“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Emperyalizm ve Bağımsızlık

Varoluşu emeğin doyumsuzca sömürülmesine, ülkelerin yeraltı, yerüstü zenginliklerinin ve hammadde kaynaklarının sınırsız yağmalanmasına bağlı olan emperyalizm ile halklar arasındaki boğuşma bugün de sürüp gitmektedir. Emperyalizm ağına düşürdüğü sömürge ve yarı-sömürge ülkeleri bin bir bağla sımsıkı kendisine bağlamakta, soluk almalarına fırsat vermemektedir. Emperyalizmin azgın pençelerinden kurtulmak zorlu ve çetin bir savaşa girişerek mümkün olabilmektedir. Buna karşılık emperyalizm dünya hegemonyasını, sömürü sistemini sürdürmek, devrimi ve ulusal kurtuluş mücadelelerini yenilgiye uğratmak için en vahşi ve barbar yöntemlere başvurmaktan kaçınmamaktadır.
Dünya emperyalizminin merkezi 2. emperyalist paylaşım savaşı öncesi Avrupa'da iken, savaş sonrasında Amerika'ya kaymıştır. Savaştan diğer emperyalist ülkelerden farklı olarak daha da güçlenmiş olarak çıkan Amerika Birleşik Devletleri kapitalist dünyanın önderliğini tek başına üstlenmiştir.
Amerikan emperyalizmi eski kapitalist düzeni korumanın yaraşıra Sovyetler Birliği'nde ve halk demokrasisi ülkelerinde kapitalizmi yeniden kurmak için dünyânın tüm gericileriyle birlikte harekete geçti. Dünya üzerindeki hegemonyasını geliştirmek ve pekiştirmek için modern teknolojinin desteğinde bürokratik-militarist cihazı olağanüstü bir büyüklük ve manevra gücüyle donatarak diğer ekonomik ve mali potansiyellerle birlikte devreye soktu. Savaşla birlikte dağılmış bulunan sömürgecilik sisteminin yerine, yeni sömürgeci yöntemler kullanmaya hız verdi.
Amerikan emperyalizmi sosyalizme, sosyalist ülkelere ve Marksizm-Leninizm’e karşı her türlü gerici hareket ve akımı destekledi; karşı devrimci propaganda eşliğinde ceplerini doldurarak satın aldığı burjuva filozoflarını, iktisatçıları, yazarları, din adamlarını ve sosyologları seferber etti. Militarizmi, savaş çığırtkanlığını ve anti-komünizmi toplumsal yaşamın tüm alanlarına, orduya, siyasete, ideolojiye ve bilime varana kadar her alanda alabildiğine yaygınlaşırdı.
Stalin'in 1953'te ölümünden sonra 1956'da yapılan SBKP'nin 20. kongresinde yönetimi ele geçiren Kruşçev revizyonistlerinin Sovyetler Birliği'ni adım adım sosyal-emperyalist bir ülkeye dönüştürmelerine bağlı olarak ABD'nin tek süper güç olma konumunda değişiklikler meydana geldi. Dünyanın sömürülmesinden pay almak üzere başta Amerikan emperyalizmi ile ve diğer emperyalist ülkelerle rekabete girişen yeni bir emperyalist ülke ortaya çıktı. Sosyalizmin yüksek kazanımlarına dayanarak kısa sürede emperyalist süper devlet haline getirilen Sovyetler Birliği dünyada devrim ateşini söndürmek ve yayılma ve hegemonya siyasetini yaşama geçirmek için kapsamlı bir faaliyete girişti. Sovyet sosyal-emperyalistleri müdahale, hegemonya ve yeni-sömürgeci pratiklerini, devrime ve sosyalizmin inşasına katkıda bulunma, ulusal kurtuluş mücadelelerine destek verme kılıfı altında sürdürdüler.
Anti-emperyalist bilinçlenmeye ve uyanışa bağlı olarak emperyalistler de birtakım yöntem değişikliklerine gitmekte, açık ve kaba sömürü biçimleri yerini daha ince ve örtülü olanlara bırakmaktadır. Bu nedenle 2. paylaşım savaşından sonra emperyalizm yeni sömürgecilik yöntemlerine ağırlık vermiştir. İkili antlaşmalar, ekonomik ve askerî yardımlar, ekonomik ortaklıklar, "çokuluslu şirketler” vb. örgüt ve ilişki biçimleri yeni sömürgeciliğin başlıca araçları arasında yer alır. SEİA (Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması)'lar ve Dostluk, İyi Komşuluk ve İşbirliği Antlaşmaları, NATO ve VARŞOVA gibi saldırgan askerî paktlar, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası sermaye kuruluşları, AET ve COMECON gibi ortaklıklar bunlara birer örnektir.
Emperyalizm ve kapitalizm, düzenleri tehlikeye girmediği sürece kitleleri denetim altında tutabilmek için bazı önemsiz ödünler de verebilmektedirler. Bunun için yeni sömürge ülkelere ya da etkileri altında bulundurdukları devletlere, işbirlikçilerine krediler vermekte, bu ülkelere yatırımlar yapmaktadırlar. Emperyalizm, bu devletleri sürekli kendisine bağımlı kılmak için yöresel savaşlar çıkararak veya doğrudan müdahalelerde bulunarak ya da bir devleti diğerine karşı kışkırtarak avucu içine düşürme politikası izlemektedir.
Emperyalizm girdiği ülkelerde kendine işbirlikçiler bulur, yaratır. Yerli uzantıları aracıyla o ülkeyi iliğine kadar sömürür, posası çıkana kadar kanını emer. Ekonomik, askerî, siyasi ve kültürel bakımdan kendine tâbi kılar. Sürekli olarak sürdürdüğü savaş hazırlıkları içinde denetimine soktukları ülkeleri kendi savaş arabalarına daha çok bağlamaya çalışırlar. Bu konuda da yine en büyük yardımcıları işbirlikçi tekelci (komprador burjuvazi) burjuvazidir. Yerli gericilik emperyalizmin sofrasından artakalan kırıntıları elde edebilmek için ülkeyi hayâsızca emperyalizme peşkeş çeker. Hammadde kaynaklarını, insan gücünü, tarımsal ürünlerini, doğal zenginliklerini, toprak parçalarını ve geleceğini kendi sefil çıkarları uğruna efendilerinin önüne serer. Tüm bunları da "ülkenin yüksek menfaatleri" için yaptığını iddia eder. Onların ülkenin çıkartan dedikleri şey bizzat kendi açgözlü, sömürücü çıkarlarından başka bir şey değildir. İşbirlikçi burjuvazi ülkenin satışını yaparken en koyu milliyetçi olarak görünmekten de geri kalmaz. Ama onların bu 'milliyetçilik'leri gayri-milli oluşlarını ve gerçekte ulusal çıkarlara ihanet ettiklerini gizlemek içindir.
Faşizmin ve savaşın kaynağı da emperyalizmdir. Emperyalizm var olduğu sürece yeryüzünden savaşlar eksik olmayacaktır. Fakat emperyalistler ve Sovyet sosyal-emperyalizmi barışçı pozlara girmeyi de hiç ihmal etmezler. Kuşkusuz, bunu barış için ayağa kalkan dünya halklarını, emekçi kitleleri yatıştırmak ve aldatmak için yaparlar. Son yıllarda, Gorbaçov'un yönetime gelmesiyle birlikte Sovyetler Birliği sözde "barış atakları"nı yoğunlaştırdı. Nükleer başlıklı füzelere ilişkin önerilerde ve savunmaya yönelik bazı iç düzenlemelerde gerçekten barışçıl amaçlar mı söz konusudur? Emperyalistlerin bu tür 'atak'larının gerçek bir barış uğruna yapıldığına inanmak emperyalizmin ne olduğunu bilmemekle eş anlamlıdır. Çünkü emperyalizm yeni pazarlar, hammadde kaynakları ve etki alanları yaratabilmek için savaşmak zorundadır. Barış içinde yaşanıyor gibi görünen dönemlerde bile en yoğun biçimde savaşa hazırlık söz konusudur. Barış ve silahsızlanma adına yapılan görüşme ve antlaşmalar da olsa olsa savaşa yönelik hazırlık ve örgütlenmeleri gerçekleştirmenin bir biçimidir. Nitekim Sovyetler Birliği'nin barış ataklarının, iç sıkıntıların ve iktisadi bunalımların yaşandığı bir döneme denk gelmesinin rastlantı olmadığı bir gerçektir. Sovyetler Birliği uzun süredir yaşamakta olduğu ekonomik sıkıntı ve bunalımı atlatabilmek irin askerî harcamalarda savaş gücüne önemli etkiler yapmayacak ayarlamalara ihtiyaç duymuştur.
Siyasi gericilik eğilimlerinin yoğunlaşmış ifadesi olan emperyalizm faşizme başvurmak ve faşist diktatörlüklere her türlü desteği vermek için gerekli önlemleri almayı ön planda tutar. Eski Amerikan Başkanı Carter, bir zamanlar, emperyalist ve kapitalistlerin, komünizm korkusuyla, Mussolini, Hitler, Hirohito, Franco vb. gibi faşist diktatörleri destekleyip onayladıklarını itiraf etmişti. Çokuluslu şirketler emperyalizmin kaldıraçları olarak faaliyet gösterdikleri ülkelerin ulusal egemenliğine ve bağımsızlığına kabaca müdahale ederler, ayakta durabilmek için cinayetler, suikastlar, sabotajlar örgütlemekten çekinmezler. Bu ülkelerin ekonomisini tahrip ediyor, yüksek düzeydeki memurları ve görevlileri ve sendika yöneticilerini satın alıyorlar. Lockheed ve 'Irangate' skandalları bunun somut örnekleridir.
"Bugünkü kapitalizmi belirleyen sermaye ihracıdır" diyor, Lenin. Emperyalizmin bu özelliği bugün daha da ileri düzeylere ulaşmıştır, Günümüzde dünyanın en büyük sermaye ihracatçıları, ABD, SSCB, Federal Almanya, Japonya, İngiltere ve Fransa'dır. Çin de üçüncü süper güç olmak için "şişinmekte"dir. Ama öküze benzemek için şişinen kurbağa gibi çatlama belirtileri göstermektedir...
Emperyalizmin, diğer ülkelere ihraç ettiği şeyler sermaye ve meta ihracıyla sınırlı değildir. Bankalar ve çokuluslu şirketlerle birlikte emperyalist kültür ve ideoloji de, örneğin Amerikan yaşam biçimi bütün yozluğu ile ihraç edildi. Lenin'in belirttiği gibi emperyalist ideoloji işçi sınıfına da sızar. Ornegi; Çin'de olduğu gibi. Çin'in revizyonist elebaşlarına göre, Amerikan emperyalizmi gerileyen bir emperyalist olarak Sovyet sosyal-emperyalistlerine karşı halkların dayanacakları bir güçtür. Gerçekte ise iki süper devlet, Amerikan emperyalizmi ve Sovyet sosyal-emperyalizmi dünyayı paylaşmak ve pazarları ele geçirmek için birbirlerinden aşağı kalmamak üzere kıyasıya mücadele etmektedirler.
Günümüzde sermaye ihracının en yaygın biçimlerinden biri devletten devlete borçlanma, kredi ve diğer yardımlardır. Bunlar yalnızca kapitalist kârlar elde etmeye yaramıyor. Aynı zamanda siyasal bağımlılığı da arttırıyorlar. Kredi ve yardımları veren ülkeler kendilerinin ekonomik askerî ve siyasal çıkarlarının bekçiliğini yapanların iktidarını sağlamlaştırmak için uğraşıyorlar. Sermaye ihracının bu türüne klasik bir örnek 2. paylaşım savaşından sonra ABD'nin Batı Avrupa, Türkiye ve Yunanistan'a yönelik askerî yayılmacılığının temeli durumuna gelen Truman doktrinine uygun olarak hazırlanan "MarshalI Planı"dır. Sovyet emperyalizminin, ekonominin gelişmesi ve sanayide devlet sektörünün yaratılması için Hindistan, Afganistan, Irak ve başka ülkelere yaptıkları sözüm ona yardımlar da benzer niteliktedir.
Kapitalizmin restorasyonu Sovyet toplumunda kutuplaşmaya neden oldu. Bu ülkede küçük bir azınlık halkın ezici çoğunluğunu baskı altında tutuyor ve sömürüyor. Glasnost ve Perestroyka gibi Gorhaçov'cu uygulamalar bu gerçeği örtbas edemediği gibi daha çok açığa çıkmasına da yol açıyor. Bugün Sovyetler Birliği'nde artık, bürokratlardan, teknokrat lardan ve aydınların üst kesimlerinden oluşan bir sınıf gelişmiş bulunmakta ve isçi sınıfı ve emekçi kitleleri sömürme temelinde giderek daha da semirmektedir. Klasik kapitalist ülkelerde artık-değere tek tek kapitalistler, yatırdıkları sermayenin oranına göre el koyarlar. Sovyetler Birliği ve diğer revizyonist ülkelerde ise, yeni özelleştirmeler bir yana bırakılırsa, burjuva üst tabakadan kişiler, devlet içinde ekonomi, bilim, kültür vb. hiyerarşisinde bulundukları mevkiiye göre artı-değerden pay alırlar. Yüksek ücretler, çeşitli ikramiyeler, primler ve diğer ayrıcalıklar emekçilerin sömürülmesinden elde edilen artı-değeri gasp etmeye yarayan kurumlardır. "Kolektif kapitalizm"i temsil eden bu sınıf kapitalist sömürü mekanizmasını güvence altına alan yasa ve kurallarla ayrıcalıklı konumlarını sürdürmeye çalışıyor. Dünya kapitalist sistemine katılan Sovyet ekonomisi artık, bir yandan Amerikan, Alman, Japon, vb. sermayelerine kapılarını sonuna kadar aralarken, Sovyet sermayesi de diğer ülkelere ihraç ediliyor ve orada yerli sermaye ile türlü biçimlerde kaynaşıyor. Sovyetler Birliği sermaye ihracını özellikle "uydusu", olan ülkelere yapmakladır. Sosyal-emperyalist bir ülke haline gelen Çin'de kalkınmasını yabancı sermayeye bağlamıştır. Milyonlarca dolar tutan Amerikan, Japon, Batı Alman vb. sermayesinin Çin'e akın ettiği görülmektedir.
İç pazarları ele geçiren tekellerin daha sonra sanayi ürünlerinin ve hammaddelerin dünya pazarını ele geçirmek için mücadele ettiklerini vurgulayan Lenin, üretimin ve sermayenin yosunlaşmasına bağlı olarak tekellerin emperyalizmin görünümünü belirlediklerini ortaya koyuyor. Lenin'in dâhiyane eseri "Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması", emperyalizmin özelliklerini etraflıca inceliyor. Lenin bu kitabında emperyalizmin tekelci, asalak, çürüyen, can çekişen kapitalizm olduğunu belirtiyor.
Bu çürümüş sistem kendisini savunan çok büyük bir ordu, istihbarat örgütü adı altındaki cinayet, sabotaj, darbe ve rüşvet organizasyonları (örneğin CIA, KGB ve onlarla işbirliği halindeki diğerleri) ve dişinden tırnağına kadar silahlandırılmış çok sayıda polis sayesinde ayakta tutulmaktadır. Tüm bu militarist-polisiye güçler iktidarı elinde tutan burjuvazinin ciltler dolusu yasaları tarafından çizilen sınırlan aşacak en küçük bir direnişi önlemek ve bastırmak için hazırda tutulmaktadır.
Ama Vietnam, Nikaragua vb. ülkelerde olduğu gibi emperyalizmin boyunduruğu altında iliğine kadar ezilen ve sömürülen halklar günün birinde silaha sarılarak mücadeleye atılıyor, en güçlü ve yenilmez zannedilen dikta rejimlerini, işgal ordularını hallaç pamuğu gibi başından fırlatıyor.
Birçok sömürge ve yarı-sömürge ülkenin emperyalizm tarafından belirlenen yazgısını bugün ülkemiz de en ağır koşullarda yaşamaktadır. Türkiye -ki emperyalizme karşı verilen ilk ulusal kurtuluş savaşı temelleri üzerine kurulmuştur. Ancak bu Ulusal Kurtuluş Savaşı ile fiili işgali kırılan, ülkeden kovulan ve eski sömürgeci emelleri kursağında bırakılan emperyalizm, bugün kılık değiştirerek "dost ve müttefik" maskesiyle ülkemizi yeniden kıskacı arasına almayı başarmıştır. 2. paylaşım savaşına kadar İngiliz, Fransız ve Almanya gibi Batılı emperyalist ülkelerin etkin olduğu ülkemizi, savaştan sonra, ülkemize giren ve giderek tam bir hegemonya kuran Amerikan emperyalizmi ekonomik, askeri ve siyasi yönden yeni sömürgeci yöntemlerle kıskacına almıştır. ABD, Truman Doktrini ve Marshall Planı'na, ikili ekonomik ve askerî anlaşmalara, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlara, NATO gibi askeri paktlara, yardım ve hibelere dayanarak ülkemizi kıskıvrak yeni sömürgecilik ağı içine sokmuştur. Türkiye, yıllar geçtikçe, ABD'nin savaş arabasına daha çok bağlanmış, Pentagon'un askerî stratejisinin bir aracı fonksiyonunu görmeye başlamıştır. ABD askerî üsleri ülkenin birçok yerinde faaliyete geçmiş, CIA'nın etkinlikleri alabildiğine yoğunlaştırılmıştır. Doğal zenginlikler emperyalistlerin emrine verilmiştir. IMF ve Dünya Bankası Türkiye'nin emperyalizme bağımlılığım sonuna kadar kullanarak, ülkenin gerçek yöneticileri haline gelmişlerdir.
Ancak emperyalizmin ülkemize yönelik eylemleri ve müdahalesi karşılıksız bırakılmamış, anti-emperyalist mücadele özellikle 1960'ın sonuna doğru doruk noktasına çıkmıştır. Bu mücadelede Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve diğer gençlik önderleri başı çekmiştir, devrimci gençliğin emperyalizme karşı bu yiğit ve onurlu başkaldırısı zamanla yenilgiye uğramışsa da, halkımızın gönlünde silinmez bir kahramanlık destanı olarak derin izler bırakmıştır. Bu nedenledir ki, onların yolunu izleyen binlerce kişi emperyalizm ve onun dayanağı faşist diktatörlüğe karşı gözü pek bit mücadeleye girişmiştir. 12 Eylül faşist cuntası bu atılımı da kesintiye uğratabilmiştir. Fakat proleter devrimcilerin ve diğer devrimci anti-faşist, anti-emperyalist güçlerin mücadelesi geçmişten dersler de çıkarmayı içeren bir perspektifle yeniden canlanma yoluna girmiştir.

Temmuz 1989