Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kürt Sorununda AKP Ne Yaptı?

Başbakan Erdoğan, halkları ayaklanan Arap ülkelerinin diktatörlerine “halkın sesine kulak verme” çağrısı yaparken, kendi ülkesinde en son Newroz kutlamalarında da görüldüğü gibi, demokrasi, eşitlik, insanca yaşam isteyen Kürtlere, emekçilere, Alevilere, gençlere ve kadınlara saldırmakta onlardan geri durmuyor! Geleneksel güç odaklarının kenarında yetişmiş olan (özellikle faşist MHP gibi, işbirlikçi burjuva gericiliğinin sürekli ‘yedek güç’ olarak elinin altında bulundurduğu Türk-İslam sentezci İslamcı parti geleneğinden gelen) ve 2002’den bu yana bu güç odaklarının yerine ‘merkez’e yerleşmek konusunda önemli adımlar atan AKP Hükümeti, toplumda yarattığı “statükoyla mücadele” algısı üzerinden halka, emekçilere karşı en gerici politikaları uygulamaktan geri durmuyor. Yetmiyor, talepleri için alanlara çıkanlar, “statükocu güçlerin uzantısı” olmakla suçlanarak hedef haline getiriliyor; TEKEL işçileri, Kürt ulusal hareketi Ergenekoncu ilan edilebiliyor!

AKP’nin ‘statükoyla mücadele’, ‘sivilleşme’, ‘değişim’, ‘demokratikleşme’ söylemleri eşliğinde 80 yıllık Cumhuriyet rejiminin artık kangrenleşmiş sorunlarına da el atması, geniş halk kesimlerinde bu sorunların çözümü konusunda ciddi bir beklenti oluşmasına yol açtı ve bu beklentinin bugün tamamıyla ortadan kalktığı da söylenemez. ‘Reform’, ‘çalıştay’, ‘açılım’ gibi adlar altında geliştirilen politikalarla sorunların demokratik çözümü yönünde çaba gösterildiği izlenimi yaratılırken, aslında emekçiler, Aleviler, Kürtler, AKP’nin (kuşkusuz işbirlikçi ülke egemenlerinin) çözümüne yedeklenmeye, bu çözüme razı edilmeye çalışıldı. “Reform” dendi, işçi ve emekçilerin sağlık, emeklilik, iş güvencesi gibi hakları parça parça ellerinden alındı. “Çalıştay” dendi, Sünni İslam’a dayalı Diyanet’in kaldırılması ve tüm inançlara eşitlik sağlanması yerine, Aleviliğin de Sünniliğin yanına iliştirilmesine, dinin daha geniş bir şekilde politik alana yerleştirilmesine dayalı bir “çözüm” gündeme getirildi. “Açılım” dendi, Kürt halkının anadilde eğitim ve anayasal eşitlik taleplerinin karşılanması yerine bu talepleri dillendiren Kürt siyasetçiler hapishanelere dolduruldu.

Ülkenin seçim sürecine girdiği böylesi bir dönemde, bir yanda dolar milyarderlerinin, öte yandan açlık sınırında yaşayanların artmasına ve emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadın ve gençlerin her türlü demokratik talebinin reddedilmesine rağmen, AKP’nin hâlâ alternatifsiz bir güç gibi durabilmesinin önemli nedenlerinden biri de, ülkedeki emek ve demokrasi güçlerinin (Kürt ulusal hareketinin gösterdiği direnç bir tarafa bırakılırsa) bu politikaları teşhir ve karşı mücadelenin örgütlenmesinde gösterdikleri zayıflıklardır. Burada, ana muhalefet partisi CHP’nin yenilenme/değişim söylemine rağmen, yönetim kadrolarını sermayenin temsilcilerine sonuna kadar açarak, öte yandan Diyanet’in kaldırılmasıyla gerçek anlamda bir laisizmi ve Kürt sorununun eşit haklara dayalı çözümünü reddeden bir mevzide durmaya devam ederek de AKP’nin işini kolaylaştırdığını söylemek mümkündür. Seçim süreçlerinin halkın dikkatinin ülkede ve dünyada olup bitenlere daha yakından çevrildiği; dolayısıyla politik teşhir için en geniş olanakların ortaya çıktığı süreçler olduğu göz önüne alındığında, sınıf partisi ve tüm emek-demokrasi güçleri bakımından AKP’nin emek ve demokrasi düşmanı politikalarının teşhiri ve bu politikalara karşı mücadelenin örgütlenmesinin öncelikli bir görev olduğu açıktır. Özellikle Kürt sorunu, demokratikleşmenin bir ihtiyacı olduğu kadar, bizzat Cumhurbaşkanı Gül ve TÜSİAD gibi büyük sermaye örgütleri tarafından ülkenin önündeki en önemli sorun olarak da tarif edildiğine göre, AKP’nin bu sorun karşısındaki tutumunun demokratikleşme konusunda rengini göstermesi bakımından belirleyici bir öneme sahip olduğu/olacağı açıktır. Yazımızda, diğer konularda olduğu gibi, toplumun önemli bir kesiminde Kürt sorununun çözümü yönünde de adımlar attığı/atacağı beklentisini oluşturmuş bulunan AKP Hükümeti’nin, bu sorunda 8 yılda uyguladığı politikaların ana yönlerini ve temel dayanaklarını ortaya koymaya çalışacağız.

 

1. TEK TARAFLI ÇATIŞMASIZLIK VE “SORUNSUZ” YILLAR…

Öcalan’ın Şubat 1999’da, başını ABD ve İsrail’in çektiği uluslararası bir operasyonla Türkiye’ye getirilmesi, egemenlerin Kürt/”terör” sorununun çözüldüğü (çünkü Kürt sorunu ülke egemenleri tarafından bir halkın ulusal-demokratik istemlerinden kaynaklı bir sorun olarak değil, bölücü amaçlar taşıyan silahlı bir örgütün yarattığı bir terör sorunu olarak görülmekteydi) propagandası üzerinden ülkede bir zafer havasının yaratılmasına yol açmıştı. Bu rüzgârın etkisi altında yapılan 1999 seçimlerinde DSP/MHP gibi milliyetçi partiler öne çıkmış; DSP-MHP-ANAP Koalisyonuna dayanan bir hükümet kurulmuştu. Fakat 1999’da emekçilere yönelik IMF güdümlü “Sosyal Güvenlik Reformu” saldırısı ardından, 2001’deki ‘Derviş Yasaları’ (15 günde 15 yasa) ve emekçilerin sokaklara dökülmesine yolaçarak patlak veren kriz; adeta IMF/uluslararası sermayenin emir eri gibi çalışan bu milliyetçi koalisyonun ömrünü erken bitirmişti. Dayatılan yıkım politikalarına halkın tepkisi, başta koalisyon partileri olmak üzere, 1999 seçimlerinde Meclis’e giren bütün partilerin barajın altında bırakılması ve bu geleneksel politikaların dışında yetişen, üstelik bu politikalar tarafından mağdur edilmiş izlenimini yaratan Erdoğan’ın AKP’sinin büyük çoğunlukla hükümet kuracak oyu alması, bu arada 1999’da baraj altında kalan CHP’nin ikinci parti olarak meclise girmesi oldu.

Kriz sonrası ekonominin yeniden canlanmaya başlaması ve PKK’nin Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinden sonra “tek taraflı çatışmasızlık” ilan ederek silahlı güçlerini sınır dışına çekmesi, seçim sürecinde “açlık ve yoksulluğa son verme”, “huzur ve demokrasi getirme” vaatlerinde bulunan AKP’nin, aslında bir şey yapmadan başarılı göründüğü konjonktürel bir durumun ortaya çıkmasını sağlamıştı. Öncelikle Kürt sorunu, PKK’ye bağlı bir “terör” sorunu olarak görüldüğü için silahların susturulmuş olması, sorunun bitmesi gibi görüldü/gösterildi. Öte yandan AKP, bölgede savaş ve zorunlu göçün yol açtığı yıkımı ortadan kaldırmaya yönelik politikalar geliştirmek yerine, giderek ekonomik kaygıları öne çıkmaya başlayan geniş emekçi kesimleri (özellikle bölgede şehirlerin yoksul kenar mahallerinde yaşayanlar ile yoksul köylülüğü) ianeci bir ekonomi politikayla (yeşil kart uygulaması, öğrenci başına ailelere verilen paralar ve diğer sosyal yardımlar, ancak AKP’nin desteklenmesi halinde sürecek/sürebilecek yardımlar olarak sunuldu) kendine bağlama yönünde adımlar attı. Zaten burjuva unsurlar sınıf çıkarları gereği çoktan AKP’nin arkasında saf tutmuş ve AKP de, bölgede bu unsurları birleştiren ve gerek din ve tarikatlar üzerinden, gerekse yoksulluk konusunda uyguladığı ianeci politikalar nedeniyle halkın belli bir kesiminin desteğini alan bir ‘devlet partisi’ olarak örgütlenip güç kazanmıştı. Dolayısıyla ilan edilen çatışmasızlık sürecini çözüm için bir olanak olarak kullanmak yerine, Başbakan Erdoğan’ın, Rusya gezisi sırasında orada çalışan bir Kürt işçinin “Kürt sorununun ne yapacaksınız?” sorusuna “düşünmezseniz böyle bir sorun yoktur” cevabında somutlanan geleneksel inkârcı politikaların sürdürüldüğü bu dönem, AKP bakımından bölgede ulusal mücadelenin dışında yer alan bütün unsurların etrafında birleştirildiği bir dönem olarak anlam kazanmış; batıda ordu gibi geleneksel güç odaklarıyla zaman zaman gerilimlere giren AKP, bölgede bu çevreler tarafından da devleti temsil eden parti olarak kabul görmüştü.

Özellikle ulusal hareketin etkisinin zayıf olduğu, feodal değer yargılarının etkili olmaya devam ettiği çevrelerde Fetullahçılıktan Hizbullahçılığa kadar birçok dinci gerici akımın örgütlenip geliştirilmesi bizzat devlet desteğiyle gerçekleştirilmiş; Kürt halkı üzerinde önemli bir etkisi bulunan dinin ulusal mücadeleye karşı egemen güçlerin bir dayanağı olarak kullanılması politikası uygulanmaya konulmuştur. Bununla birlikte bölge illerindeki bütün vali ve kaymakamlar devletin değil, AKP’nin memuru olarak davranmış; genellikle sosyal yardım dernekleri üzerinden dağıtılan yardımlar, devletin değil, AKP’nin yardımları olarak sunulmuştur. İaneci politikalar ve dinin kullanılması, bugün de AKP’nin bölgede halk içindeki güç ve etkisinin en önemli dayanakları arasındadır.

Özetle AKP’nin ilk yılları, sorunun çözümü yönünde ortaya çıkan olanakların kullanılması –ki, AKP’nin geleneksel partilerin dışında bir parti görüntüsü bu konuda belli bir beklenti de yaratmıştı– yerine çatışmasızlığın “sorunun olmaması” olarak görüldüğü/gösterildiği, ama öte yandan AKP’nin bölgede kendine önemli dayanaklar yaratmak üzere adımlar attığı bir dönem olarak değerlendirilebilir. ABD’nin Irak müdahalesinin ardından Güneyde kurulan Kürt Bölgesel Yönetimi ve 2004 Haziran’ında PKK’nin yanıtsız bırakılan tek taraflı ateşkesi sona erdirmesi, artık AKP’nin sorunu görmezden gelme politikasının da sonunu getirmiş, bu kez AKP, oluşturduğu dayanaklar üzerinden bölgede kendini bir “Kürt partisi” olarak örgütlemeye, ulusal hareketi saf dışı bırakarak, temsilcisi olduğu burjuva-yarı feodal unsurların çıkarı temelinde bir “çözüm”ü örgütlemeye yönelmiştir.

 

2. “KÜRT SORUNU BENİM SORUNUMDUR” = “EN BÜYÜK KÜRT PARTİSİ BENİM”!

Başbakan Erdoğan’ın Ekim 2005’te Diyarbakır’da “Kürt sorunu benim sorunumdur” demesi, geniş çevrelerde heyecan ve sorunun çözümü yönünde bir beklenti yaratmıştı. Erdoğan, devletin yanlışını kabul etiğini söylüyordu, ama eğer devlet yanlıştan dönecekse, yapılması gereken şey açıktı; sorunun, muhataplarıyla müzakere edilerek çözülmesi. Oysa Erdoğan, bırakın muhataplarıyla görüşmeyi, bir çırpıda partisini “en büyük Kürt partisi” ilan etmiş ve ulusal harekete savaş açmıştı. Süreci sadece Erdoğan’ın söyledikleri üzerinden anlamaya çalışıp Erdoğan’ın farklı zamanlarda yaptığı farklı açıklamalarının arkasında yatan nedenlere bakmayanlar, elbette yanılgıya düştüler. Çünkü “Kürt sorunu benim sorunumdur” derken, değişen Erdoğan değil; koşullardı! Öncelikle ABD’nin Irak’a müdahalesinin ardından geleceklerini belirlemek için oluşan uygun koşulları değerlendiren Kürtler, Irak’ın kuzeyinde Federe Kürdistan’ı ilan etmiş; bir anda Türkiye Kürtlerle komşu hale gelmişti. Ülkedeki Kürtleri de önemli oranda etkileyen bu gelişme, aynı zamanda devletin ‘kırmızı çizgi’ siyasetini geçersiz hale getiriyordu. Öte yandan Irak’ta batağa saplanan ABD, Türkiye ile ilişkilerini yeniden düzeltmek (Türkiye’de savaş tezkeresinin reddi ve Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi olaylarında somutlanan politik gerilimi ortadan kaldırmak), Türkiye’yi hem Irak’ta hem de bölge genelinde daha aktif rol üstlenen (ve elbette esas olarak ABD’nin çıkarlarına hizmet eden) bir oyuncu haline getirmek istiyordu. Bu noktada, hem ABD’nin bölgesel çıkarları için istikrarsızlık yaratma potansiyeli taşıyan, hem de Türkiye’yi kendi politik çizgisine çekmek bakımından koz olarak kullanılabilecek olan Kürt ulusal hareketinin silahlı güçlerinin varlığı, PKK konusu gündeme getirildi. Erdoğan, Diyarbakır’daki açıklamasından önce 2005 Mayıs’ında İsrail’e ve Haziran’da ABD’ye gitti, “PKK’ye karşı aktif destek” sözü aldı. Ama bu arada devletin Kürdistan Bölgesel Hükümeti ile görüşme sürecinin önü de açıldı. Önce MİT Barzani ile görüştü, ardından diğer görüşme ve ilişkiler geldi. Bu politika değişikliğini, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, 29 Ekim’de Çankaya köşkünde verilen davette şöyle izah ediyordu: “Barzani bir aşiret lideriydi. Biz öyle görüyorduk. Ama durum değişti. Bu değişikliği kabul etmemiz gerekiyor. Talabani’yi de öyle görüyorduk. Şimdi Irak Cumhurbaşkanı. Yarın Irak Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi ziyaret etmek isteyecek. O gün nasıl davranacağız? Irak’ı tanıyorsak, bu değişen koşullara göre hareket edeceğiz... Kasım 2007’deki Bush-Erdoğan görüşmesi bu yeni yönelimin ilanı olmuş; PKK kamplarına karşı hava ve kara operasyonları ile ABD-Türkiye ilişkilerinde “bahar havası” esmeye başlamıştı. ABD-Türkiye-Irak (ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti) arasında oluşturulan 3’lü mekanizma ile ABD operasyonu rayına oturmuş, ABD bu güçleri kendi politik ekseninde buluşturma yönünde önemli bir mesafe kat etmişti.

Bu sürecin iç politikadaki yansıması, AKP’nin Güney Kürtleriyle ilişkisi ve onlardan aldığı destek üzerinden bölgedeki dayanaklarını bir “Kürt partisi” olarak örgütlemeye yönelmesi biçiminde olmuştur. Özellikle 22 Temmuz 2007 Seçimlerinden sonra ve bu süreçte Kürt ulusal hareketinin AKP’yi hedefe koymaktan imtina eden tutumunun da etkisiyle, bölgedeki gücünü ve oy oranını arttıran AKP, DTP’ye (Kürt ulusal hareketine) karşı “en büyük Kürt partisi biziz”, “Kürtleri asıl biz temsil ediyoruz” gibi söylemler kullanmaya başlamış ve bu temelde Kürt ulusal hareketini süreci baltalayan/baltalamaya çalışan bir güç olarak hedefe koymuştur. Anlaşıldı ki, meğer Başbakan Erdoğan, “Kürt sorunu benim sorunumdur” derken, aslında “en büyük Kürt partisi benim” demek istiyor, çözümü de ulusal hareketin muhatap alınması üzerinden değil, tasfiyesi (kendini onun yerine ikame etme) üzerinden tarif ediyormuş! Kürt ulusal hareketini etkisizleştirmeye yönelik bu siyasal yönelimin arka planında ise, bölgede tarikatların, gerici ilişkilerin kullanılması ve ekonomik olarak yerel/bölgesel sermaye çevrelerine yeni olanaklar (teşvikler, GAP Eylem Planı vb.) yaratarak kendi dayanaklarını oluşturma politikası yatıyordu. Bu politika, 2009 29 Mart Yerel Seçimleri’ne kadar TRT Şêş’in açılması, bölgede halkın yoksulluğunun yardımlar üzerinden istismar edilmesi ve tarikatların/cemaatlerin etkin kullanımı gibi yönleriyle sürdürüldü. Amaç, bu seçimlerde Kürt ulusal hareketine açık üstünlük sağlamak ve ulusal hareketi etkisizleştirerek, yerine kendini ikame etmekti. Hatta bu politikanın başarısına bağlı olarak uygulanmak üzere, Güney’de de Kürt ulusal hareketinin silahlı güçlerine tasfiyeyi/silahsızlanmayı dayatma temelinde Erbil’de bir ‘Kürt Konferansı’ yapılması planlanıyordu. Bu planlar, yerel seçimlerde ulusal hareketin gücünü arttırarak elindeki belediye sayısını iki kata çıkarması, AKP’nin elindeki Van, Siirt gibi önemli kentlerin belediyelerinin de kazanılması; başka bir ifadeyle AKP’nin bölgede güç ve itibar yitimine uğraması nedeniyle uygulanamaz hale gelerek gündemden düşmüştü.

 

3. KÜRT KAPANI: AÇILIM!

Cumhurbaşkanı Gül’ün Mart 2009’da Ankara’da ABD Dışişleri Bakanı Clinton ile görüşmesinden iki gün sonra Tahran uçağında söylediği “Kürt sorununda iyi şeyler olacak” açıklaması, egemenlerin sorunun çözümünde inisiyatifi ellerine almak üzere yeni bir hamle hazırlığında olduklarını gösteriyordu. İçişleri Bakanı Atalay’ın koordinatörlüğünü üstlendiği ve daha sonra ‘açılım’ olarak adlandırılan politik yönelim ile sorunun çözümü konusunda görüşleri alınmak üzere çeşitli kurumların kapıları çalınıyor, yapılan görüşmeler üzerinden devletin demokratik adımlar atacağı/düzenlemeler yapacağı söyleniyordu. Ama bir yandan görüşmeler yapılıp ‘demokratikleşme paketi’ hazırlanırken, öte yandan Nisan ayından başlayarak Kürt siyasetçiler KCK’li oldukları gerekçesiyle ardı ardına tutuklanarak hapishanelere dolduruldu. Hükümet ve ‘açılımdan sorumlu’ Bakanı Atalay; üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılmasından okullarda Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulabileceğine, Kürtçe yer isimlerinin geri verilmesinden devletin kolluk güçlerinin halkı bezdiren aramalarının kaldırılmasına ve TMK mağduru çocuklarla ilgili düzenlemelere kadar birçok demokratik adımın atılacağını söylerken, operasyonlar devam etmiş ve Aralık ayında aralarında belediye başkanlarının olduğu yüzlerce Kürt siyasetçi tutuklanmaya devam etmişti. AKP’yi samimi bulan ve ‘açılım’ı destekleyen birçok kişi ve çevre, yapılan tutuklamalara bir anlam verememiş, hatta önceleri hükümete karşı yapılmış bir komplo olarak gördükleri tutuklamaların bizzat AKP Hükümeti tarafından yaptırıldığını öğrenince, ‘açılım’ın bitebileceği kaygılarını dile getirmişlerdi.

Oysa ‘açılım’, ülke içinde tasfiyeye uygun koşulların yaratılması amacıyla, iki uçlu bir politika olarak gündeme getirilmişti. Bir yandan Bakan Atalay, ‘açılım politikası temelinde “kısa, orta ve uzun vadede yapılacaklar”ı açıklarken, öte yandan da, Kürt ulusal hareketinin (KCK’nin) demokratikleşme yönünde atılmak istenen adımları baltaladığı/baltalamak istediği söylemi eşliğinde operasyonlar devam ettirildi. Aslında yapılmak istenen açıktı, AKP, Kürt sorununu değil, Kürt hareketini çözmek/etkisizleştirmek istiyor ve bu amaçla Kürt halkını yedeklemeye ve böylelikle ulusal hareketi tasfiyeye hizmet ettiği oranda “bireysel haklar” çerçevesi içinde kimi adımlar atmayı planlıyordu. Demek ki, Kürt legal siyasetine yönelik yapılan KCK operasyonları, ‘açılım’ politikasıyla çelişmek bir tarafa, bu politikanın varlık nedeni durumundaydı. Yani AKP ve devletin ‘açılım’dan anladığı, sorunun muhataplarıyla görüşülmesi ve halkın demokratik taleplerinin karşılanması değil; aksine ulusal hareketin ve halkın örgütlülüğünü dağıtmaya hizmet edebileceği oranda bazı adımlar atmak ve sorunun çözümünde inisiyatifi ele almaktı. Bu politikanın örneklerinden biri de, TRT Şêş’in açılmasıydı. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Başbuğ’un bu konudaki bir soruya, Roj TV’yi kast ederek söylediği, “Bazı yayınlar var. Eğer onların etkisini kıracaksa elbette faydalı olur” sözü, devletin meseleye yaklaşımını adeta özetlemektedir.

Diyarbakır’da Ekim 2010’da başlayan KCK Davası, iki bine yakın Kürt siyasetçinin tutuklanması üzerinden AKP ve devletin Kürt legal siyasetine uyguladığı “siyasi soykırım” politikasının ifadesi olarak, tersine dönerek, AKP ve devletin Kürt sorununda uyguladığı politikaların yargılandığı bir dava haline gelmiş ve bu nedenle tıkanmıştır. KCK tutuklularının anadilde savunma yapma tutumu ve bu talebin mahkeme tarafından reddedilmesi, aslında tüm söylenenlere rağmen devletin sorunun çözümü konusunda bulunduğu geri noktayı tarif ediyordu. Öte taraftan Kürt halkı ve ülkedeki birçok emek ve demokrasi örgütünün davada yargılanan Kürt siyasetçileri sahiplenmesi, dayanışma içine girmesi de, devletin Kürt siyasetini marjinalize etme hamlesini boşa düşüren bir diğer gelişme olmuştur.

Bugün AKP Kürt halkı nezdinde güvenilirliğini önemli oranda yitirmiş durumdadır. AKP, Haziran’daki genel seçimler öncesinde bu güveni yeniden kazanmak, en azından bölgedeki güç ve etkisini yitirmemek için yeni arayışlara yönelmiş bulunmaktadır. Öncelikle 12 Eylül referandumundan bu yana yerel/bölgesel sermaye çevreleri AKP etrafında saf tuttuklarını açıktan ilan eder hale getirilmiştir. Referandumda “evet” diyeceklerini açıklayarak, Kürt ulusal hareketini halka baskı uygulamakla suçlayan bu çevrelerin en etkin isimlerinden Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, bizzat Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla AKP’den milletvekili adayı olmuştur. AKP’nin bir diğer önemli hamlesi de, sürgünde bulunan Kürt aydınlarına geri dönüş koşullarının sağlanacağı propagandası ve bu temelde AKP’li bakanların Şivan Perwer, Kemal Burkay gibi isimlerle yaptıkları görüşmelerdir. AKP, Güney’de Barzani ile olan ilişki ve işbirliğini, bugün ülkede o çizgiye yakın olan Kürt çevrelerini yedekleme, kendi etrafında toplamak için kullanmak istemektedir. Şivan’ın ‘açılım’ politikasını desteklemek için TRT Şêş’te konser verebileceğini söylemesi, Burkay’ın yurda döneceğini açıklaması, kişisel tutum ve davranışlar olmanın ötesinde anlamlar taşımaktadır. Çünkü bütün bunlar, AKP ile birlikte Kürtler için artık çok şeyin değiştiği iddiasının propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır. Ve AKP de, TKP/TBKP’li Yağcı-Sargın’ların zamanında Özal’ı “en demokrat” ilan etmesine benzer şekilde, Kürtler içinde kaybettiği itibarı bu isimlerin yedeklenmesi üzerinden tamir etmek istemektedir. Bu gelişmelere bölgede işlenen yüzlerce cinayetin sorumlusu pozisyonunda olan Hizbullah’ın lider kadrosunun tahliye koşullarının sağlanması da eklendiğinde, bugün AKP’nin ne yapmak istediği daha bir netlik kazanmaktadır. AKP, sermaye çevrelerinden, Kürt ulusal hareketine mesafeli Kürt çevrelerine ve Hizbullah gibi dinci-gerici yapılanmalara kadar bölgede kendine dayanak yaptığı ya da yapmak istediği çevrelerin temsilcilerinin seçimlerde aday gösterilmesi üzerinden, daha geniş bir cepheyle Kürt ulusal hareketinin karşısına çıkmak ve onun gücünü, halk desteğini azaltmak istemektedir. Ancak Kürtlerin ve tüm demokrasi güçlerinin bölgenin ve ülkenin 40 il ve 86 ilçesinde alanlara çıkarak kutladığı 2011 Newroz’u, gerek önceki yılları aşan kitleselliği ve gerekse halkın dillendirdiği talepler bakımından daha şimdiden AKP’nin işinin bu kez de kolay olmadığını göstermiştir.

 

4. DEMOKRATİKLEŞME VE ÇÖZÜM İÇİN AKP VE GERİCİLİĞE KARŞI MÜCADELE…

Kürt sorunu üzerinden AKP’nin 8 yılda söyleyip yaptıklarına bakıldığında söylenebilecek ilk şey, aslında sorunu bile görmek istemediği bir noktadan bugün bulunduğu noktaya geldiği/gelmek zorunda kaldığıdır. Ve bu sürecin, atılan kimi adımların itici gücünü de, Kürt ulusal hareketinin, ülkedeki emek ve demokrasi güçlerinin mücadelesi ve bölgesel dengelerdeki gelişmelerin/değişmelerin oluşturduğunu vurgulamak gerekmektedir. Bu genel değerlendirme üzerinden, AKP’nin geçen 8 yılda Kürt sorununda ne yaptığını, sorun karşısında nerede durduğunu birkaç başlık halinde özetlemek gerekirse şunlar söylenebilir:

· AKP’nin 8 yılı, Kürt sorununun çözümü konusunda AKP’nin somut hiçbir planının olmadığını, daha doğrusu tek somut planının Kürt halkının kolektif hak ve taleplerinin “bireysel kültürel haklar” çerçevesi içine hapsedilmeye çalışılarak, bu temelde Kürt ulusal hareketinin baskılanıp etkisizleştirilmesinden ibaret olduğunu göstermiştir.

· AKP, Kürt sorununu görmezden geldiği ve açlık-yoksulluğu ortadan kaldırma vaadinde bulunduğu dönemde dahi, halkın yaşam koşullarının iyileştirilmesi konusunda hiçbir ciddi adım atmamıştır. Bölgede savaş ve göç nedeniyle iş, barınma, beslenme, sağlık, eğitim gibi en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz durumda bulunan milyonlarca kişinin yaşamı AKP döneminde de iyileşmemiş, değişme kötüleşme yönünde olmuştur. Hatta AKP, sorunu ortadan kaldırmak bir tarafa, sadaka/iane kültürü üzerinden dağıttığı yardımlarla bu yoksul halk kesimlerini kendi politikalarına yedeklemeye çalışmış, halkın yoksulluğunun istismarı üzerinden bölgede kendine dayanak oluşturmaya çalışmıştır/çalışmaktadır.

· Başbakan Erdoğan “Kürt sorunu benim sorunumdur” derken bile, devletin Kürtlerle müzakere ederek sorunun çözülmesi aklının ucundan geçmemiş, ABD emperyalizminin bölgesel hesaplarıyla da uyum içinde, Kürt ulusal hareketinin tasfiyesine ve kendi etrafında topladığı sermaye ve gericiliğin çıkarlarına dayalı, bir çözüm peşinde koşmuştur/koşmaktadır.

· Kürt sorununu değil, Kürt ulusal hareketini çözmeye/tasfiye etmeye dayalı ‘açılım’ politikası, bu amaca hizmet ettiği oranda adımlar atılmasını öngörmekte; başka bir deyişle ‘açılım’, sınırları halkın ulusal mücadeleden koparılarak gericiliğe yedeklenmesini sağlama hedefi tarafından belirlenen esnek bir politika olarak sürdürülmeye çalışılmaktadır.

· Ülkenin seçim sürecine girdiği bugünlerde, AKP ve her renkten yandaşları demokratikleşme konusundaki talepler için seçimler sonrasını (ve tabii, seçimlerde AKP’nin desteklenmesi koşulunu) gösterse de, AKP’nin yeni anayasa için, anayasanın değiştirilemez hükümlerini gerekçe göstererek çizdiği çerçeve, daha baştan Kürt halkının “iki dilli yaşam” ve “demokratik özerklik” taleplerini karşılamaktan uzaktır. Dolayısıyla bu durum, AKP’nin çizdiği çerçevenin değiştirilmesini zorunlu kılmakta; Kürt halkının eşit haklar, Alevilerin gerçek bir laiklik, emekçilerin insanca yaşam taleplerini kapsar hale gelmesinin ise, yine ancak AKP’ye karşı güçlü, kararlı bir mücadele ile mümkün olacağını göstermektedir.

Geçen 8 yıla dönüp bakıldığında, AKP’nin Kürt sorununun çözümü, demokratikleşme ve insanca yaşam taleplerini gerçekleştirmek yönünde adımlar atmak bir tarafa, bu taleplerin önünde en önemli engel olarak dikildiğini ve üstelik çeşitli manevralarla bu sorunların çözümünü bekleyen geniş halk kesimlerinin beklentilerini sömürdüğünü, kendi politik çıkarlarına alet etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Bu bakımdan Kürtlerin, emekçilerin, Alevilerin, kadın ve gençlerin AKP iktidarına ve yine taleplerini karşılamaktan uzak bir platformda bulunan CHP gibi düzen partilerine karşı güçlü bir halk seçeneği oluşturmaları, mücadelenin en güncel ihtiyacı durumundadır. Bunun için yapılması gereken, 2011 Newroz’unda bölge ve ülkenin dört bir tarafında alanlara çıkan Kürtlerin, emekçilerin, demokrasi ve barış güçlerinin ortaya çıkardığı mücadele birikiminin daha ileriye taşınarak, mücadelenin birleştirilmesinin önündeki engellerle zayıflıkların aşılması ve bu sürecin AKP ve gericilikle hesaplaşmanın ötesinde halkların eşitliğine dayalı, herkesin insanca yaşam koşullarına kavuştuğu demokratik bir ülke kurma mücadelesine ilerletilmesidir.