“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Dincilik ve İlericilik-Gericilik

Bir din ulusu, şeriatçı İran'ın başı, "rehber" Humeyni öldü. İran'ı dinsel fanatizm temelinde örgütlemekle kalmamış, özellikle Amerikan emperyalizminin baskısına duyulan hoşnutsuzluk ve tepkinin yarattığı elverişli koşullardan yararlanarak dinciliğin etkisini oldukça örgütlü biçimlerde başta Ortadoğu ülkelerinde yaygınlaştırmıştı. "Devrim Muhafızları" ve Hizbullah'ın yanı sıra Avrupa ülkelerinde bile taraftarlar buluyor, Şii-Sünni çelişmesine rağmen, kitap yazarlarına varıncaya dek verdiği "katli vaciptir" fetvaları Türkiye dahil birçok ülkede destekler sağlıyordu. Şah'ın devrilmesinden sonra belirli bir anti-emperyalist tutum izleyen ve Fars milliyetçiliğinden güç alan şeriatçı Humeyni diktatörlüğü binlerce ve binlerce insanın kanı üzerinde yükselmişti. Emekçilerin Irak'la savaşta kırılmasının yanında, her günkü onlarca idam olağanlaşmıştı. Recm (taşlayarak öldürme), "esrar suçlusu" olarak idam, tüm muhalefetin kana boğularak yasaklanması günlük olaylardandı.
Humeyni "tek şef" diktatörlüğü, kurmuştu. Artık klasikleşmiş tek şef diktatörlüklerinden farkı, O'nun "tek milli şef değil "tek ümmet şefi" oluşunda ve diktatörlüğünün belirgin şeriatçı karakterindeydi. Humeyni'nin "rehberliği"nde işleyen İran devleti, kuran ve fıkıh "ilmi" üzerine kuruluydu ve her şeyi bilip her şeye hâkim olan, göğün temsilcisi Humeyni'nin söz ve kararları kanun hükmündeydi. Allah için savaşılırdı, örtünmeden gezilemezdi, ücretler Allah yolunda tespit edilirdi, emek hakkı aranamazdı, kilise benzeri topraklara sahip camiler ve diğer kutsal kurumlara dayanarak örgütlenen mollalara karşı çıkılamazdı, köylüler için çeşitli biçimlerde feodal rant kaderdi. Ve bunlara itiraz edilemezdi.
Humeyni öldü; ama dinsel fanatizm ne İran'da ne de dünyada sona eriyor. Humeyni, yaptıklarıyla dinciliği canlandırıcı bir etki yaptı, ama ölümü bu etkinin sonunun gelmesi demek olmuyor.
Türkiye, nüfusunun ezici çoğunluğu Müslüman olan bir ülke. Üstelik tarikatların, zaviyelerin, gene olarak dinciliğin örgütlenme gelenekleri oldukça güçlü. Daha düne kadar İslam'ın en büyüğü Osmanlı'nın başıydı. Kemalist burjuvazinin laisizminin dincilikle devletin arasını açan geçici bir uygulanma döneminin orijinalliği bir yana,Türkiye'de burjuvazi ve devlet her zaman dincilikle içli dışlı oldu. Menderes ve Demirel'in dinciliği ve dini ve dinciliği burjuva gericiliğin önemli bir kaldıracı olarak kullanışı, Eylül darbecileri ve Özal'la da devam etti, ediyor.
Bugün Türkiye'de dincilik, hiçbir zaman olamadığı denli güçlenmiştir. Yüz binleri bulan öğrencileriyle binlerle kuran kursu, imam-hatip okulları, zorunlu din dersleriyle dincilik yarı-resmi ve resmi olarak örgütlenmiş durumdadır. Güçlü şeyhleri, vakıfları, yerli-yabancı ortaklığında finans kuruluşları, gövde gösterisi olarak gerçekleştirilen cuma namazlarıyla Nurcu, Süleymancı, Kadiri vb. tarikatları önemli etkiye sahiptirler. Bu tarikatların ekonomik ve siyasal yaşamı saran etkilerinin görmezlikten gelinmesi olanaksız. Aralarında ayinler ve cuma söyleşileri yapan, ekonomik-mali birlikler oluşturan holding patronlarının sayısı az değildir; bunlar düzen partilerinde önemli mevkileri de ellerinde bulunduruyorlar. Tarikatlar yalnızca Anadolu'da, feodalizmin kalıntılarının özellikle varlığını sürdürdüğü Doğu ve Güneydoğu'da değil, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde de küçümsenmeyecek mürit sayısı ve etki gücüne sahip. Kemal'in uğruna kelleler aldığı kıyafet yasası "aşıldı"; Konya, Erzurum bir yana İstanbul'da cübbeli-takkeli çember sakaldan geçilmiyor. Bu noktaya güçle gelindi, "laik devlet"in de desteğiyle. Ve siyasal gücün gösteri ve göstergesi olarak kullanılıyor. Aynı durum, devlet katında çeşitli sürtüşmelere neden olan türban ve çarşaf açısından da geçerli. Dincilik.kılık-kıyafet e varıncaya dek çeşitli biçimlerde laisizm karşısında güç kazanmaktadır. Dinci yayınların, gazete, dergi, broşür ve kitapların sayı ve tirajları olağanüstü denebilecek boyutlardadır.
İnsanın doğa karşısındaki ve dünyayı değiştirip dönüştürme eylemindeki acizliğinin ifadesi olan din, kapitalizm-öncesi bir maddi ve manevi bağımlılık ilişkisi kategorisidir. Bilime ve özgür düşünceye olanak tanımayan dinsel dogmalar, üretici güçlerin geri gelişme düzeylerine denk düşerler, sayısız dogmanın geçersizliğini ortaya koyan maddi-teknik gelişmeyle etkisizleşme eğilimindedirler ve üstelik doğa bilimlerinde özgür düşünceyi ve bilimselliği ve emekçiler açısından belirli bir eğitim düzeyini gereksinen sanayinin gelişmesi nesnel olarak bu dogmaları zayıflatıcı işlevi zorunlu kılar.
Öte yandan kapitalizmin tekelci gericiliği, bu gelişmenin önünde engel oluşturmaktadır. Genel olarak kapitalizm-öncesi ilişkiler, özellikle de feodal kalıntılarla çelişmesine, onları uzun, acılı bir yoldan çözerek aşındırma sürecini ilerletmesine rağmen, kapitalizm, bu unsurlarla yalnız siyasal beraberliklere yol açmakla kalmamakta, ekonomik yaşamda da onlarla içi-çelik halinde bulunmaktadır. Burjuvazi, sadece proletarya ve proletarya devriminden duyduğu korkuyla feodal gericiliğin, dinciliğin, tarikatçılığın kucağına atılmıyor. Bu, önemlidir; proletarya ve emekçi yığınların gelişen mücadelesi, sosyalizm potansiyelinin olgunlaşması, burjuvaziyi gericileştiren temel bir etkendir, onu, tüm gerici güç ve unsurlarla birleşmeye, devrim ve sosyalizm karşısında seferber edebileceği bütün maddi ve manevi olanaklardan yararlanmaya götürmektedir. Ancak feodalizmin çözülerek aşınması sürecinin uzun süreli ve acılı ilerleyişinin karakteristiği, bu durumla sınırlı değildir. Ticarete dayanarak sanayi sermayesine bağlanan burjuvazi ve kapitalizmin gelişmesinden farklı olarak, emperyalizmle birleşen ve mali sermayeye, tekelci sermayeye bağlanan Türkiye'deki kapitalist gelişme, ekonomik yaşamda da serbest rekabet ve ticaret özgürlüğü yerine tekele, dikte ediciliğe, egemenliğe, dolayısıyla gericiliğe dayanmakta; kendisine bağladığı kapitalizm-öncesi ilişkilerle, kişisel ve feodal bağımlılık ilişkileriyle bir aradalığı ve iç içeliği görece daha kalıcı ve sağlam olmaktadır. Çelişmesinin yanında tekelci kapitalizmin gericiliğiyle feodal ve kişisel bağımlılık ilişkilerinin gericiliği belirgin bir uyum sağlamaktadır. Bu durum, ideoloji ve siyasette kendine özgü sentez ve birliklere temel oluşturuyor. Burjuva ideolojisi, ülkemizde, bu durumun sonucu, çeşitli feodal öğeler ve dincilikle bezelidir. Burjuva siyaset ve burjuva siyasal akımlar, yine bu nedenle feodal, dinci, kişisel önemli özellik ve unsurlar taşımaktadır. Ve bilince ilişkin olan, fikirler, önyargı ve dogmalar, ideoloji, ahlak, hukuk vb. maddeye ilişkin olandan, üretim ilişkilerinden, ekonomik temelden daha uzun bir yaşam süresine sahiptir. Maddesi zayıflamasına ve hatta ortadan kalkmasına rağmen, fikir, önyargı ve alışkanlıkların gücü daha bir süre devam eder ve daha yavaş kırılır. Ve Türkiye'de de dinci feodal fikir ve dogmaların güç ve etkisi, siyasal ağırlığı, maddi temellerinin ekonomik yaşamdaki ağırlığının çok ötesindedir.
Kendi pazarı etrafında merkezileşip başlıca kapitalizmin esas iticisi olan üretim aletleri (makinalar vb.) üretimi olarak şekillenmekten uzak Türkiye kapitalizmi bünyesel bozukluklar ve çarpıklıklarla malûldür. Bunlardan önemli biri, köylerinden ve topraklarından kopan köylü yığınların büyük şehir varoşlarını doldurmaları ama yeterince gelişkin olmayan ve toplumsal yaşamı kapitalist temelde örgütlemede zaaflar içinde olan sanayide istihdam edilemeyişleri ve dolayısıyla proleterleşememeleridir. önyargı ve alışkanlıkların gücü yanında, kapitalizmin çarkına takılmakla birlikte onun asli unsuru ve mezar kazıcısı haline gelemeyen yığınların nesnel koşulları, onları, henüz kırsal koşullarda yaşamaya devam edenlerle birlikte, dinci feodal ideolojik, siyasal etkilere açık kılmakta; ve sosyal dayanağı kapitalizm ( öncesi ilişkiler olan dincilik, bu yığınların önyargı ve alışkanlıklarını kendi pazarı kılmakta, kullanmaktadır. "Kara ses" Kaplan Hoca ve benzerleri Avrupa ülkelerinde bile, örneğin Alman sanayisinin işçisi durumundaki emekçileri dahi, çeşitli çelişmeleri ve onlarda yol açtığı hoşnutsuzlukları kullanarak ve yine önyargı ve alışkanlıklardan hareket ederek etkilemekte ve belirli bir dinci güç oluşturmaktadırlar.
Dincilik, kuşkusuz işçi ve emekçi yığınlar arasındaki esas güç ve eğilim değildir ve hem nesnellik ve hem de ilerici, devrimci propagandanın etkisiyle emekçiler ilerici konumlara taşınmaktadır; emekçilerin büyük bir kesimi henüz dini inançlara sahip olmaya devam etseler de dinci akımlar tarafından sürüklenmekten kurtulma noktasına varmışlardır. Ancak hâlâ dinciliğin etkisinde önemli sayıda emekçinin varlığını da görmek gerekiyor.
Dinci akımlar, insanın doğa ve dünyanın değiştirilmesi etkinliği karşısında acizliğinde ifadesini bulan "tanrı inancı"nı benimsemekle, olayları dogmalarla, objektif idealizm temelinde açıklamakla kalmaz, ibadetle yetinmez; bunlarla karakterize olmazlar. "Tanrı inancı" ile ibadetini sürdüren sıradan insanlardan farklı olarak, dinci akımlar, dünya ve olayları "tanrı buyrukları" ile açıklamanın yanında, hiyerarşik bir yapı içerisinde "tanrı" temsilcisi ve temsilcilerinin yorumlamalarına dayanan buyruklarla siyaset üretir, geçmişi geleceğin karşısına çıkarır, dogmalar, önyargı ve alışkanlıkların gücünden yararlanarak dünyayı, toplumu bu buyruklar temelinde örgütlemeye yönelirler. Proletarya ve emekçilerin sınıf çıkarları, kurtuluşu ve özgürleşmesi karşısına "tanrı"dan geldiği varsayılan dogmalardan kaynaklanan buyruklarla bağımlılık ve kölelik koşullarının devamını, sömürüye dayanan toplumsal örgütlenmenin din uluları etrafında kutsallık zırhına bürünmüş hiyerarşik bir yapıda gerçekleşmesini koyarlar. Şeriat düzeni, şeriat devleti hedeftir. Dünya kurana göre kurulmalı ve işlemelidir! Tek tek insanların "tanrı inancı"ndan farklı olarak, iktidar sorununda somutlanan siyasal bir tutuma sahip dinci akımlar, hedefi açık ve belirgin olarak geleceğe yürüyüşün engellenmesi olan, sistemleştirilmiş dogma ve önyargılardan ibaret ideolojik yaklaşımlarla kendilerini ortaya koyarlar.
Türkiye'de çeşitli dinci örgütlenmeler, hedeflerine -bazıları hedeflerinden tavizler vererek- çeşitli yöntemler uygulayarak ulaşmaya çalışıyorlar.
Türkiye'de kapitalizm ve toplumun burjuva örgütlenmesi oldukça gelişmiş durumundadır. Toplumun şeriat sistemi içinde yeniden örgütlenmesi burjuva sistemin yerleşmişlik düzeyi göz önüne alındığında oldukça zordur. Üstelik dinciliğe temel teşkil eden feodal ve kişisel bağımlılık ilişkilerinin tekelci kapitalist ilişkilerle iç içeliği ve ona bağlanmışlığı dinci gericiliği kapitalist gericilikle birleşmeye götürmüştür. Bu birleşme aynı zamanda, işçi ve halk hareken karşısında siyasal bir ihtiyaçtır da. Dolayısıyla her iki gericilik siyasal nedenlerle de birlik halindedirler. Bu kuşkusuz, iki gericilik arasında hiç sürtüşme ve çatışma olmayacağı, olamayacağı anlamına gelmiyor. Ancak sah siyasal nedenlerden de kaynaklanmayan birlik eğiliminin gücü ve güçlülüğünü de görmek gerekiyor.
Siyaseti, devlet işlerini kendi tekellerinde gören ve bu yönde yürüten, burjuva demokratik yönelimden çok siyasal tekelcilikten hareketle din ve devlet işlerini birbirinden ayıran Kemal-İnönü laisizmi dönemi sonrasında din, devletin yönetiminin önemli bir dayanağı haline getirildi. Burjuvazi devlet yönetiminde ve siyasal örgütlenmelerinde din faktörünü büyük ölçülerde kullandı, dinci akımlardan yararlandı ve onlara yaslandı. 'Atatürkçü" propagandayla gerçekleştirilip sürdürülen Eylül darbesinden sonra "Atatürkçü-laik" yönetim(!) din faktörünü kullanmada önemli mesafeler aldı; zorunlu din dersi, kuran kursları ve imam-hatip okullarının sayılarında olağanüstü artış, zorunlu oruç, bakanlıklarda mescitler, cuma namazları, dinci propagandaya sağlanan olanaklar vb. laikliğin göstergeleri oldu. Eylül'ün mirasçı ve sürdürücüsü Özal çok daha ileri gitti: artık dinci akımlar siyasetin ve devlet işlerinin yürütülmesinin tümüyle içindeler. Tarikatlar güç kazandı ve yaygınlaştılar. Dinci akımların gövde gösterisiyle ayinler düzenleniyor, Hafize Hanım, tarikat şeyhinin yanına devlet töreniyle gömülüyor.
Eylül ve sürdürücüsü Özal dinciliği geliştirme ve dayanak edinme tutumu izlediler. Dincilik, burjuvazi ve devletin kanatları altında güç kazandı ve siyasal mevziler edindi, ekonomik-mali olanaklarını geliştirdi. Dinci gericilik, bugün esas olarak burjuva gericiliği ve devletle birleşme konumunda ve bu konumuyla ekonomik, siyasal, örgütsel mevziler kazanmaya yönelmiş durumdadır. Esas yönüyle devlet kademelerinde mevkiler elde etmeye, buraları amaçlan için kullanmaya, toplumsal yaşamda etkisini artırmaya çalışmaktadır. Bu yönelimi, burjuvaziyle birlik halinde ve devletle çatışmadan gerçekleştirme tutumu içindedir.
İran deneyinden çıkardığı dersle Amerikan emperyalizmi de dinciliği görmezden gelmeme ve onu kullanma politikası uyguluyor. O, aynı anda birden fazla ata oynamaktadır. Faşistlerle, dincilerle, liberallerle, reformcu revizyonistlerle, askerler ve sivillerle, hatta çeşidi solcu gruplarla, zamanı geldiğinde onları uygun şekilde kanalize edebilmek için, ilişkiler kurup geliştiren Amerikan emperyalizmi, Şah döneminde dinciler üzerine oynamayı pek önemsemediğinden, sonra onları kontrol edemedi ve kendisine karşı da yönelmelerini önleyemedi. Ama ders aldı. Şimdi örneğin Türkiye'de dinci akımlara karşı burjuvazi ve devletin izlediği politika, kuşku yok ki, Amerikan emperyalizminin destek ve güdümünden bağımsız değildir. O, doğrudan ve Türk burjuvazisi ve devleti aracılığıyla dinci akımları gözetiyor, koruyup kolluyor, kısacası dincilik atına da oynuyor. Çünkü Suudi ve Pakistan koşullarında görüldüğü gibi, bir şeriat devleti ne emperyalizmin ne de yerli burjuvazinin sömürüsünün devamına, sermayenin egemenliğine engeldir. Gerekli koşulları ortaya çıkarsa, yine ne Amerikan emperyalizmi ne de yerli burjuvazi, kontrol edip yönlendirebilecekleri bir şeriat devletinin kuruluşunu reddederler.
Türkiye'de dinci akımların bugünkü konumlarının ayırt edici özelliği, emperyalizm ve burjuva gericiliğiyle birliktir. Belirli an ti-emperyalist, an-ti kapitalist ("faiz karşıtlığı" gibi) söylem, dinciliğin etkisindeki emekçi insanların özlemlerini giderici cila niteliğindedir. Anti-emperyalist söylemin bir diğer nedeni ise, feodal kategorilerle bağlantı içindeki tekel-dışı, özellikle ticaret burjuvazisinin çıkartandır.
Öte yandan Türkiye'de çeşitli radikal dinci akımlar da ortaya çıkmış durumda, iktidarın devrilip, emperyalizmle bağların koparılmasıyla, silahlı mücadele yoluyla bir şeriat devleti kurulması programına sahip olanlara kadar radikal dinci akımlara rastlanıyor. Kuşkusuz onlar da dinci akımların genel olarak sağladıkları devlet desteğinden yararlanarak gelişme olanaktan buluyorlar, ancak devletle doğrudan bağlantılara ve bu yönlü bir desteğe sahip değiller.
Eylül'ün bir yandan dinciliğe gelişme olanaktan ve destek sunarken, diğer yarıdan MSP gibi dinci-şeriatçı siyasal mihraktan yasaklayıp yargılaması, çeşitli radikal dinci örgütlenmelerin ortaya çıkışının bir nedeni oldu.
Daha çok, geri ve ilkel dogma ve ön-yargılarıyla alt tabakalardan yansıyan bu radikal dinci eğilim, en azından devlet karşıtı bir yön taşımaktadır. Sosyal demokrasi, bir dizi liberal, solcu aydın, reformcu revizyonist devlet savunuculuğu ve düzen-içiliği ilke edinmişken, belli dinci akımlar devlet karşıtı eğilimler taşıyan radikal bir konumdadırlar.
Burjuvaziyle birleşme halinde ve düzenin kaldıraçtan arasında olan dinci akımlar da şeriat devletini öngörüyorlar; ancak bunlar devletin koruyucu kanatlan altında palazlanırken, radikal dinciler, dinciliğe açılan şemsiyeden genel olarak yararlanırken kendilerine düzen dışı konumlar yaratma eğilimleri de taşıyorlar.
Eski MHP'li faşistlerde de Eylül sarsıntısının şoku yaşanıyor. Faşistler kendilerini yeni koşullara adapte etmeye uğraşıyorlar. Dağınıklıklarını henüz tümden gideremediler. Eski kadroların önemlice bir kısmı ANAP ve sonra DYP içinde örgütlendi. MÇP'nin de tam toparlayıcı olduğu söylenemez. En uyanık kesimler kendilerine Mafya içinde yer bulmaya girişti. Bir kesimse dincilere, bu arada radikal dincilere katıldı. Faşistlerde din faktörünü kullanmanın ağırlık kazandığı, dinci söylem, slogan ve taleplerin fonksiyonel hale geldiği görülüyor. Türk-İslam sentezinde ağırlık noktası İslam'a doğru kaymış bulunuyor. Faşist hareket belirgin bir dinci görünüm veriyor.
Eylül'ün haklarını teslim etme yerine haklarını yiyerek cezalandırmaya yöneldiği faşistlerde de devlete güvensizlik eğilimi ortaya çıkmış bulunuyor. Devlete yardım etmeye koştururken cezalandırmalara uğrayan, birkaçı idam edilen faşistler içinde umutsuzlukla birlikte böyle bir eğilim oluşması doğaldır. Bu durum, dinin toplumsal etkisinin artışıyla, ırkçılıktan ümmetçiliğe, şeriatçılığa kayış eğilimiyle birleşince, faşist hareketin toparlanmasında gecikme yanında, faşistlerden özellikle radikal dinci akımlara katılmalara, buysa bir sonuç olarak iki hareket arasında çatışmalara yol açıyor. Ama, aynı zamanda radikal dinci akımların bir özelliğini de ortaya koyuyor.
Şeriat devletine dönüşüm, devletin örgütlenmesinde bir biçim değişikliği oluşturur. Bu dönüşümde sermayenin egemenliğinin sarsıntıya uğraması -çeşitli siyasal kararlarla geçici bir dönem zora koşulsa da- olanaksız olduğu gibi, bu, ileriye doğru bir dönüşümü ifade etmez. Dolayısıyla, genel olarak dinci akımların, özellikle radikal dinci akımların şeriat devleti öngörüleri ve ikincilerin devlet karşıtı eğilimleri, bir bütün olarak alındığında tarihin tekerleğinin ileriye dönüşüne katkıda bulunmaz. Genel karakteri tekerleğin geriye döndürülmesine yandaşlıktır.
Günlük ve yerel politik mücadelenin gelişimiyle ilgili olmayarak Orijinal toplumsal siyasal koşullarda radikal dinci akımların emperyalizmi ve burjuva gericiliğini zayıflatıcı bir rol oynayabilmeleri, kuşkusuz tümden olanaksız değildir. Ancak genel olarak, programlarının şeriat devleti ve şeriatçılık olduğu görmezden gelinerek, devlet karşıtı eğilimlerinden hareketle, onları emperyalizmi, burjuva gericiliğini, faşizmi zayıflatıcı akımlar ve güçler arasında sayarak bir tür ilericilik atfında bulunmak olacak şey değildir.
Bugün Türkiye'de bu yaklaşımla/özellikle radikal dincilerle birlik ve ittifak arayışları görülüyor. Başta TBKP, hemen tüm düzen yanlısı akım ve örgütlerle geliştirmeye çalıştığı birlik ve "milli mutabakat"ı dinci akım ve örgütlere kadar uzatmaktadır. TBKP yanlısı çeşitli örgütlerle radikal dinci benzer örgütler arasında eylem ve güç birliği kararlan alındığı biliniyor. Bu, ancak TBKP'nin düzen-içiliğinin bir göstergesi olabilir, ama devrimci bir yaklaşım sayılama?
Toplumsal siyasal koşullardaki değişmelere ve siyasal mücadelenin gelişimine bağlı olarak çeşitli dinci akımların siyasal konum ve tutumlarında kaymalar, belirtildiği gibi olanaksız değildir ve istisnai olarak bu tür belli hareketler ilerici özellikler kazanabilirler; bu durum belli bir birlikçi yaklaşımı gerekli kılabilir. Ama bu, son derece geçici ve şarta bağlı siyasal birliklere yol açabilir. Bu tür istisnai durumlar da dâhil olmak üzere genel olarak dinci akımların gerici ideolojik yapıları ve şeriatçı amaç, hedef ve yönelimleri bir an için bile gözden kaçınılamaz. Hele olası istisnai koşullar tüm zaman ve mekânlar için genelleştirilerek, ne tür bir devlet karşıtlığı olduğu önemsenmeksizin dincilerin devlet karşıtlığı birlik temeli olarak var-sayılırsa şeriatçılığın yedeğine düşülmekten başka şey yapılmış olunmaz. Üstelik böylesi bir yedeklik emperyalizm ve burjuva gericiliğin de yedeği olmak demektir.
Genel olarak dincilik bugün ve gelecek açısından gericiliğin teme! unsurları arasındadır; emperyalizm ve burjuva gericiliğin geleceğe yönelik hesaplarında proletarya ve halk hareketine karsı kullanılmak üzere hesaba katılmakta, korunup kollanmakta, palazlandırılmaktadır. İstisnai koşullardaki olası kopmalar bir yana, dincilik, sosyal temelini oluşturan feodal kategorilerle birlikte emperyalizme ve burjuva gericiliğine bağlanmıştır. Emperyalizm ve kapitalizme karşı dinciliği birleşilebilecek güç olarak görmek sosyal ve siyasal bilimlerden hiçbir şey anlamamak demektir.
Emperyalizme ve kapitalizme karşı, siyasal özgürlükler için ve faşizme karşı mücadele edeceksin, ama böyle bir mücadeleye karşı oluşturulmaya yönelinen güçlerden biriyle, dinci gericilikle birleşeceksin. Hele başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere emperyalizmin hesapları Türkiye ile de sınırlı olmayarak tüm Orta ve Yakın Doğu'yu kucaklarken... Dincilik, emperyalizmin üzerine önemle oynadığı atlardan biridir ve orijinal istisnai koşullar dışında dinci akım ve örgütler birleşilebilecek bir güç olarak görülemez. Marksistler dinciliğin güç kazanmasına yol açabilecek tüm davranışlardan kaçınacaklardır. Bilinmelidir ki, dinciliğin gelişmesi proletaryaya ve halka karşıdır, özgürlüğe karşıdır. Dincilik Marksizm’e karşıdır; ideolojik alanda burjuvazinin Marksizm’e karşı yedekleyip kullanmaya çalıştığı silahlar arasındadır, zaman ve mekân gerekli kıldığında İran'da, Pakistan'da, hatta bir ölçüde Polonya'da görüldüğü gibi başlıca silah olabilmektedir.
Bugün ve toplumsal siyasal koşullar orijinalite kazanarak değişmedikçe dincilik birleşilebilecek bir güç değildir, olamaz. (Bu, kuşkusuz gericilik içindeki çelişme ve çatışmaların devrimin dolaylı yedeği oluşunun inkârı anlamına gelmez. Gericiliğin çeşitli mihrakları arasındaki çatışmalardan devrimin gelişmesi için yararlanmak kesinlikle gereklidir; ama bu, bu tür çatışmalarda taraf olmak, çatışan taraflardan birini diğerine karşı desteklemek ve yanında saf tutmayı gerektirmez.)
Tarihte mezhep sapkınlıkları olarak ortaya çıkan ilerici dinsel hareketler görüldü. Münzer örneği verilebilir. Bir yandan yoksul yığınların ilkel komünizmden kalma özlemlerinden kaynaklanan, diğer yandan yeni gelişmekte olan ama henüz kendi bağımsız ideolojisini geliştirememiş burjuvazinin kendisini feodal (ve o zaman geçerli tek ideolojik biçim olduğu için dinsel) kabuk içinde dışa vurmasıyla oluşan Münzerin köylü savaşı dinci ideolojik biçimlere bürünerek gelişmişti, ama tümüyle ilerici-devrimci nitelikteydi. Koşulların bambaşka olduğu kuşkusuzdur. Bugün burjuvazi gericileştiği gibi, ilerici bir hareketin bürünebileceği geri ideolojik şekillenmeler, başlıca burjuva şekillenmeler olabilir. Şekillenmenin uç noktada hâlâ dinci bir biçimle gerçekleşmesi söylendiği gibi tümden olanaksız değildir, ama son derece orijinal koşullan gereksinir. Proletarya devrimleri çağında yaşanıyor, artık sadece feodal değil burjuva-kapitalist gericiliğe karşı savaş gündemdedir ve böyle bir savaşta bırakalım dinci-feodal gericiliği, burjuva gericilik hedeftedir.
Ve son olarak, dinci gericiliğe karşı oluş, hiç kuşkusuz tek tek dindarlara, "tanrı înancı"na sahip olanlara karşı oluş ve dincilikle birleşmeme tek tek inançlı insanlarla birleşmekten kaçınma anlamına gelmez. Hangi fikir ve inanca sahip olurlarsa olsunlar tüm emekçilerle sınıf birlikleri için çalışmanın gerekliliği açıktır, örneğin dindar ve olmayan işçilerin sendikalarda birliği ve bunun için uğraşmak gerektir. İnsanların yanlış fikirlerin etkinliğinden sıyrılması ve bunun için aydınlatma faaliyeti ve mücadele ayrıdır (bu gereklidir kuşkusuz ama ayrıdır), işçi ve emekçilerin sahip oldukları inanç ve fikirlerden bağımsız olarak sınıf örgütlerinde birleşmeleri için çalışmak ayrı. İşçi ve emekçileri fikir ve inançlarına göre bölemeyiz; ama dinci akımlarla da istisnai durumlar dışında birleşemeyiz. Dinci ideolojinin güçsüzleştirilmesi ve dinci siyaset ve örgütlenmelerin etkisizleştirilmesi Marksist ve devrimci hareketlerin hedefleri arasındadır, olmalıdır.

Temmuz 1989