeyse kollanması gereken esnaf kategorisine yerleştirerek büyük sermayeye laf sokuşturması Başbakan’ın aslında sermayenin her yerde, her fırsatta güçlenmesine, yayılmasına ve teşvikine kamuoyunda bir meşruiyet sağlama isteğinin göstergesidir. Sistemin gerçek mağduru emekçileri giderek daha çok mağdur eden uygulamalara imza atan Başbakan, mağduriyet edebiyatını kendi partisi ve yerel sermaye sınıfları için yapmıştır daha çok, ve şu sözleri bunu çok iyi anlatır: “İstanbul sermayesi kendisini Anadolu sermayesinden kopuk gördü. Anadolu sermayesine karşı seçkinci davrandılar. İsteseler de istemeseler de Türkiye’de sermaye ciddi manada el değiştirmeye başladı. Bu bizim için güven kaynağı. Türkiye’nin dört bir yanında yatırımlar ve ihracatlar nedeniyle bir sıçrama gösteriyor. Konya, Kayseri, Aksaray’da dünyaca önemli markaların parçaları üretilir hale geldi. Bu da belki onları rahatsız ediyor, bilemem. Ama biz isteriz ki sermayeyi yayalım.

Bu “sermayeyi yayma” politikasının sonuçları sadece yerel girişimciliğin palazlandırılmasıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda uluslararası sermayenin ülkenin en ücra köşelerine kadar dolaşımını kolaylaştırmayı, buralara yatırım yapılmasını ve o ücra köşelerin sermaye için bir pazar ve ucuz iş cenneti haline getirilmesini amaçlar. Yerellerde belediyeler tarafından denetlenen kamu kaynaklarının ve dağıtılan hizmetlerin doğrudan doğruya uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesini gözetir. Doğal kaynakların; ormanların ve suların, vadilerin ve ören yerlerinin bir ticaret ve turizm metası haline dönüştürülmesini içerir.

Ve sermayeyi yayarken “halkın hükümeti”nin emekçilere reva gördüğü bir tek şey vardır; o da, sermaye sahibi sınıf serpilip gelişirken sessizce boyun eğmeyi kabullenmesidir. Bunun için de emekçinin, sermayenin saldırılarına ve hak gasplarına karşı tepki göstermesini kolaylaştıran, organize eden, harekete geçiren örgütsel araçların yani sendikaların içinin boşaltılması; sendikal örgütlenmenin artık çok zorlaştırılması anlamına gelen işyerinin ve iş zamanının parçalanması ve işçi sınıfının zihinsel olarak da bir dönüşüme tabi tutulması ve sonuçta da bulduğuyla yetinen ve haline şükreden müminler topluluğu haline getirilmesi gerekir. Sermayenin yerel birikiminin teşvik edilmesinin sonucu olarak bölgelerde işçi sınıfı saflarına yeni katılan, büyük kentlerdeki gibi bir mücadele deneyim ve alışkanlığına sahip olmayan unsurların, sınıf mücadelesi içinde sınanarak aşınmamış muhafazakâr fikirleri de, AKP burjuvazisinin işveren-işçi arasında sınıf ilişkisi dışında, sınıf çelişkisini yumuşatan bir hemşehri bağının kurulmasını canla başla istemesinde etkendir. AKP’nin “toplumsal mühendisliği”, bu ilişkiyi sınıf mücadelesi içinde kırmış olan büyük kent işçi sınıfı içinde yaygınlaştırmayı hedefler.

Ancak şunu da söylemek gerekir ki, sermayenin yeni birikim ve dolaşım alanlarında dindar ve tevekkül sahibi emekçiler sayesinde AKP işçi sınıfının damarlarına taze bir kan da pompalamaktadır ve bu işçi mücadelesinin yakın zamanlarda büyük kentler dışındaki alanlarda da bir faktör olmaya başlayacağının işaretidir. Bugünkü koşulları veri alarak “torba yasa” kapsamında bölgesel asgari ücret öneren AKP, yerel sermayenin karşısındaki yerel işçi sınıfını büyük kentteki sınıfın kazanımlarından mahrum bırakarak daha geri bir mevzide tutmaya çalışırken mağduriyet edebiyatının müfredatında bu sınıfın adını bile anmıyor. AKP’yi ilgilendiren sınıfın, keyfi olarak daha düşük statüye maruz bırakıldığı bu kesimlerinin dindarlığıdır. Ve bu dindarlığı sınıf mücadelesinin yangın söndürücüsü olarak görür.

Zaten AKP, hükümet ettiği dönem boyunca, emek ve sermaye arasındaki, giderek şiddetlenme potansiyeli taşıyan çatışmayı emek güçlerinin sermayeye karşı mevzilenme biçimlerini bozuşturarak ertelemeye, söndürmeye çalışmıştır. 20. yüzyıl boyunca süren mücadelelerinin emekçi kitlelere öğrettiği en önemli şey demokrasinin sadece ve ancak sınıf mücadelelerinin eseri olabileceğidir. Ki AKP bir yandan kendisinden önceki hükümetlerin de yaptığı gibi bu algıyı değiştirmek için, hakların ancak tepeden inme ihsan edildiği, devletin bir lütfu olarak veya uluslararası anlaşmalara, Avrupa Birliği’nin telkinlerine uyulmak suretiyle verildiği yanılsamasını sürekli işlemiş, bir yandan da demokrasinin şartının sınıf mücadelesi dışındaki saikler olduğunu iddia etmiştir. Kemalist laiklik ilkesine karşı dinci görüşlerin toplumsallaşmasını savunurken de yaptığı budur; demokrasiyi, “şimdiye kadar laik düzenin ezdiği” kesimlerin dindar bir partinin etrafında toplanıp Kemalist laisizme karşı verdiği bir mücadelenin sonucu olarak ulaşılabilecek bir hedef olarak idealleştirmek.

Elbette bu bilinç kaydırma işleminden tek başına AKP sorumlu tutulamaz. 28 Şubat darbesinden sonraki süreçte esas olarak bir tarafını siyasal olarak CHP’nin diğer tarafını AKP’nin temsil ettiği egemen sınıflar arasındaki kamplaşmanın her iki tarafı da demokratik değerleri savunanın kendisi olduğunu iddia etmiş ve bir kitle desteği sağlamak için çaba harcamıştır. AKP’nin İslamcılığından, laiklik karşıtlığından, Kemalizm’e mesafesinden rahatsız olan birinci kesimin desteğiyle düzenlenen bayrak mitingleri demokrasinin yerine şeriat düzeninin getirileceği propagandasından etkilenen orta sınıfları protesto için meydanlara çekerken; AKP’nin türban sorunu etrafında birleştirdiği muhafazakâr orta sınıflar da başta üniversiteler olmak üzere kamusal alanda başörtüsü yasaklarının kaldırılması talebiyle harekete geçtiler. Böylece her iki kesim de siyasi arenada demokrasinin esasen laiklik ekseninde süren bir mücadelenin ürünü olacağına ilişkin bir kanının yaygınlaşmasında rol oynadılar.

Türban böylece, her iki egemen sınıf kesiminin de kendilerine göre tanımladıkları demokrasinin “kırmızı çizgisi”ni belirledi, hem de insan hakları mücadelesinden eğitimde fırsat eşitliğine, din ve vicdan özgürlüğünden sınıf mücadelesine kadar bir dizi evrensel kavramın içeriğine, artık onsuz düşünülmesine olanak tanınmayacak biçimde yerleştirildi. Türban, her iki kesim açısından da, sınıfların şimdiye kadar olan karşılıklı pozisyonlarının değiştirilmesi esasına dayanan bir “toplumsal mühendislik” çalışmasında önemli bir araç olarak işlev gördü. AKP’ye göre, türbanın dini bir vesile olarak önce burjuvazi ile dinin etkisi altındaki emekçileri ortak bir davada birleştirebileceği; sonra bu tabloya insan haklarından yana demokratlar ve liberal özgürlükçülerin, kadın hakları savunucularının dahil olacağı, bunların hegemonik mücadelesinin seyrine göre kazanacağı etkinin sosyalleşmesine bağlı olarak geri kalanların da bir süre sonra sesinin çıkmayacağı varsayılmıştır. Burjuvazinin diğer kliğine göre ise, türban karşıtlığı laik burjuvazi ile emekçiler arasındaki ittifakın aracıdır.

Bu çatışmanın ortasında, sonuç olarak türban sorununun çözüm aciliyeti diğer bütün sorunların çözümünün önüne geçebildi ve diğer emekçi talepleri bu partiler ve onları destekleyen basın organları tarafından önemsizleştirildi; türban demokrasinin çözülmesi en gerekli, çözülmediği takdirde diğer sorunların çözümünü de tıkayan bir konu olarak uzun süre gündemde tutulmaya devam etti.

Bu bölüm için özetle söylenebilir ki; AKP, başından bu yana halkın taleplerini önemseyen ve gözeten bir parti olarak hükümette bulunduğu propagandasını yapmış, bunu yaparken de partinin doğuşu sırasında ve iktidardaki yılları boyunca eski statükocu güçlerden gördüğü direnci, partiyi kapatma davalarını, asker muhtıralarını mağduriyet hanesine yazmış, gerçekten mağdur kitleleri de bu şekilde politikalarına yedeklemeye çalışmış ve dini, sınıf mücadelesini öteleyen bir kaldıraç olarak “toplumsal mühendislik” çalışmasının ideolojik merkezine oturtmuştur.

Bundan sonraki bölümde, AKP’nin “ileri demokrasisi”nin demokrasiyi değil gericiliği kurumlaştırmasına değinilecek ve bu bahiste klasik demokrasinin yasama-yürütme ve yargı olarak adlandırılan kuvvetler ayrılığının yürütme lehine tasfiye edilişi; küçültüldüğü söylenen devletin aslında nasıl büyütülüp yayıldığı, güçlendirilmiş bir güvenlik aygıtı olarak yeniden yapılandırıldığı ve esnek çalışmanın ruhuna uygun bir “yerinde devlet” haline getirilişi, “askerî vesayet”in tasfiyesinin de demokrasinin inşası anlamına gelip gelmediği ele alınacak.

 

GÖRÜNÜM VE GERÇEK

En halkçı görünen, en gelişmiş haliyle bile burjuva demokrasisi, bir sınıfın, burjuvazinin iktidarda kalmasını ilanihaye garanti altına almayı amaçlar. Ancak alt sınıfların mücadelelerle edindiği kazanımlar burjuva demokrasisinin sınırlarını genişletebilir, örgütlü kitleler burjuvazinin iktidarı altında süren yaşam standartlarını yükseltebilmek, kazanımları koruyabilmek açısından devlet üzerinde yaptırımda bulunabilme olanaklarını geliştirebilirler. Hem bu nedenle, yani alt sınıflarla üst sınıflar arasındaki kaçınılmaz çatışmaları yumuşatabilmek, hem de egemen sınıflar arasındaki şiddetli rekabet yüzünden yozlaşmaya açık ilişkileri bir denge içinde sürdürebilmek için burjuvazi, kendi siyasi deneyiminden dersler çıkararak, devlet kurumları arasındaki ahengi sağlamak için kuvvetler ayrılığı ilkesini hayata geçirmiştir.

Kuvvetler ayrılığı ilkesi son tahlilde aslında burjuva devletin bölünmez birliğinin teminatıdır. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirine karşı özerk ve denetlenebilirlik görüntüsü emekçi sınıflarda devletin keyfiyete izin vermeyecek biçimde örgütlendiği duygusunu ve bilgisini uyandırmayı amaçlar. Gerçek karar alma organının parlamento değil çıkarlarını parlamentodaki sözcüleri ve temsilcileri aracılığıyla dile getiren egemen sınıf olduğunu, hukukun bağımsız değil kapitalist sistemin ilişkilerini gözetmeye yarar bir formülasyonlar yığını olduğunu, hükümetin de burjuvazinin sınıf çıkarları doğrultusunda alınmış kararların yürütücüsü olduğunu gizleyerek devlete sınıflar üstü bir görünüm kazandırmaya yarar.

Ancak kapitalist toplum sadece burjuvalardan oluşmadığı, sürekli bir sınıf mücadelesi ile tehdit edildiği için devlet, kuvvetler ayrılığı mekanizması sayesinde sınıfların o anki karşılıklı mevzilenmesine göre, statükoyu sürdürebilmeye yarayacak gerekli esneklikleri gösterme imkânına da sahip olur.

Gelişkin bir burjuva demokrasisinde parlamento dışındaki oluşumlar (sendikalar, kitle örgütleri, sivil toplum örgütleri, yerel meclisler), çıkarılan kanunları onaylama mercisi olarak Cumhurbaşkanı ve yürütme işini işlevlerine göre paylaşmış bir dizi özel kurum aracılığıyla iktidarın yetkisi hem dağıtılır hem de bu yetkinin kullanımı sırasında ortaya çıkabilecek itirazlara göre gerekli esnekliği göstererek kendisini ayarlayabilmesi, daha doğrusu emekçi sınıflardan yükselen tepkileri yönetebilmesi için uygun manevra imkânını devlete sunar.

AKP’nin iki dönemlik hükümetinin belki de en önemli icraatı, bu burjuva demokrasisinin bizde üstelik son derece ilkel bir biçimde uygulanan temel ilkesini süreç içinde, giderek iptal etmesi ve 12 Eylül 2010’da oylamaya sunulan Anayasa değişikliği ile de bunu bir metin olarak tespit etmesidir. AKP’nin sınıf mücadelelerini yönetmede devlete gerekli esnekliği sağlayacak kuvvetler ayrılığı ilkesini ortadan kaldırmaya, böylece devleti esnemez (rijit) bir hale getirmeye yönelik uygulamalarının emekçi sınıfların örgütlenmelerini zayıflatacak kararlarla birlikte alınması bir tesadüf değildir.

Daha referandum öncesinde hükümet Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kadrolarıyla çatışmaya girmişti. Hükümetin bu kurumlarla ilgili hesabı onların denetleyici etkisini zayıflatmak ve böylece parlamentoda sahip olduğu çoğunlukla zaten kontrolünü elinde tuttuğu yasama ve yürütme sürecini, çatışmaya girdiği kurumları dönüştürerek denetlenme tehdidinden çıkarmak ve bu kurumları iktidarın uygulamalarını destekleyen yapılar haline getirmektir. Türkiye’de AKP’nin üstüne gittiği yargı kurumları, bürokratik devlet kapitalizmin bekasını teminat altına alma esasına göre örgütlenmiştir ve artık şiddetlenen liberalizasyon politikalarının önünde bu haliyle bir engel teşkil etmekte, bu kurumların mevcut kadroları da birer zincir halkası olarak bulundukları bürokrasinin dönüştürülmesinden ve bu süreçte eski yetki ve pozisyonlarını yitirmekten korkmaktadırlar.

Türkiye’nin 1980’li yıllarda dahil olduğu neoliberal iktisadi rejimin yol haritası 12 Eylül askerî darbesinden hemen önce 24 Ocak 1980’de alınan iktisadi kararlarla çizilmişti. Askerî darbeyle de, bu kararların uygulanabilmesi için gerekli istikrarlı ortam sendikalar ve politik örgütler baskı yoluyla sindirilerek sağlanmıştı. Ancak 80’lerden bu yana geçen 30 yıllık zaman içinde dünya kapitalist sisteminin gösterdiği gelişim dinamiği 80’lerde çerçevesi çizilmiş bir stratejiyi artık eskitmiştir. Bir yandan 80’li yılların sonunda Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Sovyet sisteminin açık çöküşünün gerçekleşmesinden itibaren, dünya kapitalizminin önünde eski sosyalist ve halk demokrasisi ülkelerinin toprakları yeniden paylaşılması gereken pazarlar olarak belirirken; diğer yandan 2. Dünya Savaşı sonrasında ulusal mücadelelerin ardından eski sömürge statülerinden kurtulmuş ve yaklaşık yarım yüzyıl siyasal olarak, görünürde bağımsız bir statüde kalmış ülkelerin muhtemel yeniden sömürgeleştirilmelerinin sağlayacağı yeni pazar olanakları uluslararası tekellerin ve onların siyasal düzeninin iştahını kabartır hale gelmişti.

Dünya emekçilerinin ve emekçi örgütlerinin zaman içindeki zayıflaması, sermaye birikiminin ulaştığı düzey ve gelişen iletişim ve teknolojiye bağlı olarak sermayenin dolaşımının kolaylaşması ve sınır ötesi ucuz işgücü piyasasına yatırımın imkân dahiline girmesiyle de dünya tekelci burjuvazisinin ihtiyaçları çeşitlenmişti.

AKP tam da 1980’de alınmış kararlara yansıyan ilk neoliberal dayatmaların yenileriyle takviye edildiği, burjuva hükümetlerin önüne, sermaye dolaşımı ve birikimi sürecini hızlandırmak için yeni görevlerin konulduğu bir dönemde işbaşına gelmiş oluyordu.

Hükümet önceden başlamış özelleştirmeleri hızla tamamlamaya girişti ve Tüpraş, Pektim, Petrol Ofisi vb. gibi devlete bağlı en önemli iktisadi teşekkülleri hızla özelleştirdi. Kendisinden önceki hükümet zamanında, Dünya Bankası’ndan transfer edilmiş Kemal Derviş’in hızla çıkarılmasına aracılık ettiği sanayi ve tarımın liberalizasyonuyla ilgili kanunları hızla uyguladı. Eğitim ve sağlığın özelleştirilmesinde epey bir yol kat edildi, iş yasaları çıkarılarak esnek çalışmanın yasal mevzuat haline gelmesine ve sonra da uygulanmasına zemin hazırladı vb. Bütün bu konuların istenen son haline o kadar kolay gelmediği ve bu sürecin hâlâ sürdüğü söylenebilir.

AKP’nin emperyalistlerin liberalizasyon kararlarına kayıtsız şartsız itaat ederek özelleştirme kararlarını uygularken devlet kapitalizmi statükosuna göre örgütlenmiş hukuk kurumlarıyla da çelişkiye düşmesi kaçınılmazdı. Bu kapsamda hükümet Anayasa Mahkemesi’nin aldığı sayısız “yürütmeyi durdurma” kararlarıyla boğuşmak zorunda kaldı. Anayasa Mahkemesi’nin durdurma kararlarının ardında bir yandan devlet kapitalizminin bürokratik aygıtlarının başında duran ve yürürlükteki uygulamalardan nemalanan kadroların bir sınıf olarak imtiyazlarını yitirme olasılığına karşı direnci varken diğer yandan da emekçi sınıfların özelleştirme politikalarına karşı mücadeleleri yer alır.

Yargı kurumları kadrolarının AKP’nin neoliberal politikalarına uygun bir değişim durumunda yitirecekleri rant alanlarını korumak için direnişi ve emekçilerin özelleştirmelere karşı mücadeleleri hükümet açısından son derece oyalayıcı bir süreç yarattı. Yürütmeyi durdurma kararları karşısında aynı paketi kabul edilebilir hale getirmek, onu küçük revizyonlardan geçirmek, bir yasayı parçalarına bölerek yeniden gündeme getirmek, amaca, yargının ve Anayasanın belirlediği bürokratik kurumların etrafından dolanarak ulaşmaya çalışmak gibi dolambaçlı bir yol izlemeyi gerekiyordu ki, bu hem uluslararası sermayeye eklemlenmiş Türkiye burjuvazisinin hem de Türkiye’yi yeterince fethedilmemiş bir pazar olarak gören, hizmet sektöründe ve dağında-taşında yatırım yapma imkânı gören ve ülkeyi Çin gibi ucuz işgücü cenneti haline getirmek isteyen uluslararası tekellerin tahammül sınırlarını zorluyordu hiç kuşkusuz.

Bu bakımdan yerel yönetimler yasasının çıkarılmasıyla ilgili gelişmeler son derece dikkat çekicidir. Öngörülen yerel yönetimlerin bitmiş resminde; yerel yönetimlerin merkezden gelen sübvansiyonlarının kesilerek belediye hizmetlerinin tamamen uluslararası sermayeye açılması, sübvansiyonun dağıtımını düzenleyen kurumların lağvedilmesi, kimi hizmetlerin sağlanabilmesi için yerel sakinlerin vergilendirilmesi, daha önce ucuza sağlanan hizmetlerin büyük bir kâr kaynağı haline getirilerek pazarlanması; belediyelerin sorumluluğundaki arazilerin, arsaların, ormanların, kamu malı olan binaların, kültürel varlıklar ile müzelerin satılması veya özelleştirilmesi, kentlerin sermayeyi kendilerine çekebilmek için birbiriyle yarışması ve böylece her kentin sermaye birikimini kolaylaştırıcı önlemler almak zorunda bırakılacağı bir duruma düşürülmesi yer alır. Bu süreci tamamlamak için hazırlanan yerel yönetim yasa taslakları birkaç kez yargıdan döndü ve taslağın içerdiği unsurların bazıları maden yasası, 2-B ormanlarının satışını öngören orman yasası vb. olarak ancak parça parça çıkarılabildi ya da suyun ticarileştirilmesi kapsamında ancak bazı pilot illerde içme suyunun uluslararası tekellere devri gibi bir uygulamaya geçildi.

Bugün AKP’nin sanayideki özelleştirme hamlesi halkın direnişine rağmen aslında bir sona ulaşmış görünüyor. Karadeniz’de tek bir vadiye 23 tane HES ihalesi çıkaran, oraya buraya termik santraller kuran, Allionai’ı suya gömmeyi göze alacak biçimde barajlar yapan bir zihniyetin geldiği nokta şimdi memleket arazisinin bir an önce satılmasıdır. Ancak santrallerin birçoğu hakkında yöre halkı tarafından açılan davalar yüzünden yürütmeyi durdurma kararı çıkmıştır, bir kısmı da yargıda bekler durumdadır.

AKP hükümeti yürütmeyi durdurma kararlarının neoliberal yatırımlar için kaybettirdiği zamanı geri kazanabilmek için yargı kurumlarının mevzuatını ve kadrolarının atanma biçimlerini değiştirmeye girişti. Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırma sürecinin, bu kurumların kadrolarının, onları gözden düşürecek biçimde kâh Ergenekon soruşturmasına dahil edilerek kâh skandallar kışkırtılarak üzerlerine gidilmesi esasen bundandır. Son Anayasa Referandumuyla da yargı kurumlarını oluşturan kadroların nasıl seçileceği, kurumların oluşumunda kimlerin nasıl müdahil olacağı ayrıntılı bir şekilde belirlendi ve bu kurumlar AKP’nin ihtiyacını karşılayabilecek, yürütmenin ve yasamanın her uygulamasını ve kararını onaylayabilecek biçimde hükümet lehine güçlendirildi. Anayasa metni de yürütmeyi durdurma taleplerini “anayasaya uygunluk içermiyor” gerekçelerini bertaraf edecek biçimde yeniden hazırlandı.

Ancak sadece Anayasa metninin ilgili maddelerinin yeniden düzenlenmesi yeterli olmadı. Ardından uyum yasalarının çıkarılması sürecine girildi ki, örneğin Meclis kapısında bekleyen, kamuoyunda biyoçeşitlilik yasası olarak bilinen yasa tasarısı, yürütmeyi durdurma kararlarının yürütmesini durdurma amacıyla hazırlandı. Bu yasa çıktığında SİT bölgelerinde kurulan santrallerin durdurulmasını buyuran karar, SİT tanımı değiştirilerek geçersizleştirilecektir.

Hükümet bürokratik statükoyla girdiği kapışmayı halka başından beri demokrasi için yapılan bir mücadele olarak lanse ediyor. Devletin statükocu bürokratik kadrolarının direnişini de demokrasiye karşı bir direniş olarak yansıtıyor. Yeniden yapılanmaya tabi tutulan kurum kadrolarının ve onların dayandığı siyasi güçlerin iddialarına ise demokrasi AKP’nin icraatine karşı direnmekle kazanılacak bir mevzi olarak yansıyor.

AKP’nin iddia ettiği demokrasi, ülkenin bütün kaynaklarını sermayeye peşkeş çekmek için önüne bir engel olarak çıkan eski yasaları, kadroları iptal etmek, kurumları dönüştürmek anlamına geldiği gibi bu uygulamalardan hayatı etkilenen, bunun için günlerce direniş yapan halk kesimlerinin talebini de hiçe saymak, onlara haklarını hukuki sınırlar içinde arama imkânı tanımamak anlamına da geliyor. Bu kapsamda HES direnişçisi köylüleri Başbakan memleket ekonomisine zarar veren teröristler olarak ilan etti ve köylülerin mahkemede geri kazandıkları haklarını yargı düzenlemesiyle iptal etmeye kalkıştı.

Devlet bürokrasisinin tarifindeki demokrasi ise bu ülkede Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanıp görüldüğü üzere emekçi sınıflar için yoksulluğun, eşitsizliğin, baskının, örgütsüzlüğün sürmesi anlamına geliyor. Bu siyasi kesimler emekçi örgütleri dağıtılırken, özelleştirmeler yapılırken, sosyal güvenlik politikaları iptal edilirken şimdiye kadar emekçiler lehine bir tek demeç bile vermediler. Sadece kendi rant alanları tehdit edilirken ülkenin demokratik olmadığını hatırladılar.

Dolayısıyla egemen sınıfların ne bu kesiminin ne de şu kesiminin demokrasi önerisi halkın gerçek demokratik taleplerine karşı bir duyarlılık içermez. Yeniden yargıdaki yapılandırmaya dönersek; halkın kendi gündelik hayatında birebir deneyimleme imkânı bulduğu gibi yargı kurumlarının yeniden yapılandırılması, sermayenin herhangi bir girişiminin mevzuata takılmamasını sağlamayı amaçlamaktadır. Uluslararası sermayenin ulusal sınırlar içindeki dolaşımını kısıtlayan prosedürleri; bir yatırım izni alınması, bir ihaleye talip olunması için izlenmesi gereken bir dizi bürokratik süreci, imzalanması gereken kâğıtları iptal eden, dolaşılması gereken merkezi ve yerel kurumların inisiyatifini ortadan kaldıran (buna yerel yönetimlerin merkezden sübvansiyonu kesilerek yabancı sermayeye el açar, hizmetler bakımından özelleştirmelere bel bağlar duruma gelmesini kolaylaştıran yasaların da çıkarılmış olmasını eklersek) yargı yapılandırması, neoliberal hedeflere uygun bir devlet dönüşümünün gerçekleştirilmesinin en önemli adımlarından biridir.

AKP yürütmenin yetkisini onaylayacak bir biçimde dönüştürülen yargı kurumlarına ilişkin ayarlamadan mecliste çoğunluğu sağlamış bir parti olarak kurumlarda kadrolaşmak için de kullanmaktadır ve böylece AKP’nin kurmaya çalıştığı yeni statükoya karşı çıkan, eski statükoyu koruma yanlısı kesimlerin ve AKP muhaliflerinin direncini beşeri düzenlemelerle de ekarte etmeye çalışmaktadır. Bu sürecin ne kadar büyük çatışmalara yol açtığı referandum öncesinde ortaya çıkan, “Gülen ve İrticayla Mücadele Eylem Planı”nı Erzincan’da hayata geçirdiği iddiasıyla Adalet Bakanlığınca görevden el çektirilen Eski Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in Ergenekon iddianamesine dahil edilmesiyle ve HSYK’nın yeniden yapılandırılmasıyla sonuçlanan süreç de bunun kanıtlarından biridir. Böylece AKP yargı kurumları üzerinde kontrolü ele geçirmek suretiyle hem emekçi kitlelerden kendisine yönelik hukuki itirazları bertaraf etme imkânı bulmuş, emekçilerin hukuk mücadelesinde kriter alacakları içtihadı tasfiye etmiş, hem de devlet işleyişindeki geleneksel hukuki ölçüleri kendi yararına ve sermayenin yeni yönelimine uygun biçimde değiştirebilmiştir.

Bu ülkede AKP’den önce de sonra da yargının bağımsız olduğundan söz etmek mümkün değilken hükümet referandum oylaması sırasında en çok yargının bağımlılığından şikâyet etti ve referandumdan evet oyları çoğunlukta çıkarsa yapılacak yeni düzenleme ile yargıya bağımsızlık kazandırılacağını ileri sürdü. Oysa gelinen noktada yargı kurumları tamamen iktidardaki partiye bağlanmış, daha genel anlamda da yargının hiçbir özerk statüsü kalmamıştır.

Zaten bir ülkede hukuk az çok, birbirleriyle sürekli çatışma halinde bulunan sınıfların karşılıklı mevzilenme biçimlerini de yansıtır. Bu mücadelenin düzeyine bağlı olarak hukuk emekçilerin kimi kazanımlarının içerildiği, dönemsel olarak güçler dengesinin izlerinin bulunduğu bir cümledir. AKP emekçi sınıfların örgütlerinin zayıflatıldığı bugünkü tablo karşısında emekçilerin hukuki statüsünü daha da geriye çektiği bir hukuki yapılandırmaya imza atmıştır ve bunun da yargının bağımsızlığıyla hiçbir ilgisi yoktur. Tersine hukuk cümlesi, emekçilerin yıllar süren mücadeleler boyunca kazandığı hakların dışlanması, tasfiyesi ile yeniden kurularak sermaye sınıfına ve onun siyasal iktidarına tamamen bağımlı kılınmıştır.

 

AB Mİ DEMOKRASİ Mİ?

Geçtiğimiz ay iki gazetecinin Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın Ergenekon tutuklamalarına dahil edilmesi hükümetin AB tarafından eleştirilmesine yol açtı. Yeni atanan ABD’nin yeni büyükelçisi Ricciardone de ayağının tozuyla Oda TV operasyonu ile ilgili olarak “Türkiye’de olan bitenleri anlayamıyoruz” sözüyle hükümetin son tutuklamalarını eleştirdi. Başbakan Erdoğan’ın “biz bildiğimizi okuruz” diyerek yanıt verdiği AB ile hükümetin ilişkileri öteden beri gerilimli sürüyor.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişinin kendi zamanında gerçekleşmesinin rüyasını gören ve bunun için AB kapılarını tırmalayan ama buna rağmen henüz yeşil ışığı yaktıramayan AKP hükümeti bu yüzden bazen küsüp yüzünü AB’den çevirse de, bazen çeşitli zirvelerde kafa tutmaya devam etse de Türkiye’nin AB kriterlerine göre demokratikleştiği iddiasından hiç taviz vermedi.

Avrupa Birliği demokratik kriterleri esasen bireysel özgürlüklerin korunmasına ve tanınmasına ilişkin çok genel geçer ve evrensel prensipler içerir. Herkesin sağlık hakkı, eğitimde fırsat eşitliği, kadın hakları, seyahat özgürlüğü, sağlıklı bir konutta yaşama hakkı, basın yayın ve ifade özgürlüğü ile din ve vicdan hürriyetine ilişkin prensiplerdir bunlar. Bireysel özgürlüklerin dikte edildiği yerde tavsiye edilen yol haritasına bakıldığında ise tutulan yolun hiç de bu bireysel özgürlüklerin mükemmelleştirilmesine yaramayacağı görülecektir.

Sağlığın ve eğitimin özelleştirilip paralı hale getirildiği; sosyal güvenlik sisteminin güvencesiz istihdam nedeniyle uygulanamaz hale geldiği, sendikaların dağıtıldığı veya örgütlenmesinin önüne engeller çıkarıldığı bir durumda ifade özgürlüğü ve daha genel anlamda bireysel özgürlükler ancak bir temenni olarak kalacaktır.

Avrupa’nın tarihi bize, bu tarih 1789 Fransız Devrimi’nde yazılmaya başlandığından bu yana, sözü edilen bireysel özgürlüklerin de emekçi kitlelerin örgütlü mücadelesiyle kazanılmış olduğunu gösterir. Bireysel özgürlükler kitlelerin yaptırım gücünün artışıyla doğru orantılı olarak vardırlar ve başlangıçta sadece kendisini özgürlüğe ve demokrasiye layık birey olarak gören, emekçi sınıfların taleplerini demokrasisinden dışlayan burjuvazi önce sadece girişimci için istediği bireysel hak ve özgürlüklerin kapsamının genişlemesini emekçi sınıfların mücadelesine borçludur. Bu mücadele olmasaydı şimdi övgüyle bahsedilen bireysel özgürlükler ve burjuvazinin demokratik medeniyeti de olamayacaktı. Öyleyse bireysel özgürlüklerin sadece adının anıldığı, gerçekte ise özgürlük ve hakların altının oyulduğu burjuva dünyasında demokrasi bir iddiadan ibarettir.

AKP hükümeti de bireysel özgürlükler söz konusu olduğunda çok kullanılmış ama artık bir anlamı kalmamış bir şablonu tekrarlamaktan geri durmuyor. Bugün esnek çalışma kapsamında işyerinin mekân olarak parçalandığı ve üretimin işçi kazanımlarını ortadan kaldırmak için dağıtıldığı; iş zamanının esnekleştirildiği, geniş kitlelere güvencesiz işin dayatıldığı, dolayısıyla sınıfın örgütlenmesinin eskisi gibi sürdürülemez olduğu koşullar söz konusudur ve bireysel haklar ve özgürlükler tam da bu yüzden tınısı hoş, ama boş bir şablona dönüşmüştür.

Sonuçta burjuva demokrasisi ezilen sınıfların ve çeşitli kesimlerin talepleri için mücadele ettiği, örgütlü güçlerini bir yaptırım aracı olarak kullandıkları, üretimden gelen güçlerini harekete geçirebilecekleri araç ve mekanizmaları inşa ettikleri bir devlet biçimidir. Türkiye’de demokrasi; sendikaların, parlamento içinde ve dışında yer alan temsili kesimlerin, kitle örgütleri ile meslek odalarının, partilerin, kadın örgütlerinin, gençlerin, Kürtlerin, Alevilerin ve yoksul köylülerin dâhil olma yollarının kapatıldığı bir demokrasidir ve bu yüzden de burjuva demokrasisinin bile bir karikatürüdür.

Mevcut hükümet parlamentoda temsil olanağı bulamayan kesimlerin karar alma süreçlerine katılmasını kolaylaştıran hiçbir şey yapmadığı gibi Meclis’teki kendi çoğunluk oylarına dayalı iktidarını tehlikeye atmamak için seçim barajını değiştirerek emekçi kesimlerin temsilcilerinin Meclis’e girmesini sağlamaya da sıcak bakmamıştır. Bu haliyle parlamento halkın çok büyük bölümünü dışlayan, parlamento dışındaki muhalefetin sesinin temsil edilmesini engelleyen bir bileşimle oluşmuştur.

Bu yokluğu, hükümet zaman zaman toplumun çeşitli kesimleriyle keyfi görüşmeler yaparak doldurmaya çalışsa da bir prosedür haline gelmeyen ve yaptırım içermeyen görüşmelerin hükümet politikalarını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramadığı da açıktır. Kamu emekçilerinin, toplusözleşme ve grev hakkı için on yıllardır süren mücadelelerinin sonucunda ancak toplu görüşme gibi yine yaptırımsız bir uygulamayla muhatap alınmaktan bir adım öteye geçmelerine de izin verilmedi. İşçi sendikaları örgütlenmelerinin önüne engeller çıkarılarak zayıflatıldı. Örgütlenmek isteyenlere şiddet uygulandı ve gözdağı verildi.

AKP emekçi kitlelerin örgütlerinin söylediklerini dikkate almaktan çok, rastgele seçilmiş insanların bir araya getirilmesiyle düzenlediği toplantılarda “fikir teatisi”nde bulunurken ise, bu platformlarda kendi politikalarını anlatma ve bu politikalara taraftar kazanma bunu yaparken de demokratik bir imaj oluşturma imkânı gördü.

Kürt açılımı başlıklı, içeriği hükümet tarafından bugüne kadar doldurulmamış bir projeyi tartışmak için sanatçılarla, futbolcularla, gazetecilerle vb. düzenlenmiş toplantılardan kayda değer bir sonuç alınmadığı; bu çok sesli ve kendi aralarında anlaşmamış topluluklardan halkın beklentisine uygun, Kürt halkının taleplerini karşılamaya yönelik bir görüşün çıkmadığı aşikârdır. Böyle bir görüşün çıkması ihtimalinde bile bu toplulukların, ortaklaşılan fikrin takipçisi olacakları biçimde süreklilik taşıyan bir varlığının ve statükosunun yokluğu da halkta oluşturulan beklentinin boşluğunu gösterir. Üstelik AKP Kürt açılımında asıl muhatap alması gereken kesimleri bu süreçten dışlamış ve bu muhataplığı tartışmalı tutmayı başarmış; Kürt siyasetçilerini ve temsilcilerini de mahkemelerde süründürmüştür.

AKP’nin demokrasi ve özgürlükler konusunda iddia ettiği, altı boşaltılmış ve ne yasal süreçlerden, ne örgütlü güçlerden beslenen, tersine bunların etkisini en aza indirmeyi amaçlayan uygulamalardan ibarettir. Hükümetin sözünü ettiği özgürlükler ve haklar uzunca bir süredir “türbanın kamusal alanda” görünür kılınmasına ilişkin bir kısırlığa ikame edildiği için toplumun genelini ilgilendiren hak ve özgürlüklerin yokluğu, türbanlı kadınların kamusal alanda görünürlüklerini bile sağlayamayacaktır. Cumhurbaşkanlığı köşkü, üniversiteler ve hizmet alanları gibi alanlarda türbanlı burjuva ve orta sınıf kadınların görünürlüğü için koparılan yaygaraya rağmen bu görünürlük talebinin ardında türbanlı-türbansız kadın emekçi istihdamına ilişkin bir politika yoktur. Yoksul emekçilerin türbanlısı da türbansızı da torba yasa kapsamına dahil edilmiştir ve dolayısıyla türbanlı kadın emekçiye dair AKP’nin sözde demokratik talebi bu kadınlara ilişkin bir rahatlatma içermez. Tersine türbanlı kadını türban için verilen mücadelenin en önemli demokrasi mücadelesi olduğuna ikna ederek dikkatini örneğin torba yasa için verilecek mücadeleden uzaklaştırır. Diğer toplumsal katmanları da (öğrencileri, kadınları, kitle örgütlerini, sivil toplum kuruluşlarını) türban mücadelesine destek vermedikleri için suçlar. AKP’nin ve onu destekleyen liberal aydınların en önemli terminolojisi de bu öncelikten türetilmiştir. Ezilenlerin mücadelesini destekleyen sol kesimleri, tutarlı olmak istiyorlarsa onlarca yıldır ezilen türbanlı kadınların hak ve özgürlüklerini desteklemeleri gerektiğini söyleyerek köşeye sıkıştırma politikası da bu tavrın devamında yer alır. Ama üniversitelerdeki neoliberal dönüşümün genel öğrenci kitlesinin önüne ne büyük sorunlar çıkardığına, üniversitelerin nasıl bilim dışı kurumlar haline gelerek şirketleştirildiğine asla değinmeksizin, bu dönüşüme karşı çıkan, protesto eden ve tepkisini birkaç yumurta atarak gösteren öğrencilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanması da bu tavrı destekler.

AKP iktidarı boyunca türban konusunu, demokratik talepleri önemsizleştirmek ve ilgiyi neoliberal politikaların sonuçlarından uzaklaştırmak için durmaksızın gündeme getirmiş ve kaşımıştır. Öyle ki türban vesayet tartışmalarının, Danıştay’ın dönüştürülmesinin, Anayasa Mahkemesinin elden geçirilmesinin üniversitelerde YÖK düzenlenmesinin; yani iktidar kurumlarının yeniden yapılandırılmasının her aşamasında halkın karşısına çıkmış ve esas olarak da bu dönüşümün iç yüzünün anlaşılmasını engelleyen bir faktör olarak sivriltilmiştir.

AKP, türbanı bu bakımdan elverişli bir araç olarak kullanmış ve her durumda bir fetih bayrağı olarak göndere çekmiştir.

Ancak türban tartışmasından umulan bir başka murad da bu tartışmalar ile ve tartışmalar sırasında muhafazakârlığın kamuoyunda kökleşmesinin sağlanmasına ve toplumun yavaş yavaş dini gericiliğin kuşatması altına alınarak AKP’ye fikren kazanılmasına kapı açmak için baş örtüsü gibi masum ve meşrulaştırıcı bir imgeye ihtiyaç duyulmasıdır. Öyle ki “bir Müslüman komşusu açken uyuyamaz” dini prensibinin yeniden dolaşıma girebilmesi ve sosyal politikaların tasfiyesinden doğan yoksunluğun “zengin komşu” adres gösterilerek (fakirlerle zenginler artık aynı mahallede oturmuyor) ödünlenmesi; “ekmek yediğin kapıya ihanet etme”me anlayışının işçiyi işvereni karşısında ondan bir lütuf görüyormuş gibi boynu büküklüğe sevk etmesi ve bu yüzden bir sendikada örgütlenmeyi ekmek yediği kapıya ihanet olarak görmeye yatkınlaşması; herhangi bir hak talebinde bulunmaktansa elinde olana şükretmesi dini-muhafazakâr atmosferin yoğunlaşmasıyla mümkün olabileceğinden türban tartışmasının etkisi sadece türbanın serbestleştirilmesi sonucunu almakla sınırlı kalamaz. Bu tartışma masum bir tartışma değildir.

Ama AKP hükümeti yıllardır bu masum olmayan tartışmayı sürdürmekte, tam söndüğü anda ateşe benzinle yaklaşmayı bir vazife olarak görmektedir. AKP’nin askerle kavgasında da türban önemli bir rol oynamış; devlet kurumlarında yönetici eşlerinin resmî bina ve resepsiyonlara türbanla katılması konusunda bir bardak suda fırtına koparılmıştır. Bardağın ağzında görülen fırtınanın altında ise büyük bir gürültü de kopmaktadır. Bu gürültü Türkiye’de siyasi hayata kimin müdahale edeceği, kimin borusunun öteceğiyle ilgili şiddetli bir çatışmadan çıkan gürültüdür.

 

DEVLETİN TOPLUMSALLAŞMASI, TOPLUMUN DEVLETLEŞMESİ

AKP’nin “ileri demokrasi”si az çok bu kavgayla beslenir. Hükümetin halkın önüne koyduğu “askerî vesayet” veya “sivilleşme” ikilemi olarak formüle edilen burjuvazinin siyaset yapma tarzları arasındaki çatışma aslında geleneksel devlet yönetiminde en etkili ve son sözü söyleme yetkisini üzerinde taşıyan ordunun hizaya getirilmesi sürecinde ortaya çıkan çelişkili durumun özetidir.

Kendisi bir darbeden doğmuş olsa da ve temelleri 12 Eylül cuntası tarafından atılan neoliberal iktisadi ve sosyal politikaları uyguluyor olsa da, AKP’nin askerî hizaya getirme politikasının başlıca argümanını 8 yıldır sözde darbeciliğe karşı olmak oluşturmuştur.

Anayasa referandumu sırasında da halka 12 Eylül darbecileriyle hesaplaşmayı vaat etmiş ama değiştirilen anayasanın ruhuna uygun “uyum yasaları”nı çıkarmakta gösterdiği aceleciliği bu konuda göstermemiş üstelik gündemden düşmesini de sağlamıştır.

Son yıllarda açığa çıkarılan Balyoz, Ayışığı vb. gibi adlar taşıyan darbe planları ile ilgili olarak çok sayıda subay tutuklanmış olsa da yakın tarihteki gerçekleşmiş davalar hakkında bir soruşturmaya gitme, darbecileri mahkemeye taşıma eğilimine girmemiştir. Bu durumda açığa çıkarılan darbe planlarının bir kısım sorumlusunun tutuklandığı Ergenekon davasının akıbetinin ne olacağı da şüphelidir.

Her biri derin devletle ilişkili, Ergenekon adı verilen bir örgüte mensup olduğu öne sürülen darbeci subayların tutuklanmasının ardında ordunun darbecilik geleneğiyle hesaplaşmaktan çok, AKP’nin yeniden organize etmeye çalıştığı derin devletle ilişkili, ABD’nin dünya ve bölge politikalarıyla hiçbir sorun çıkarmadan uzlaşabilecek, devletin yerleşik bürokratik kurumları dönüştürülürken bunlara engel olamayacak bir silahlı güce duyduğu ihtiyaç yatar.

Türkiye’de ordu, olağanüstü siyasi koşulların ürünü olarak kurulan MGK aracılığıyla siyaseti “tavsiye”leriyle yönlendirmiş, MGK hükümetler üstü bir devlet partisi olarak varlığını çok uzun süre korumuştur. MGK neredeyse 12 Eylül darbesi koşullarının sürdürülmesinde ve “iki darbe arası dönem”de askerin siyasi varlığının ve etkisinin kurumsal olarak görünür kılınmasında rol oynamış ve her bildirisinde yer alan “bölücülük”, “tehlike”, “tehdit” gibi kavramlar eşliğinde de iç politikanın yönelimlerini belirleyerek hükümetlere ayar çekme işini daimi olarak üstlenmiştir. Ama aslında toplumu tehdit eden, bölücülük söylemini kullanarak bölücülük yapan bizzat MGK’nın kendi varlığıdır.

MGK’nın en önemli ve etkili bir parçası olarak ordu özellikle Kürt özgürlük mücadelesi sırasında Jandarmaya bağlı kurulan JİTEM gibi oluşumlar, özel tim gibi paramiliter kurumlar, Batı Çalışma Grubu gibi teşkilatlar aracılığıyla Türkiye’nin son 30 yıllık tarihinde, şiddeti örgütlemekle anılabileceği siyasi bir rol oynadı. Polis, medya, siyaset, bürokrasi gibi değişik kesimlere kadar kök salmış Türk kontrgerillasına, derin devlete dahil olan kadroları sayesinde de devletin görünür kurumlarını içerden ve arkadan yönlendiren bir siyasi güç haline geldi. Bu süreçte Yeşil gibi itirafçılarla, faili meçhul cinayetlerin müsebbibi olduklarından kuşkulanılan tetikçilerle ve mafyatik işlere bulaşmış kimselerle kurulan ilişkiler derin devlet deyince akla askerin de geldiği bir siyasi atmosferi yarattı. Susurluk zamanında ve Ergenekon sürecinde basına parça parça yansıyan bilgiler bu ilişkilerin nasıl karmaşık ve köklü olduğunu da gösteriyor.

AKP hükümeti ise Ergenekon tutuklamalarına başladığında bu ilişkileri ima edecek ve üzerine gittiğini gösterecek hiçbir şey yapmadığı gibi, çelişkiyi ya askerin darbeciliğiyle ya da türbana karşı tutumuyla açıklamakla yetindi. Bütün bunlar AKP’nin askerin de dahil olduğu derin devletle ciddi bir çelişkisinin olmadığını, tersine kendisine uygun bir derin devleti yeniden yapılandırırken bunların kimi unsurlarıyla uzlaştığını düşündürttüğü gibi, Ergenekon davaları konusunda üst düzey askerî yöneticilerle yapılan görüşmelerle belirli bir mutabakata varılmış olduğu da basına yansıyan bilgiler arasında yer aldı.

AKP ve asker arasındaki çatışmada halkın darbelere karşı hassasiyeti de sık sık istismar edildi. Darbe planlarının yanı sıra faili meçhuller, yargısız infazlar, adam kaçırmalar, toplu mezarlar ve daha bir dizi karanlık cinayetle ilişkisi olan JİTEM yüzünden de derin devletle organik ilişkisi ortaya çıkan askerin hesap vermek üzere mahkemelere çağırılması, ileri gelen komutanların tutuklanması halkta elbette demokrasi adına bir beklenti yarattı. Fakat şimdiye kadar telaffuz edilen hiçbir derin devlet cinayeti aydınlığa kavuşmadı ve üstelik AKP hükümeti döneminde gerçekleşen Hrant Dink cinayetinin soruşturulmasında halkın gözü önünde ayak diremeye devam edildi.

Esasen Ergenekon operasyonunun en önemli işlevi, Türkiye ordusunun kimi ilişkilerinden temizlenerek emperyalizmin Ortadoğu’daki politikalarına uygun olarak güncelleştirilmesi ve neoliberal burjuvazinin yeni ihtiyaçlarına uygun bir biçimde ideolojik bir şekillenmeye girmesidir. Zira ordu sadece silahlı bir güç değil aynı zamanda devletin çeşitli kurumlarının işleyişini düzenleyen ideolojik yaklaşımın da bekçisidir. Bürokratik devlet yapılanmasıyla bir ölçüde bu ideolojik bağla bağlanır.

Mevcut haliyle milliyetçi-laik-Kemalist ideolojiyle şekillenmiş kadrolara sahip, Irak işgalinde olduğu gibi ABD’nin istediği biçimde mobilize olamayan bir gücün Ortadoğu projesinin gerçekleştirilmesinde ayak bağı olduğu düşünüldüğünden ordunun siyasi bakımdan belirleyici inisiyatifinin kırılması burjuvazi açısından doğal olarak önemlidir. Esasen ABD’nin Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesiyle başlayan hizaya getirme çabası şimdi AKP eliyle gerçekleştirilen, ordunun biçimlendirilmesinin de öncelidir.

Bütün bu gelişmelerin AKP’nin iddia ettiği gibi askerin siyasetten el çektirilmesiyle ya da siyasetin askerî vesayetten kurtarılmasıyla alakası yoktur, tersine şimdi ABD politikalarıyla uyumlu davranan, direktiflere harfiyen uyan bir hükümetle (sonraki hükümetler de dahil) uyumlu çalışabilecek bir ordu yapılandırmasıyla alakası vardır. Bu, askerin sivil siyasetin buyruğuna girmesi anlamına gelmediği gibi ordunun siyasetle kuracağı yeni ilişki biçimiyle tarif edilen sivilleşme de demokrasi anlamına gelmeyecektir.

Bütün konu, emperyalizmin neoliberal direktiflerine uyum sağlayacak silahlı bir yapıyla güçlendirilmiş, onun tarafından desteklenen, iki başlılığa mahal bırakmayan bir siyasetin ülkede hâkim kılınmasıdır. Öte yandan zaten AKP’nin silahlı güçlerle bir sorunu da yoktur. Polis kurumunu yeni yetki ve selahiyetlerle donatan, bu kurumun kitle eylemlerinde kullanmak üzere ağır silahlarla silahlandırılmasının yolunu açan sonra da kadın eylemlerinden kamu emekçilerinin eylemlerine, gençlik eylemlerinden işçi eylemlerine kadar hareket halindeki her kesime saldırmasına izin veren “sivil” hükümet şimdiye dek halkın üzerinde bir vesayet mercisi gibi davranmaktan imtina etmemiştir. MGK siyaset belgelerinin ruhuna mündemiç iç düşman ve iç tehdit AKP’nin ajandasında da baş sırada yer alır. Dolayısıyla aynı sınıf iktidarının yani Türkiye burjuvazisinin iktidarının sivil ya da silahlı kurumlarının birbirinden ayrı saiklerle hareket ettiği söylenemez. Sonuçta tekrarlamak gerekirse AKP’nin vesayete karşı mücadelesinin, içindeki “kötü adamlar”dan kurtulmak isteyen orduyla yapılan uzlaşmalar, gerilimler ve tekrar uzlaşmalar eşliğinde sürdüğü; AKP’nin dönüşümü bile vesayetle yerine getirdiği herkesin bilgisi dahilindedir.

Bu bakımdan Ergenekon davalarının AKP’nin iddia ettiği gibi ne derin devleti tasfiye etmek ne karanlık bir dönemi açığa çıkarmak ne de darbeleri önlemek gibi bir amacı olacaktır. Davanın bu dönüşümü garanti altına almak için kullanılan bir rehin kurumu gibi işletildiğini söylemek daha doğrudur.

Öte yandan AKP eski derin devletin bir kısmına projektör tutarken yeniden kurmaya çalıştığı kendi derin devletinin faaliyetini ve etkisini yaygınlaştırmak ve derin devleti toplumsallaştırmak gibi bir yönelime de girdi. Kürtlerin göç ettiği bölgelerde harekete geçirilmiş lümpen kitlelerin Kürt emekçilerine yönelik saldırıları en çok AKP döneminde görüldü. Şehit cenazeleri sırasında ayyuka çıkan milliyetçi ve ırkçı propagandayla yönlendirilmiş, kimisi parayla kiralanmış güruhların Kürtleri hedef olarak seçmesi ve ortaya çıkan toplumsal olaylar sırasında Tayip Erdoğan’ın bu kitlelerin hassasiyetine saygı duymak gerektiğinden dem vurması derin devletin toplumsallaştırılmasının önemli kanıtlarındandır. Öte yandan halkın artık tasfiye edilmesini istediği koruculuk kurumu hâlâ sürdürülüyor, üstelik bölgeye atanan imam ve öğretmenlerin de koruculuk işlevlerini yerine getirmesi bekleniyor.

Bunlar devlet otoritesinin her yerde olacak biçimde yaygınlaştırılmasının, devletin kimi rollerinin hem ideolojik olarak hem de kelimenin gerçek anlamıyla silahlandırılmış yandaşlara dağıtılmasıyla karakterize sürecin görünür yönlerini oluşturur. Ama AKP’nin toplumu devletleştirme çabası bununla kalmaz ve çoğu kere bu kadar görünür değildir. Bir lisede öğrencilerin protesto gösterilerine katılmasını engellemedikleri gerekçesiyle iki eğitim-sen üyesi öğretmene dava açıldı; Adana valisi çocuklarına sahip çıkmayıp eylemlere katılmasına göz yuman ailelerin yeşil kartlarına el konacağı tehdidinde bulundu… bunlar çoğaltılabilir.

Bu gelişmelerin gösterdiği, AKP hükümetinin üretim sürecini esnekleştirmesine benzer bir şekilde devleti de gerektiği zaman, gerektiği yerde hemen refleks gösterecek biçimde delege ederek güçlendirdiğidir. Bu çağın en önemli toplumsal düzenleyicisi olarak iş yaşamının esnekleştirilmesi olduğuna göre devletin de bir esnek çalışma terimi olan “zamanında üretim” (just in time) terimine nazire olacak biçimde “yerinde devlet” esnekliğine sahip bir biçimde dönüştürüldüğü ve topluma yayıldığı söylenebilir.

Böylece AKP’nin devleti yeniden yapılandırmasının özünü öncelikle güvenlik konseptinin kriterleri oluşturmuştur. AKP güvenlik devleti kavramını güvenlik toplumuna kadar uzatarak toplumu da devletin organlarından biri haline getirmeye çalışmaktadır.

Küreselleşme sürecinde devletin küçüleceğini iddia eden politikacılar ve ideologlar bunun emekçi sınıflar bakımından ne anlama geleceğini saklamışlardı. Sosyal politikaların iptal edilmeye başlamasıyla küçültme işleminin aslında emekçi refahı için ayrılan devlet bütçesinin kısıldığı, hizmet sunumuna ve küçük üreticilere ayrılmış sübvansiyonun kaldırıldığı anlamına geldiği kısa zamanda görüldü. Devletin küçültülmesi bu anlamda devletin sosyal işlevlerinin toplumun üstüne yıkılması anlamına geliyordu.

Şimdi emekçiler devletin vazgeçtiği sosyal sorumlulukları üstlenerek zaten kendilerine yük olan bir devletin yükünü iki kat taşımak hem de güvenlik toplumu olmanın gereklerini yerine getirme sorumluluğuyla yüz yüze getirildiler.

Tam da bu noktada “bireye karşı devletin çıkarı”nı değil “devlete karşı bireyin çıkarını” öncelikli gören liberal demokrasinin bu klasik tespitinin de muhafazakâr demokrat bir partinin hükümet ettiği ülkede açıkça iptal edildiği söylenebilir. Devlet artık kendisini, sahip olduğu tüm hakları elinden aldığı bireyde somutlamakta; artık haklarının değil görevlerinin konuşulduğu bir bireyi yaratmaya girişmektedir.

Dolayısıyla artık derin devletin devlet, devletin derin devlet olduğu, toplumun yine devlete dönüştürülmeye çalışıldığı; devletin küçülmekten ziyade büyüdüğü, şiştiği ve sosyolojik olarak yaygınlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. AKP’nin ileri demokrasisinin, bir kara ütopya romanında olabileceği gibi herkesin herkesi kontrol edip cezalandırdığı, toplumun devletin reflekslerini içselleştirdiği bir anti-demokratik tahayyülün adı olduğu bir fanteziye izin verecek biçimde kurgulandığını iddia etmek yanlış olmayacaktır.

Ama şimdilik bu fanteziyi bir yana bırakıp görünen bilançoyu çıkarırsak “muhafazakâr demokrat” hükümetin demokrasisinin aslında demokrasiyi iğdiş etmek olduğunu, demokratik kazanımların ciddi bir saldırıyla ortadan kaldırıldığını, bir ülkede demokrasiden söz edebilmek için gerekli olan emekçilerin ve diğer ezilenlerin örgütlü gücünün zafiyete uğraması için hükümetin elinden geleni ardına koymadığını ve bunun da emperyalizmin dünya çapındaki neoliberal politikalarına içkin bir cümle olduğunu söylemekle yetinelim.