Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Son 10 Yılın Ekonomi Politikalarına Karşı Sınıf Mücadelesi

Özellikle AKP hükümetinin iktidara gelmesinden sonra ekonomi politikalarında izlenen yol işçi sınıfının kazanılmış haklarına ve güvencelerine saldırı biçiminde olmuş ve hükümet izlediği politikalarla bir yandan kazanılmış haklara saldırırken diğer yandan da işçi sınıfı ve emekçileri esnek, güvencesiz bir çalışmaya mahkûm edecek kararlar almıştır. İşçi sınıfı ve emekçiler ise yapılan saldırılara karşı kimi zaman yerel ve tek başına, kimi zaman ise geniş çapta ve birlik içinde karşı koymaya çalışmıştır. Sunumda 8 yıllık AKP iktidarı boyunca işçi sınıfı ve emekçilerin saldırılara karşı nasıl mücadele ettikleri olumlu ve olumsuz yanları ile incelenecektir.

AKP DÖNEMİNDE İŞÇİ SINIFINA DÖNÜK SALDIRILAR

İlk olarak 17. yüzyıl başlarında Avrupa’nın feodal üretim tarzı ve üretim ilişkilerinin bağrından doğan, teknolojik ilerlemeler ve manifaktür üretimi ile birlikte gelişen burjuva sınıfı ve kapitalizm, bugün o dönemlerinden çok uzakta. Kapitalist sistem ve burjuvazi geçen yüzyıllar içerisinde çok fazla değişikliğe uğramış olsa da kapitalizmin var olmasını sağlayan ve kapitalizm var oldukça da değişmeyecek olan özellikleri olan artı-değer sömürüsü ve sınıf mücadeleleri açısından hiçbir şey değişmedi. İlk olarak feodal üst yapı ve toprağa bağlı köleliğe karşı savaşım veren kapitalizm iktidara geldikten sonra kendisini yoğun olarak toplumun üretici güçlerinin en önemli bileşeni olan işçi ve emekçileri daha fazla sömürmeye adadı. Burjuvazi kendisi ile birlikte işçi sınıfını da yarattı ve işçi sınıfı tarihin sahnesine çıktığı ilk andan itibaren kapitalist sistemin merkezleri olan fabrikalara, toplamda üretim merkezlerine alınteri ile kan pompalıyor. Fakat kendisini işçi emeğinin artı-değer sömürüsüne dayandıran kapitalizm ile işçi sınıfı çıkarları iki sınıfın ortaya çıktığı ilk yıllardan beri birbiri ile savaşım vermekte. Bir tarafta işçi sınıfının daha iyi bir yaşam mücadelesi diğer yanda bu mücadele ne kadar ilerlerse daha da zayıflayacak olan kapitalizm ve burjuva sınıfı. Bugün dünyanın bütün ülkelerinde hala temel çelişki işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki uzlaşmaz sınıf çelişkisidir.

AKP iktidarı sekiz yıl boyunca küresel sermaye çevrelerinin en güvendiği parti olmayı başarmış ve neo-liberal politikaların en kararlı uygulayıcısı rolünü hiç kimseye kaptırmamıştır. Sekiz yıl boyunca çalışma yaşamının koşulları ve kurallarını her zaman sermaye çevrelerinin lehine düzenleyen AKP iktidarı bununla da yetinmeyip eğitimden sağlığa birçok alanda yaptığı değişiklikler ile bu alanları piyasanın hizmetine açmıştır. AKP hükümetinin işçi sınıfı ve emekçilere yaptığı saldırıların en kapsamlılarından biri genel sağlık sigortası oldu. Çalışanları performansa dayalı çalışmaya mahkûm eden, devlet hastanelerinin satışını kolaylaştıran, sağlık hizmetlerini paralı hale getiren AKP hükümeti böylelikle sağlık alanını piyasanın hizmetine sundu. AKP hükümeti çalışma yaşamında gerçekleştirdiği değişiklikler ile güvencesiz ve esnek çalışmayı ise kural haline getirdi. 2003 yılında yasalaşan 4857 sayılı İş Kanunu ile taşeron ve esnek çalışma önündeki engeller kaldırılmış, yine son dönemde çıkarılan torba yasa ile kuralsız ve esnek çalışma iş yaşamının tüm alanlarında uygulanmak üzere Cumhurbaşkanının onayını beklemektedir.

AKP hükümeti politikaları sonucu işçi ve emekçilerin en büyük toplu sözleşmesi olan asgari ücret yapılan zamlar ve hayat koşulları karşısında adeta erimiş ve yoksulluk sınırının altında bir ücrete dönmüştür. Hükümet bu politikalar sonucu Türkiye işçi sınıfının durumu ise her geçen gün kötüye gitmiştir. Bugün 23 milyon çalışanın 10 milyonu kayıt dışı ve güvencesiz çalışmakta, işçi sınıfının hak arayışında temel örgütlerden biri olan sendikaların üye sayısı ve toplam işçi sınıfı içinde ki örgütlülük oranı gün geçtikçe azalmaktadır. Yine geçtiğimiz hafta yapılan araştırmalara göre Türkiye halklarının yaklaşık %20’si yoksulluk sınırında yaşamaktadır.

AKP DÖNEMİNDE İŞÇİ DİRENİŞLERİ

TEKEL İşçilerinin Direnişi

Geçtiğimiz yıl yaşanan ve 78 gün devam eden TEKEL işçilerinin direnişi birçok yönden işçi sınıfının üzerindeki ölü toprağını atmış, işçilerin sınıf mücadelesinde ileri adımlar atmasına yol açmıştır. TEKEL işçileri ekonomik olarak başlayan mücadelelerine siyasal talepleri de katarak işçi sınıfının ileri kesimlerini bir araya getirmesi ve sendikal bürokrasiye karşı mücadeleyi tekrar hatırlatması ile önem kazanmıştır.  İşçi sınıfının, çalışma hayatının esnekleşmesi ve güvencesizleşmesi, sağlık, eğitim gibi alanların piyasaya açılması, işçi sınıfı ve emekçilerin yoksulluk ve yoksunluğunun her geçen gün artmasına karşı mücadele ne kadar önemliyse aynı zamanda Türkiye’nin daha demokratik bir yapıya kavuşması için mücadele de o kadar önemlidir. Genel olarak ekonomizm diye adlandırdığımız ve işçi sınıfını sadece ekonomik mücadele hattına çeken mücadele biçimi eninde sonunda işçi ve emekçileri burjuvazinin politikasına bağlama ve işçi sınıfının siyasi önderliğini ya da siyasal mücadeleyi en iyi koşulda liberallere bırakma işlevini görmüştür.

İlk olarak kaybettikleri işçileri için direnişe geçen ve Türkiye’nin birçok ilinden Ankara’ya gelen 12 bin TEKEL işçisinin mücadelesi zamanla siyasi iktidara karşı bir mücadeleye dönüşmüş ve ekonomik ve siyasal talepler birbirine karışmıştır. Üretimden gelen gücünden yoksun olan TEKEL işçileri önemli bir eylem gerçekleştirmişlerdir. Zamanla hükümetin politikalarına karşı sadece ekonomik ve kendileri için talepler öne sürmenin bir fayda getirmeyeceğini sezen TEKEL işçileri bütün işçi sınıfı ve emekçileri topyekün bir mücadele hattına çekme yoluna girmiş ve yine bu yolda kendi sendikal konfederasyonları olan Türk-iş’in yanında diğer sendikaları da uzun süre sonra merkezi düzeyde ortak hareket etmek zorunda bırakmıştır. Türk-iş’in direnişin başında kendini TEKEL işçilerinden soyutlama çabalarına rağmen TEKEL işçileri Türk-iş merkezini basmış ve Türk-iş adeta zorla mücadele içine çekilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, TEKEL işçileri kendi mücadelelerini satan sendikal bürokrasiyi de her alanda teşhir etmiştir.

Çemen Tekstil İşçilerinin Direnişleri

Yine sendikal bürokrasiye karşı mücadele eden bir diğer işçi grubu ise Çemen Tekstil işçileri olmuştur. DİSK/Tekstil sendikasında örgütlenen Çemen işçileri örgütlenmelerinin daha başından itibaren sendikayı ileri adımlar atmaya zorlamış, 74 gün süren direnişlerinde direniş çadırı işçilerin zoruyla kurulmuştur. Ayrıca işçiler direnişi kazanıp fabrikaya döndükten sonra da patron işçileri bölmek için Öz İplik-İş’i devreye sokmuş, burada da örgütlülüklerini savunmak işçilere düşmüştür. Tekstil sendikası araya Öz İplik-İş’in sokulmasına göz yummuş, işçiler ise Öz İplik-İş’i basarak örgütlülüklerini savunmuştur. En sonunda ise sendikanın şube seçimlerinde aday olmak isteyen Çemen işçileri kongreye alınmak istememiş bunun üzerinde DİSK/Tekstil sendikası da Çemen işçileri tarafından basılmıştır. İşçilerin sendikal bürokrasiye karşı verdikleri mücadele ilerleyen zamanlarda sendikal bürokrasinin işçi sendikalarından arındırılması için sendikal konferanslar ve işçi kurultayları düzenlenmiş bu konferanslarda alınan profesyonel sendikacılığın kaldırılması, sendikacı ücretlerinin işçi ücretleri düzeyine çekilmesi, sendika içi demokrasinin işlerlik kazanması, sendikaların ülkedeki demokrasi mücadelesinde etkin yer alması gibi kararlar sendikal bürokrasiye karşı mücadeleci sendikal anlayışı güçlendirmiştir.

25 Kasım Grevi ve Demiryolları İşçilerinin Grevleri

Siyasal mücadeleler işçi sınıfının burjuvaziden bağımsız olarak bir sınıf politikasının yürütmesinin temel koşullarından biridir. Bunun için de işçi sınıfının bağımsız bir sınıf olduğunun ve bir sınıf olarak birlikte mücadele etmesinin gereğini anlamaları gerekir. Buna son dönemlerde en önemli örnek ise 25 Kasım grevi ve ardından yaşanan gelişmelerdir. 25 Kasım’da işsizlik, yoksulluk, toplu sözleşme ve grev hakkı için yapılan ve KESK ile Kamu-sen’in ortak düzenlediği bir günlük uyarı grevi hem ekonomik hem de siyasal talepleri bir arada bulundurmasının yanında iki farklı Konfederasyonun tabanda birleşmesinin de koşullarını yaratmıştır. Daha sonra yaşananlar ise sınıf dayanışması ve işçi sınıfı ve emekçilerin bağımsız bir politik hat yürütmesi bakımından daha önemlidir. Hükümetin uyarı grevini yasa dışı ilan etmesi ve kimi işkollarındaki emekçilere soruşturma açması ve 16 tane demiryolu emekçisinin işten atılması sonucu farklı sendikalara üye demiryolu emekçileri atılan arkadaşları için yasak olmasına rağmen bir günlük dayanışma grevine gitmiş ve atılan işçiler işe geri alınmıştır. Yine KESK’in kurulduğu günden itibaren başta Kürt sorunu olmak üzere demokrasi mücadelesinde ileri bir tutum alması kamu emekçilerinin bilinç düzeyinin yükselmesinde etkili olmuş ve kamu emekçilerinin bağımsız bir politika izlemeleri için önemli fırsatlar sunmuştur.

Çel-Mer Metal İşçileri Direnişi

İşçilerin örgütlenme mücadelesinde uzun zamandır yaşanan sıkıntıların başında mücadelenin üretim alanına etki edememesi ve işyerinin dışında devam etmesidir. Patron  örgütlenme mücadelesine girişen işçilerden hükümetin ve Çalışma Bakanlığı sayesinde haberdar oluyor ve öncü işçileri kapının önüne koyuyor. Bu noktadan sonra ise mücadele genelde işten atılan işçilerin ve sendikanın fabrika önünde direnişi ile devam ediyor. Üretim alanına herhangi bir müdahale de bulunamayan işçiler çoğu zaman uzun süre bir direniş gösterdikten sonra hukuksal olarak bir kazanım elde ediyor. Fakat işveren uzun süreden sonra işten atılan işçileri işe geri almak yerine tazminat ile yetiniyor ve hem fabrikada ki öncü işçiler fabrikadan uzaklaştırılıyor hem de fabrikadaki örgütlülük niteliksel ve niceliksel olarak zarara uğruyor. Bir çok örneği yaşanan bu mücadele yöntemlerine alternatif ise ancak işçilerin kendi iradelerini örgütlendikleri sendikalarda etkin kılabildikleri oranda gerçekleşebiliyor. Buna en güzel örneklerden biri ise Gebze’de Kurulu Çel-Mer fabrikasında direnen işçiler tarafından verildi. Örgütlendikten sonra öncü işçileri kapının önüne koyan patrona karşı işçiler bir yandan fabrika önünde aileleri ile birlikte direnmeye devam ederken diğer yandan ise fabrika içinden ve dışından bir komite kurarak mücadeleyi yükseltmenin yollarını aradılar. İşçilerden oluşan komitenin aldığı karar ile fabrikayı 5 gün boyunca işgal ederek üretimi durduran işçiler daha sonra patrona bütün isteklerini kabul ettirdiler ve atılan işçiler sendikalı olarak fabrikaya geri alındılar.

Diyarbakır Tuğla İşçileri Direnişi

Sendikalı olmayan işçiler için hak talepleri ya da örgütlenme girişimleri çoğu zaman hüsrana uğrarken yine sendikasız da olsa işçilerin taleplerinin karşılanması üretime ne kadar müdahale edildiği ile doğru orantılı olarak sonuç veriyor. Son dönemde yaşanan Diyarbakır tuğla işçilerinin direnişi örgütsüz işçilerin taleplerini kabul ettirdiği nadir örneklerden birini oluşturması bakımından önem arz ediyor. 2007 yılından beri ücretlerine zam alamayan Diyarbakır tuğla işçileri 2010 yılında bütün tuğla fabrikalarında üretimi durdurarak greve başladılar. Daha önce 2006 yılında da aynı şeyi yapan işçiler talepleri kabul edilene ve insanca bir ücret alana kadar 5 gün grevdeydiler. Grev önce birkaç fabrikada başlarken ardından diğer fabrikalarda ki işçilerin de ikna edilmesi ile  tuğla fabrikalarında üretim tamamen durdu. Devletin ve patronun bir çok oyununa rağmen sendikalı olmadan da birlik olunabileceğini gösteren Diyarbakır tuğla işçilerinin grevi de isteklerinin büyük çoğunluğunun karşılanması ile son buldu. Ayrıca bölge’de uzun yıllardır devam eden ulusal hak eşitliği mücadelesi açısından da Diyarbakır tuğla işçilerinin mücadelesi farklı bir bakış açısı sunmuş ve Kürt işçi sınıfının da gözardı edilmemesi gerektiğine dikkat çekmiştir.

Novamed Direnişi

Türkiye’deki serbest bölgelerde başarıya ulaşan ve toplu iş sözleşmesi imzalanan ilk grev olma özelliği taşıyan Novamed Grevi’nin en büyük özelliği ise “kadınların grevi” olmasıydı. Türkiye’den ve dünyadan birçok kadın örgütü, sendikalar, konfederasyonlar, siyasi partiler bu greve destek verdiler. Yine bu deneyimde, örgütlenme modeli olarak tabandan örgütlenmenin ve kullanılan dilin önemini; kadınların her koşulda zorluklarla baş edebilme, örgütlenme deneyiminin özgüvenlerini arttırdığını, dostluk/kız kardeşlik ilişkilerini geliştirdiğini gözlemledik. Neo-liberal politikanın, sermayenin işine geldiği üzere işyerinde rekabet ortamı yaratılarak kolektif özneye izin vermeyen zihniyetin önüne ancak örgütlenerek karşı çıkılabileceğini Novamedli kadınlar aracılığıyla bir kez daha kavradık.

SONUÇ

İşçi sınıfı ve emekçiler taleplerini dile getirmek ve örgütlenmek için verdikleri mücadelede birçok farklı sorunla karşılaşıyorlar. Bir yandan patronların ve işbirlikçi sendikaların işçilerin örgütlenmesini engellemek veya örgütlülük düzeyini aşağıya çekmek için izledikleri yollar diğer yandan hükümetin her türlü baskısı ve patronlardan yana aldıkları tutum. İşçi ve emekçiler bu zor koşullar altında örgütlenme mücadelesine giriştiklerinde ya da hak talep ettiklerinde karşılaştıkları zorluklara karşı farklı örgütlenme yolları denemek zorunda kalıyorlar. Örneğin devletin tavrı için son dönemde verilebilecek örneklerden biri Düzce bölgesinde Birleşik Metal-İş sendikasının başlattığı örgütlenmelerde görülebilir. Birleşik Metal-İş sendikasının Düzce bölgesindeki sanayi bölgelerinde başlattığı örgütlenmede devletin yerel ve kolluk kuvvetleri işçi ve emekçilere her fırsatta saldırıyor. İşçilerin örgütlülüğü bölmek için işçilerin dini duygularını imamlar aracılığı ile kullanmaya kalkanlar aynı zamanda işçiler fabrika önünde direnmeye ne zaman başlasa patronun isteği ile polislerini işçilere saldırtıyor. İşçilerin anayasal hakkı olan sendikalaşma hakkı yüzünden sokağa atılmalarına ses çıkarmayanlar buna karşı direnişe geçen işçilere ise direniş çadırı dahi kurdurtmuyor, işçilerin fabrika önünde direnmesine bile tahammül edemiyor. İşçiler örgütlenirken gerek yasal yollardan gerekse fiili yollardan direnişe geçiyorlar.

Bütün bu yaşanılan zorluklar ile birlikte sendikal anlamda işçi ve emekçilerin sadece ekonomik değil siyasal taleplerini de dile getiren ve işçi ve emekçileri siyasal talepler için de mücadeleye sokacak sendikalar işbirlikçi, uzlaşmacı ve sadece ekonomik mücadele yürüten sendikalardan daha öne çıkıyor. Sendikaların farklı konfederasyona bağlı işçileri tabanda birleştirecekleri bir mücadele hattı izlemeleri TEKEL işçilerinin direnişinde ve 25 Kasım kamu emekçileri grevinde görüldüğü gibi işçi ve emekçiler tarafından sahipleniliyor ve mücadelede daha ileri adımlar atılmasının yollarını açıyor. Yine buna örnek olarak Gebze’de Kurulu olan Gebze Sendikalar Birliği farklı işkollarından işçilerin birlikte mücadele hattı örmelerinin yolunu kolaylaştırıyor. Ortaya çıkan gerçeklerden bir tanesi de işçilerin sendikalaşma ya da işe geri dönmek için verdikleri mücadelede sendikalarında kendi iradelerini etkin kılmaları ve üretimden gelen güçlerini kullandıkları oranda başarılı olabildikleri gerçeği. İşçilerin kendi birliklerinden aldıkları güç ile giriştikleri mücadele de yasal olmasa da fiili ve meşru mücadele hatları ise sınıfın diğer kesimlerinden destek buluyor. Buna örnek olarak ise Çel-Mer işçilerinin ve Novamedli kadınların direnişinde görüldü.

Sendikalar işçi sınıfının doğuşu ile birlikte yaşadığı sorunlara karşı verdikleri mücadelelerde örgütlendikleri ve bir araya geldikleri araçlar olmuşlardır. Türkiye’de ilk kurulan işçi sendikası devletin kendi eliyle 1952 yılında kurduğu Türk-İş sendikasıdır. Daha sonra ise 1967 yılında Türk-İş’ten ayrılan mücadeleci sendikalar DİSK’i kurmuşlardır. Kamu emekçileri sendikalarının ilki olan KESK ise 1990’lı yılların başından başlayan eylemler ile birlikte 1995 yılında konfederasyon olarak örgütlenmiştir. HAK-İŞ, KAMU-SEN gibi sendikaların kuruluşları ise yakın zamanlara dayanmaktadır. Türk-İş kurulduğu günden itibaren devlet yanlısı politikalar izlemiş ve kurulduğu dönemin koşullarından ile birlikte Amerika’nın Sovyetler birliğinde ortaya çıkan ve yavaş yavaş dünyaya yayılan, kızıl sendikalara karşı örgütlediği sosyal diyalog sendikacılığının Türkiye ayağını oluşturmuştur. Türk-İş AKP iktidarı boyunca da sosyal diyalogu öne çıkarmış hükümet, işverenler ve işçilerin ortak bir yol bulması için masa başlarında ikna çabalarına girişmiştir. Fakat tüm bunların sonucunda sonuç hep işçi sınıfının zararına olmuş, işverenler ve hükümet isteklerini büyük oranda yerine getirmiştir. Geçmişte ve bugün hala Türk-İş’e bağlı birçok sendikaya üye olan işçiler bu sosyal diyalog diğer adıyla sınıf işbirliğine dayalı sendikacılığın sorunlarını yaşamaktadır. Örneğin Türk-Metal sendikasına üye olan binlerce metal işçisinin talepleri her toplu sözleşme döneminde daha da can alıcı talepler olarak gündeme gelmesine rağmen Türk-Metal sendikası her toplu sözleşme masasında metal işverenlerinin elini ve cebini biraz daha güçlendirerek kalkmakta fakat buna rağmen imzaladığı her sözleşmeyi sanki çok iyi ve ileri sözleşmeler gibi sunmaktadır.

Türk-İş’teki egemen zihniyetinin belki de son örneklerinden biri Torba Yasaya karşı verilen mücadelede tuttuğu yerdir. Türk-İş önce torba yasanın içeriğinden haberi olmadığı söylemiş ondan sonra ise sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin birleşik mücadele çağrılarına olumsuz yanıt vermiş ve hükümetle sadece masa başında mücadele etmiştir. DİSK ise kurulduğu günden 80 darbesine kadar mücadeleci bir sınıf sendikacılığı yaparken 80 darbesi sonrası kapatılmış ve tekrar açıldığı 89 yılında itibaren o da sosyal diyalogu mücadele yöntemlerinden biri haline getirmiştir. Üst yönetiminde hâkim olan sosyal diyalog siyasetine rağmen yerellerde ve bazı sendikalarda ise mücadeleci bir sınıf siyaseti de bulunmakta ve bugün mücadeleci işçiler tarafından hala tercih edilmekte. DİSK ise AKP iktidarı boyunca uygulanan politikalara ve çıkartılan yasalara karşı muhalefet etmiş, yer yer diğer sendikal konfederasyonlarla yerel de ya da merkez düzeyinde birliktelikler yapmış olsa da alanlara çıkma ve üretimden gelen gücü kullanma konusunda zayıf kalmış. Alanlara çıktığı zaman ise üye ve yönetici kadro eylemleri gerçekleştirmiştir. KESK ilk olarak sokakta verdiği mücadele ile fiili olarak kurulmuş daha sonra ise yasalarda kendine yer bulmuştur. KESK de AKP iktidarı boyunca hem ekonomik hem de demokratik talepler için mücadeleye girişmiş fakat ilk kurulduğu günlerden uzakta bir görüntü vererek o da yer yer kadro eylemi diye nitelendirdiğimiz eylemlerde bulunmuştur.

Hak-iş ve Kamu-Sen gibi sendikalar ise AKP hükümeti ve patronlar tarafından desteklenmiş, sekiz yıllık AKP iktidarı boyunca üye sayılarını hızla arttırmışlardır. Bu sendikalar amaçlarını ise işçi sınıfını mücadeleden uzak tutmak ve işçi sınıfını patronların ve hükümetin politikalarına yedeklemekte ete-kemiğe büründürmüştür.  AKP iktidarının 8 yılında işçi ve kamu emekçisi sendikalarının mücadelelerinin gösterdiği daha çok işçilerin ve emekçilerin ekonomik taleplerine ağırlık vererek, işçi sınıfının ekonomik kazanımlarının güvencesi olan demokratik taleplerin ikinci plana atılması, işçi sınıfının en geniş kesimlerini birleştirecek mücadele birliklerinden çeşitli bahanelerle kaçmak olmuştur. Fakat en önemlisi işçi sınıfının kazanımlarını savunmak için daha çok sosyal diyaloga başvurarak işçi sınıfının burjuvaziden bağımsız bir sınıf olarak siyasetine ket vurmak olmuştur. Tabi ki burada yerelde ya da merkezi düzeyde var olan istisnalar ve olumlu örnekler buna dâhil değildir. Diğer yandan ise sendikaların işçileri tabanda birleştirici müdahalelerde bulunması daha önce de belirttiğimiz gibi işçiler tarafından olumlu karşılanmıştır.