“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Özgürlük ve demokrasi

Marks 100 küsur yıl önce anlaşılması son derece kolay ve net bir söz sarf etti. "Bir başka ulusu ezen ulus özgür olamaz" diye. Marks bu sözü daha çok İrlanda sorununu irdelerken kullandı ama bu sözün, İrlanda-İngiltere ilişkisi türünden ilişkilere sahip tüm devletler için geçerli olduğu çok kısa bir zamanda anlaşıldı. Daha sonra bunu, başta Lenin olmak üzere hemen hemen tüm devrim liderleri, ister ülkelerindeki sorunlar dolayısıyla, ister başka ülkelerdeki sorunları ilgilendirdiği kadarıyla çeşidi biçimlerde ifade ettiler. Bir başka ulusu ezen ulus özgür olamazdı.
Marks bu tespiti kuşkusuz sırf entelektüel bir tespit olsun ve akademik tartışmaların bir konusu olsun diye yapmıyordu. Yine aynı şekilde, yalnızca komünistleri ilgilendiriyor diye de söylemiyordu bu sözü. Böylesi durumlarda, içinde komünistler de olmak üzere özel olarak bir ulusun ya da genel olarak tüm ulusların tüm fertlerini ilgilendiriyor olması açısından bakarak söylüyordu bu sözü. Yine bununla, yalnızca sorunun ahlaki yönü dolayısıyla değil, maddi manevi her yönüyle ele alarak, düşünerek kullanıyordu "bir ulusu ezen bir ulus özgür olamaz" sözünü.
Devlet olarak örgütlenmiş bir ulusun ferdi kuşkusuz egemen bir devletin ferdi olmakla gururlanabilirdi. Ancak o egemenlik gururunun bir başka ulusu bağımlılık altında tutma ayıbı ile kirli olmaması koşuluyla. Kendisi için özgürlük ve demokrasiyi isteyen bir ulusun ferdi, ancak bütün dünya uluslarının fertleri için aynı talepleri ister ve savunursa bu taleplerinde haklı ve tutarlı olabilirdi. Kendisi için özgürlük ve demokrasiyi isterken, kendi ulusal özellikleri için herhangi bir sorunla karşılaşmazken, başka bir ulus ya da ulusların fertleri için aynı duyarlılığı göstermemek kendi içinde tutarlı bir tavır olamazdı.
Bir ulusun fertleri, kendi burjuvazilerinin gerici propagandasının etkisi altında yanılsamalı bir tutum sürdürebilirler, sürdürüyorlar da. Bu, işin bir ölçüde ahlaki yanı. Ve açıktır ki sırf bu yanıyla bile olsa egemen bir ulusun herhangi bir ferdinin böylesi bir tutumu, görünüşte öyle bir görünüme sahip de görünse, özgür bir seçim değildir. O fert o tutumu gerçeklerin doğru bir biçimde yorumu temelinde takınmıyordun vs. Sonuç olarak o birey, kendi ulusundan burjuvazinin, kendi çıkarı için, kendi ülkelerindeki bir başka ulusun, ulusal ve demokratik haklarım gasp etmesinin bilmeyerek ve istemeyerek ya da daha uygun bir deyimle farkında olmayarak aleti olur. Böyle bir birey her zaman kendi burjuvazisinin ahmaklaştırıcı şovenist propagandasının etkisi altında, başka ulusların bireylerini aşağılar ve boş bir böbürlenmenin tutsağı olur.
İşin diğer ve en önemli yanı ise şudur: Her şeyin bir bedeli vardır. Ezen ulus burjuvazisi, kendi bencil çıkarları için, kendi devlet topraklan içinde yaşayan bir başka ulusu ezer ve onu hiç bir ulusal ve demokratik hakkından yararlandırmazken, aynı zamanda kendi ulusuna da ağır bir bedel ödetir. Yukarıda kısmen değinildiği gibi bu bedel bir yanıyla manevidir. Maddi yanı ise ifadesini, ezilen ulus başkaldırısının ortaya çıkmaya başladığı koşullarda olağanüstü boyutlarda büyüyen askeri harcamalar ve gerici şoven tedbirler için boşa akıtılan giderlerde bulur. Bu giderlerin tümü o ülkede yaşayan işçi ve emekçilerin sırandan çıkarılır, ödenen ağır bedel bununla da kalmaz, ezilen ulusun demokratik bir muhteva taşıyan başkaldırısı ile başa çıkabilmek yürürlükteki yasalarla olanaksız hale geldiğinde, o devlet toprakları üzerinde yaşayan ulusların tüm fertlerinin özgürlüklerini kısıtlayan yasal önlemler alınmaya ve halklar üzerindeki çember daralmaya başlar. Sendikalar, dernekler ve tüm kitle örgütleri kapatılmaya, demokratik hak ve özgürlükler sınıflandırılmaya, söz ve ifade haklan kısıtlanmaya başlar. Burjuvazinin baskısı olanca ağırlığıyla tüm uluslardan emekçilerin sırtına çöker. İşte " bir başka ulusu ezen ulus özgür olamaz" sözünün önemi buradadır ve ezen-ezilen ulus ilişkilerinin yaşandığı her yer bu sözün gerçekliğini kanıtlayan örneklerle doludur.
Ezen ulusun bireylerinin özgür olmadıklarının ya da özgürlüklerinin sınırlanmasının, ezilen ulus demokratik hareketinin kendini duyurmaya başlaması ile eşzamanlı olması da gerekmez. Uyanışın henüz başlamadığı dönemlerde de ezilen ulusun eritilmesi ve tüm ulusal değerlerinin talan edilmesi için yoğun bir şoven faaliyet sürer. Uyanış olasılığına karşı önceden hazırlıklı egemen ulusun burjuvazisinin ve onun devletinin tüm kurumlan bölücü avın-dadırlar. Ezilen ulusun varlığını bile çağrıştıracak en ufak bir benzetme, bir uyarı ya da ezilen ulus diliyle yayınlanmış bir yayın, akıl almaz cezalara konu olur. Ezilen ulusun adını anmak bile yasaklar arasına girer. Ezilen ulusun üzerinde yaşadığı toprağın adı yasak listesinin zaten başındadır. Coğrafi olarak anılması ve o adla yasal dernek kurulması da en nihayet yasaklar arasına girer.
Aydın ve demokrat geçinenlerin beyinleri önemli ölçüde korkularından korkmalarının sonucu olarak cendereye alınır ve ezilen ulusun tamamen haklı ve demokratik içerikli istem ve mücadelelerine gericilik atfedilir. Burjuvazinin gerici ve bencil çıkarlarının ayırımına varılmaksızın burjuvazinin getirdiği gerici yasal, kültürel ve askeri önlemlerinin sorumlusu olarak ezilen ulus ve onun demokratik muhtevalı girişimleri gösterilmeye çalışılır.
Artık meydan burjuvazinindir.
Asıp kesebilir... Herkesi, en ılımlı muhalefeti bile bölücülük ile suçlayabilir... Kısacası her türden olağanüstü önlemleri alarak tüm muhalefeti susturabilir.
Bu koşulların dayatıldığı bir ülkenin ezen ulusuna mensup bir bireyinin özgür olduğundan söz edilebilir mi?
Önceki sayılarımızda belirtmiştik: Bundan sonra Türkiye'nin gündemini "Doğu Sorunu" belirleyecek diye. Lütfen Doğu Sorunu'na ilişkin olarak geçmişte yazdıklarımıza yeniden bakılsın. Doğu Sorunu bundan sonra Türkiye gündemini daha çok belirler hale gelecek çünkü. Bundan böyle, abartmasız olarak her şeyi belirleyecek: Sanayisi, kültürü, haberleşmeyi, dış ilişkileri, partiler-arası diyalogu ya da diyalogsuzluğu, hatta dostlar arası sohbetleri bile.
Türkiye burjuvazisi, Doğu sorunu açısından bir sathı maile girmiş durumda. Yıllardır, hatta on yıllardır sürdürülen politikanın sonuçsuzluğunu kendi deneyleriyle ciddi bir biçimde yaşamaya başladı çünkü. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana iki ciddi bunalım yaşadı. Birincisi 1925'te Şeyh Sait Ayaklanması yaşattı, ikincisini bugün bilinen olaylarla yaşıyor. Ve Türkiye Cumhuriyeti ve burjuvazisi kendi varlığını iki olayda koruyabilirse düze çıkabileceğine inanıyordu kendini oldum olası. Biri komünizmdir, diğeriyse Türkiye burjuvazisinin daha da önemli diye addede-geldiği Doğu Sorunu'dur, iki tarafın da çok istemesine rağmen çok da içice giremedi bu sorunlar, ama Türkiye burjuvazisi bu sorunlar uç verdiğinde biri aracılığıyla diğerini ya da ikisini birden gerekçe göstererek "çözdü". Ama her zaman Doğu Sorunu'nu daha fazla önemseyerek, daha büyük önem atfederek ve daha ciddiye alarak. Bu konuda burjuvazi, devrimci, demokrat ve komünistlerden daha öngörülü oldu. Kendi çıkarlarını daha erken gördü ve önlemlerini ona göre aldı.
Devrimci demokratlar ve komünistler ise bu iki konunun, yani demokrasi ve devrim mücadelesi ile Doğu Sorunu arasındaki yakın ilişkinin, bu çok yakın etkileşimin önemini gereğince değerlendiremediler. Aynı biçimde, genel olarak Doğu Sorunu davasının takipçileri de bu yakın etkileşimin farkında olmadılar. Farkında olsalar bile önlemlerini ona göre almadılar, olaya daha çok, burjuva ve küçük burjuva ulusalcı dar görüşlülüğünün penceresinden baktılar, kendilerini yalnızca Doğu Sorunu ile sınırlayarak bütünün sorunlarından soyutladılar. Sonuç, şimdiye kadar ve çoğunlukla, daha çok acı, daha büyük güçlükler ve başarısızlıklar oldu.
Bu konuda burjuvazinin öngörüsüne, yeteneğine ve eğitimine diyecek yok. Hatta tehlike çanları çalmaya başladığında birleşebilme yeteneğine de. Yukarıda burjuvazinin, Doğu Sorunu'nu daha fazla önemsediğini söylemiştik. Gerçekten böyledir. Böyle olduğu içindir ki bir anda egemen sınıf partilerinin tümü, aralarındaki ayrılıkları bir kenara bırakarak bir anda yekvücut oldular. "İkinci Takrir-i Sükûn Yasası’nın bazı ayrıntıları üzerinde ayrılık fırtınaları koparıldığına bakılmasın: Esas üzerinde hiçbirinin itirazı yoktur ve olmadığını çeşitli biçimlerde vurguluyorlar. Yalnız egemen sınıf parti sözcüleri içinde geçerli değil bu söylenenler, ama aynı zamanda liberal ve demokrat geçinen ve öyle bilinenler için de böyledir. Doğu sorunu zamk gibidir. Atatürk'ün rahle-i tedrisinden geçen tüm kesimler Doğu Sorunu gelip kapıya dayandığında, ona karşı, karşı oldukları her kesimle birleşmeye ve onun dümen suyuna gitmeye hazırladılar. Bir anda her şey; demokrasi, bir anda insan hakları, bir anda geçerli ulusal ya da uluslararası anlaşmalar ve ondan doğan yükümlülükler, bir anda mevcut ve hep keyfi kullanılma özelliğine sahip hukuk bile unutulur. Bir anda ortalığı ulusal bütünlük çığlıkları kaplar, tikeler bir süre için rafa kaldırılır, iptal edilir. Bir korku çağı başlar. Herkes bir şeylerden, ama özellikle içselleştirdiği kendi korkusundan korkmaya başlar. Misak-ı Milli... irtica, vesaire. Oysa irtica ta en başlardadır. Oysa ilticanın sinmediği tek bir yer yoktur ve tek başına içselleştirilen korku en büyük irticadır. Türkiye aydım bunu fark etmez. Türkiye aydını ayağını bağlayan ve Cumhuriyetin kuruluşundan çok kısa bir süre sonra kendisini uşak ve zavallı bir eklenti haline getiren bu ayak bağını fark etmez. Demokratlığının burada bittiğini fark etmez. Neden inanılır ve sözü dinlenir, aldırılır olmadığının nedeninin buradan, bu tavrından, bu sorundaki tutumundan kaynaklandığını bilmez ve bu yüzden onursuzluğu seçer ve burjuvazi tarafından tam da layık olduğu muameleye maruz kalır. Ardından, "basın-söz ve örgütlenme özgürlüğü" çığlıkları yükselmeye başlar.
Bugünler o günlerdir: ilkelerin unutulduğu, aydın ve demokrat geçinenlerin kendi korkularının tutsağı olduğu günler. Bir avuç devrimci ve demokrat dışında herkes, tüm burjuva muhalefet bölücülüğün başını ezme korosuna katılmış durumda. Herkes önlemlere atıp tutuyor, hatta önlemleri 2. Takrir-i Sükûn Yasası diye adlandırıyor ama esasında karşı oldukları şey çok sınırlı. 413 nolu kararnamenin sivri ucunun ezilen ulus ve onun hareketine yöneltilmesine kimsenin itirazı yok. Okun geçerken, kendilerini de sıyırmakta olmasından yakmıyor ve korkuyorlar. Ve anlamıyorlar tutumları böyle devam ederse okun hep kendilerini sıyıracağını.
Kendi tutsaklıklarının da köklerinin burada olduğunu anlamıyorlar...

Mayıs 1990