Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

"Pişman değilim dedi…"

Cellât uyandı yatağında bir gece
“Tanrım!” dedi “bu ne zor bilmece
Çoğalıyor adamlar öldükçe
Bense tükenmedeyim öldürdükçe…”


Benim yargı hukukçuluğum süresinde verdiğim idam hükümleri var. Bu hükümler niçin verilmiştir? Biz sosyal fayda açısından düşündük. 12 Eylül öncesinde, parlamentoyu uyarmak istedik. Amaç 500. turu yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi olgusunu bir kenara itip, daha basit konularla uğraşan parlamentonun dikkatini bu konulara çekmekti. Parlamento onaylamasa verdiğimiz idam kararları müebbede dönüşecekti. Ama 12 Eylül beklenmedik bir zamanda gelip parlamento feshedilince idamlar onaylandı. Bu idamların onaylanacağını düşünmüyorduk. İnfazların yapılmış olması biz yargı mensuplarını sanki haksız bir karar vermiş noktasına getirmiştir."
Bu sözleri emekli hâkim Hamdi Sevinç söylüyor. Nokta dergisi'nde iki yıl önce yayınlanan bir röportajda günah çıkartıyor Hamdi Sevinç. Topu parlamentoya atıyor. "Biz idam cezası verdik ama parlamento onaylamasa infaz edilmezdi." diyor.
Bu gün de Özal, bu kirli-kanlı topu geriye atıyor. Parlamentonun üstünden mahkemelere atarak, idam cezalarının sorumluluğundan sıyrılmaya çalışıyor.
Hükümetin, Anayasa ve yasalardaki değişiklik tasarısı, idam cezaları konusunda "ilginç" hükümler içeriyor. Bunların en ilginci, kuşkusuz Meclisin devreden çıkarılması. Tasarıya göre, bundan sonra verilecek idam cezaları Meclis'in onayı olmaksızın infaz edilebilecek, idam hükümlüleri "isterlerse"(!) parlamentoya af için başvurabilecek. Ve eğer parlamento iki yılda bir karara varamazsa idam cezası infaz edilecek.
Tasarıya ilişkin görüşlerini açıklayan ANAP milletvekili Burhan Kara'nın sözleri de ilginç: "İdam cezalarının Meclis'e gelmesini genel olarak sakıncalı buluyoruz. Hukukçu değiliz. Mahkemelerin aldığı kararın denetimi, kurulacak bir üst yargı organında yapılır. Meclis'te her idam dosyası için el kaldırıp oylama yapmamız, vicdanımızı rahatsız ediyor, idam cezaları ile siyasi otorite birbirleri ile bağdaştırılmamak."
Tek tek dosyalar için el kaldırıp onaylamak vicdanlarını rahatsız edecek. Ama bu dosyaların üstüne idam damgasını vurduracak yasa tasarısı için ellerini kaldıracaklar."Şu durumlarda, bu koşullarda idam cezası vereceksin" diye çerçeveyi çizecekler uygulamasını "bağımsız" Türk adaletine bırakıp kenara çekilecekler. Elleri kirlenmeyecek! İdam cezaları ile siyasi otorite de birbirleriyle bağdaştırılmamış olacak!
Masal masal matitas.
Hukukçu olmayan, idam cezalarını onaylamaya vicdanları elvermeyen bu pek sayın milletvekillerinin çıkaracağı yasa neler getiriyor peki? Sıralayalım:
Casusluktan, 15 yaşından küçük kişilerin ırzına geçerek ölümüne yol açmaktan yargılananlar için öngörülen idam cezaları müebbede dönüştürülüyor. Başka bazı adi suçlardan da idam cezası kaldırılıyor.
Siyasi nitelikli maddeler ise idam cezası kapsamında bırakılıyor. Örneğin meşhur 125. madde: "Devlet topraklarının tamamını ya da bir kısmını ayırmaya ve burada ayrı bir devlet kurmaya yönelik eylemler." Kürt halkının mücadelesinde bu maddenin nasıl işletileceğini tahmin etmek İçin kahin olmak gerekmiyor. Mücadelenin kızıştığı bir noktada darağaçları kurulacak, özel timlerin eksik bıraktığını mahkemeler tamamlayacaktır.
Bir başka "tanıdık" madde, 146. madde: "TC'nin anayasası ile kurulmuş siyasi, ekonomik, sosyal ve hukuki düzeni silah zoru ile değiştirmeyi amaçlayan kişilerin eylemleri." Doğrudan devrimci güçleri hedef alan bu maddenin nasıl kullanılacağını anlatmaya gerek yok. Çünkü yakın tarih, "nasıl kullanıldığına" ilişkin örneklerle dolu.
Tasarı, bu siyasi nitelikli hükümlerin yanı sıra, bir başka siyasi boyut daha taşıyor: İdam cezasına çarptırılanların Meclis'e başvurusu. Pişmanlık yasasının mucidi hukukçular, bu kez de yeni tasarıyla "özel af yetkisi" silahını dayıyorlar. Tasarı "Meclis'e kişilerin ya da avukatlarının başvuruları halinde geçerli olacak özel bir af yetkisi tanınacak" diyor. Yani,"idam cezasından kurtulmak için af dileyeceksiniz" deniyor devrimcilere. Başvuruların incelenmesi için de iki yıllık süre tanınıyor Meclis'e. Başvuruyu yapanın "affa layık" olduğunu kanıtlaması da isteniyor.
Bütün bu hükümler, idam cezasına ilişkin yeni tasarıda yer alıyor. Ve ANAP Milletvekili Burhan Kara'ya göre siyasi otoriteyle bağdaştırılmaması gerekiyor!
Cezalar gökten inmez
Suç ve ceza soyut kavramlar değildir. Ne gökten inmişlerdir ne de mutlaktır. Suç toplumsal bir "ürün", ceza da o toplumdaki egemenlerin iktidar araçlarından biridir.
Eski Yunan düşünürlerinden Sokrat'ın idam cezasına çarptırıldığı ve dönemin yasası gereği, baldıran zehiri içerek kendi cezasını infaz ettiği bilinir. Peki, Sokrat'ın idam cezasına çarptırılmasının nedeninin "Atina'nınkiler dışındaki tanrıları övmesi" olduğunu kaç kişi bilir?
Ya, 17. yüzyıl İngiltere'sinde, senyörün arazisinde hayvan avlamak, bir dükkândan mürekkep çalmak, bir ahırı ateşe vermek gibi suçlardan 10-12 yaşlarındaki çocukların idam edildiğini bugün anımsayan var mı?
Bu suçlardan ve karşılığında biçilen cezalar, günümüz yargıçlarına trajikomik gelecektir hiç kuşkusuz. Hele, 1800 yılında posta idaresinin hesaplarını tahrif ederek cebine, üç-beş peni atan on bir yaşındaki çocuğu idama mahkûm eden yargıcın şu sözlerini "canavarlık olarak" nitelendireceklerdir: "Bu hırsızlığın bütün koşulları, suçlunun, yaşının çok üstünde bir yaratıcılık ve ustalık gösterdiğini ortaya koymaktaydı."
Oysa o eski yasalar kendi dönemlerinde en az bugünküler kadar "makul ve mantıklı" ve o eski yargıçlar da en az bugünküler kadar "aklıselim” sahibeydiler! Aralarındaki çağ farkına karşın aynı şeyi yapıyorlardı: Egemenlerin iktidarını korumak. Köleci, feodal ya da burjuva toplumunun yargıçları hep aynı görevi üstlendiler: Egemenlerin iktidarını, bu iktidarın tüm sembollerini ve "mülklerini" korumak ve kollamak... Adalet mülkün temeli üstünde yükseldi. Ama bunu sömürülenlerin gözünde gizlemek için de hep "kutsal" kavramların ardına sığındı. Sınıfsal ideolojik, siyasal öz bu kavramların arasında unutturulmaya çalışıldı.
Egemenler ve onların "adaletini dağıtanlar", cezalarını -özellikle de idam cezalarını- savunamadıkları, savunamayacakları için din, vatan, millet klişelerini yasalarına kılıf yaptılar. Bugün olduğu gibi.
Evet, sınıflı toplumlarda dün ile bugün suçun da, cezasının da siyasal özü aynı oldu. Bir önemli farkla: "Suçlular" değişti! Dün derebeyinin mülküne yan gözle bakan köylü yakılmayı hak ettiğine inanıyordu. Engizisyon masasındaki idam hükümlüsü, kendisini ölüme mahkum eden kiliseye "ruhunu kurtarması için" yalvarıyordu. Bu gün, dünyanın her yerinde devrimciler, "niçin öldürüldüklerini" biliyorlar ve son anlarında bile kararlılıklarını haykırıyorlar.
"Pişman olmadığını söyledi"
Adı: Hüseyin Yalçın
İşi: cellat.
Burjuvazinin bu zavallı maşası, 12 Eylül sonrası pek çok infazda kullanıldı. Erdal Eren, bunlardan biriydi. Hüseyin Yalçın, devlet görevlilerinin açıklamaya cesaret edemediği, avukatlar açıkladığı zaman da abartıldığı düşünülen bir "son anı", Erdal Eren'in darağacındaki tavrını şöyle anlatıyor: "Ailesi için mektup falan vermedi. Sorulduğu zaman pişman olmadığını söyledi. O da solcuymuş. Muazzam. İşte "kahrolsun faşistler" gibi laflar."
Devrimciler, ölüm cezalarından, o cezayı verenler kadar korkmadıklarını dünyanın her yerinde yüzlerce, binlerce kez kanıtladılar. Deniz Gezmiş, "Bir devrimcinin, idama nasıl gideceğini, bir mitinge, bir eyleme gider gibi gideceğini herkese göstermek gerektiğini düşünüyorum" diyordu. Düşündüğünü gerçekleştirdi. Ölüme, eyleme gider gibi gitti. Ölümü, bir devrimcinin eyleminin ta kendisi oldu!
Burjuvazi ve onun siyasal aygıtı, bunu bilmiyor mu? Kuşkusuz biliyor. O yüzden de korkuyor. Emekçi sınıfların, idam cezalarının gerçek nedenini bilmesinden, siyasal özünü kavramasından korkuyor. Sınıfsal açmazını yaşıyor burjuvazi: Devrimci mücadeleyi bastırabilmek için darağaçları kuruyor, ama her idamda yitirdiğini görüyor. Darağaçlarının kendisi için kurulacağı günü uzaklaştırmak için darağaçları kuruyor. Ama her darağacı, onu bu sona yaklaştırıyor.
İşte bu nedenle, yargıyla parlamento, topu birbirlerine atıp duruyor. Hiçbiri, idamların siyasal sorumluluğunu üstlenmek istemiyor. Vicdanları değil, ama yürekleri elvermiyor çünkü...

Aralık 1989