Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Leninizm mi Gorbaçovculuk ya da Trotskizm mi?

Zafer çığlıklarından geçilmiyor. Dünya burjuvazisi, gericilik, emperyalistler, onların soldaki uzantıları çığlık çığlığa. Haksız da sayılmazlar. Dünya onlardan yana dönüyor görünüyor. Geriye, tersine doğru dönüyor görünüyor. 30-35 yıllık bir süreç bu. Stalin sonrası süreç. Geriye bir dönüş var. Bir kısmı süreci daha yakın zamanlardan da başlatsa, devrimci olanların genel olarak üzerinde anlaştıkları bir gerileme yaşanıyor.
Leninizm mi geçersizleşti? "Aşılması" mı gerekiyor? H. Kutlu ve TBKP'si bu görüşte. Yeni sosyal demokratlar, sahte "birlikçilerimiz, açıktan yazıp söylemiyor, ama böyle düşünüyorlar. Aybar, Aren gibileri zaten bu düşüncedeydiler. Trotskistler, Trotsky zaten bu düşüncedeydi. Onlar. O, zaten Leninizm’i 1917 öncesi ve sonrası Leninizm’i olarak ikiye bölüyor, "gerçek" ve "geçerli" Leninizm’i Trostky'nin Bolşeviklere iltihakı sonrası başlatıyor, bazen açık bazen üstü kapalı olarak Leninizm yerine trotskizmi ikame ediyorlardı. Aslında onlar için sorun, "aşma" sorunu da değildi; bir "tamamlama” “Bolşeviklerin karşı-devrimci yanları”nı (Trotsky, 1905) giderip “düzeltme" ve ikame sorunuydu. Onlar, Lenin'i çoktan aşmışlardı. Trotsky, Lenin'i henüz O   yaşarken, 1905'lerden beri, Ağustos Bloğu zamanlarında, emperyalist savaş karşısında Kautsky, Martov ve benzerlerinden kopmaz ve Lenin'in örgütlediği, emperyalist savaşa sonuna kadar ve tutarlı bir şekilde karşı çıkan sol enternasyonalistlerin grubu olan Zimmerwald Solu karşısında yer alırken, o "sol" söylemli "sürekli devrim" teorisiyle 1905’ten beri ve Nisan Tezleri karşısında "Yaşasın işçi hükümeti" sloganıyla ayak direrken, Brest günlerinde, NEP sorununda "aşıyordu". O, hiç bir zaman Leninist olmamış, yalnızca bir dönem Lenin’le uzlaşmıştı. Leninizm'i öteden beri "aşan" ya da "aşmaya" yeni yönelen daha pek çok kişi ve akım vardı ve var. Bugün bunların başını Gorbaçov çekiyor. Ve O'nun en büyük destekçi ve oyun arkadaşlarından biri trotskistler.
Geçen sayımızda Yeni Çözüm ile ortak bir görüşümüz olarak belirtildi, öteden beri yazıp söylüyoruz: geçersizleşen Leninizm değil, revizyonizmdir.
Ancak bir gerileme yaşandığı açık. Düz bir gelişme seyri İzlemeyen sosyalizm geçici bir düşme eğrisi çiziyor. Eski sosyalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonu bu geçici gerilemenin temel faktörü. Ve bu geçici gerileme bugün kritik bîr noktada. Burjuvazi, emperyalistler ve revizyonizm şaha kalkmış durumda. Revizyonizm pervasız, ne kızıl yıldız ve bayrak ne de orak çekiç bırakıyor. Ne partinin önder ve yönetici rolü ne Sovyetler. "Sosyalizm". "çoğulcu ve parlamenter" oldu şimdilerde. Başa anti-komünist ve dinci, milliyetçi hükümetler geçiyor. Ve tüm bunlar zafer çığlıklarıyla gerçekleştiriliyor. Revizyonistlerin, revizyonist ülkelerde gemi azıya alan gericiliğin ve destek veren emperyalistlerin çığlıklarıyla. Çığlık üstüne çığlık atan birileri daha var: Trotskistler. Eski bir hesaplaşmanın kanını güdüyorlar, intikam peşindeler. Günü geldiğini düşünüyor, başlarını doğrultuyorlar. Hesap sormaya soyundular, kibirle dolaşıyorlar, başlarını doğrultuyorlar. Kibirle dolaşıyorlar ortalıkta, nasılsa herkes Stalin'e küfrediyor. Kendilerini güçlü hissediyorlar, ağızlarını her açışlarında Stalin'e, Leninizm’e küfür çıkıyor, Stalin ve Stalin'i savunanları, Leninistleri aşağılama tutumundalar. Ne burjuvaziyi, emperyalistleri ne revizyonistleri gözleri görüyor, varsa yoksa Stalin, yalnız ve yalnızca O'na saldırıyorlar, kinle her kötülükten Stalin'i sorumlu tutuyorlar. Biliyor ama bilmezlikten geliyorlar: Marksistler böylelerini çok gördü ve çok daha zor günler yaşadılar, çok daha zor günlere de hazırlar. Birinci emperyalist savaş öncesi Marksistler her ülkede birer birer sayılabiliyor, parmak hesabına vurulabiliyorlardı. Neredeyse tüm bir sol, tüm eski sosyalistler, bütün bir Enternasyonal ihanet etmişti. Ama yine kazanamadılar. Bugün durum bundan kötü değil.
Gerileme süreci kritik bir noktada dedik. Kritikliğin iki başlıca etkeni görülüyor. Birincisi, revizyonizm işlevsizleşiyor ve yerini sosyal demokrat, liberal görümleriyle doğrudan burjuvaziye bırakıyor, Macaristan ve Polonya bu süreçte, diğerleri sırada. İkincisi, tüm zafer çığlıkları, mezarlıktan geçerken çalınan ıslıklara benziyor. Çığlıkları atanların gözlerinde korku okunuyor, şüpheyle, ürkeklikle salınıyorlar. Yaşanmış bir deney var çünkü yaşanmamış sayılamıyor. Bilenler biliyor: Gelecekten kaçılamaz. Akıntıya kürek çekmenin bilinci ya da sezisiyle şüphe ve korkuyla davranıyorlar. Zafer çığlıkları atıyorlar ama koflukları gizlenemiyor.
Bu ikincisi trotskistler açısından da geçerli. Momenti yakalamaya çalışıyorlar, elverişli bir fırsat karşısında olduklarını görüyorlar, kaçırmak istemiyorlar. Yüklendikçe yükleniyorlar. Kime, nereye? Stalin'e, Leninizm’e, sosyalizme, "Sürekli devrimleri, teslimiyetçi "tek ülkede sosyalizm" retleri, önderliksiz, çok partili, kendiliğindenci ve "işçi devlet"li "sosyalizm"leri için bulunmaz bir fırsat bugünkü geçici gerileme. Görülmüş bir hesabın öcü peşinde kinlerini kusuyorlar. Moskova Mahkemeleri üzerine kampanyalar düzenliyor, itibar iadesi istiyorlar. Genel bir ideolojik saldırı içindeler. Söylendi, güçlü hissediyorlar; eskiden söylemeye cesaret edemediklerini bugün fazlasıyla söylüyorlar.
Gorbaçov'la birlikte yaşayanların, revizyonist ülkelerin ölümcül çıkmazının trotskistleri şöyle ya da böyle dirilttiği, tüm gericiliğe olduğu gibi onlara da güç verdiği görülüyor. "Biz demiştik" konumuna oturmaya çalışarak sosyalizmden umut kesenleri, revizyonizmin çıkmazından olumsuz etkilenenleri kendilerine çekmeyi umuyorlar. Gorbaçov'un liberal merkezkaç yönelimli, özelci, bireyci, kolektivizm karşıtı "anti-bürokrat" modasının "bürokrat işçi devleti" ve "bürokratik yozlaşma" teorilerini doğrulayıp güçlendirdiğini düşünüyorlar. Sosyalizmden umut kesen liberal demokratları etkileyerek güçleniyorlar da. Böyle güçlenme dostlardan uzak olsun ama bir türden güçleniyorlar. Ve ilhak, görülmemiş yoğunluktaki Stalin saldırıları, bu saldırının ilk ve asıl sahiplerin güçlendirmezlik etmiyor. Güçlenmenin niteliği, sınıf temeli bir yana, güç kazandıkları teslim edilmeli.
Türkiye'ye bakalım. Tüm güçten ve çaptan düşmüşler, bunların gerçekleştirmeye çalıştıkları sahte "birlik", gıdasını en başta trotskizmden alıyor. Birlik toplantılarında başköşede Trotsky oturuyor. Yönlendirici O. Oluşturulmaya çalışılan ise, yeni bir Ağustos Blok'u. Yasa dişi parti karşıtlığıyla, katılanların tutum ve yönelimleriyle, Trotsky'den esinlenişiyle bir yeni Ağustos Bloğu, onun gibi çoğulculuğu ve birden fazla Marksizm yorumunu öngörüyor. Otzovistler, ultimatomcular, Bogdanovcular ve benzerlerinden oluşan Vperyod grubu Glosçular,  Bundcular,  Trostky'nin Pravda'sı ve çeşitli Menşevik grupların oluşturduğu Bloktan farklı mı? TBKP'si , TSİP'i, Kurtuluş'u ve Trotsky benzeri ünlü aydınlarıyla bizim "birlikçi" bloğumuz? Yeni Ağustos Bloğu'nun ideolojik gıdası başlıca iki kaynaktan geliyor: Gorbaçov ve Trotsky. Ortak tezler ise başlıca şunlar: "işçi" demokrasisi, yani ideolojik-politik çoğulculuk, kanatlı-hizipli çok parti, partinin araçlık ve yöneticilik etmediği çoğulcu bir "sosyalizm”, "glasnost", sosyal demokratlarla birlik ve -trotskistler yerlerinden zıplamasınlar, göstereceğiz- dünya ekonomisinin parçası olmak, kapitalizme entegrasyon. (1992'de Trotsky, Rusya'da sanayi işletmelerinin ve tröstlerin devlet mülkiyetinin, bu arada ana sermayelerinin kredi almak için özel kapitalistlere rehin konulmasını teklif etti. Bu kuşkusuz, Sovyet işletmelerinin emperyalistlerin eline geçmesinin önkoşulu ve temeli olurdu. Ama merkez komitesi bunu reddetti, Trotsky vazgeçmek istemeyip direndi, sonra direnişten vazgeçti ve bu yanlışı unutulup gitti. Bu önerisiyle, açık ki O, eski sosyalist ülkelerin tümünde devlet mülkiyetindeki işletmelerin yabancı emperyalist sermayeye peşkeş çekmesi tutumuyla birleşiyor, bu tutumu önceliyordu. Doğal değil mi? Tek ülkede sosyalizmin zaferi olanağı yoksa ya iktidarı terk edeceksin ya da emperyalistlerle uzlaşma ve işbirlikleri geliştirerek, onarla bütünleşerek, göstereceğimiz gibi, Trotsky'nin öngörüsüyle yozlaşarak, "yozlaşmış bir işçi devleti" solarak "yaşamayı" deneyeceksin. Siz bakmayın Trotsky'nin başkalarını yozlaşmayla, "yozlaşmış işçi devleti"ne yol açmakla suçlamasını, O fırsatını bulamadı, eğer bulsaydı, Kruşçev ve Gorbaçov'dan çok önce proletarya diktatörlüğünü satıp sosyalizmi hızla yozlaştıracak, kapitalist restorasyonu, daha sosyalizmin gelişmesinin ilk dönemlerinde gerek/estirecekti.) Bloğumuzun bir diğer teorik temeli, katılanlardan bir iki grup dışta tutulursa, "aşamalar”ın reddi, yani 'sürekli devrim'dir. (Gorbaçov ve dolaysız Gorbaçovcular, farklı noktadalar, onlar aşamanın da aşamasını savunuyorlar, ama yine de birlik halindeler; çünkü trotskistlerin "sürekli devrim" vurguları sözdedir ve yalnızca Stalin karşıtlığının bir öğesi olarak önem kazanmakta, bir başka Stalin karşıtıyla, örneğin TBKP ile birleşmede engel teşkil etmemektedir.)
Bizatihi bu blok Türkiye'de trotskizmin güç kazandığının bir belirtisidir. Bu blokta yalnızca açık trotskistler bulunmuyor, onlarla derinlemesine bir görüş birliği içinde olan örneğin Kurtuluş ve E. Kürkçü de sayılırsa trotskistler 7 kişilik "Hazırlık Kurulu"nda çoğunluğu ellerinde tutuyorlar. Ancak öyle görünüyor ki, bu blok da, tıpkı Ağustos bloğu gibi, bir "Hazırlık Kurulu" oluşturmanın ötesine geçemeyecek ve bir Merkez Komitesi ya da "Merkez Yönetim Kurulu" seçemeden dağılacaktır. Fazla iddialı isimleri kapsıyor çünkü ve temeli yapay ve kof. Şimdi bir modaya uyarak birlik halindeler, "birlikçilikleri" sahte ve ne sınıfa dayanıyorlar ne de böyle bir kaygıları var.
Ama bu blok bir şeyi gösteriyor. Stalin ve Leninizm karşıtlığında Trotskistler ve Gorbaçovcular birleşiyorlar. Her ikisinden birden etkilenenler bu birliğin içinde yer alıyorlar. Trotskistlerin Gorbaçov ve Gorbaçovculardan özde bir farklılıkları yoktur, birbirlerini dışlayan bir bir ideolojik ayrılıkları yoktur. Üstelik Trotskistler gericiliği, karşı devrimi, liberalizmi savunmada Gorbaçov'un bile ötesine geçiyor, O'nun gericiliği ve liberalizmiyle yetinmiyorlar. Trotkistlerin birleştiği, 56 Macar karşı devriminin tüm Batı'nın, dünya burjuvazinin hayranlığını ve desteğini kazanmış önderi, liberalizm ve özel mülkiyetçiliğin öncülerinden, geçenlerde partilerini ve kızıl yıldızlarını söküp atan Macar liberallerinde kahraman ilan edilen İmre Nagy ve doğruysa Gorbaçov tarafından bile faşist ilan edilmiş aşırı liberal Boris Yeltsin'dir. "Gelecek çok partili sosyalist demokrasinindir" diyen trotskizmin ve trotskist 4. "Enternasyonalin önderi Ernest Mandel, "işte sosyalizmin gerçek yüzü" diye konuşarak devam ediyor:
"Bu temelsiz bir düş, bir ütopya değildir; bu, tarihin gerçeği ve adaleti yeniden sağlayarak sonuca ulaşma biçimidir. Bu gerçek bugün, Stalin'in bütün suçlarının tek tek açığa çıkarak mahkûm edildiği SB'den kendini açığa vurmuştur. Stalin'in kurbanlarının hepsinin itibarları bugün iade edilmektedir. (...) İki hafta önce Budapeşte sokaklarında, 1956 devriminin komünist başkanı yoldaş İmre Nagy'nin cenazesine 250 bin insan katıldı. Sovyet halkı Moskova mahkemelerinde mahkûm edilenlerin itibarlarının iadesini sağlayana dek (Sovyet halkını tenzih ederiz, itibar iadesini sağlayan Gorbaçov'dur, bunun "bürokratik yozlaşma ve diktatörlük" tezinin sahibi trotskistlerce de böyle olması gerekirdi-ÖD) 50 yıl beklemek zorunda kaldık. Macar halkı İmre Nagy'nin ve tüm 1956 devrimi şehitlerinin itibarlarının iadesini sağlayana dek 30 yıl bekledik. (...) SSCB'de olanlar, Macaristan'da olanlar haklılığımızın büyük bir doğrulanmasıdır. Hareketimiz için büyük bir zaferdir. Moskova duruşmalarını kınarken, Macaristan devrimiyle dayanışırken uzun süre yalnız kaldık. Şimdi milyonlarca insan bu davaya sarılıyor ve onu son zaferine doğru taşıyor.
"Birinciyle ilişkili iki tarihsel zaferi daha kaydetmek gerekir. Bunlardan birincisi şudur: içinde bulunduğumuz dönemde proleter enternasyonalizminin tekrardan canlanıyor oluşudur. (...) Çinli öğrencilerle dayanışma gösterilerinin en büyüklerinden birinin Moskova'da yapılmış olduğunu duymak yüreğimizi ısıtıyor. Bu konuda SBKP'nin disiplinini kamu önünde açıkça çiğneyen Boris Yeltsin'in politik cesaretini kutlamamız gerekir. Yeltsin, bu konuda tarafsız bir gözlemci gibi davranan SB Halk Temsilcileri Kongresi ile üyesi bulunduğu parti Merkez Komitesi'nin bu çizgisine rağmen öğrencileri desteklediğini ilan etmiş ve katilleri kınamıştır. " (Sınıf Bilinci, s. 4-5)
Trotskist önder Sovyetler ve Macaristan'da olanların yanındadır. Ama buralarda olan nedir? O, kimin yanındadır? Macaristan'da milyonlarca insan hangi davaya sarılıyor? Bizzat bu yandaşlık, trotskizmin her zaman gericilik ve burjuvazinin yanında saf tuttuğunun kanıtıdır. Macaristan'da gericilik ve burjuvazinin yanında saf tuttuğunun kanıtıdır. Macaristan'da sosyalizmden geriye biçimsel ne kalmışsa, terk edildi. Parti resmen sosyal demokratlaştırıldı. Herhangi bir burjuva partisine dönüştürüldü. Adıyla-sanıyla, anayasadan yönetici ve önder rolüne ilişkin madde çıkarılarak, özel mülkiyet yasalaştırılarak, bir parlamento kurularak. Macaristan Avrupa Konseyi'ne katılmak için başvurdu. Söylendi: Avusturya'dan bir farkı kalmıyor O'nun. Ve Mandel bu Macaristan'ın yanında. "Bürokratik işçi devletinin alternatifi burjuva parlamenter demokrasisi olmalı! "Üretenin yönettiği" "işçi demokrasisi" bir burjuva demokrasisi olmalı. "Özgür üreticilerin birliği" ve devletçi olmayan "kolektivizm", "özyönetim", hatta bu bile değil, özel mülkiyet sistemi olmalı! Milyonlar davaya sarılıyormuş! Hangi dava? Milyonların sarıldığı davanın nasıl bir dava olduğu önemlidir. Yoksa milyonlar emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda davalara da sarılıyorlar. 1. Emperyalist savaş örneğinde olduğu gibi... Afganistan'da olduğu gibi. Polonya ve Macaristan'da milyonlar, sosyalizm olarak gösterilen devlet kapitalizmi ve revizyonizmden duydukları nefreti kullanan burjuvazinin liberalizm ve özel mülkiyetçilik davasına sarıldırıldılar. Kendi sınıf çıkarlarına değil, yaratılan yanılsama ortamında aldatılarak burjuvazinin sınıf çıkarlarına sarıldılar, tıpkı 56'da yine Macaristan'da olduğu gibi. Ama konumuz bu değildi, yalnızca trotskistlerin kimlerle birleştiklerini ve neyi savunduklarını göstermek istemiştik. Nagy ve Yeltsin doğrusu tam trotskistlere yakışan dostlardır. Ve Sovyetler ve Macaristan'da olanlar, tam trotskistlerin savunmasına layık gelişmelerdir
Önderin politik konumu bu. Ama trotskizme yeni iltihak eden bir eski Maocu durumdan habersiz, yazısı derginin aynı sayısında yayınlandığı için önceden okuma fırsatı bulamadığı anlaşılıyor. Tahminlerinden yola çıkarak, öyle anlaşılıyor, çala-kalem yazmış. Gorbaçov'u eleştiriyor. Mandel milyonların davaya sarıldığından söz ederken, "isterim ki yanılmış olayım" diyerek bir ihtiyat payı koymayı ve Gorbaçov'la birlikte perspektifini dışlamamayı ihmal etmiyor, ama "kitleye dayanmayan bir hareketin bürokratik diktatörlükle biteceği de çok açıktır" diye yazıyor, Muzaffer Bal. Anlaşılmaz iç tutarsızlıklar... Orada zaten bürokratik diktatörlük yok muydu? Yıkılmış mıydı? Gorbaçov'la mı yıkıldı? Yıkılmadıysa, Gorbaçov hareketinin bir yeni bürokratik diktatörlükle sonuçlanması olanaksız olmalı. Herhalde yıkılmış! Peki, kitleye dayanmadan nasıl yıkıldı? Ve eğer Gorbaçov, kendi başına ya da "kitleyle birlikte" yıktıysa o zaman Gorbaçov'u niçin eleştiriyorsun be adam? Üstelik M. Bal Yeitsin'i de eleştiriyor, öyle görünüyor.
"Gorbaçov en büyük özgürlüğü, sosyalizmin karşıtlarına tanımakta, çünkü bugün en büyük destekleyicileri bunlar. (...) Yeltsin-Sakorov gibiler Sovyet özgürlüğünü tatmakta. Sovyet işçisinin Yeltsin'i seçmesi veya diğer reformcuları seçmesi, bizi, Marksistleri şaşırtmıyor (...) Alan Yeltsin veya Yeltsincilerindir" (Sınıf Bilinci, s. 4/5)
Ve M. Bal kafasının karışıklığına bakmadan boyundan büyük işlere kalkışıyor. Ne mi yapıyor? Gorbaçov'la Stalin arasında paralellikler kurmaya kalkıyor. Aynı şeyi, Gorbaçov'un adını vermeden, Stalin dönemi ve bu dönemin son parti Kongresi olan 19. Kongrenin ideolojik-politik tezleriyle Stalin sonrası dönem arasında bir süreklilik olduğunu iddia eden Engin Erdem de SBKP (B) 19. Kongresi üzerine yazısıyla yapmaya çalışıyor.
Önce kısa kısa E. Erdem'in kurduğu paralelliklere değinelim.
19. Kongre raporu, Sovyetler Birliği "tedricen sosyalizmden komünizme geçme yolunda ilerleyişini sürdürmektedir" saptaması dolayısıyla suçlanıyor, aynı saptamanın 20. ve 27. Kongrede de yapıldığı söyleniyor.
Aymazlık bu kadar olur. Bir ülkede sömürücü sınıflar tasfiye edilmiş, sosyalist ekonomi kurulmuş ve gelişiyorsa, "hayır, sosyalizm kurulmadı" demek mi gerekiyor? Ve bir kez sosyalizmin ekonomik temelleri kurulduktan sonra, eğer ülke proletaryanın egemenliğinde kalmaya devam ediyorsa, tek bir şey olanaklıdır: Proletaryanın, köylülükle birlikte kendisini de ortadan kaldırmasına doğru bir gelişme, ekonomide meta üretiminin kalıntılarının ve bölüşümde burjuva hakkı içinde olmak üzere değer yasasının sınırlı da olsa işleyişine olanak tanıyan tüm koşulların "tedricen" tasfiyesine doğru bir gelişme; ekonomik temelde ilerleme ve kültürel gelişmeye bağlı olarak kol ve kafa emeği arasındaki farkın giderilmesi ve yanı sıra yöneten ve yönetilen farklılığın kalkması yönünde gelişme ve bu, adıyla sanıyla ikinci evreye doğru gelişme demektir. Komünizme doğru gelişme. Nesnel durum buysa, bunun saptanmasında bir terslik olmamak gerekir.
Aynı şeyi Kruşçev ve O'ndan sonra gelenlerin söylemesine tek ama önemli bir terslik vardır: Komünizm yönünde ilerlemeden vazgeçilmiştir. Proletarya diktatörlüğünden vazgeçilmiştir. Meta üretiminin ve değer yasasının sınırlanmasından vazgeçilmiştir, tersine bunların önü açılmıştır Nesnel durum farklılaşmıştır. Ve teoride bir fark: 19. Kongre "komünizme tedricen geçiş"ten söz ederken, Kruşçev, "gulaş komünizmi" güldürmecesiyle bir "sıçramalı” gelişimin sözünü ediyordu. Ama fark bu değil, yukarıda söylenendir. Kapitalizmin tüm kalıntılarının tasfiyesi ve sosyalizmin geliştirilmesi yolu tutulduğunda komünizmden başka gidilecek yer yoktur. Kruşçevin tutmadığı ise bu yoldur ve Stalin'le Kruşçev arasında boşuna paralellikler kurulmasına uğraşılmamalıdır. Makina traktör istasyonlarını kamu mülkiyeti kurulmasına uğraşılmamalıdır. Makina traktör istasyonlarını kamu mülkiyeti olmaktan çıkararak kolhozlara devreden, kar amacıyla üretimin yolunu açan liberal reformlara girişen Kruşçevin komünizmden söz açması sahtekârlıktır. Ve gerçekçilikle sahtekârlığın aynılaştırılması o ölçüde sahtekârlıktır.
19. Kongre raporu, barış için mücadele ve barış içinde bir arada yaşamayı savunup mümkün gördüğü için suçlanıyor. Ve 20. ve daha sonraki Kongrelerin lafız olarak benzer tezleri savunması dolayısıyla 19. Kongrenin çizgisi sonrakilerle aynılaştırılıyor.
E. Erdem, laf olsun diye yazıyor. Barış içinde bir arada yaşama politikasının koyucusu Lenin'dir ve bu politikanın savunulmasında bir terslik yoktur, ta ki bu politika doğru sınıf güçleri üzerinde şekillendiriliyor olmaktan çıkmasın. "Sürekli devrim"ci baylarımız istedi diye Lenin maceralara kalkışmamış, değişik toplumsal sistemler altında yaşayan ülkelere savaş açmamıştı. Sosyalist yurtlar ancak varlıklarını tehdit eden durumlarda ve uluslararası proletaryanın çıkarları gerektirdiğinde savaşlara zorunlu kalırlar. Kapitalist ülkelerle barış içinde bir araya yaşıyor olmaktan, bazı durumlarla içleri kan ağlasa da kaçınmazlar, önemli olan, bu politikanın sosyalist ülkeler, uluslararası proletarya ve ezilen halkların güçlü omuzları üzerine kurulması ve yürütülmesidir. Ve ikincisi bu politikanın, enternasyonalizmle, proletarya ve halklara verilen ve verilmesi gerekli destekle çelişme oluşturmaması, bir arada yaşamanın, ideolojik bir arada yaşama ve işbirliğine, ticari işbirliğinin (alış-verişin) sınıf farklılıklarından vazgeçilmesi noktasına vardırılmamasıdır. 20. Kongre'de Kruşçev'in ve daha sonra diğerlerinin yaptıkları ise budur. Kruşçev, barış içinde bir arada yaşamayı savunduğu için değil, başka Amerikan emperyalizmi olmak üzere emperyalizm önünde "nükleer silahlar sınıf tanımaz, felakete yol açar" teziyle diz çökmesi, sınıfsal pozisyonu terk ederek emperyalizmle işbirliğine yönelmesi, proletarya ve halklara, devrimlere destekten vazgeçmesi nedeniyle revizyonisttir. Stalin barış içinde bir arada yaşama gerekçesiyle Kore'yi desteklemekten uzak durmadı, ama Kruşçev devrimlere karşı olduğunu ilan etti. Ardından gelenler ise, bu politikayı emperyalistlerle dünyanın paylaşılması içeriğiyle uyguladı. Yine temel farklılığa geliyoruz: proletaryanın çıkarları, egemenliği ve sosyalizmden vazgeçildikten sonra barış içinde bir arada yaşama politikası sosyalist içeriğini kaybeder; böyle de olmuştur, insan bir kez yolunu şaşırmasın, Stalin'le, temel özelliği O'na küfür olan Kruşçev'i özdeşleştirmeye çalışmakta sakınca görmez oluyor.
Ve barış içinde yarış... Proletaryanın, sosyalist inşayı ilerleterek, sosyalizmin üstünlükleri aracılığıyla bir örnek ortaya koyması da ne Stalin'e aittir ve ne de yanlış bir tutumdur. Ne söylenmek istendiği bazen anlaşılmaz oluyor. Trotstistlere göre sosyalizmi inşa etmemek gerekiyordu, çünkü bu olanaksızdı, Avrupa'nın yardımını gereksiniyordu, bunlara değineceğiz; ama tüm bunlara karşın, sosyalizmin kapitalizme üstünlükleri, en azından teorik olarak varsayılmamak mı gerekiyor? Ya da bu üstünlük bir askeri üstünlük mü, savaşla mı ortaya konması gerekiyor? Hangi mantıkla "sosyalist iktisat sisteminin kapitalizmle barışçıl rekabet içinde her geçen yılda gözle görülürcesine kapitalist sisteme üstünlüğünü kanıtlayacağı" tezi eleştiriliyor? Marksist Leninistlerin "barış içinde yarış" politikasına yönelik eleştirileri, bunun, emperyalistler ve dünya burjuvazisiyle tek "mücadele" tarzı olarak anlaşılması ve her şeyin "barışla peşkeş çekilmesi noktasındadır. Her şeyin, devrimlerin, proletaryanın uluslararası çıkarlarının, dünya halklarının “barış"a peşkeş çekilmesi noktasında, burjuvazi ve emperyalistlerle farklılığın salt ekonomik üstünlük kanıtlanmasına indirgenerek ideolojik-politik zıtlıklardan vazgeçilmesi, bu alanlarda onlara boyun eğilmesi eleştirmelidir, eleştirilmiştir. Yoksa eleştirinin sosyalizmin kapitalizme ekonomik alandaki üstünlüğünün ve bunun pratik olarak da kanıtlanarak dünya proletaryası ve halklarına bir örnek sunulmasının eleştirisine vardırılması anlamsızdır. Trotskistler burada da temel farklılığı, proletarya ve onun çıkarlarını, sosyalizmi savunup savunmamayı es geçiyorlar. Ve iş gülmeceye dönüşüyor: Stalin ile Kruşçev benzerdirler! Buna kimi inandırabilirsiniz? Gülünç olmayın!
Tek ülkede sosyalizmin zaferi konusuna ileride değineceğiz.
M. Bal'ı da unutmayalım. M. Bal boyundan büyük laflar etmeyi aklına koymuş, çam üstüne çam deviriyor:
"Gorbaçov'un elindeki bayrak ne renk olursa olsun sonuç olarak Stalin'in bayrağı (...) Yalnızca Gorbaçov, Stalin'in bayrağı fazlaca kanlı olduğundan, rengini boyayarak yine Stalin'in bayrağı ile Stalin'e savaş açmakta." Ve "Gorbaçov'un bayrağı, kapitalizmin bayrağıdır." Bu, haddini bilmezliktir. Evet, Gorbaçov, kapitalizmin bayrağını taşıyor, kapitalisttir; ama Stalin'e Trotsky bile kapitalist demedi. "Bürokrat" falan filan ama Trotsky Stalin'e kapitalist suçlamasını yöneltmemişti.
"Fazla kanlı" imiş Stalin'in bayrağı. Evet, onun üzerindeki proletaryanın kanıydı. Stalin'in bayrağı kızıllığını, proletaryanın sosyalizm uğruna döktüğü kandan alıyordu. Bal'ın kastettiği "kan" bu değil tabii. O, Stalin'in döktüğü kanı kastediyordu. Evet ama dökülen kimin kanıydı? Burjuvaların, aristokrasi kalıntılarının, onların savunucularının bir de Nazi Saldırganlarının değil mi?
Ve Bal, Stalin'le Gorbaçov arasında paralellikler kurmaya girişiyor; "sosyalist demokrasi" dışında hemen tüm konularda, enternasyonalizme bakışta, kol emeğinin ezdirilmesinde, devletin güçlendirilmesinde, bilginin azınlıkta toplanmasında vs. Stalin'le Gorbaçov aynı şeyleri düşünüyorlarmış ve benzer şeyler yapmışlar. Deli saçması!
Bir proleter savaşçı, sanayi ve tarımda kolektivizasyonun uygulayıcısı, sosyalist dönüşümlerin ve inşanın önderi, Avrupa ve Asya'da tüm devrimlerin destekleyicisi, anti-faşist savaşta dünya halklarının en büyük yardımcısı, sosyalist anayurdun yılmaz savunucusu, emperyalistler ve dünya burjuvazisiyle tek bir "kötü uzlaşması" gösterilemeyecek büyük bir Marksist’le iflah olmaz bir revizyonist, aşırı bir liberal, özel mülkiyetçi, sosyalizm yıkıcısı, kapitalizmle bütünleşme ve Ortak Avrupa Evi savunucusu, proletarya ile tek ilgisi ona düşmanlık olan Gorbaçov'u aynılaştırmaya ağzı bozmadan söyleyecek laf bulmak olanaksız. Öyleyse, söylemeyelim!
Gorbaçov da Stalin de işçi sınıfının hem üreten hem yönetim güç olması ilkesini reddediyorlarmış! Gorbaçov'u bir yana bırakalım. Onun sınıfla ilişkisi üzerine bu dergide çok yazıldı. O, sınıf üzerinde diktatörlük uygulamaktadır, revizyonist bir burjuva diktatörlüğü sisteminin başındadır, Stalin ise, bir "işçi devleti"nde, sosyalist bir ülkede, ama işçi sınıfının egemen sınıf ve yöneten olmadığı bir ülkede bir diktatör, "bürokratik kastın başı", öyle mi? Uzun tartışma, ama yine de söylenmeli: nasıl sosyalizm ve nasıl bir diktatörlük bu? Teorik olarak konuşulduğunda, sosyalist bir ülke ancak eğer proletarya egemen sınıf olarak örgütlüyse ve yönetici güçse olanaklıdır. Hem parti yozlaşmış ve "işçi devletini" yozlaştırmış olacak ve hem de ülke hala sosyalist kalacak, bu ancak kısa bir dönüşüm dönemi için geçerlidir. Ancak trotskizme göre süreklilik kazanıyor! "Bürokratik kast"ın yönetimine rağmen ülke sosyalist olarak kalmaya devam ediyor. Sosyalist bir "bürokratik kast" mı bu? Sosyalistse "bürokratik kasriığ ve eğer "bürokratik kast" ise sosyalistliği geçersizdir. Burada giderilemez bir paradoks ortaya çıkıyor. Ama eğer Bal'ın dolaylı olarak söylediği gibi Stalin'in bayrağı Gorbaçov'unki gibi kapitalistse, nasıl oluyor da kapitalist bir yönetim altında ülke sosyalist ve devlet "işçi devleti" olarak kalabiliyor? İç tutarsızlık: proletarya yönetici sınıf değil ama ülke sosyalist. Ve bu teorik kavrayış trotskistleri liberal yönetimli Macaristan'ı sosyalist olarak selamlamaya götürüyor. Ne denir isteyen liberalizmi, kapitalizmi savunmakta özgürdür. Ama bu işe Stalin'i karıştırmayın. Stalin, bal gibi egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın önderiydi. 'Siz ondan herkes için demokrasi istediniz, tanıyamazdı, kabullenemezdi, çünkü Marksist’ti. Hizip özgürlüğünüzü kabullenmedi, ayrı parti kurmanızı kabullenmedi, yıkıcılığınızı, Avrupa'da devrim bekleyen edilgen ve teslimiyetçi beklemeciliğinizi, Nazi'lerle bile sosyalist Anayurda karşı işbirliği içine girmenizi kabullenemezdi, ihaneti kabullenemezdi ve siz O'na "diktatör" dediniz. Evet o bir diktatörlüğün uygulayıcıyıydı, burjuvazi ve uzantıları üzerinde bir diktatörlüğün, proletarya diktatörlüğünün uygulayıcısı. Proletarya diktatörlüğüne tahammül edemediniz, işçi sınıfının yönetici güç oluşuna katlanamadınız. Şimdi de "işçi sınıfının yönetici güç olması ilkesinin sözünü ediyorsunuz. Ağzınıza hiç yakışmıyor bu!
Stalin'e niçin kızıyorsunuz? Yolunuzu kesti diye. Ama sizin yolunuzu kesen Stalin değil ki, Lenin'di, o, 17'ye dek ayrı durduğunuz, sürekli polemik halinde olduğunuz (doğal ki, müridi olduğunuz Trotsky'yi kastediyoruz), kendisine ve partisine karşı komplolar düzenleyip bloklar kurduğunuz Lenin, bunu göstereceğiz, ve Stalin yalnızca Lenin'in yolundan yürüyerek O'nun tutumunu sürdürdü. Trotsky'nin temel teorik tezleri olan "sürekli devrim" ve "tek ülkede sosyalizmin zaferinin olanaksızlığı" Lenin'e karşı ileri sürülmüş ve Lenin tarafından eleştirilmişti. Özellikle tek ülkede sosyalizmin inşasına girişildiğinde, bu sorunla ilgili çatışma Stalin ile Trotsky arasında çıktı, çünkü Lenin yaşamıyordu. Ve teorik tartışmanın ötesinde pratik bir sorun haline gelen sosyalizmin tek ülkede inşası tartışması sert ve çatışmalı oldu. Çünkü sadece laf edilen dönem geride kalmış, sorun pratik yakıcılığı içinde ortaya çıkmıştı.
"Sürekli Devrim" teorisine ilişkin
Aralık 1926'da Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu'nun 7. Genişletilmiş Plenumunda Trotsky "Lenin'in 1917 Mart-Nisan politikasını önceden tamamladığını" ileri sürmüştü. Yani o Lenin'i öncelemiş. Ne ile? "Sürekli devrim" teorisi ile. Ukalalık, değil mi? Trotsky çok kendini beğenmiş birisidir, ama bazen böyle kantarın topuzunu kaçırdığı da olur. Lenin, ölümden sonra böyle bir iddiayla karşılaşacağını tahmin ettiğinden değil her halde, ama ileri sürdüğü tezlerin daha o zamandan maceracı bir yaklaşımla yorumlanmasını önlemek istediğinden, onları özellikle Trotsky'nin "sürekli devrim"ci tezlerinden ayırmak gereğini duymuştu:
"Köylülüğün burjuvaziyle anlaştığı şu anda bu gelecek aşama imkânı yüzünden ödevini unutan bir Marksist, bir küçük burjuva durumuna düşer ve proletaryaya, küçük burjuvaziye güven telkin etmiş olur. Köylünün artık burjuvazinin yedeği olmayacağı, sosyalist devrimcilerin (...) artık burjuva hükümetinin bir uzantısı olmayacakları şairane, güler yüzlü, hoş bir gelecek 'imkânı', bu güleç gelecek 'imkânı' köylünün hala burjuvazinin peşine takılı bulunduğu, sosyalist-devrimcilerin ve sosyal demokratların burjuva hükümetinin bir eki, bir uzantısı ve 'Majesteleri' Lvov'un muhalefeti olma rolünde kaldıkları bugünkü kederli günü ona unutturacaktır.
"(...)
"Tamamlanmamış, -ve henüz köylü hareketini sonuçlandırmamış- burjuva demokratik devrim 'üzerinden sosyalist devrime atlamak' arzusuyla, bu sübjektivizme düşmek tehlikesini göze almayalım.
"Eğer, 'Çar yok, işçi hükümeti var' deseydim, böyle bir tehlikeyle karşı karşıya bulunurdum. Ama böyle demedim, başka şey dedim. Rusya'da işçilerin, tarım ücretlilerinin, askerlerin ve köylülerin vekillerinin Sovyetlerinden başka (burjuva hükümeti müstesna " hükümet olamayacağını söyledim." (Lenin, Nisan Tezleri, s. 24-25)
Bu "Çar yok işçi hükümeti var" diyen kimdi? Demokratik devrimin tamamlanmamışlığını ve köylü hareketinin devrimci olanaklarını tüketmemişliğini hiç dikkate almadan Çarlığın karşısına işçileri tecrit edilmiş durumda koymaya kalkışan bu "işçici" teorinin sahibi kimdi? Ve Lenin "tamamlanmamış" burjuva demokratik devrim üzerinden sosyalist devrime atlama sübjektivizmi tehlikesine karşı uyarıda bulunurken kimi kastediyordu? Nisan tezlerini "'tamamladığı" iddiasında olan Trotsky'yi tabii.
Trotskistler "sürekli devrim" muhalifi olarak Stalin'i kuşkusuz eleştirebilirler, ama öncelikle Lenin'i eleştirmeye cesaret etmelidirler. Demokratik devrimle sosyalist devrimin iki ayrı aşama oluşturduğuna ilişkin koca eseriyle, yalnızca "İki Taktik"i ile bile Lenin'e karşı çıkmadan, "tüm köylülükle birlikte demokrasi için ve yoksul köylülükle birlikte sosyalizm için mücadele" diyen Lenin dururken, yalnızca O'nun takipçisi olan Stalin'e karşı çıkmakla yetinmek ikna edici olur mu?
Kuşku yok ki, demokratik ve sosyalist devrimler, dünya çapında, kapitalist gelişmeye bağlı olarak, proletarya önderliğinin koşulları doğduğunda birbirinden uzun dönemlerle ayrılmaz oldu; iki devrim, proletarya önderliğinde kesintisiz bir karakter kazandı (bu önceden ancak bazı gelişmeler ülkelerde, örneğin Almanya'da olanaklıydı ve-Marks ve Engels tarafından Almanya için önerilmişti; emperyalizm döneminde dünya çapında geçerli hale geldi); artık burjuvazi önderliğinde bir demokratik devrim ve bir burjuva diktatörlüğü ve sonra ona karşı mücadele, sosyalist devrim ve proletarya diktatörlüğü biçiminde iki birbirinden kopuk ve kesintili süreç hiçbir şekilde gerekli olmuyordu; proletarya önderliği iki devrimi birbirine bağlayarak aşamalı ama kesintisiz kılıyor, demokratik devrim proletarya diktatörlüğünün özgül bir biçimi olan işçi-köylü diktatörlüğüne yol açıp devrim proletaryanın yoksul köylülükle ittifakına dayanarak sosyalizm yönünde gelişebiliyordu. Bir burjuva diktatörlüğü ve burjuva önderliği gerekli değildi artık. Marks ve Engels gelişkin bir proletarya ile monarşi ve junkerler karşısına dikilen Alman toplumu için proletarya önderliğinde ve kesintisiz sosyalizme yönelecek bir demokratik devrimi öngördüler. Ama Trosky ve trotsistler ne Marks ve Engels'i ne de Lenin'i anladılar. Burjuva önderliğinin gerekli olmamasından demokratik devrimin gerekli olmadığı sonucunu çıkardılar, demokratik devrimden çıkarı olan koca bir kitleyi, köylülüğü görmediler, onun devrimci olanaklarını ve köylülüğün karşı safa itilemeyeceği gerçeğini kavrayamadılar. "İşçi hükümeti" ve "sosyalist devrim" dediler. "Aşama" gerekmiyordu! Burjuva diktatörlüklü bir "aşama"nın gereksizliğini, işçi-köylü diktatörlüklü bir "aşama"nın gereksizliği olarak anladılar, toplumsal gerekliliğin üzerinden atlamaya yönelik bir "teori" geliştirdiler. Bu "teori"yi kanıtlamak için Sami Sarı Sınıf Bilinci'nin 4/5'inci sayısında Marks ve Engels'ten olur olmaz alıntılar yapıyor. Onlara savunmadıklarını savundurtmaya çalışıyor. Trotsky'nin kendisi şöyle yazıyordu:
"... Sürekli devrim teorisi... geri kalmış burjuva uluslarının demokratik görevlerinin, çağımızda proletarya diktatörlüğüne yol açtığını ve proletarya diktatörlüğünün sosyalist görevleri gündeme getirdiğini gösterdi. Teorinin ana fikri burada yatmaktaydı." (Sürekli Devrim)
Geri kalmış feodal, yarı feodal, burjuva ülkelerde, emperyalizmle birlikte kapitalizmin gelişmesi ve proletaryanın ortaya çıkması koşullarında, proletarya diktatörlüğünün kendisi-değil ama özgül bir biçimi olan işçi-köylü diktatörlüğü gündeme gelebilirdi. Devrim, demokratik görevlere ve yanı sıra sosyalist görevlere sahip olurdu. Ama bunun anlamı, ne aşamaların reddi ve ne de her aşamayı karakterize eden görevlerin birbirine karıştırılması olmalıydı. Önce tüm köylülükle birlikte feodalizme, orta çağ kalıntılarına vb. karşı demokrasi için (bu aşamada devrim burjuva demokratiktir); sonra da yoksul köylülük, yarı proletarya ve tüm sömürülenlerle birlikte zengin köylülük içinde olmak üzere tüm sömürücülere, kapitalizme karşı (bu aşamada devrim sosyalisttir artık) Leninist formülasyon geçerliliğini korurdu. Lenin aynı formülasyonu yaptıktan sonra, "İki devrim arasında yapay olarak bir Çin şeddi kurmak, ikisini, proletaryanın hazırlık derecesiyle, yoksul köylülerle birliği derecesiyle değil de, herhangi bir başka şeyle birbirinden ayırtmak, Marksizm’in tahrifini son sınırına vardırmaktır, Marksizm’i bayağılaştırmaktır..." der. İki Taktikte. Trotsky ise, iki devrimi tek devrime indirir, aşamaları yok eder, "işçi hükümeti" ve "sürekli devrim" demek yetecektir. Ve Lenin, "sol" söylemiyle Trotsky'yi aslında devrim istemediği, devrimin görevlerine yan çizdiği için eleştirir.
"Trotsky, aslında, köylülüğün rolünü yadsımakla, köylüleri devrim için ayaklandırmayı reddetmeyi anlayan Rusya'nın liberal işçi politikacılarına yardım ediyor." (Devrim İki Çizgisi)
Gerçekten de, Trotsky sözde aşamasız "sürekli devrim”iyle devrimi olanaksızlaştırmakta, gelecekteki bir imkânı bir hayali İleri sürerek günün görevinden köylüleri ayaklandırmak ve proletaryanın peşine takmak görevinden kaçmaktadır.
O, Mark, Engels ve Lenin'den sürekli devrim sözcüklerini almakla ve bunları anlaşılmaz hale getirmekle yetinmiş, devrime soyunmaktan gelecekteki parlak "işçi hükümeti" uğruna uzak durmuştur. Bilindiği gibi Marks ve Engels ve Lenin sürekli devrim fikrini, Trotsky'den farklı olarak anlamsızlığa vardırmadan, demokratik devrimi sosyalist devrimin takip etmesi, kesintisiz devrim ve devrimin komünizme kadar sürdürülmesi anlamında kullanırlar. İşte Lenin, sürekli devrim ve O'nun Trotsky'den farklı olarak söyledikleri:
"Demokratik devrimden, güçlerimiz ölçüsünde, bilinçli ve örgütlü proletaryanın güçleri ölçüsünde, sosyalist devrime geçmeye hemen başlayacağız. Biz sürekli devrimden yanayız. Yarı yolda durmayacağız. (...)
"Serüvenciliğe kapılmadan, bilimsel bilincimize ihanet etmeden, ucuz şöhret peşinde koşmadan, ancak bir tek şey söyleyebiliriz ve söylüyoruz: yeni ve daha üstün bir ödeve, sosyalist devrime mümkün olduğu kadar çabuk geçişi, bize, proletarya partisine daha kolaylaştırmak için, bütün köylülüğe, demokratik devrimi tamamlamasında var gücümüzle yardım edeceğiz." (Sosyal Demokrasinin Köylü Hareketi Karşısındaki Tutumu)
Bu, Lenin'in yarı yolda durmayan, süreklilik arz eden, sürekli devrimciliği. Ya Trotsky'ninki? O da şöyle:  (1905 yılında yazdığı Önsöz'den):
"Yazarda Rusya'nın devrimci gelişmesinin niteliği üzerindeki ve 'sürekli devrim' teorisi adıyla anılan düşünceler, tam 1905 yılında 9 Ocak’la Ekim grevi arasında oluştu. Bu güç anlaşılan ad, önünde burjuva, amaçlar dikilen devrimin, buna karşın orada kalamayacağını belirtiyordu. Devrim bu ilk burjuva amaçları, ancak proletaryayı iktidara getirerek gerçekleştirebilirdi. (Proletarya diktatörlüğünün özgül biçimi olan devrimci işçi köylü diktatörlüğünü kastettiği sanılmasın, sabırla okunmaya devam edilsin- ÖD) Oysa proletarya, iktidarı ele geçirince, devrimin burjuva çerçevesi içinde kalamazdı. (Kuşkusuz Lenin ve Leninistler de devrimin burjuva çerçevesi içinde sıkışıp kalmayı savunmadılar, devrimin örneğin büyük sanayinin ve bankaların ulusallaştırması gibi sosyalist görevleri de vardı ve olurdu, ama Trotsky'yi sabırla okumaya devam edelim- ÖD) Tersine, proletaryanın öncüsü, zaferini sağlama almak için, egemenliğini, ilk günlerinden itibaren, sadece feodal mülkiyetin değil, burjuva mülkiyetin de en derinlemesine istilasını gerçekleştirmek zorunda kalacaktır. (Ama küçük köylü mülkiyeti de bu kategoriye girmiyor mu? Trotsky baklayı ağzından çıkarmaya başlamıştır, tüm burjuvaziyi, bu arada köylülüğü de "istila" peşindedir.- ÖD)
Proletarya bunu yaparak, sadece devrimci mücadelesinde kendisini desteklemiş olan burjuvazinin tüm gruplarıyla değil, aynı zamanda elbirliği sayesinde iktidara geldiği köylülerin büyük kitleleriyle de düşmanca çatışmalara girecektir. Halkın ezici çoğunluğunun köylülerden meydana geldiği geri kalmış bir ülkenin işçi hükümetindeki çelişkiler, çözümlerini, sadece uluslararası planda, proletaryanın dünya devrimi alanında bulabilir."
Köylülüğe karşı bir "sürekli devrim", Trotsky'nin, Marks, Engels ve Lenin'e karşı ve "alternatif" olan
"teorisidir" Lenin, "bütün köylülüğe demokratik devrimi tamamlamasında var gücümüzle yardım edeceğiz" derken, Trotsky "köylülerin büyük kitleleriyle düşmanca çatışmalara girmek"ten söz açmaktadır. Eh! Bu kadar fark olsun! Ama Trotskistler Stalin'e saldırmakla yetinmesinler, Lenin'e saldırsınlar. Çekinmeyin, bakın, Gorbaçovcular Stalin'den Lenin'e geldiler. O'na da saldırmaya başladılar, "aşacaklarmış!
Şaşkın Trotsky ne güzel bir proletarya iktidarı, egemenliği ya da diktatörlüğü savunuyor böylelikle! Bizim Mark, Engels ve Lenin'den öğrendiğimiz, köylülüğün İngiltere'de olduğu gibi nüfusun önemsiz bir kesimi durumuna gelmediği ülkelerde, proletarya diktatörlüğü, proletarya ile köylülüğün emekçi kesimlerinin ittifakına dayanır; "kendi" köylüsüyle kavga edip "düşmanca çatışmalar" içine giren ve kurtuluşu uluslararası alanda arayan "proletarya" ve "proletarya diktatörlüğü" Trotsky'e özgü evlere şenlik acuzelerdir. Sınıf Bilinci'ne yazan Sami Sarı, "sürekli devrim"i kabul edilebilir kılmakla uğraşacaksa, önce bu sorunu çözsün! Ya Mark, Engels ve Lenin'e de saldırsın proletarya diktatörlüğü-işçi köylü ittifakı ilişkisi açısından ya da Stalin'den özür dilesin.
"Tek ülkede sosyalizmin zaferi"ne ilişkin
Trotsky'den aktardığımız son pasaj, onun "sürekli devrim" teorisiyle "tek ülkede sosyalizmin zaferinin olanaksızlığı" "teorisi"nin bağlantılandığı "teorik açıdan yoğun" bir pasajdır!
Bu pasajda geri bir ülkede, Rusya'da iç sınıf güçleri açısından devrimi açmazda gören, köylülüğün -kendi teorisi uyarıca kaçınılmaz- "düşmanca saldırıları" tehdidinden ürken Trotsky, gözünü, dışa, uluslararası alana, dünya devrimi alanına çevirmektedir. 1750 arası dünya tarihinin gösterdiği gibi, gelişmiş bir ülkede sosyalist devrim olmaz da, devrimler hep geri ülkelerde patlarsa vay halimize! Ya teslim bayrağı çekmek ya da bir gelişmiş ülkeye, oraya devrimi ihraç etmek için, saldırmak gerekecekti! Trotsky'ye kalsaydı başka türlü bu ülkelerde devrimi "düşmanca davranacak köylüler" karşısında yaşatmak olanaksız olacaktı çünkü! Böyle olmadı, ama idealist Trotsky'ye göre böyle olması kaçınılmazdı!
Trotsky şöyle yazıyordu: "Sürekli devrim teorisinin üçüncü yanını oluşturan, sosyalist devrimin uluslararası niteliği(dir), (...) Sosyalist devrim ulusal sınırlar içinde başlar, fakat bu sınırlar içinde tamamlanamaz. Proleter devriminin Sovyetler Birliği deneyi-minin de gösterdiği gibi, uzun bir süre için dahi olsa, ulusal sınırlar içinde kalması ancak geçici bir durum olabilir. Tecrit edilmiş bir proletarya diktatörlüğünde ulaşılan başarıların yanı sıra kaçınılmaz olarak iç ve dış çelişkiler de gelişir. Tecrit edilmişlik durumunun devam etmesi halinde proleter devleti, en sonunda bu çelişkilerin kurbanı olur. Bundan tek kurtuluş yolu, gelişmiş ülkelerin proletaryalarının iktidarı ele geçirmesidir. Bu açıdan bakıldığında ulusal devrim kendi kendine yeterli bir bütün değildir; o, uluslararası zincirin yalnızca bir halkasıdır. Geçici alçalış ve yükselişlerine rağmen uluslararası devrim sürekli bir süreç oluşturur." (Sürekli Devrim)
Yoksa Trotsky'nin "kehaneti" mi gerçekleşti ve "proleter devleti en sonunda bu çelişkilerin kurbanı" oldu? Bu, kaderciliktir! Neden eninde sonunda tek ülkede sosyalizm yenilecek olsun? Trotsky'nin beğenmediği Stalin döneminde, 36 yıllık bir "geçici dönem" sosyalizme bir şey olmadı, çelişkilerin "kurbanı" olmadı. Proletaryanın devleti bu nasıl izah edilecek? "Bürokrasi" falan filan ama Trotskistier de Sovyetler Birliği'nin bu dönem boyunca sosyalist bir temele sahip olduğunu söylüyorlar, peki, "kehanet" niçin Stalin döneminde gerçekleşmedi?
Trotsky, sosyalizmin "tek ülkede olanaksızlığımı aktardığımız son pasajında "kaçınılmaz iç ve dış çelişkiler" ile açıklıyor.
Çelişkilerden birini görmüş bulunuyoruz: proletarya ile köylülük arasındaki "düşmanca çelişki ve çatışmalar!" Bu görüşün Lenin'e karşı ileri sürüldüğünü de görmüş bulunuyoruz. Ama genelde bırakmayıp, bu sorunun, "tek ülkede sosyalizmin zaferi" sorununun çeşitli yönleriyle, bu arada köylülükle çelişmeler dolayısıyla da öncelikle Lenin'le Trotsky arasında polemik konusu olduğunu ve Trotsky'nin Stalin'den önce bu konudaki görüşlerini Lenin'e karşı ileri sürdüğünü gösterelim:
Lenin Kooperatifçilik Üzerine adlı makalesinde (Bkz: İşçi Köylü İttifakı) yazıyor.
"Gerçekten, başlıca üretim araçları üzerinde devlet iktidarı ve devlet iktidarının proletaryanın elinde oluşu, bu proletaryanın milyonlar ve milyonlarca küçük ve küçücük köylü ile olan ittifakı, köylülüğün proletarya tarafından yönetiminin güvenlik altına alınmış bulunması vb. eskiden bezirgânlık saydığımız ve bugün de, NEP düzemde bazı bakımlardan öyle saymakta halkı olduğumuz kooperatifçilik, sadece kooperatifçilik, tam bir sosyalist toplumu kurmak için gerekli olan her şeyi sağlamıyor mu? Bu, henüz Sosyalist bir toplumun kuruluşu değildir, ama bu kuruluş için gerekli ve yeterli olan her şeydir."
Lenin'e Trotsky 1922’de yazdığı "1905 yılında Önsöz"le yanıt veriyor" ... Proletarya... sadece burjuvazinin tüm gruplarıyla değil... Köylülerin büyük kitleleriyle de düşmanca çatışmalara girecektir. Halkın ezici çoğunluğunun köylülerden meydana geldiği geri kalmış bir ülkenin işçi hükümetindeki çelişkiler, çözümler, sadece uluslararası alanda, proletaryanın dünya devrimi alanında, bulabilir."
Bu, gerçekten, Lenin'in aktarılan sözlerine ve o dönemde NEP’e ilişkin olarak "sosyalizmin Rusya'da kuruluş olanağı" üzerine bir dizi yazısına doğrudan bir yanıt olarak kaleme alınmıştır. Lenin, geri bir ülke olan Rusya'da "tam bir sosyalist toplumu kurmak için gerekli ve yeterli olan her şeye" sahip olunduğunu söylüyor, kooperatifçiliğin böyle bir olanağı sunmasının koşullarını da belirtiyor: 1) Başlıca üretim araçlarının devletleştirilmiş oluşu, 2) devlet iktidarının proletaryanın elinde oluşu ve 3) proletaryanın köylülükle olan ittifakı, köylülüğün proletarya tarafından yönetiminin güvenlik altına alınmış oluşu. Trotsky itiraz ediyor, hayır diyor, proletarya bu iktidarı elinde tutamaz, çünkü "proletarya köylülerin büyük kuleleriyle düşmanca çatışmalara girecektir", "tek ülkede sosyalizmi kurma olanağı yoktur"... Ama Trotsky Lenin'in adını anmıyor saldırısında, ölümden sonra, sorun yakıcı ve pratik bir hal alıp çözüm gerektiğinde Stalin'le tartışmaya ve Lenin'e değil, yalnızca Stalin'e saldırmaya başlıyor.
Lenin'le Trotsky'nin bir başka tartışması:
Lenin, 1922'de Moskova Sovyet’inin genel kurulunda konuşuyor:
"... Sosyalizmi günlük hayata soktuk ve burada yönümüzü belirlememiz gerekiyor. İşte günümüzün görevi budur. İşte çağımızın görevi budur. Bu görev, ne kadar güç olsa da, daha önceki görevlerimizle karşılaştırıldığında ne kadar yeni olsa da ve bize bir yığın güçlükler çıkarabilse de, hep birlikte, yarın değilse de birkaç yıl içinde, bu görevi ne pahasına olursa olsun başaracağımıza ve NEP Rusya'sından sosyalist Rusya'nın doğacağına inancımı belirterek sözlerimi bitirmeme izin veriniz."
Trotsky ise, aynı yıl "Barış Programı" broşürüne bir "Sonsöz" yazıyor:
"Barış Programında pek çok kez yinelenen, proletarya devriminin ulusal sınırlar içinde, sonuna kadar başarıyla yürütülemeyeceği iddiası, bazı okurlara, Sovyet Cumhuriyetinin beş yıllık denemeleriyle belki de çürütülmüş gibi görünebilir. Ama böyle bir sonuç çıkarma temelsizdir. İşçi devletinin bir ülkede, üstelik geri kalmış bir ülkede, bütün dünyaya karşı tutunabileceği gerçeği, proletaryanın, öbür ileri ve uygar ülkelerde güçlenecek büyük iktidarına, gerçek mucizeyi yaratacağına tanıklık ediyor. Ama biz, politik ve askeri bakımdan devlet olarak tutunabilirsek, gene de sosyalist bir toplum yaratmış olmayız; evet, bunu başaramayız. (...) Öbür Avrupa ülkelerinde burjuvazi iktidarda kaldıkça, biz, ekonomik tecride karşı mücadelede, kapitalist dünya ile anlaşma olanağını araştırmak zorundayız; bu anlaşma, ekonomimizin bazı yaralarını sarmaya ve birkaç adım ilerlemede bize en iyi şekilde yardımcı olabilir, ama bir devletin ulusal sınırları içinde tecrit edilmiş olarak sosyalizmin kurulmasına olanak olmadığına (...) Rusya'da sosyalist ekonominin gerçekten gelişmesinin ancak proletaryanın önemli Avrupa ülkelerindeki zaferinden sonra gerçekleşebileceğine açık bir kanıttır"
Lenin nerede, Trotsky nerede? Lenin Sosyalist Rusya'nın kuruluşuna inancını belirtiyor, Trotsky inançsızlığını, cevaben!
Trotsky burada dış çelişkilerin sözünü ediyor gibi. Ama kararsız. Sovyetler Birliği'nin dış tehdit karşısında 5 yıl tutunmuş olması, Onu ihtiyatlı olmaya sevk ediyor, "tutunamayız da, ola ki politik ve askeri olarak tutunabilsek bile, gene de sosyalist bir toplum yaratmış olmayız" diyor. Sovyet ülkesinin ne dışarıdaki etkileme gücüne, çeşitli ülkelerin milyonlarla proleterinin sempati, destek ve yardımlarını kazanmasına, ne silahlı işçilerin daha yeni 14 emperyalist ülkenin müdahalesinin üstesinden gelen direncine inanıyor. Bunlara inanmadığı gibi, Sovyet proletaryasının sosyalizmi inşa edebileceğine hiç mi hiç inanmıyor. Dışarıda burjuvazi kaldıkça sosyalizmi kuramayız demeye getiriyor. Ama bir gelişmiş ülkede bile devrim olsaydı, dışarıda yine burjuvazi ve onun yıkıcı baskısı olacaktı ve Trotsky bu kez başka gelişmiş ülkelerde devrim isteyecekti. İstemenin sonu yoktur. Gücüne güvenmedikçe istersin! Kolaya kaçtıkça, hayal peşinde koştukça, istedikçe istersin! Lenin, ne kadar güç olsa da ve ne kadar yeni güçlükler çıkarsa da sosyalizmin ve proletaryanın gücüne inancın zerresi yoktur, güçlüklerden yılıyor, kolay peşine düşüyor, macera peşine, başka ülkelerde devrim istiyor, hayalin sonu yoktur. Trotsky, iş yapacağına, güçlüklere karşı koyacağına, hayal peşinde koşuyor, tasarımlarla uğraşıyor. Ama kesin konuşmayı ve kibri de elden bırakmıyor, "kuramayız" diyor. Oysa 35 yıllık deney ne gösterdi? Dış saldırının, hem de tarihin gördüğü en vahşi saldırının üstesinden gelindi. Anayurt savaşında. Ve kurulmaz, kuramayız denilen sosyalizm en zor koşullarda kuruldu, burjuvazi tasfiye edildi, komünizm yoluna girildi. Sonunda yıkıldı demeyin. Hani ancak geçici olarak ayakta durabilirdi? 35 yıl hiç de geçici sayılmamak gerekir. Ve sınıf savaşı bitmiyor, siz, Trotsky ve trotskistler, devlet güçlendirmemeli, "söndürülmeli" (!) derken, bunun tersini kanıtlayarak bürokrat ve teknokratlar, burjuva ajanı unsurlar, kapitalizmin kalıntılarının, meta ilişkilerinin sürdüğü koşullarda gerekli uyanıklık gösterilemediği ve yoz unsurlar üzerindeki baskı zaafa uğradığı için kapitalizmin restorasyonuna yönetebildiler. Bu durum sizi haklı çıkarmadı, söylediklerinizin tersini kanıtladı. Aynı şeyi siz çok önceleri yapmak istemiş, fırsat bulamamıştınız, Stalin'den sonra benzerleriniz bu fırsatı yakaladılar.
Trotsky, "tek ülkede sosyalizmin zaferinin olanaksızlığı"na gerekçe olarak "proletarya ile köylülük arasında gelişecek düşmanca çelişme ve çatışmalara ek olarak ya da bu gerekçeyi değiştirmek üzere bir de burjuvazi ile proletarya, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki çelişmeyi ileri sürüyor. Komünist Enternasyonal YK.’nın 7. Genişletilmiş Plenumunda yaptığı konuşmada şöyle diyor:
"Kapitalist dünya ekonomisiyle kuşatılmış olmanın koşullarında, tecrit edilmiş bir sosyalist devlet kurmak söz konusudur. Bu ancak, tecrit edilmiş devletin üretici güçleri kapitalizmin üretici güçlerinden daha üstün olursa başarılır." Demek ki çatışma, gelişkin üretici güçleriyle kapitalist sistemle yeni çıktığı savaşta üretici güçleri tahrip olmuş geri bir ülkede kurulmakta olan sosyalist sistem arasında. Çatışanlar, burjuvaziyle proletarya, "tek ülkede sosyalizmin zaferini olanaksızlaştıran" burjuvazi ve kapitalist sistem, ama zaten sosyalizm kapitalizme karşı kurulmuyor mu? Ve bunun ötesinde Trotsky köylülerin düşmanlığı tezinden burjuvazinin düşmanlığı ve kapitalist üretici güçlerin üstünlüğü tezine dönmüyor mu?
Trotsky'nin bu "yeniliği"ni Stalin şöyle yorumluyor:
"Trotsky, ülkemizde sosyalizmin kurulması sorunundaki itirazlarında, polemiğinin eski dayanağını bıraktı. Ve yine bir dayanak öne sürdü. Muhalefet, eskiden, iç çelişkiler bakımından, proletarya ile köylüler arasındaki çelişkiler bakımından ve bu arada, bu çelişkilerin giderilmez olduğu anlayışını savunarak polemik yapmaktaydı. Trotsky, eskiden, proletarya ile köylüler arasındaki çelişkilerin ülkemizde sosyalizmin kurulmasına bir engel teşkil ettiği görüşünde iken, şimdi cephe değiştiriyor ve partinin durumunu eleştirirken, bir başka dayanağı benimseyerek, sosyalist ekonomi sistemiyle kapitalist ekonomi sistemi arasındaki çelişkilerin sosyalizmin kurulmasına engel teşkil ettiğini öne sürüyor. Trotsky, böylece, muhalefetin eski kanıtlamalarının savunuImazlığını pratik olarak sözlerine eklemiş oldu.
"İkincisi Trotsky'nin geri çekilmesi, bir labirente, bir batağa çekilmesidir. (...) Aslında Trotsky'nin 'yeni' kanıtlamalarının vardığı sonuç nedir? Vardığı sonuç, ekonomik geriliğimiz yüzünden sosyalizme hazır olmadığımız, sosyalist toplumu kurmak için maddi önkoşullardan yoksun olmamız, ekonomimizin, bu yüzden, kapitalist dünya ekonomisinin bir dalına, dünya kapitalizminin denetlediği ekonomik bir birliğe dönüşmesi ve dönüşmek zorunda olmasıdır." (Stalin, Trotskizm mi Leninizm mi? s. 172-173)
Trotsky, gerçekten de Stalin'in son olarak kendine atfederek söylediklerini söylemiştir. KEYK 7. Plenumunda Sovyet ekonomisinin dünya ekonomisine bağımlılığından söz eden Trotsky, "biz savaş komünizminden; gittikçe daha fazla büyüyerek dünya ekonomisiyle bir birleşmeye varacağız" diye konuşmuştur. İnançsızlık yanında, kapitalist ülkelerle ticari ilişkilerin yanlış yorumlanması, O'nu kapitalizmle bütünleşmeyi öngörmeye kadar götürüyor. Neden böyle olsun? Ve neden 35 yıl olmadı?
Her ne hal ise, ister köylülerin düşmanlığı, ister kapitalist sistemin gelişkinliği karşısında Rusya ve üretici güçlerinin geriliği gerekçeleriyle olsun Trotsky, gözünü Avrupa'ya, Avrupa'nın gelişmiş ülkelerine ve bu ülkelerde bir devrim beklentisine dikmiştir. Pasifizm, edilgen bekleyişçiliği yanında O, geri ülkelerde devrime inançsızdır, aslında devrime inançsızdır (çünkü devrimin geri mi yoksa ileri bir ülkede mi gerçekleşeceği, emperyalist sistemi kıskacına alan çelişmeler yumağının somutluğunda belirlenir, isteğe göre gerçekleşmez, ve bir ülkede devrim gerçekleştiğinde devrimcinin görevi, eğer bu, geri bir ülke ise kollarını kavuşturup ileri ülkelerde olacak bir devrimi beklemek değil, devrimin yardımıyla, devrimle ülkesini ilerletmektir, devrimi sürekli geliştirmektir. Lenin, vasiyeti yerine yazdığı Devrimimiz Üzerine başlıklı yazısında tam da Trotsky'ye karşı şunları söylüyor:
"Her türlüsünden bilgiç bayların Batı Avrupa sosyal demokrasinin gelişmesi boyunca ezberledikleri ve kendi aralarında ileri sürdükleri gibi, bizim henüz sosyalizmi sindirecek durumda olmadığımız ve sosyalizm için maddi ekonomik önkoşullardan yoksun olduğumuz tanıtlaması, tamamen basmakalıptır. Şöyle sormak hiç birinin aklına gelmiyor; bu halk, umutsuz bir durumda bulunmasından dolayı, hiç olmazsa kendine bir umut kapısı açan bir mücadeleye atılmaktan, uygarlığın gelecekteki gelişmesi için tamamıyla alışılmamış koşullara ulaşmaktan geri duramaz. (...)
"Sosyalizmi kurmak için belirli bir kültür düzeyi gerekli ise (hiçi kimse, bu kültür düzeyinin nasıl biri şey olduğunu söylememesine karşın) bu belirli düzeyin önkoşullarına ulaşmak için işe neden devrimci yollardan başlamayalım ve ondan sonra neden işçi-köylü ve Sovyet düzenini temel alarak ilerlemeyelim ve öbür halklara yetişmeyelim? (...)
"Sosyalizmi kurmak için, diyorlar, uygarlaşmış olmak gereklidir. Pekiyi. Ama biz, neden böyle bir uygarlaşma için, önce, mülk sahiplerini ve Rus kapitalistlerini defetmek gibi önkoşulları yaratmayalım ve ondan sonra sosyalizme doğru ilerlemeye başlamayalım? Yerleşmiş tarihi düzende böyle değişikliklerin yerinde ve mümkün olmadığını hangi kitaplarda okumuşlar bakayım?"
Demek ki, sosyalizmi kurmak, ancak sosyalist üretici güçler kapitalist üretici güçlerden gelişkinse, ancak bu durumda başarılmaz, başarıya giden bir yol daha vardır: devrim yapmak ve devrimi sürdürmeye, sürekli kılmaya, O Trotsky'nin pek sevdiği sözcüklerle sürekli devrimde kararlı olmak.
Ama Trotsky, üretici güçler geri, Rusya geri bir ülke saptamasından Avrupa'da devrimi beklemek yanında şu sonucu çıkarıyor. Avrupa'da devrim olmazsa "dünya ekonomisiyle birleşmeye varılacak" "kapitalist dünya ekonomisinin denetimi altında olunacak" ... Çıkarılan bu sonuç doğru kabul edilirse ülkenin kapitalizme bağlanması kaçınılmaz ve sosyalizme ulaşmak da olanaksız olduğuna göre maddi koşullardan yoksun olarak ülkeyi sosyalizm önünde yönetmeye çalışanların kapitalizmin kucağına sürükleneceği ve kendi iradelerine rağmen, eğer yönetimde kalmaya çalışırlarsa, yozlaşacakları türev sonucuna varılır. Trotsky'nin "bürokratik yozlaşma", "işçi devletinin yozlaşması" teorisinin aslı astarı ve çıkış noktası da burasıdır. Trotsky'e göre, ya "tek ülkede sosyalizmi inşa etme" devrimci tutumunu sürdürerek yozlaşacaksın ya da iktidardan çekileceksin. Trotsky, ayrı parti örgütlemek özgürlüğü isteyerek muhalefete geçmeyi seçmişti, "bürokratik yozlaşma" tehlikesinden kurtulmuş olacaktı böylece, aslında olanca kafa karışıklığıyla zorluklardan kaçıyordu; Stalin ise zoru seçti, Rusya'da sosyalizmi zafere götürme yolunu. Ve Trotsky O'nu "bürokratik yozlaşma" ile suçladı. Kervan yürüdü...
Şimdi, "tek ülkede sosyalizmin zaferi olanağının henüz son derece pratik bir tartışma halini almadan önceye gidiyoruz. Tartışma henüz hiç bir şekilde Stalin'le Trotsky arasında değildir, Stalin henüz dolaylı da olsa tartışmanın tarafı değildir. Avrupa Birleşik Devletleri sorunu tartışılmaktadır. Şu tezi ileri süren Lenin'dir:
"Ekonomide ve siyasette eşitsiz gelişme kapitalizmin mutlak kanunudur. Dolayısıyla, sosyalizm önce bir kaç, hatta sadece bir tek kapitalist ülkede zafere ulaşabilir pekâlâ. O ülkenin zaferi elde eden proletaryası, kapitalistleri mülksüzleştirip kendi sosyalist üretimini örgütledikten sonra dünyanın -kapitalist dünyanın- geri kalan kısmına karşı ayaklanacak, diğer ülkelerin ezilen sınıflarını kendi davasına katacak, o ülkelerde kapitalistlere karşı ayaklanmaları kışkırtacak, gerekli hallerde sömürücü sınıflara ve onların devletlerine karşı silah zoruna dahi başvuracaktır. Proletaryanın burjuvaziyi devirip zafer kazandığı bir toplumun siyasi biçimi demokratik bir cumhuriyet olacaktır ve bu demokratik cumhuriyet, belli bir milletin ya da milletlerin proletaryasının güçlerini, henüz sosyalizm safına geçmemiş devletlere karşı mücadelede gitgide yoğunlaştıracaktır." (Doğu'da Ulusal Kurtuluş Hareketleri, Avrupa Birleşik Devletleri Şiarı Üzerine)
Trotsky'nin, doğrudan ve ad vererek Lenin'in bu makalesine yönelttiği eleştiriyi göreceğiz. Ama oraya gelmeden belirtilmeli, sonradan olma trotskist Sami Sarı, Sınıf Bilinci'nde, Lenin'i kendince yorumlayıp düzelterek, O'nun "tek ülkede sosyalizmin zaferi olanağı" sorununda Trotsky ve trotskîzmle olan zıtlığını gidermeye çalışıyor, Sarı'ya göre, Lenin yukarıda aktardığımız pasajda "sosyalizmin zaferimle, dar anlamda bir zaferi, yalnızca iktidarın ele geçirilmesini kastediyormuş, bunu doğal olarak Lenin'in adı geçen pasajını aktarmadan ileri sürüyor. Böyle yapıyor, çünkü aktardığında foyası ortaya çıkacak, çünkü Lenin açık olarak ve hiçbir yoruma ihtiyaç gösteremeyecek şekilde "o ülkenin zaferi elde eden proletaryası, kapitalistleri mülksüzleştirip kendi sosyalist üretimini örgütledikten sonra" diyor. Yani uluslararası alanda bir zafer, örneğin ileri bir ya da birkaç Avrupa ülkesinde sosyalizm "bir tek ülke proletaryasının kapitalistleri mülksüzleştirip kendi sosyalist üretimini örgütlemesinin ön koşulu olarak konmuyor Lenin tarafından. Lenin'e göre, tek ülkede kapitalistleri mülksüzleştirip sosyalist üretimi örgütlendirmek olanaklı. Ve zaten Trotsky bunu eleştiriyor, aktaracağız. Ve bir de Trotsky Stalin'e yönelttiği bir eleştiriyi çok önceden Lenin'e yöneltiyor cevabında. Hani şu Stalin'in "ulusal sınırlılık"ı eleştirisini.
Bilindiği gibi trotskistlerin Stalin'e yönelik temel suçlamalarından biri, enternasyonalizmden uzaklık, Rusya'da sosyalizmin güvenliği adına diğer ülkelerdeki proletarya ve devrimleri desteklememek, örneğin Yunan, İspanyol, Fransız, vb. devrimlerini "satmaktır"! Bu konuya girip uzatmaktan kaçınıyoruz; ilgilenenler, Özgürlük Dünyası, sayı, 6'da çıkan "Enver Hoca ve 'Avrupa Komünizmi' başlıklı makaleye bakabilirler, burada Yunan devriminin Stalin'le ilişkisi ele alındı. Fransa'da da durum farklı değildir, Thorez'in ve FKP'nin iktidarı almaktan kaçınma yüreksizliği ve uzlaşmacılığının suçu Stalin'e atılamaz. Şimdi ne Yunan ne de Fransız devrimi konumuz; yalnızca, tek ülkede sosyalizmin zaferi olanağını savunma ve bu olanağı örgütlemenin ulusal sınırlılık, enternasyonalizmden uzaklık ve milliyetçilik olmadığı ve olamayacağı, bu suçlamanın Trotsky tarafından Stalin'den önce Lenin'e yöneltildiğini söylemek istiyoruz. Trotsky'den aktaralım:
"Birleşik devletler sloganına karşı biricik oldukça somut tarihi kanıtlamayı İsviçreli 'Sosyal-Demokrat' (Lenin'in bu slogan üzerine makalesinin yayınlandığı o zamanki Bolşevik merkez yayın organı- ÖD) şu tümceyle formülleştiriyor: 'Ekonomik ve politik gelişmenin eşit oranda olmaması, kapitalizmin kesin yasasıdır. Sosyal Demokrat, bundan, sosyalizmin zaferinin bir ülkede mümkün olduğu ve bu yüzden her hangi bir devlette proletarya diktatörlüğünü, Avrupa Birleşik Devletlerinin yaratılmasına bağlamanın gerekli olmadığı sonucunu çıkarıyor. Kapitalist gelişmenin farklı ülkelerde eşit oranda olmaması bütünüyle yadsınılamaz bir gerçektir. Ama bu eşit oranda olmamanın kendisi de, son derece eşit oranda değildir. İngiltere'nin, Avusturya'nın, Almanya'nın ya da Fransa'nın kapitalist düzeyi, bir ve aynı değildir. Ama Afrika'ya ve Asya'ya göre, Avrupa'nın bütün bu halkları toplumsal devrim için olgunlaşmıştır. Hiç bir ülkenin kendi mücadelesinden başkalarını 'beklememesi' gerektiği düşüncesi, uluslararası eylemin paralelliği yerine, uluslararası bekleme durgunluğu düşüncesinin konmaması için yinelenmesi yararlı ve gerekli elementer bir düşüncedir. Başkalarını beklemeden, girişimimizin başka ülkelerdeki mücadeleye ilk hızı vereceğine tamamıyla inanarak, mücadelemize ulusal sınırlar içinde başlayalım ve mücadelenizi burada sürdürelim; ama bu gerçekleşmezse, o zaman, örneğin devrimci bir Rusya'nın tutucu bir Avrupa karşısında tutunabileceğine ya da sosyalist bir Almanya'nın kapitalist dünyada tecrit edilmiş olarak var kalabileceğine inanmak -tarih deneyimler de, teorik düşünceler de buna tanıktır- boşuna olur. Toplumsal devrimi ulusal sınırlar içinde düşünme görüşü, yurtseverliğin niteliği olan ulusal sınırlılık adına bir kurban vermek demektir." (1917 Yılı)
Yalnızca geri bir ülke olan Rusya'da değil, gelişmiş bir ülke olan Almanya'da da sosyalizmin zaferi olanaksız. Söylendi: İstemenin sonu yok. Trotsky istedikçe istiyor. Bir anda tüm dünyaya diyecek, dili varmıyor!
Burada tek ülkede sosyalizmin zaferi olanağının maddi temele ilk kez söz konusu edilmiş oldu. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası, bu olanağı sağlayan ve dayatan temeldir. Trotsky ve trotskistler bu yasayı reddedemiyor, ancak ondan bu sonucun çıkması gerektiğini reddediyorlar. Retleri Lenin'e yöneliktir. Tek ülkede sosyalizmin zaferi olanağı tartışması Lenin ile Trotsky arasında başlamış, Stalin'le Trotsky arasında sürmüştür.
Troskty, "Avrupa proletaryası tarafından doğrudan bir devlet yardımı olmadan, Rusya işçi sınıfı iktidarda kalamaz ve geçici egemenliğini kalıcı sosyalist bir diktatörlüğe dönüştüremez. Bundan bir an bile kuşku duyulamaz." (Devrimimiz) diyor ve tek ülkede sosyalizmin zaferini doğrudan Avrupa'nın gelişmiş ülkelerinin devlet yardımına, bu ülkelerde gerçekleşecek devrimlerin başka ülke proletarya devletlerini tek ülkenin yardımına koşmasına bağlıyor.
Oysa Stalin sorunu farklı koyuyor, beklemeci ve teslimiyetçi tarzda değil, devrimci tarzda. Önce tek ülkede sosyalizmin zaferi olanaklıdır, diyor ve ekliyor:
"Ama Leninist devrim teorisi, bilindiği gibi, sorunun sadece bu yönüyle sınırlanmıyor. O, aynı zamanda dünya devriminin gelişme teorisidir, (Trotskistlerin propagandalarının aksine demek ki Stalin de dünya devrimiyle ilgiliymiş ve onun, yani Leninizm’in teorisinin de uluslararası boyutları varmış demek ki bir ulusal sınırlılık söz konusu değimli?! Ö.D.). Sosyalizmin tek bir ülkede zaferi kendi başına bir hedef değildir. Bir ülkede zafere erişen devrim, kendini, kendi kendine yeten bir büyüklük olarak değil, proletaryanın bütün ülkelerde zaferini hızlandırmak için bir yardımcı, bir araç olarak görmelidir. Çünkü devrimin tek bir ülkede, burada, Rusya'da zaferi, sadece emperyalizmin eşitsiz gelişmesinin ve giderek parçalanmasının ürünü değildir. Aynı zamanda, dünya devriminin başlangıcı ve öncülüdür." (Trotskizm mi Leninizm mi, s. 70)
"Öyleyse biz, ekonomimizin kapitalist unsurlarını alt edebiliriz ve etmeliyiz, ülkemizde sosyalist toplumu kurabiliriz ve kurmalıyız. Ama bu zafer, tam ve kesin zafer olarak nitelendirilebilir mi? Hayır, nitelendirilemez. Biz, kapitalistlerimizi alt edebiliriz, sosyalizmi kurmaya ve yüceltmeye gücümüz yeter, ama bu gene de, proletarya diktatörlüğünün ülkesini dış tehlikelere, bir müdahale tehlikesine ve ona bağlı bir restorasyona, eski düzenin yenden kurulmasına karşı güvenlik altına almak demek değildir. Biz bir adada yaşamıyoruz. Biz kapitalist ablukanın göbeğinde yaşıyoruz. Sosyalizmi kurmamız ve böylelikle kapitalist ülkelerin işçilerini devrimcileştirmemiz, bütün kapitalist dünyanın kinini ve düşmanlığını kazanmamız demektir. Bizim ekonomi alanındaki başarılarımıza, bütün dünyanın işçi sınıflarını devrimcileştirmedeki başarılarımıza kapitalist dünyanın kayıtsız kalabileceğini kabul etmek hayale kapılmaktır. Biz kapitalist ablukanın ortasında oldukça, proletarya bazı başka ülkelerde de zafere ulaşmadıkça, zaferimizi kesin sayamayız, proletarya diktatörlüğünün ülkesini, düzenimizin başarısı ne olursa olsun, dış tehlikelere karşı güvenlik altına alınmış sayamayız." (Age, s. 89-90)
Demek ki Stalin'in de başka ülkelerin proleterlerinin desteği ve zafere ulaşmasına ülkesinde sosyalizmin kesin zaferi için ihtiyacı varmış ve O, bu uluslararası desteği hesaba katarmış! Ulusal sınırlılıkla malul değilmiş! O'nu neredeyse bir milliyetçi olarak tanıtmaya yeltenen trotskistlerimiz demek ki demagoji yaparlarmış!
Önce Avrupa'nın desteği olmadan Rusya'da devrimin tutunamayacağını ve çökeceğini ileri süren trotskist teze karşı Stalin'in dış destek sorununu koyuşunu görelim:
"Sosyalizmin tam zaferinin, eski düzenin yeniden canlandırılmasına karşı tam güvenin, birden çok ülkenin proleterlerinin ortak çabalarını gerektirdiği kesindir. Avrupa proletaryasının devrimimize verdiği destek olmasaydı Rusya proletaryası genel baskıya dayanamazdı, aynı biçimde Rus devriminin Batı'daki devrimci harekete desteği olmasaydı, bu hareket, Rusya'da proletarya diktatörlüğünün kurulmasından sonra gelişmeye başladığı tempoyla gelişemezdi; bu, kesindir. Bir desteğe gereksinmemiz olduğu kesindir. Ama Batı proletaryasının devrimimize olan desteği nedir? Avrupalı işçilerin devrimimize duydukları sempati, emperyalistlerin müdahale planlarını başarısızlığa uğratmadaki istekleri, bütün bunlar bir destek, ciddi bir yardım mıdır? Kuşkusuz. Sadece Avrupalı işçiler tarafından değil, aynı zamanda sömürgeler ve bağımlı ülkeler tarafından böyle bir destek, böyle bir yardım olmasaydı, Rusya'da proletarya diktatörlüğü zor bir geçitte olurdu. Sosyalist vatanı savunmak için göğüslerini ileri süren Rusya işçileri ve köylülerinin iradesi ve kızıl ordumuzun gücüne eklenen bu sempati ve buyardım şimdiye dek yeterli oldu mu? Bütün bunlar emperyalistlerin saldırılarını püskürtmeye ve ciddi bir kuruluş çalışması için gerekli koşulları elde etmeye yetti mi? Evet yetti. Bu sempati artıyor mu azalıyor mu? Su götürmez bir biçimde artıyor. Sıramız geldiğinde sadece sosyalist ekonominin örgütlenmesini ileriye itmek için değil, Doğunun ezilmiş halkları gibi Batı Avrupa'nın işçilerine de bir destek götürmek için bizde de elverişli koşullar var mıdır? Evet, vardır. Rusya'da proletarya diktatörlüğünün yedi yıllık tarihinin güzel bir biçimde gösterdiği budur." (Age, s. 50)
Stalin Avrupa proletaryasının Sovyetlere desteği üzerinde durmaktadır, ancak bu etkenden esas olarak söz ederken dahi, desteği karşılıklı olarak anlatmakta ve Sovyet devriminin proletarya ve halklara desteğinin de sözünü etmektedir. Trotskistler, milliyetçilik suçlamasıyla, onun yalnızca Rusya'yı düşünerek uluslararası proletarya ve halklara destekten kaçındığı yalanını yaymaya devam etsinler, Stalin'in eseri ortadadır.
Stalin konuyu açarak sürdürüyor:
"En olası, dünya devriminin, proleterleri emperyalist devletlerin proletaryası tarafından desteklenen bir dizi başka ülkenin, emperyalist devletler sisteminden devrimci olarak ayrılmasıyla gelişeceğidir. Ayrılan ilk ülkenin zafere erişen ilk ülkenin, diğer ülkelerin işçilerinin ve genel olarak emekçi kitlelerinin desteğini aldığını görüyoruz. O ülke bu destek olmasa ayakta kalamazdı. Bu desteğin gittikçe sağlamlaşa-cağı ve artacağı kesindir. Ama zafere ilk erişen ülkede sosyalizm ne kadar derince pekişecek olursa, bu ülkede ne kadar çabuk, dünya devriminin daha sonraki gelişmesinin üssü, emperyalizmin daha sonraki parçalanmasının aracı olabilirse, dünya devriminin gelişmesi, bir dizi yeni ülkenin emperyalizmden ayrılması süreci de o kadar çabuk ve derin olacaktır.
"Eğer sosyalizmin ilk kuran ülkede kesin zaferi, birçok ülkenin proleterlerinin ortak çabaları olmadan olanaksız olduğu tezi doğruysa, ilk sosyalist ülkenin bütün diğer ülkelerin işçilerine ve emekçi kitlelerine götüreceği yardım ne kadar etkin olursa, dünya devriminin gelişmesinin de o kadar çabuk ve derin olacağı doğrudur.
"Bu yardım nelerden meydana gelmelidir?
"İlk olarak, zafere erişen ülke, devrimin bütün ülkelerde gelişmesi, desteklenmesi, uyanması için tek bir ülkede yapılabilecek olanın en çoğunu yapmalıdır” (Lenin)
"İkinci olarak, tek bir ülkenin 'zafere erişmiş proletaryası', 'kendi ülkesinde kapitalistleri mülksüzleştirdikten ve sosyalist üretimi örgütledikten sonra, diğer ülkelerin ezilen sınıflarını kendine çekerek, onları sömürücü sınıflara ve onların devletlerine karşı kapitalistlere karşı ayaklanmaya iterek, kapitalist dünyanın geri kalanının karşısına çıkmalıdır.” (Lenin)
"Zafere ulaşmış ilk ülkenin bu yardımının belirleyici özelliği sadece diğer ülkelerin proleterlerinin zaferini çabuklaştırması değil, aynı zamanda, bu zaferi kolaylaştırarak, zafere erişen ilk ülkede sosyalizmin kesin zaferini sağlamakta olmasıdır.
"(...)
"Ekim devriminin dünya çapındaki önemi, sadece emperyalist sistemi kırmak için tek bir ülkenin büyük bir girişimini temsil etmesi ve emperyalist ülkeler okyanusunda sosyalizmin ilk merkezi olması değildir; aynı zamanda, dünya devriminin ilk aşamasını ve onun daha sonraki gelişmesi için güçlü bir temel meydana getirmesidir.
"Dolayısıyla, yanılanlar, sadece, Ekim Devriminin uluslararası niteliğini unutarak, devrimin tek bir ülkede zaferinin salt ve yalnız ulusal bir olay olduğunu söyleyenler değildir. Ekim Devriminin uluslararası niteliğini unutmadan, bu devrimi yalnız dış destek almayı gerektiren pasif bir şey olarak görmeye yatkın olanlar da yanılmaktadırlar. Gerçekte, başka ülkelerin devrimiyle desteklenmeye gereksinimi olan sadece Ekim Devrimi değildir; bu ülkelerin devriminin de, büyük emperyalizminin devrilmesi yapıtını hızlandırmak ve ileriye doğru itmek için Ekim Devriminin desteğine gereksinmesi vardır." (Age, s.72-73)
Nerede "Avrupa proletaryası tarafından doğrudan bir devlet yardımı olmadan, Rusya işçi sınıfı iktidarda kalamaz" diyen Trotsky ve nerede özellikle son aktardığımız uzun pasajında gelişkin ve enfes bir diyalektik kavrayış veren, sorunu, tek ülkede sosyalizmin yaşama olanağın ötesinde -bunun zaten tartışılacak bir yönü yok- dünya devriminin gelişmesi ve bu gelişimin iktidarda olan ve olmayan ülke proletaryalarının karşılıklı etkileşimi açısından koyan Stalin.
Stalin, sorunu, olanca güzelliğiyle koyuyor; kendimize bir aktarma daha yapmaktan alıkoymayalım. Stalin, büyük enternasyonalistler olarak geçinirlerken, bir ülkede zafere ulaşacak sosyalizmin, dünya devrimine bir temel ve üs olarak, dünya proletaryası için güçlü bir çekim merkezi olarak fonksiyonunu anlamayıp yadsıyarak, tek ülkede sosyalizmin zaferi olanağını reddeden ve Avrupa'da devrim olmazsa tutunulamayacağı ve yenilginin kaçınılmaz olduğu propagandasını yapan trotskist muhalefetin bu kavrayışsızlık ve tutarsızlığını, tek ülkede sosyalizmin zafer olanağının reddiyle enternasyonalizm arasındaki çelişmeyi (kendisine yöneltilen enternasyonalizm karşıtlığını sahiplerine iade ederek) şöyle ortaya koyuyor:
"Zinovyev (Stalin Zinovyev'in şahsında Trotsky ile Zinovyev ve Kamanev'in oluşturduğu birleşik muhalefeti eleştiriyor-ÖD), inançsızlığı, enternasyonalizm olarak yorumlamaktan zevk duyuyor. Ama bir ana konuda Leninizm’den ayrılmak, bizde ne zamandan beri enternasyonalizm sayılıyor?
"Buradan enternasyonalizme ve dünya devrimine karşı günah işleyenin parti olmadığını, tersine, Zinovyev olduğunu söylemek daha doğru olmaz mı? Çünkü "kuruluş halinde sosyalizm" ülkesi olan ülkemiz, dünya devrimi için bir temel değildir de nedir? Ama bu ülke, sosyalist toplumu kurma yeteneğinden yoksun ise, dünya devrimi için gerçek bir temel olabilir mi? Kendi içinde, ekonomimizdeki kapitalist unsurlara karşı zafer kazanma yeteneğinden sosyalizmin kuruluşunu başarma yeteneğinden yoksun ise bugün olduğu gibi, bütün ülkelerin işçileri için güçlü bir çekim merkezi olarak kalabilir mi? Sanıyorum ki hayır; Ama sosyalist kuruluşun zaferine inanmamak, bu inançsızlığı yaymak, dünya devriminin temeli olarak ülkemizin saygınlığını sarsmaya varmaz mı? Ülkemizin saygınlığını sarsmak da dünya devrimi hareketinin zayıflamasına neden olmaz mı? Şu sosyal demokrat baylar, işçileri bizden uzaklaştırmak için nasıl uğraştılar? 'Rusların hiçbir sonuç alamayacaklarının' propagandasını yaparak. Şimdi ülkemize işçi temsilci heyetleri çektiğimiz ve böylelikle bütün dünyada komünizm mevzilerini takviye ettiğimiz sırada, sosyal demokratları teoride ne ile yenilgiye uğratıyoruz? Sosyalist kuruluşumuzun başarılarıyla. Buna göre, sosyalizmi kurma işindeki başarılarımıza karşı inançsızlığın propagandasını yapan bir adamın dolaylı olarak sosyal demokratlara yardım ettiği, uluslararası devrim hareketinin atılım gücünü zayıflattığı, enternasyonalizmden kaçınılmaz biçimde ayrıldığı açık değil mi?" (Leninizm'in İlkeleri, s. 174-175)
Şimdi denecek ki Stalin ekonomisttir, aktarılan pasajda da bu görünmüyor mu, sosyalist ekonominin inşasındaki başarılarla bir mücadele yürüttüğünü söylüyor, kültür devrimine yeni insanın yaratılmasına vb. önem veriyor. Evet, bu troçkistlerin Stalin'e yönelttikleri temel suçlamalardandır. Stalin'in kültür devrimi, yeni insanın yaratılması, ideolojik çalışma, insanların ideolojik ve kültürel olarak eğitilip yeni bir kalıba dökülmeleri konusunda, insanların politik olarak etkilenmesi ye kazanılmasının önemi konusunda yeni ve uzun aktarmalarla konuyu dağıtmaktan kaçınacağız. Lenin'den bir alıntıyla, ekonomizm suçlamasının kolaysa
Lenin'e de yöneltilmesi çağrısıyla bitirmek istiyoruz. Lenin'den aktaracağımız pasaj, SBKP(B) 19. Kongresi ile sonrakiler arasında "barış içinde yarış" tezi dolayısıyla paralellikler kurmaya yeltenen E. Eldem'e de bir yanıt olacak. Aynı zamanda tek ülkede sosyalizmin zaferi olanağını yadsıyan Trotsky ve trotskistlere son bir yanıt:
"Şimdi, uluslararası devrimi, özellikle ekonomi politikamızda yürütüyoruz. Dünyanın bütün ülkelerinde bütün emekçilerin gözleri istisnasız ve mübalağasız Sovyet Cumhuriyeti'ne çevrilmiştir. (...) Dünya çapındaki mücadele bu alana kayacaktır. Bu görevin üstesinden gelirsek, uluslararası alanda herhalde ve kesinlikle kazanacağız. Bu yüzden ekonomik düzen sorunları bizim için olağanüstü önemlidir. Bu alanda yavaş, aşamalı -bu iş çabuk olmaz-, ama sürekli yükselmeler ve ilerlemelerle zaferi kazanmalıyız. (Lenin, aktaran Stalin, Trotskizm mi Leninizm mi? s. 103)
Evet, Gorbaçovculuk ve eski sosyalist ülkelerde yol açtıkları, genel olarak demokrasi hayranlığı, demokrasinin soyut olarak kavramlısı, genel bir diktatörlük karşıtlığı, trotskizmin görece güçlenmesine yol açtı; ondan etkilenenlerin sayısı arttı, TBKP'den sözde Stalin'i savunduğunu söyleyen Aydınlıkçılara dek (2000'e Doğru son sayılarının birinde "Sarsılan Dünya" gibi bir başlık altında Doğu Almanya'daki trotskistlerle röportaj yapıyor ve onları devrimci muhalefet olarak gösteriyordu), sosyalizmden umut kesen aydınlara varıncaya kadar bütün bir liberal yönelimliler trotkizme hayırhah yaklaşıyorlar. Ama bu ülkede Leninistler ve devrimciler de var. Trotskistlere, meydanı öyle boş sayarak uluorta atıp tutmamalarını öğütleriz. Kofluğunuzu bilin, gözünüz yükseklerde olmasın, düşersiniz!

Aralık 1989