“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

ekonomik göstergeler ışığında akp’nin büyüme miti ve gerçekler

Uzun yıllardır hiç olmadığı kadar ekonomiye dair söylemlerin ön plana çıktığı bir seçim süreci yaşıyoruz. Elbette, bu söylemlerin gelirin yeniden dağılımına dönük (asgari ücret, emekli maaşları, sosyal amaçlı transfer harcamaları gibi) vaatlerle sınırlı kaldığı, eşitsiz bölüşümün ardındaki asli dinamiklerin sorgulandığı alternatif ekonomi po­litikalarının tartışılmadığı da bir gerçek.

Bu seçimde ekonominin ön plana çıkma­sı başlıca iki nedenden kaynaklanıyor. İlki, AKP’nin siyasi performansı ile ekonomik büyüme arasındaki güçlü ilişki. İkincisi ise, 2002’den bu yana (kısa aralıklarla sekteye uğramakla birlikte) ABD’de uygulanan geniş­lemeci para politikasının yarattığı “gelişmekte olan ülkeler”e dönük fon akışından fazlasıyla faydalanan AKP’nin ekonomi yönetiminin rüz­garın terse dönmesiyle birlikte çıkmaza sürük­leniyor olması.

Bu yazıda iktidara yakın çevreler tarafından sıkça vurgulanan “ekonomik başarı”nın daya­naklarını sorgulamakla birlikte, AKP’nin iktidarı süresince yaşanan ekonomik dönüşümü de fark­lı boyutları ile ele almaya çalışacağız. Öncelikle, işe, AKP dönemi ekonomik büyüme ortalaması­nı tarihsel ve uluslararası perspektiften inceleye­rek başlayalım.

Tarihsel olarak, Cumhuriyet ekonomisinin büyüme ortalamasına onar yıllık periyotlarla baktığımızda, AKP öncesi dönemin ortalama­sının yüzde 4.82 olduğunu, AKP dönemi orta­lamasının ise yüzde 4.8 ile bu ortalamanın az da olsa gerisinde kaldığını görüyoruz. AKP’nin ekonomik açıdan başarılı olduğu yönündeki algının temel nedeni olarak ise, önceki on yılda (1993-2002) ortalama yüzde 3.1 büyü­me ile Cumhuriyet döneminin en başarısız performansının yaşanması öne çıkıyor. Daha ilginci, ekonomik başarılarıyla anılan ANAP ve DP hükümetlerinin büyüme performansla­rının da benzer bir özellik taşıması. Her iki dönemin de performans olarak 1924-1933 ve 1963-1972 dönemlerinin belirgin bir şekilde altında kalmasına rağmen başarılı olarak algılanmasında bir önceki on yılda yaşanan düşük büyümenin rol oynadığı göze çarpıyor. 1973-1982 ve 1943-1952 dönemleri, 90’lı yılla­rın ardından en düşük ekonomik büyümenin yaşandığı on yıllık periyotlar.

AKP’nin büyüme ortalamasına uluslara­rası perspektiften baktığımızda da, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki genişlemeci para po­litikasının etkisiyle, “merkez” ülkelerindeki duraklamanın aksine “çevre” ülkelerinde hızlı bir genişlemenin yaşandığı göze çarpıyor. Dünya ekonomisinin büyüme ortalamasının yüzde 4 olduğu 2003-2014 döneminde, “ge­lişmekte olan ülkeler”in (GOÜ) büyüme or­talamasının yüzde 6.3 ile Türkiye’nin olduk­ça üzerinde olduğu dikkati çekiyor. Büyüme oranları, Asya GOÜ ülkelerinde yüzde 8.3’e kadar tırmanırken, ardından sırasıyla Afrika ve Ortadoğu geliyor. 2001 Krizini bizden çok daha ağır bir şekilde yaşayan Arjantin eko­nomisi ile yapılan karşılaştırmanın sonuçları da oldukça çarpıcı. Aynı dönemde yüzde 5.5 gibi yüksek bir büyüme hızına kavuşan Ar­jantin’de karı-koca Kirchner’lerin 2003 yılın­dan bu yana iktidarlarını koruyabilmelerinde ekonomik performansın önemli rol oynadığı bir gerçek.

Özetlersek, AKP iktidarının ekonomik per­formansını gerek tarihsel gerekse de uluslara­rası perspektifle incelediğimizde bir ekonomik başarıdan bahsetmenin mümkün olmadığı net bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir diğer önem­li tespit ise, ABD başta olmak üzere, “merkez ülkeleri”nde yükselen faiz oranları ile yüksek dış borç/GSYH oranlarına sahip GOÜ’lerin eko­nomik performansları arasındaki ters ilişki. 1980, 1994, 2000-2001 ve 2008 Krizlerinde ABD faiz oranlarındaki yükselişin Türkiye gibi ülkele­ri oldukça sert vurduğu görülüyor. Hatırlanacağı gibi, 1980’lerin başında yüksek enflasyonla mü­cadele amacıyla dönemin Fed Bbaşkanı Volc­ker faizleri sert bir şekle yükseltmişti. “Volcker şoku” olarak da anılan bu parasal sıkılaştırma politikası, Latin Amerika başta olmak üzere, dış borç yükü yüksek ülkeleri krize sürüklemişti. Uluslararası borç krizi sonrasında borçlu ülke­lere IMF eliyle neoliberal dönüşüm politikaları dayatılmış ve otoriter rejimler eliyle uygulama­ya konulmuştu. 12 Eylül darbesi sonrası kurulan askeri dikta rejimi bu tarihlerdeki küresel dö­nüşümün en çarpıcı örneklerinden biriydi. 1994 yılında ise, tasarruf kredi birlikleri’nin (Savings and Loan Associations) içine girdiği krizi aşmak amacıyla yıl süresince faizleri yüzde 3 seviye­sinde tutan Fed, faizleri yavaş yavaş yükselte­rek, para politikasını sıkılaştırmaya yönelmişti. ABD’de yükselen faizler, Meksika’da “Tekila Kri­zi” olarak anılan sürece yol açmakla kalmamış, Türkiye’nin de içinde bulunduğu pek çok ülke­de peş peşe devalüasyonlara, ağırlaşan dış borç yüküne ve istikrarsızlığa neden olmuştu. Ben­zer şekilde 1997, 1998 yılında yükselen faizler, GOÜ’lerde, Asya Krizi ve Rusya Krizi, 2000-2001 döneminde ise Arjantin ve Türkiye ile anılan krizlere neden olmuştu.

Bu krizlerin hemen hepsinde Türkiye ekono­misinin ağır bir darbe alması ise dikkatlerden kaçmamalı. Hatta daha gerilere, 1873 yılındaki Büyük Depresyon’a baktığımızda, gelişmiş ka­pitalist ülkelerde para arzının ciddi bir şekilde daralmasının ve yükselen faizlerin, Osmanlı gibi, dış borç yükü ağırlaşan ekonomileri birbiri ar­dına iflasa sürüklediğini görmemiz mümkün. Düyun-u Umumiye de bu koşullar altında ortaya çıkmıştı. Bugün de durum çok farklı değil. Küre­sel bir dalganın sırtında yükselen Türkiye ekono­misinin, trendin yön değiştirmesi ile birlikte, sert bir şekilde yavaşlayacağını öngörebiliriz.

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE BÜYÜMENİN DİNAMİKLERİ

AKP döneminde Türkiye ekonomisinde bü­yümenin dinamiklerine baktığımızda, iç tüketim çekişli bir büyüme modeli göze çarpıyor. 1987-1997 arasında, özel sektör ve kamu yatırımları­nın toplamını gösteren gayri safi sabit sermaye oluşumunun GSYH içindeki payı ortalama yüzde 24.5 dolaylarında seyretmekteydi. 1997 yılından sonra gerilemeye başlayan bu oran, 2001 Krizin­de yüzde 15.9’a kadar düşmüştü. 2003-2014 dö­neminde ise, yüzde 20 ile kriz dönemine (1999-2001) göre toparlanmakla birlikte, 1998 yılındaki seviyesine dahi bir daha ulaşamaması, bu duru­mun giderek yapısal bir sorun haline geldiğini gösteriyor. Aynı dönemde özel kesim tüketim harcamalarının GSYH içindeki payının yüzde 70’lerin üzerine tırmanması ise, aynı meselenin bir diğer yüzü.

Tüketim oranındaki artışın asli dinamiği ise, hanehalkı borcundaki eşi benzeri görülmemiş yükseliş oldu. 2002 yılında yüzde 2 seviyesinde olan hanehalkı borç stoğu, 2015 yılı itibariyle yüzde 19’lara kadar yükseldi. Hanehalkı borç stoğundaki sert yükseliş trendi üzerine son dö­nemde BDDK tarafından kredi kartı limitlerinin ve taksit sayılarının sınırlandırılması gibi uygu­lamalara gidilmesine rağmen, mevcut tablo ban­kacılık kesimi açısından büyük riskler barındı­rıyor.

Bir ülkenin yatırımlarının finansmanı açısın­dan başlıca kaynak iç tasarruflardır. Tasarruf oranı düşük ülkeler ise, dış alemin tasarruflarını çekmek yoluyla yatırımlarının finansmanına yö­nelirler. 2002 yılında, halihazırda yüzde 17.3 gibi oldukça düşük bir seviyede olan tasarruf oranı, özellikle 2009 sonrasında daha da bozularak, 2013 yılında yüzde 12.6’ya kadar geriledi. 2014 Uluslararası karşılaştırmalara baktığımızda ise, bu oranın OECD ortalaması olan yüzde 62 seviye­sinin oldukça üzerinde olması dikkat çekiyor. Yine son dönemde hızlı büyüme oranları ile dikkat çe­ken “gelişmekte olan” Asya ülkelerinde gayri safi sermaye oluşumunun GSYH içindeki payının belir­gin bir şekilde yüksek, özel tüketim harcamalarının payının ise düşük olduğunu belirmekte fayda var.

Tüketim oranındaki artışın asli dinamiği ise, hanehalkı borcundaki eşi benzeri görülmemiş yükseliş oldu. 2002 yılında yüzde 2 seviyesinde olan hanehalkı borç stoğu, 2015 yılı itibariyle yüzde 19’lara kadar yükseldi. Hanehalkı borç stoğundaki sert yükseliş trendi üzerine son dö­nemde BDDK tarafından kredi kartı limitlerinin ve taksit sayılarının sınırlandırılması gibi uygu­lamalara gidilmesine rağmen, mevcut tablo ban­kacılık kesimi açısından büyük riskler barındı­rıyor.

Bir ülkenin yatırımlarının finansmanı açısın­dan başlıca kaynak iç tasarruflardır. Tasarruf oranı düşük ülkeler ise, dış alemin tasarruflarını çekmek yoluyla yatırımlarının finansmanına yö­nelirler. 2002 yılında, halihazırda yüzde 17.3 gibi oldukça düşük bir seviyede olan tasarruf oranı, özellikle 2009 sonrasında daha da bozularak, 2013 yılında yüzde 12.6’ya kadar geriledi. 2014 yılında ise, yüzde 14 seviyesine ulaştı. Buna kar­şılık, 2014 yılı GOÜ ortalaması yüzde 33, Asya ülkelerinde ise yüzde 43 gibi oldukça yüksek düzeylerde. Türkiye’nin yüksek tüketim-düşük tasarruf oranına dayalı büyüme modeli, yabancı sermaye girişlerine bağımlılığını arttırdığı gibi, sermaye akımının yön değiştirmesi ihtimaline dönük kırılganlığını da arttırıyor.

AKP iktidarı süresince ülke ekonomisinin yumuşak karnı, ön plana çıkarılan, şimdiye kadar sunduğumuz verilerle bağlantılı bir diğer gösterge ise, cari açık oranı. Uluslara­rası bir çerçeveden baktığımızda, cari açığın GSYİH’ye oranının son derece yüksek oldu­ğu göze çarpmakta. Genel olarak literatür­de yüzde 5’in üzerinde bir cari açık oranı riskli ve sürdürülemez kabul edilir. Türkiye ekonomisi, 2005’den bu yana, sadece krizin en şiddetli seyrettiği 2009 yılı istisna olmak üzere, sürekli yüzde 5’in üzerinde açık ver­di. 2011 yılında ise, cari açık oranı yüzde 10 seviyesine tırmanarak tarihi zirvesine ulaştı. Bu tarihten sonra, ekonomik büyümenin de hız kesmesiyle birlikte, cari açık daralmaya başladı. Ne var ki, 2014 yılı sonu itibariyle, halen, yüzde 5.7 gibi yüksek bir seviyede seyretmekte. Bu durum, Türkiye’nin cari açık sorunun giderek kronikleşmekte olduğunun en açık göstergesi.

Şu bir gerçek ki, Türkiye ekonomisinin sü­rüklendiği mevcut büyüme modelinin “sıcak para” girişleri olmadığı takdirde sürdürülebilme­si olanaksız. Bu bağımlılık öylesine bir hal aldı ki, ekonominin geçtiğimiz yıl olduğu gibi yüzde 2.9 gibi ortalamanın epey altında bir büyüme hı­zına ulaşması için dahi, GSYH’nın yüzde 5.7’si dolayında bir fon ihtiyacı doğuyor. Bu durumun sadece enerji bağımlılığı ile açıklanmaya çalışıl­ması da büyük ölçüde iktidarın manipülasyonu. Bugün Türkiye tarım ve hayvancılıkta dahi dış ticaret açığı veren bir ülke.

2002-2014 döneminde cari açığın uluslarara­sı görünümüne baktığımızda, iki önemli detay göze çarpıyor. İlki, genişlemeci para politikala­rının uygulandığı bu dönemde, GOÜ’lerin ge­nelinde cari fazlanın daraldığı ya da cari açığın genişlediği görülüyor. İkincisi ise, bu dönemde Türkiye, diğer GOÜ’lerden negatif bir şekilde ay­rışıyor. 2014 yıllında GOÜ’ler ortalama yüzde 0.8 dolayında bir cari fazla verdiler. Bu oran 2002 yılında yüzde 1.3 seviyesinde idi. Yabancı fon girişlerine bağımlılıkları ile karakterize edilen “kırılgan beşli”nin (Türkiye, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Endonezya) diğer üyeleri ve Ar­jantin ile yapılan karşılaştırmalarda ise, ekono­mide büyümenin sert bir şekilde yavaşlamasına rağmen, Türkiye’nin halen en yüksek cari açık oranına sahip olduğu görülmekte.

AKP iktidarı süresince yurtdışı “sıcak para” girişlerine bağımlı olarak sürdürülen büyümenin doğrudan sonucu olarak dış borç stoğunda sert bir yükseliş yaşandı. 2002 yılı sonunda 130 milyar dolar seviye­sinde olan brüt dış borç stoğu, 2014 yılı so­nunda 400 milyar dolar seviyesinin üzerine tırmandı. Bu süreçte, özellikle özel kesim dış borç stoğundaki sert yükseliş büyük rol oynadı. Ülke gruplarına göre yaptığımız uluslararası karşılaştırma, Türkiye’nin, do­lar bolluğunun yaşandığı bu dönemi avan­taja çevirmekte fazlasıyla yetersiz kaldığı­nı ortaya koyuyor. 2003-2014 döneminde, GOÜ’lerin genel olarak yüksek büyüme hızı, ucuz dolar ve faiz yükünün gerilemesi­nin etkisiyle dış borç oranlarının da belirgin bir şekilde gerilediği göze çarpıyor. Genel manzaranın aksine, Türkiye’nın dış borç oranı ise, gerilemediği gibi, GOÜ ortalama­sının neredeyse iki katı gibi oldukça yüksek bir oranda seyrediyor. Bu tablo, uluslarara­sı fon hareketlerinin yön değiştirmesi, faiz­lerin yükselmesi ve ekonominin hız kesmesi ile birlikte ciddi bir kriz potansiyeli barın­dırdığı gibi, Türkiye’nin “kırılgan ekonomi­ler” arasında başı çekmesinin de başlıca nedenlerinden biri olarak dikkat çekiyor.

BÜYÜMEDEN EMEĞİN PAYINA DÜŞEN

Bilindiği gibi, sandık sonuçları üzerinde her dönem belirleyici rol oynayan başlıca ekonomik etmen, işsizlik. Bu açıdan, 2000’li yılların pek par­lak geçmediğini baştan söylemek lazım. Ağır bir ekonomik kriz ile başlayan dönem ve sonrasın­da yaşanan ekonomik büyümeye rağmen işsizlik oranlarında aynı oranda bir toparlanma görülme­di. “İstihdam yaratmayan büyüme” tartışmaları­nın da sıklaştığı 2002-2007 döneminde, ortalama yüzde 6.8 gibi yüksek bir büyüme hızı yakalan­masına rağmen, işsizlik, yıllık bazda, yüzde 10.8 seviyesinden ancak yüzde 10.2 seviyelerine gerile­tilebildi. Bu tarihten sonra ise, yükselişe geçerek, 2009 yılında yüzde 14 seviyelerine kadar tırmandı. Ekonomik kriz sonrasında uygulanan genişlemeci politikalarla birlikte işsizlik AKP döneminde ilk kez yüzde 9 seviyelerine gerilerken, 2013 yılından iti­baren tekrar yükselişe geçerek, 2015 yılında yüzde 11.2 seviyelerine ulaştı. Kısacası, AKP iktidarı aldığı dönemden daha yüksek bir işsizlik oranı ile önü­müzdeki genel seçimlere girecek.

Burada AKP’nin büyüme stratejisinin temel eksenini oluşturan nüfus politikasına da değin­meden geçmek olmaz. Siyasi iktidar en başından beri yüksek nüfus artışı, ucuz emek yoluyla ülke­ye sermaye çekmek yönündeki çabasını ifade etti. Bu durum, bölüşüm ilişkilerine de elbette yansıdı. 1999-2002 yılları arasında, ücretlerin GSYH’dan al­dığı pay, keskin bir şekilde yüzde 52’lerden yüzde 43 seviyesine kadar gerilemişti. AKP döneminde de bu gerileme sürdü ve yüzde 32 seviyesine ulaştı. Uluslararası karşılaştırmalara baktığımızda ise, AB ortalamasının yüzde 56 dolayında olduğunu, Gü­ney Kore, Japonya gibi Asya ülkelerinde yüzde 60 dolayında seyrederken, Meksika’da ise yüzde 37 seviyelerinde kaldığını görüyoruz.

Tarihsel olarak, reel net ele geçen ücretlerin seyrine baktığımızda ise, işçi sınıfı açısından ol­dukça çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor. 1994’den bu yana, kamudaki işçi ücretlerinde reel olarak yüzde 13 dolayında bir gerileme yaşanırken, özel kesimde ise, reel ücretlerin ancak 2013 yılında 1994 seviyesini yakaladığı görülüyor.

Çalışma koşulları açısından yapılan karşılaş­tırmalarda, Türkiye işçi sınıfının ne denli ağır bir emek sömürüsü ile karşı karşıya olduğu daha da netleşiyor. OECD verilerine bakıldığında, Tür­kiye’nin, haftalık ortalama çalışma saatlerinin uzunluğu açısından, yaklaşık 48 saat ile ilk sı­rayı aldığı göze çarpıyor. Bu açıdan, Türkiye’nin, çalışma koşullarının ağırlığı ile bilinen Şili ve Meksika gibi Latin Amerika ülkelerini geride bı­rakması da yine çarpıcı bir istatistik.

Genel olarak değerlendirdiğimizde, AKP dö­neminde giderek kronik bir hal alan işsizlik ile birlikte emeğin milli gelirden aldığı payın da kes­kin bir şekilde gerilediği görülmekte. Bu süreçte, yüksek büyüme ile birlikte vergi gelirinin artışı ve uluslararası piyasalardaki olumlu iklim saye­sinde kamu borç yükünün gerilemesi, kamunun sosyal transfer harcamalarına daha fazla pay ayı­rabilmesinin de olanaklarını sağlamıştır. Böylece, işsizlik ve yoksulluğun pençesindeki geniş bir halk kesiminin siyasi iktidarın sağladığı nakdi ve ayni yardımlarla gündelik yaşamını sürdürebildi­ği bir tablo ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle, bö­lüşüm ilişkileri sermaye lehine yeniden düzenle­nirken, artan kâr oranlarının bir bölümü vergiler ve transfer harcamaları yoluyla yoksul kesimlere transfer edilerek, siyasi iktidarın yoksul halk ke­simleri üzerindeki kontrol ve denetimi sağlam­laştırılmıştır. Bu stratejinin, bölüşüm ilişkilerinin böylesine bozulduğu bir ortamda siyasi iktidarın devamlılığı açısından ne denli önem taşıdığı or­tadadır. Ne var ki, önümüzdeki döneme dönük uluslararası piyasalardaki likidite bolluğunun sona ereceği, ülkeye dönük fon girişlerinin hız keseceği ve ekonomik büyümenin yavaşlayacağı yönündeki öngörüler, bu politikanın sürdürülebi­lirliği konusunda da kuşkuları arttırmaktadır.