Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Özgürlük mücadelesinde öğrenci gençlik

Eylül'le birlikte toplum derin bir sessizliğe gömüldü. Askerler pek bir direnişle karşılaşmadan toplumsal yaşamı tepeden tırnağa süngünün hizasına soktular.
Aylar hatta yıllar öncesinden bir darbenin yolu açılmaya başlanmıştı. Haklı direnişler "anarşi" diye karalanmış, faşist ve sivil çeteler kitlelerin üzerine salınarak halkta büyük bir can korkusu yaratılmıştı. Mezhep çatışmalarının körüklenmesi, cinayetlerin tırmandırılması gibi yöntemlerle de "toplumda bir otorite boşluğu var " izlenimi uyandırılmıştı. İnsanlar "bu boşluğu ancak bir askeri yönetim doldurabilir." şeklinde düşünmeye zorlanmıştı. Nitekim tüm bu önlemler istenen sonucun elde edilmesi için yeterli oldu. Gericiliğin en büyük emelleri arasında, işçi sınıfından başka,yirmi yılda anti faşist, demokrasi mücadelesinin ön saflarında çarpışan öğrenci gençliği de susturmak vardı. Susturmak ve bir daha da ağzını açtırmamak... Gericilik bir süre için bu emeline de nail olmuş gibiydi. 12 Eylül'ü izleyen dönemde öğrencilerden de "çıt" çıkmadığı günler yaşandı. Ama bu sessizlik hep devam edecek değildi. 12 Eylül’ün o koyu suskunluk günlerinde ilk duyulur ses yine öğrencilerden geldi, öğrenciler baskı ve zulme eylemlerle yanıt verdiler. Yaptıkları eylemlerle tüm toplumun yüreğine su serpen öğrenciler, yıllardan sonra demokrasi ve bağımsızlık kavgasındaki yerlerini yeniden alıyorlardı. Ancak bu kez doğrudan siyasal taleplerle değil, 12 Eylülün gasp ettiği en basit hakları elde etme temelinde mücadeleye atılmışlardı. Bu, koşulların özelliğiydi.
Çünkü öğrenciler mahrum bırakıldıkları en basit haklan elde etmek için eyleme geçmeden ileri adım atamazlardı. Bunun için öğrencilerin ilk eylemleri 44. madde, atılmalar, harçlar, yurtlardaki baskılar ve polis saldırıları gibi konularda yoğunlaştı. Ama öğrenciler, her biri birer sonuç olan bu taleplerin nedenlerini de görmekte gecikmedi. Günlük mücadelelerde ileri sürülen istemleri, bağımsızlık ve demokrasi mücadelesiyle birleştirmeye yöneldiler. Mücadelenin gelişimi giderek YÖK'ü, iktidarı hedef alan bir seyir izledi.
Öğrencilerin mücadelesi, yaptıkları eylemler, bütün toplumda, özellikle de demokrasi arasında hoşnutluk ve sempati dalgası yarattı. Demokrasi güçleri öğrencileri yalnız bırakmadılar, onlara gönülden destek verdiler. Çok geçmeden işçi sınıfının direnişleri patlak verdi, yayıldı. İşçiler ve öğrenciler gericiliğe karşı yaptıkları eylemlerle birbirlerini selamlıyorlardı, öğrencilerle işçilerin dayanışması pratiğe de yansıdı. Nerde bir işçi direnişi, grev vb. Varsa öğrencilerin de ileri kesimi oradaydı. Demokrasi güçleri arasındaki bu dayanışma, ilerde gerçekleşecek geniş çaplı eylem birliklerinin, ittifaklarının bir anlamda tohumlarını oluşturuyordu.
Mücadeleye atıldıkları zaman öğrencilerin çözmesi gereken ilk sorun elbette ki örgütlenme sorunuydu, örgütsüz mücadele başarıya ulaşamazdı. Bazı kazançlar elde edilse bile bunlar kalıcı olamazdı. Üstelik tek tek insanların çabalarıyla bir yere varmak mümkün değildi. Kısaca mücadele örgütlü olmalıydı. Ama nasıl? Çok geçmeden öğrenci Dernekleri düşüncesi ortaya alıldı. Gelgeldim öğrenci Dernekleri kurmaya yeltenenlerin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemişti. Anayasanın 33. maddesi her ne kadar "herkes önceden izin almaksızın dernek kurabilir." diyor ve sonradan çıkan hiç bir yasa öğrencilere dernek kurmayı yasaklamıyorsa da YÖK’ün 59. maddesi hala öğrencilerin karşısına çıkarılabiliyor. YÖK'ün 59. maddesi "derneklere üye olacakların rektörlük iznine tabi olduklarını" söylüyordu. Ama bu madde daha sonra çıkan Dernekler, Kanunuyla zımni olarak yürürlükten kaldırılmıştı ve yeni yasada da öğrencilerin izin almasını gerektiren hiçbir ibare yoktu. Ama yetkililer tüm bunlara rağmen dernek kurmayı engellemede ısrar ediyorlar ve keyfi tutumlarını inatla sürdürüyorlardı. Gericilik kendi koyduğu yasaları kendisi çiğniyordu. Öğrenciler dernek için başvuruda bulunduğunda top, mülki amir, rektörlük, emniyet üçgeni arasında gidip geliyordu. Öğrencilerin inatları ve bitmez tükenmez çabaları sonunda ilk öğrenci dernekleri kurulmaya başlandı.
Ama bu kez derneklerde derin iç sorunlar yaşanmaya başladı. Öğrenci Dernekleri birçokları tarafından her yerde deva görülüyordu, öğrencilerin akademik ve mesleki çıkartanı mı savunulacak? Öğrenci Derneği ne güne duruyordu? Devrim mi yapılacak? Öğrenci Derneği tam da bu iş için biçilmiş kaftandı! Sosyalizm mi kurulacak, proletarya diktatörlüğün temelleri çoktan (iğrenci Derneğinde kurulmuştu. Gelgeldim (iğrenci Dernekleri bu kadar yüke dayanamazdı. Nitekim (iğrenci Dernekleri'nde ne akademik çıkarlar savunulabildi, ne geniş öğrenci kitlesi bir arada tutulabildi. Bir iki eylemdeki müdahaleden sonra dernekler resmen atıl kaldı.
Dernekler de başka sorunlarda yaşanıyordu. Gruplar arası rekabet patlak vermekte gecikmedi, özellikle bazı gruplar dernekler ve öğrenci hareketini hegemonyaları altına alma yarışında çok ileri gitti. Bunların asıl derdi öğrenci gençliğin yükselen mücadelesine önderlik etmek değil, onu kendi siyasi gruplarının kumandası altına sokmaktı. Kendilerini hareketi yöneten kurmaylar gibi görüyorlardı. Bunlar ne pahasına olursa olsun reklam peşindeydiler.
Keskin sloganlar ileri sürerek devrimciliklerini kanıtlamak peşindeydiler. İlke tartışmaları da bu anlayışların ürünü olarak doğdu ve hiç bir biçimde sonuca ulaşamadı. Çünkü amaç en doğru ilkenin bulunması değil, en keskin içerikli ilkenin tekrarlanmasıyla grup reklamı yapmaktı. Kısır tartışmaların insanları bezdirmesi bu kimselerin umurunda değildi, örneğin derneklerde üyelik koşulu olarak "anti-faşist" olma ilkesini getirenlerin tutumu böyledir. Daha, insanlara faşizmin ne olduğu anlatılmadan dernek üyeliği için anti-faşist olma koşulu dayatılıyordu. Bu görüşü savunanlar. Öğrenci Derneklerini birer anti-faşist örgüt gibi ele alıyorlardı.
Kuşkusuz Öğrenci Dernekleri de anti-faşist mücadelede yerlerini alırlar, almalıdırlar. Ancak bu, öğrenci Derneklerinin anti - faşist örgüt olduğu anlamına gelmez. Çünkü anti-faşist örgütler siyasal iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen, devrim yapmayı amaçlayan örgütlerdir. Yani birer siyasal mücadele organıdırlar. Öğrenci Derneği'nin ise devrimcilerin isteği ve iradesi dışında henüz devrimci bilince ulaşmamış öğrenci çoğunluğunun akademik, demokratik çıkarlarını savunma temelinde var olabileceğini unutmamak gerekir. Dernekleri iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen örgütler gibi ele almak bu örgütlerin geniş öğrenci kitlesinden kopmasından başka bir sonuç vermeyeceği açıktır. Ne dernekler siyasal iktidarı hedefleyen anti-faşist örgütlerin yerini tutar, ne de anti-faşist örgütler Öğrenci Derneği'nin. Her iki örgütlenmenin de ağırlık merkezi ayrı ayrıdır. Varlık nedenleri ve platformları ister istemez ayrı olacaktır. Eğer henüz kurulmuş anti-faşist bir örgüt yoksa yapılması gereken Öğrenci Derneği'ne bu örgütlerin de işlevlerini yüklemek değil, vakit geçirmeden anti - faşist örgüt kurmaktır. Nitekim günümüz koşullarında bu bir görev olarak ortaya çıkmaktadır. İnsanın şöyle diyeceği geliyor: "şu öğrenci derneğinin yakasını bırakalım da kendi doğal işlevini yerine getirsin'."
Öğrenci Derneği'nin anti - faşist örgütler yerine konulması ve öyle anlaşılması "kitleselleşme" sorununa da etki yapmaktadır. Öğrenci Derneği'nde bir türlü sonuçlanmayan tartışmalardan biri de bu "kitleselleşme" meselesidir. Geniş öğrenci çoğunluğunun isteklerine ve beklentilerine uymayan ilkeler üzerine kurulmuş bir örgütlenmenin kitleyi içine çekemeyeceği anlaşılır bir şeydi. Nitekim devrim yapma bilinç ve isteğine henüz ulaşmayan çoğunluğa devrim temelinde örgütlenen dernekleri dayatmak öğrenci Dernekleri'nin hep güdük kalmasının en önemli nedeni olacaktır. Kuşkusuz kitleselleşmemenin tek nedeni bu değildir. "Kitleselleşme" üzerine yapılan tartışmaların kendisi bile kitle üzerinde itici bir etkide bulunuyordu. Tartışmalardan, polemiklerden hiçbir sonuç elde edilemiyordu. Çünkü gerçekte kimse kimseyi dinlemiyordu. Herkes kulağa hoş gelen sözler söyleme ve reklâm peşindeydi. Öyle olunca da ortak bir karara varmak imkânsız hale geliyordu.
Öte yandan iktidarın dernekler aleyhinde yürüttüğü propaganda da, gerek aileler, gerekse de öğrenciler üzerinde belli ölçülerde etkili oluyordu. Derneklerin anarşi yuvası gibi gösterilmesi sonucu, dernek faaliyetlerine katılmak tehlikeli bir iş olarak görülüyordu. Dernekçilerin türlü baskılara uğraması, gözaltına alınmaları, işkence görmeleri ister istemez kitle üzerinde caydırıcı bir etki de yapabiliyordu. Birçok öğrenci için önemli olan okul bitirmekti. Dernek faaliyetleri gibi, riskli işler bu nedenle göze alınamıyordu. Kısacası dernek üyeliği yürek isteyen bir iş haline gelmişti. Öğrenci Dernekleri üyesi olmak her yiğidin kârı değildi. Sorun sadece yiğitlikte değildi. Düzenle derin çelişkileri bulunmakla ve kötü eğitim koşullarından hoşnutsuz olmakla birlikte geniş öğrenci kitlesi aslında düzenden henüz kopmamış, aksine düzenden olan beklenti ve ümitlerini hala koruyor. Bu koşullarda, gençliğin düzenden koptuğu düşüncesi pek gerçekçi gözükmüyor. Evet, gençlik düzenden kopmamıştı ama ondan hoşnutsuzdu, eğitim sisteminin bozukluğundan, işsizlikten derin yakınmaları var. Ama çoğunluğa göre az bir oran tutan bir kesim ise düzenle hem bağlarını koparmış hem de düzenden hiçbir şey beklememektedir. İstisnayı oluşturan bu kesim de çoğunlukla karşımıza mücadeleci gençler olarak çıkıyor. Son yılların belli başlı baskı eylemlerinin altında, düzenle ilişkili hayallere kapılmayan bu devrimci gençlerin imzası bulunduğunu söylemek abartma olmaz.
Bu gün öğrenci hareketinin yönünü belirleyen temel hedeflerden birisi de Demokratik Özerk bir üniversitedir. Ancak demokratik, özerk bir üniversitenin ülkemiz koşullarında nasıl gerçekleşeceği pek açık değildir. Baskıcı rejim altında yaşayan ülkemizde, egemen sınıfların üniversiteler üzerindeki kontrolü, kolay kolay elden bırakmayacakları, muhakkaktır. Ama yükselen mücadele karşısında başka alanlarda olduğu gibi tavizler vermeleri de olasıdır. Ancak iktidar kendi ellerinde olduğu sürece egemen sınıfların verdikleri tavizi hemen geri almak isteyecekleri ve bunu başarma imkân ve gücüne sahip olacakları da bir gerçektir.
Demokratik özerk üniversitesin, kuruluşunu olduğu gibi kalıcı olmasını da söyleyecek olan gerçek bir demokrasinin varlığıdır. Bu da ancak devrimle gerçekleşir, öte yandan Demokratik özerk Üniversitenin tam anlamıyla kurulması, devrim solunu olmakla birlikte, bu uğurda verilen mücadeleyi şimdiden zorunlu kılar. Bu mücadele aynı zamanda üniversite gençliğini devrimci mücadele içine çekecek bir niteliğe de sahiptir. Demokratik özerk üniversitenin bel kemiğini oluşturan mali ve idari bağımsızlık, bilimsel çalışmalarda serbestlik şimdiden ısrarla savunulması gereken istemlerdir. Ayrıca üniversite topluluğunun kendi kendini yönetmesi, öğrencilerin ve çalışanların yönetime katılması, özerklik anlayışının zorunlu sonucudurlar ve yine bugünden savunulmaları gerekir.
Unutmamak gerekir ki öğrenci gençlik demokrasi mücadelesinde. Demokratik Özerk Üniversite mücadelesinde yalnız değildir. En başta işçi sınıfı giderek daha güçlü bir şekilde öğrencilerle dayanışma içine girmeye eğilimlidir. Bunun belirtileri yakın geçmişte görüldü ve görülecektir. Gençlik ve özellikle öğrenci gençlik saflarında işçi sınıfının önderliği git gide daha çok benimsenmektedir. İşçi sınıfının içinde bulunduğu örgütsüzlük ve bilince ilişkin kimi zaaflar önderlik misyonunun teoriden pratiğe geçmesini geciktirmektedir. Ancak bu da kısa zamanda savasal öncünün ustalığı, becerisi ve yeteneği sayesinde aşılabilecektir. Aynı rejimin baskı ve zulmünü yasayan kadın-erkek işçiler, köylüler, gençler ve tüm emekçiler zaten nesnel olarak rejim karşısında birleşiyorlar. Mesele bu nesnel birlikteliği biline alanına çıkarmaktadır.
Bu arada öğrenci hareketi içinde ortaya çıkan bazı önemli yanlışlıklara değinmekte de yarar var. Bu yanlışlıklar esas olarak iki grupta toplanırsa, bunlardan biri gelişen mücadeleyi düzen sınırları içinde tutma gayreti, diğeri de kitlenin hazır olmadığı mücadele biçimlerini sırf keskinlik ve reklam olsun diye kitleye dayatmaktır. Bu yanlış eğilimlerin her ikisi de de mücadeleye zarar vermekte, gelişmesini kösteklemektedir. Her iki eğilimde kitleye güven vermemekte ve ona tepeden bakmaktadır. Doğru tavır ise, öğrenci gençliğin kapasitesinin, mücadele düzeyinin doğru değerlendirilmesi temelinde, mücadeleyi bir üst düzeye çıkarmak, izin ve yasaları değil, gençliğin haklı istemlerini esas almaktır. Gençliğin, ne kadar üst düzeyde olursa olsun, dayatılan eylemlerde öncüleri izlemek zorunda olduğu anlayışıyla kitlenin yavaş yavaş ve kendiliğinden demokrasi bilincine varmasını bekleme anlayışı sonuçta birleşirler. Yapılması gereken kitlenin eğilimlerini, isteklerini, beklentilerim doğru formüle etmek ve bunlara doğru bir yön vermektir. Yoksa insanları yönetilmesi gereken bir sürü gibi görmek değildir.
Bugünlerde göze batan bir başka olgu ile karşı karşıyayız. 44. maddenin uygulanmasının yanı sıra şimdi de öğrenciler mücadele ettikleri için gerici disiplin yönetmeliği gereğince okullarından atılmaktadır. Haklı istemler için verilen mücadelede öğrenim haklan, ellerinden alman öğrencileri desteklememiz ve onlarla dayanışmanın, mücadelenin önünün açılması bakımından büyük önemi vardır. Bu öğrencilere sahip çıkılmalı ve sonuna kadar desteklenmelidirler. Bugün mücadelenin daha üst bir düzeye çıkması bu arkadaşlara yapılan haksızlığa hep birlikte güdü bir tepki gösterilmesine bağlıdır.
Yine bugün, baskıların, okuldan atmaların, gözaltı ve işkencelerin gençliği yıldırmayacağı gösterilmelidir.

Ekim 1988