“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Basın: Dördüncü kuvvet değil, beşinci kuvvet

Bir-iki 'çatlak' ses dışında basın, TCK'nın 141-142. maddelerinin kaldırılması ile ilgili istem ve tepkileri yansıtmaktan vazgeçeli çok oluyor. Anayasaya, ceza yasasına, Eylül "adaleti" ve yargılamalarına, iş yasası ve mevzuatına, toplu iş sözleşmesi, grev ve gösteri yasalarına, özel olarak 141 ve 142'ye yönelik tepkiler oldukça geniş toplum kesimlerinden kaynaklanarak sürdüğü halde, hiç bir istisnası olmaksızın, günlük basın organlarında bu tür haberleri görebilmek uzunca bir süredir mümkün olmuyor.
Basın, "yüksek" siyasal zirve öncesinde, yaklaşık bir ay "Güneydoğu" sorununun yarattığı acil durum üzerinde durdu, oluşturduğu tehlikeye dikkat çekti ve "terörist" hareketin ezilmesi gereğine ilişkin kamuoyu yaratmaya çalıştı. Bununla meşgul oldu. Basın, haber ağırlığıyla ve hemen tüm kalemleriyle "milli dava" peşindeydi. İlerici görünümler vermeye çalışan köşe yazarları, yorumcular, son yerel seçimlerden beri Özal ve ANAP eleştirisinde, cumhurbaşkanını tanımaktan kaçınan DYP ve SHP'nin bu tutumunu desteklemekte kararlıydılar. Ama "milli dava" söz konusu olunca, Özal’ın zirve çağrısına uyulmasının gerekliliği propagandası ve gericiliğin birliğinin fazileti üzerine yorumlar, bu kararlılığın yerine aldı. İlerici görünümlü kalemler ve herhangi bir alternatif oluşturmadığı körlerce bile kolaylıkla görülebilecek olan destekledikleri SHP, Özal'ın çağrısı karşısında en azından tereddütlü bir görüntü vermeyi yeğleyen Demirel kadar bile olamadılar. Şovenizm en çok ''ilericilerimiz"'in gözünü karartmıştı. Ancak "ilerici"si-gericisiyle, ayrımsız tüm günlük basın "milli dava"nın bilincindeydi. "Milli birlik ve beraberlik" propagandası, bununla aynı anlama gelmek üzere şovenizm dalgasının güçlendirilmesi ve Güneydoğu'da "terörizmin" ezilmesi gerektiği, artık her şeyin merkezine yerleştirilmiş durumdaydı. Hatta O. Ekşi ve C. Çandar (bu bay eskiden pek "devrimciydi") gibi kalemler, "hareket ordusu"nun birer kurmayı gibi, düzenlenecek tenkil seferlerinin "başarısı" ve "kalıcı" sonuçlara yol açması için detaylandırılmış askeri hareket planlan çizecek kadar uzmanlıklarını ortaya koyma gereği duyuyorlardı. O. Ekşi, işi, Kozakçıoğlu'nun basın toplantısında bir soru yönelten D. Perinçek'in üzerine yürüyüp basın mensuplarımızı ona karşı kışkırtacak ve bunda önemli bir basan kazanacak noktaya kadar vardırmıştı. Basın özgür değil miydi, sorular sormaya, açık aramaya ne gerek vardı!
Şöyle söylemek uygun düşecek: genelkurmayın operasyon planlan, gazete sütunlarında, basında ve basın örgütlerinde belirli bir yer işgal eden gazeteci-yazarların imzalarıyla kamuoyuna yansıtılmaktadır.
Zaman zaman devletimizin yüksek organları ve temsilcileri, sorumluları basın organları sorumlularıyla, sahip ve yöneticileriyle toplantılar yapıyorlar. Bu toplantılardan sonuncusu, yüksek siyasal zirveyi takip ederek gerçekleştirildi. Önceleri "demokrasimiz" rayına oturtuldu, şimdi "basın özgürlüğümüz" sık sık rayına oturtuluyor.
"Basın özgürlüğümüz" olağanüstü gerçekleşme durumunda. Basınımız, en üst noktasında "özgür". Oto-sansür organı olarak bir "Basın Konseyi" tesis edilmişti. "Ahlaklı ve özgür" basınımız, bu konseyin garantisi altına alınmıştı, önce Asil Nadir bu "özgürlüğü" genişletti! Kıbrıs konusunda ancak şunlar yazılabilir yollu bir genelge yayınladı yazarlarına. İtirazlar oldu. Asil Nadir grubunun "çalışanı" yazarlarımız, birçok "ilerici" kalemimiz “siz bizim patronumuza nasıl karışırsınız" deyip kararlı özgürlük yanlısı bir tutumla bu konseyden çekildiler. Özgürlüklerini yaman savunuyorlardı! Tanrı paraya köle etmeye görsün! Ardından basın özgürlüğü, brifinglerle, basın organı sahip ve genel yöneticilerine bilgi verme toplantılarıyla daha da geliştirildi. Söz konusu olan "milli dava" olduğunda, yalnızca gazete sahiplerimiz değil, en "ilerici" yazarlarımız, en "demokrat" aydınlanınız da özgürlüklerinin "genişletilmesinin" gönüllü destekçileri oldular.
Cumhuriyet'in en "demokrat", eksikli demokrat köşe-pencere yazarları dahi, özgürlük düşkünlükleriyle, koyu bir şovenizm histerisi içinde, kendilerini, "terörizmin" zor yoluyla ezilmesinin gerekli ve misak-ı milli sınırlarının ancak fiziki zor politikası ile korunabilecek oluşunun "haklı ve meşru" zeminini yaratmakla görevli sayıyorlar.
Tebaa kültürü, toplumsal kurumların ve ilişkilerin bütün gözeneklerine sinmiş durumda. Basın, tebaa kültürünün de gerisinde bir konumda bulunuyor. Bir bütün olarak basın, günlük basın, haftalık burjuva dergilerinin de hakkı yenmesin, şuadan bir devlet dairesi kimliği taşımayı kendisi için gerekli ve yeterli görüyor.
70 yıllık cumhuriyetin "özgürleştirebildiği" en "özgür" cumhuriyet bireyi dahi, bir türlü aşamadığı memur kimliğiyle övünüyor, bu kimliğini özgürlüğünün nişanı olarak kavrıyor; kendini, hep, izlenen egemen politikalara göre tanımlamayı "kurtuluş" sayıyor. Hem başına "bela" gelmeyeceği için kurtuluş, hem de ondan kaynaklanan çıkarlara sahip olduğu burjuva sistemle birleştiği için kurtuluş!
Basın organları ve basın mensupları, temel egemen politikaları, basın yoluyla yansıtmayı "basın özgürlüğü" sayıyorlar.
Günlük basın organlarının kendilerine biçtikleri konum, istihbarat fc örgütlerinin, Dış ve İç İşleri Bakanlıklarının birer alt dairesi olmaktan öteye geçmiyor. Gazeteci-yazarlar da, "ilericileri" içinde olmak üzere, temel egemen politikaların yansıtılması açısından, Dış ve İçişleri Bakanlıklarının memurları olmanın ötesinde birer kimlik taşımaktan kaçmıyorlar, başka kimlik istemiyorlar. Sadece kısmen özerk bir konumda bulunmaları, yalnızca böyle bir fark, onları sıradan memurlardan ayırıyor. Ve fark da son derece küçük ve azdır.
Günlük gazetelerimizin ve yazarlarının "basın özgürlüğünü" ağızlarına aldıkları olmuyor mu? Belirli haberlerin "zamansız" yayınlanması ya da kısmi özerkliğin de ihlal edilmesi ve doğrudan sansürün gündeme gelmesi durumunda, basın, basın özgürlüğünü ve sansür mekanizmasını anımsayabiliyor.
Sabah gazetesi, önceden yayınlayacağını ilan ettiği Özal'a suikast haberini, Adalet Bakanının "özel ricası" üzerine erteliyor. Haberin sızması ve bir süre sonra, diğer gazetelerde de yer almaya başlaması üzerine, haber tekelini elinden kaçırmamak ve haksız rekabete uğramamak için, Sabah haberin yayımlanmasını daha fazla geciktirmiyor. Ama toplatma karan ile karşılaşıyor. Basın konseyi başkanı "sıkı demokrat" Oktay Ekşi, gece baskınları ile gazetelerin yayınlarının durdurulduğu sayılı zamanlarda, 152 yasanın basın özgürlüğünü kısıtlayıcı hükümler taşıdığını tekrarlamakla yetiniyor. Yine öyle oluyor. Yasalar yerinde duruyor, her defasında yerinde kalıyor ve basın organ ve kuruluşları, hep "kısıtlayıcı" yasalara uyumlu davranarak yasaların meşruiyetini savunuyorlar. Meşruiyetçidirler. Gerçek değil düzen meşruluğun savunucusudurlar; özgürlüğün ve onun meşruluğunun değil yasaların, özgürlüğün engeli yasaların meşruluğunun savunucusudurlar.
Burası Türkiye'dir. Günlük gazetelerin baskılarının gece baskınlarıyla durdurulması bile, bir iki demeç dışında, fazlaca bir tepkiye yol açmaz. Gazeteci-yazarlar sansüre karşı seslerini yükseltmezler, öylesine devletçidirler ki, seslerini yükseltmek istemezler. Bizde, egemen politika ve resmi ideoloji ile tümüyle bütünleşmiş basın, doğrudan kendisine yönelik sansüre bile karşı koyamayacak, sansür karşıtı politik geleneklere bile sahip çıkamayacak ölçüde mecalsizdir. Oysa Abdülhamit sansürüne karşı, basın organları, daha 80 yıl öncesinde, basılmış gazete nüshalarını sansür heyetine göndermeyerek fiili bir politik tutum alıyor ve basından resmi sansürün kaldırılmasına öncülük ediyorlardı. Yine Bayar-Menderes sansürü karşısında, boş sayfa-boş sütun basılarak protestolar ortaya konuyordu. Günümüz tekelci basınıysa, 1909'lar ve 1959-60'ların fiili politik tutumunun geleneklerini sürdürmek bir yana, tersine, resmi sansürü, 152 yasanın getirdiği "yasaklayıcı" hükümleri bile yetersiz bularak oto-sansüre başvuruyor, bunun mekanizmaları ve Basın Konseyi gibi organlarla da kurumlarını oluşturuyor. Tekellerin uzun vadeli çıkarları ve sistemin istikrarının sağlanması kaygısıyla, sansür, oto-sansür mekanizmalarıyla takviye ediliyor. "Çatlak sesler"in susturulması, basın özgürlüğünün derinleştirilmesi yoluyla destekleniyor!
Gazete baskılarının gece baskınlarıyla durdurulması karşısında hiç değilse bir kaç protesto demecine yer veren günlük gazeteler için, devrimci yayın organlarının yasaklanması, toplatılması, yazı işleri müdürlerinin tutuklanması haber değeri bile taşımıyor. Yazar-sosyolog İsmail Beşikçi'nin iki kitabından dolayı iki kez tutuklanması, basın için, sıradan bir "adli zabıta vakası" olmanın ötesinde bir anlam ifade etmedi. Hayır, O, yazar değildi! Tekelci basın, kendi dışındaki yazarları yazardan saymıyor! 1988'de İstanbul'da toplanan IPI Kongresinde, Kongre kararlarının "Türkiye" bölümüne, hapisteki yazı işleri öneriye, öncelikle bir kısım Türk basın yöneticisinin karşı çıkması, kararın ancak IPI başkanının müdahalesi ile Kongreden geçmesi, bu tabloya ters düşmüyor, yadırgatıcı olmuyor, tersine tabloyu bütünlüyor. Demokrasi ve özgürlük istemleri karşısında, kendilerini dördüncü kuvvet olarak değil "beşinci kuvvet" olarak gören bir kısım basın çevreleri için, basın özgürlüğünün yok edilmesi ve binlerce yıllık toplamlara varan basın cezaları olayı, basının sorunu olmuyor, olsa olsa "rahatlatıcı" bir haber değeri taşıyor.
Genel demokratik bir kültürün ve özgürlük bilincinin tarihsel-siyasal olarak yerleşmediği, "aykırı" dalların sürekli budandığı, bizzat basının tekelci bir karakter taşıdığı -Asil Nadir ve Hürriyet grubu piyasanın yarısına yakınını elinde tutuyor-, sisteme ve tekel gruplarına bin bir bağla bağlı bulunduğu ve basın yöneticileri ve hatta gazeteci-yazarların kendilerini Dış ve İçişleri Bakanlıklarının memurları gibi gördükleri tekelci bir zeminde, bu durum fazlaca bir terslik taşımıyor. Doğal oluyor.
Şimdi yeni bir döneme girildi -ne kadar süreceğini ve sonuçlarını göreceğiz-, basın da ayak uyduruyor.
TCK'nın 141 e 142. maddeleriyle ilgili oyalayıcı tartışmalar iktidarın gündeminden şimdilik indiğine göre, basının da aynı yolu izleyerek, yine gündeme uygun davranması, bu gündem ile ilgili kamuoyu yaratması ve propaganda yapması doğal oluyor.
Şimdi gündemde "milli dava" var. Ülkedeki tüm gelişmeleri belirliyor. Bu soruna değinmeden ya da onunla bağlantısını kurmadan hiçbir sorun tartışılamıyor. Durum, devrimciler için de gericiler için de geçerli.
Şimdi basının da sorunu, "milli birlik"'m korunması ve ona yönelik tehdidin bertaraf edilmesi, bunun için her şeyin yapılması. Bunun için basın da fedakârlıkta bulunuyor, çıkarılan sansür yasasını, ülkede bugüne kadar görülmemiş ağırlıkta olan bu yeni yasayı, daha henüz yasa bile değil, ama yasa kadar güçlü kararnameyi hemen hemen görmezlikten geliyor. Cumhurbaşkanının basınla zirvesinde, gerekli değildi, gereğini gönüllü olarak yerine getirirlerdi, ama bunun istenmiş, hazırlatılmış olmasından doğalı olamaz. Zirveyi takip eden brifinglerin de, basının yönünü belirlemesinde katkısı göz ardı edilemez. Ama bu toplantılar brifingden de ötedir, buralarda basınımız istihbarat örgütleriyle, emniyet teşkilatlarıyla, diğer idari ve mülki amirlerimizle birlikte, almaları gereken tutumları kararlaştırıyorlar. Tekelci basın söz konusu olduğunda MİT’in nerede bitip gazeteciliğin nereden başladığını saptamak kolay değildir.
"Milli Birlik"'in sağlanması için izlenmesi gereken yol ve kullanılması gereken yöntemler, sadece zirvelerin gündem maddesi olmuyor. Tartışmalar, aynı zamanda Pentagon ve Avrupa Topluluğu'nun karanlık koridorlarında da yürütülüyor. Basına ilişkin yönlendirici politikaların, basının gönüllü olarak uymakta ve uygulamakta olduğu bu politikaların çatısı, sadece zirvelerde ve Genel Vali'nin ve istihbarat örgütlerinin brifinglerinde çatılmıyor. Çatının çatılmasına, basın-yayın organlarının genel yönetmenlerine ve yöneticilerine "nezaket ziyaretlerinde bulunan ABD Büyükelçilik görevlileri de katılıyor.
Son kanun hükmünde kararname ile birlikte yeni bir "takrir-i sükûn" dönemine girildi. Ve yeni dönemin yasal çerçevesi eskisini gölgede bırakmaktadır. Bir-iki "mırın-kırın etme''dışında, önlemler, basınımızda genel kabul görüyor ve "kraldan çok kralcı" tanda, uygulanıyor. Basınımız, oto-sansürü alabildiğine boyutlandırdı. Gönüllüce! Cumhurbaşkanı, "ne sansürü, sansür falan yok" demiyor mu? "Büyük demokratımız" İnönü, "Özal'ın sansür yok demesini olumlu karşılıyorum" demiyor mu? Doğru! Sansür yok, çünkü oto-sansür var, sansür gönüllü olarak ve adabınca uygulanıyor. Alan memnun, veren memnun, kime ne! Yakın süreye kadar basından şikâyetçi olan, basınla çekişip duran Özal, şimdi ne oldu da basına bu kadar güveniyor? Açık değil mi? Sorun Özal-basın çekişmesi olmaktan çıktı, "milli dava" haline geldi ve Özal, "basının milli ihtiyaç yönünde kendi kendini kontrol etme esası getirilmiştir" diyor. Kendi kendini kontrol etme durumunda olmayanı, Özal da, basın da basından saymıyor. Onlara her şey müstahaktır!
Günlük basının takrir-i sükûn dönemini ve onun önlemlerini seve seve benimseyeceği, benimsettiği görülüyor. Basının, egemen politikaların, resmi ideolojinin yeniden üretilmesinin ve toplumun her bir hücresine şırınga edilmesinin ötesinde bir işlev taşımadığı, bir kez daha anlaşılıyor.
Ve yalnız Özal değil, basının kendisi de, kendine biçilen siyasal-ideolojik işlevi, basın özgürlüğü olarak adlandırıyor. Oto-sansür, basın özgürlüğü oluyor, oto sansüre yeni bir ad takılıyor ya da basın özgürlüğü yeniden tanımlanıyor.
Yağma ve baskının aygıtlarının, temel çizgilerini belirlediği, sınırlarını çizdiği bir düşüncenin, böylesi bir resmi ideolojinin propagandasını yapmak, özgürlük değildir. Resmi ideoloji ve tabuların sınırları içinde kalan, dokunulmazlığı garanti edilmiş, tartışılmaz düşünceler ileri sürmek, buna uygun olarak oluşturulmuş politikaları yansıtmak, basın özgürlüğü olamaz. Üstelik resmi ideolojinin propagandasını yapan bir basın için, özgürlük gerekli de değildir.
Bu durumuyla tekelci basın, ancak "beşinci kuvvet" olabilme misyonunu taşıyabilir ve zaten onu taşıyor. Tekelci basın, basın özgürlüğüne ihtiyaç duymuyor.
Basın özgürlüğünün karşısına en güçlü odak olarak, bizzat basının kendisi dikiliyor. Oto sansürle, aslında yazmak istediklerini, ihtiyacını hissettiklerini yazarak, tekelci basın, sistemin doğrudan bir parçasını oluşturur, resmi ideolojiyi ve sisteme doğrudan bağımlılığı temsil ediyor.
Oysa özgürlük, siyasal bağımlılıktan, baskı ve önyargılardan kurtuluşu ifade eder, dışına çıkışı ifade eder.
Günlük basının "beşinci kuvvet" ya da "beşinci kol" işlevi, yalnızca oto sansürcü tutumu dolayısıyla ortaya çıkmıyor. Tekelci günlük basın, devrimci, ilerici ve tekel dışı basın organlarına karşıt tutumu dolayısıyla da bu işlevini gerçekleştirmektedir.
1. Takrir-i sükûn yasasıyla tüm muhalif sesler susturulmuştu. Yine öyle davranılıyor, muhalif tüm basın' susturulmak isteniyor. İstemenin Ötesinde fiili önlemlerle, bu gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Uygulama, DGM'nin elindeki basın savcılıkları ve polisi eliyle, istihbarat, örgütleri eliyle kararnamede yazılı olanın çok daha ilerisine taşınmaktadır.
Matbaalar "ikna edilerek" muhalif yayınları basmaktan caydırılmaktadır. Emeğin Bayrağı dergisi, her zaman basıldığı matbaada basılamaz edilmiş, iki misli bir ödemeyle Tercüman'ın tesislerinde basılma durumda kalmıştır. Ama günlük basınımızın patronları, istihbarat örgütleri ve basın polisiyle içli dışlı oluşlarını, hem para kazanmak hem de devrimci bir yayın organının yayımını engellemek için kullanmışlardır. Dergiye dağıtım şirketinde el konmuştur.
Yasalcılığın çıkmazı bir yana, 2000'e Doğru dergisi, kendisini basacak matbaa bulamamaktadır. Hiçbir günlük gazete patronu dergiyi matbaasında basmamaktadır. Dergi, belirli yazılarım çıkarıp oto sansürü kabullenmesine rağmen Hürriyet tesislerinden ilginç bir yanıt almıştır. Kendilerine sadece belirli yazılar nedeniyle değil, derginizi basamayız denmiştir. En son bulup basımı için anlaştığı bir matbaaya ise basın polisi 2000'e Doğru'nun basım sorumlularından önce giderek, basımı yine engellemiştir.
Uzun süredir dergimizi basan matbaa, yeni durumda basım yapamayacağını söylemiştir. Matbaa "güvenlik kuruluşları"nca sürekli taciz edilmekte, "emirler" almaktadır. Memlekette basın özgürlüğünün yanında ticaret özgürlüğü de vardır! Hayali ticaret özgürdür, ama para karşılığı yayın basma, işte, o serbest değildir. "O kadar kusur kadı kızında da olur!"
Dergiler bir yana, Nisan ayı ortalarından itibaren Türkiye'de kitap da kısılamaz, bas tınlamaz olmuştur. Bu tarihten itibaren basılan tek bir kitap yoktur.
Özgürlükler hiçbir şekilde engellenmemektedir. Türkiye'de zaten Güneydoğu'da İnönü'nün "isteyince" halka şefkatli de davranılmaktadır. Zaten sansür yoktur! Yalnızca kitap ve tekelci olmayan, muhalif yayın organları yayınlanamamaktadır! Bu sansür değildir ki, basım özgürlüğü engellenmemektedir ki, muhalif yayınlar yayınlanamaz kılınmıştır!
Ve ünlü "demokratlarımız", pek sayın ve hem de "ilerici" köşe yazarlarımız, gönül rahatlığıyla, demeçler verip Önlemler konusunda memnuniyetlerini bildiriyor, destek yazıları kaleme alıyorlar. Böyle "demokratlık", böyle "ilericilik" kepazeliktir, olmaz Olsun.
Bu dönem pek uzun sürmez ve sürdüğü sürece de muhalif sesleri susturmayı başaramaz. Ama bunun için mücadele etmek gerekiyor. Böyle dönemler, demokratı, demokrat olmayandan ayrıştırır, kimlerle birleşilebileceğini gösterir. Görmek istiyoruz. Gerçek demokratları, özgürlük yanlılarını tanımak istiyoruz.

Mayıs 1990