Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

413, Dergicilik ve Özgürlük Dünyası

Türkiye, sonuçları bakımından fiili basan oranı ne olursa olsun, yeni bir Takrir-i Sükûn dönemine sokulmuş durumda. Burjuva gericiliği, uygulamada 1925'in "zaferi"ni yakalayamadı, bugünkü dinamiklerle yakalaması olası da görünmüyor. Ancak 413 sayılı kanun hükmünde kararname bunun girişimidir ve belirli bir işlevi vardır, gelişmeler üzerinde görece etken bir faktör olarak hesaba katılması gereklidir.
413'ün amacı nedir. 413, sınırları dar çizilmiş bir amaca sahip değil, alabildiğine geniş bir çerçeveyi hedefliyor. Amaç, işçiler, köylüler, gençler, ulusal hareket; mücadelenin bastırılması ve genişlemenin engellenmesi için yasal bir çerçeve oluşturmak. Kuşku yok ki, yalnızca basın hedeflenmiyor, işlev, genelde muhalif seslerin susturulması olarak planlanmış bulunuyor. Susturma ise, basının engellenmesinden ibaret değil, sürgünü var, grev-gösteri yasaklanması var. Basın alanında amaçlanan ise, yalnızca resmi ideoloji ve devlet politikasının propagandasının yapılabilir kılınması.
413'ün temel yönelimi, iki belli başlı unsura indirgenebilir: ulusal harekete cepheden saldırının koşullarını maksimum noktada uygunlaştırmak ve ikincisi, her türlü muhalif ses ve eylemi gidererek, işçi, emekçi ve gençlerin özellikle ulusal haklara ilişkin ses ve eylemlerini bastırıp olanaksızlaştırarak cephe gerisini sağlamlaştırmak.
Basın alanında kararname nasıl somutlanıyor? 413, bir baskı ve sansür kararnamesi, basına ilişkin yönüyle. Ama burada kalmıyor. Sansür, toplatmalar, dergi büro ve çalışanlarına yönelik baskılar, gözaltına almalar, tutuklamalar, yazı işleri müdürlerinin yüzlerce yıllık ceza hükümleri ve gizli örgüt yargılanmalarına bağlanmalarıyla zaten vardı. Kararnameyle dozaj özel olarak artmış oluyor. Kararnamenin yeniliği ise, siyasal yasakçılığın, ekonomik ve ticari engellenmelerle takviye edilmesi, siyasal yasakçılık ve zorbalığın ticari kurumlar, matbaalar aracılığıyla uygulanmaya çalışılması. Şimdi, artık ilk aşamada, kararnameyi çıkaranlarla, yargı organları ve güvenlik birimleri ile basın karşı karşıya gelmiyor. Devrimci basın açısından sorun, baskıları göğüsleme ve bedel ödemeye hazır olma sorununu aştı. Özal "sansür yok" diye demeçler veriyor, alay edercesine. Yazı işleri müdürlerinin yargılanma "hakkı" bile olağanüstü kısıtlandı. Yargı karşısına çıkamıyorlar. Çünkü dergilerini bastırabilme olanağını pek bulamıyorlar. Kararname, matbaaları kapatma tehdidi altında tutuyor. Ulusal sorunla ilgili yayınlara yer veren gazete ve dergileri basan matbaaların kapatılacağı tehdidi, matbaaları özellikle dergileri basmaktan kaçınmaya yöneltiyor. Sonuçla, kararname matbaalarla yayıncıları karşı karşıya getiriyor. Matbaaların büyük çoğunluğu sol dergileri basmama kararı almış durumdalar. Geri kalan azınlık ise, Kürtlerden söz eden, onlarla ilgili haber ve makalelere yer veren yayınları basmaktan çekiniyor, yazılarla ilgili taleplerde bulunuyorlar. Kararnameyi çıkaranlar, sansürcülüğü matbaalara devretme yolunu seçmiş görünüyorlar.
Bu durum karşısında sol dergiler, sendikalar, kitle örgütleri, kitap yayımcıları, sol tandanslı yayın çıkaran hemen tüm yayıncılar zorlanıyorlar, yayın çıkarıp çıkarmama sınırında bulunuyorlar.
Sol dergiler arasında 413 karşısında ne yapılması gerektiği tartışılıyor. Çoğunluk, bu koşularda çıkmama yanlısı. En azından bir süre için ve 413'e karşı tavır açısından.
Özgürlük Dünyası, yayınını olumsuzlaşan koşullarda da sürdürme yanlısı ve böyle davranıyor. Yanlış mı yapıyor?
Başta söylendi: 413, basını, yalnızca yasal basını hedeflemekle kalmıyor, amaçları daha geniş ve kapsamlıdır, bu amaçlara ve gene! olarak 413'e yalnızca yasal dergilerin penceresinden bakılamaz. Bu, 413 ve amaçlarının kapsamından bağımsız olarak da doğru ve geçerlidir. Herhangi bir alandaki herhangi bir gelişmeye yasal dergiler penceresinden bakılmaz. Üstelik Kürtlere karşı cepheyi ve cephe gerisini sağlamlaştırmayı amaçlayan 413 girişimi karşısında yasal dergileri merkezine alan bir düşünce tarzı tartışılabilir bile değildir.
Evet, 413'e karşı mücadele gereklidir. Tartışma götürmez, mutlaka gereklidir. Ancak bu mücadelede her şey ve herkes yerli yerine oturmalıdır. Herkes yüklenmesi gereken yükü yüklenmeli, yapması gerekeni yapmalıdır. Her şeyi yasal dergilerle yapma ya da bu mücadelede (ve her türlü mücadelede) esas ve temel görevi yasal dergilere yükleme anlayışı, eski ve mutlak aşılması gereken bir hastalığın yeni bir belirişinden başka bir şey değildir: Dergicilik ve bununla dolaysız bağlantı içinde olan yasalcılık.
413'e karşı her türlü mücadeleye evet. Mitingler, gösteriler, protesto eylemleri, fiilen kararnameyi aşma tutumları. Buna diyecek bir şey olamaz, dergiler de bu konuda üzerlerine düşeni yapmalıdırlar. Basın açıklamaları, yayınlarında teşhir faaliyeti, yine yayın yoluyla pratik zorlamalar vb. Her şeyden önce dergilerin bunun için çıkmaları gerekiyor. 413'e karşı yapmaları gerekeni yapmaları için. Herhangi bir dergi yayınlanmazsa, işlevsizleşmiş demektir. Ya da ona olmadık işlevler yüklenmeye çalışılıyordur. Dergi miting aracı değildir, dergi örgüt değildir, dergi yazın aracıdır ve yasal dergi ne siyaset üretme ne de siyasal faaliyet ve eylemleri yönetip yönlendirme aracı olabilir. Parti ve örgütlerin merkez yayın organları bunu yapabilirler, yapmaları da gerekiyor, ama bir yasal dergi işlevini böyle belirtiyorsa, burada çok temel bir terslik ortaya çıkıyor demektir.
413 karşısında yasal dergilerin yayınlanmama tutumunu benimsemesi, bu dergilere olmadık işlevler yüklendiğini ve yükleyenlerin dergicilik ve yasalcılık zaafı içinde olduklarını gösterdiği gibi, bu dergilerin bizatihi yapmaları gereken propaganda ve teşhir faaliyetinden de gönüllü olarak kaçınmak tutumunu benimsedikleri anlamına gelir.
Çıkmama tutumu, sansürcülere, elde etmeyi umduklarının ötesinde bir başarıyı sunmak demektir. Yasal basın alanını, hep söylenegelen "yasal olanaklardan yararlanma"yı geçici olarak bile olsa terk etmek, bu alanda yapılabilecek bir şey olmadığını düşünmek demektir. Ama paradoks öylesine güçle ortaya çıkmaktadır ki, izah edilemez olmaktadır: bir yanda yasal dergileri merkeze alma ve onlar aracılığıyla tutumlar geliştirme, onlara hiçbir güç ve koşulla sınırlanamayacak yayınlar yapma işlevini, merkez organ işlevini yükleme ve öte yanda yasal alanda bile yapılması gerekeni yapmaz olma. Bu, yasalcılık ve dergiciliğin kaçınılmaz açmazlarından biri olarak ortaya çıkabilir ve çıkmaktadır da Oysa kararname karşısında yasal basının yapabileceği epey şey vardır ve bunlar yapılmalıdır. Yasalcılığı bir yana, söyleyebileceklerinin sınırı sadece kendisi ve kendisine çizilen yasal sınırlar olmak ve bunu kabullenmesi bir yana, 2000'e Doğru bile, bu çerçevede bir şeyler yapmaya çalışmakta ve sınırları şöyle ya da böyle zorlama tutumunu geliştirmeyi denemektedir.
Okuyucularına ve genel olarak yığınlara karşı sorumluluk duyan bir yasal derginin tutması gereken yol, koşullara uygun yayın faaliyeti sürdürerek onlara ulaşmak ve hiçbir zaman tümünü açıklayabileceği iddiasında olmadan açıklayabileceği gerçekleri açıklamaktır. Ötesi onun sorumluluk alanının dışında kalır. Ve bu alana adım attığı ve değişik türden görevler yüklenmeye giriştiği anda, kendisini ve işlevini reddetmeye, yasallık ve yasa-dışılık ve bu ikisinin ilişkisi gibi temel bir sorunu bulanıklaştırmaya ve okuyucularına ve yığınların ulaşabildiği kesimlerine hastalık taşıyıcılığı yapmaya yönelir.
"Yasal olanaklar" ve "yararlanma" sorununun sağlıklı bir düşünsel yapı çerçevesinde tartışılacak bir yanının olmaması gerektir. "Olanaklar" konusunda düşünmek bile zorunlu değildir, düşünerek bir sonuca varmak gerekmiyor. Devrim ve sınıf mücadeleleri tarihine şöyle bir bakmak yeterli olacaktır. Düşünce, toplanma, grev, gösteri ve benzeri haklar ve olanaklar açısından geçerli olduğu gibi, basın yayın hakkı ve bunun olanakları açısından da en demokratik burjuva diktatörlüklerinde bile bir takım sınırlar olduğu, bu sınırların, döneme, koşullara va tarihsel gelişim özelliklere göre ülkeden ülkeye değişse de, daralarak ya da genişleyerek varlığını koruduğu kolaylıkla görülebilir. Kapitalizm koşularında ve bu koşullarda yürütülen mücadelenin bir parçası olarak çıkan yasal dergi ve gazetelerin en demokratik burjuva diktatörlüklerinde bile bir sansürle karşı karşıya olduğunu, ülkeden ülkeye bu sansürün sadece derecesinin değiştiğini hem tarih hem de günümüzün gerçeği gösteriyor. Bir diğer gerçek ise, Marksistlerin ve gerçek devrimcilerin hem söyleyeceklerini tümünü sınırsız ve özgürce söylemenin araçlarını, her koşulda özgür olabilen ve özgür kalabilen araçları hem de en baskıcı rejimlerde bile eğer yasal basın aracılığıyla söylenecek sözleri varsa -ki hemen her zaman vardır- bunları söylemenin araçlarını yaratıp geliştirdikleridir.
Marksistler, yasal basın aracılığıyla söyleyebileceklerini hep söyleye-geldiler. Kuşkusuz, bunları söylemenin koşulları vardır, olmuştur ve olacaktır. Her şey yasal basın aracılığıyla söylenmeye kalkışıldığında, bu olanaktan "yararlanma" sorununun kendisi ortadan kalkar, kaldırılır, bu olanak tepilmiş olur. Yasal dergi, boyun eğmenin, icazetin aracı değildir, ancak, yasal basın demek, şöyle ya da böyle bir sınırın varlığı demektir, yasal basın çıkarmak demek, şöyle ya da böyle sınırların varlığını gözetmek, hesaba katmak demektir. Her şeyi, sınırsız ve koşulsuz söylemek isteyen farklı araç kullanır. Yasalcılık yapmadan, yasal alanda söyleyebileceklerini söylemeye çalışanlarla, ÖZGÜRLÜK DÜNYASI'yla ilgili spekülasyon sonuçsuz ve başarısız kalmaya yazgılıdır, yararsız ve gereksizdir. Özgürlük Dünyası'nı eleştirmek isteyenler, söylediklerinin içinde yanlış ve devrimci olmayan şeyler buluyorlarsa, bunları eleştirmelidirler; çünkü onun belirlenmiş işlevi zaten her şeyi söylemek değildir, biz bu iddiaya sahip değiliz, bu tür bir yayın faaliyeti içinde değiliz.
Başkalarını bırakalım, Lenin'in birçok kitap ve makalesini oto sansürden geçirerek yasal olarak yayınlattığı bilinir. Çoğu kitabının sonradan yazılan önsözlerinde Lenin bunu belirtir. Ve bundan dolayı pek kimsenin aklına Lenin'i sansüre boyun eğdiği gerekçesiyle eleştirmek gelmemiştir. Ya da sağa kaydığı, mücadele etmediği gerekçesiyle.
Ve tümümüz Türkiye'de yaşıyoruz. Bu ülkenin, o "en demokratik burjuva diktatörlükleri" arasında olmadığını, yasakçılık ve sansürcülüğün sınırlarının hemen her zaman oldukça geniş olduğunu pratik olarak da biliyoruz. Bu ülkede 413'den önce de sansür vardı ve yine her istenen yasal olarak söylenemiyordu. Yasal dergiler bu durumu gözetmek ve kendilerini sınırlamak durumundaydılar. Şimdi "matbaacı sansürü"nün eklendiği koşullarda sansür ve sansürcülük koşullan ağırlaştı. Değişen budur ve gereken, hem gene olarak hem de özel olarak 413 ile ağırlaştırılması karşında sansür ve sansürcülüğe karşı mücadele ederken bir yandan da söylenebilecek olanları söylemeyi sürdürmektedir.
ÖZGÜRLÜK DÜNYASI, 3. sayısında, "Geçmişin yanılgıları tekrarlanmamak" başlıklı yazısında kendisini ve işlevini şöyle tanımlamıştı:
"(Diğer) yasal dergilerden farklı olarak Özgürlük Dünyası, her şeyden önce, ülke düzeyinde merkezi bir teşhir ve ajitasyon aracı, günlük sınıf mücadelesini yönetmeye ve yönlendirmeye çalışan merkezi bir yayın organı, bir örgütlenme merkezi ve aracı değil, teorik-ideolojik mücadele aracı olmalıydı. (...) Ülke düzeyinde merkezi ve temel teşhir, ajitasyon ve propaganda aracı olan, sınıf mücadelesini yönlendirme işlevi yüklenen yayın organları kabul edilsin ya da edilmesin, niyetten ve söylenenlerden bağımsız olarak, aynı zamanda birer örgütlenme aracı ve merkezi olma işlevi yüklenirler (...) Çünkü merkezi yayın organı, başka şeylerin yanı sıra, kolektif bir örgütleyicidir de. (...) Özgürlük Dünyası, politik bir hareketi örgütlemek amacıyla çıkmadığı gibi, politik bir hareketin teşhir, ajitasyon ve propaganda faaliyetini, günlük pratik faaliyeti doğrudan yönlendiren, merkezileştiren ve sonuçlarım örgütleyen temel bir araç da değildir. O, böyle bir işlev yüklenmeksizin, işçi ve emekçi hareketinin gelişimine, devrim ve sosyalizm mücadelesine katkıda bulunmaya çalışacaktır. Katkısı esas olarak, proletarya harekelinin üç temel yönünden biri olan, teorik (ideolojik) mücadele cephesinde olacaktır."
Ve 11. sayımızda "Özgürlük Bir Yaşında" başlıklı yazımızda, bugün 413 karşısında hakkımızda yapılan benzer spekülasyonlar karşısında yanıt olarak, kendimizi bir kez daha tanımladık. Her bir dönemeç ya da yeni durumda bir kez bir kez daha kendimizi tanımlamak gerekmemeli artık. Spekülatif davrananlar bir kez olsun yaklaşımlarını, yasalcılık ve dergicilik karşısındaki pozisyonlarını gözden geçirmeli, bununla kalmayıp kendilerini düzeltmeliler. 11. sayımızda, "yeni bir saldırı dalgası, devrimci ve sosyalist basını eskisi gibi kolay kolay etkisizleştirip sindiremeyecek" demiştik. Bu, "etkisizleşmeme" ya da "etkisizleştirilme"yi kabullenmeme açısından, ne yazık ki, 413 saldırısı karşısında Özgürlük Dünyası ve birkaç dergi dışında pek başarılamadı. Etkisizleşme bir yana çoğu devrimci dergi yayınlanmaz ya da yayınlanamaz oldu.
Bu yazımızda şunları da söyledik:
"Yayın hayatımıza başladığımızda, -bu konuda gelebilecek eleştirilere göğüs germeyi önümüze koyarak- ne pahasına olursa olsun 'yayın organının bir örgüt gibi kullanılması' hatasına düşmemeyi kararlaştırmıştık. İşlevi ve misyonu yayın organı, devrimci bir yayın organı olan her dergi... (...) Biz bir misyonu temsil ediyoruz. Misyonumuz biliniyor (...) Biz doğru olduğuna inandığımız şeyi yazacak ve yayın anlayışımız gereği yapılması gereken şey neyse onu yapacağız. Bunu yapmaktan dolayı başımıza iş açılacak, kovuşturmaya uğrayacak ya da çeşitli baskılara mı maruz kalacağız. Bundan hiçbir şekilde kaçmıyoruz. Mevcut yasalara göre 'suç' işlemekten dolayı da bir korkumuz yok. Basının önündeki engellerin kalkmasına katkıda bulunmak için ha bire 'suç' işleyip duruyoruz zaten. Ama sırf 'suç' işlemiş olmak için de 'suç' işlemek veya başkaları istiyor diye yanlış ve çarpık bir yayın anlayışını hayata geçirmek gibi bir niyetimiz yok. Söylemek istediklerimizi en yalın biçimiyle söyleyemediğimiz açık. Ama söylüyoruz. Belki biraz Ezop’ça bir dil kullanıyoruz, belki biraz bulanıklaşmış oluyor söylemek istediklerimiz ama söylüyoruz. Bunu, basında, özellikle de devrimci basında çalışanlar çok iyi biliyor. Sonuçta biz, her istediğimizi söylüyoruz. (...) Kendimize bir örgüt misyonu yüklemeyeceğiz. Parti parti gibi, dernek dernek gibi, yayın organı da yayın organı gibi çalışmalı. Biri diğerinin yerine geçerek veya işlevlerinin bir kısmını oymuş gibi yapmaya çalışarak değil. Mitingler düzenlemek, bildiriler yayınlamak, kampanyalar örgütlemek, daha çok bir örgütü ilgilendiren şu ya da bu işin yapılması için çağalarda bulunmak yayın organlarının işi değil. Çalışanları, istedikleri türden faaliyetlerde bulunmakta serbesttir ama yayın organının görevi yukarıda sayılanları bilfiil yapmak değil, onlara yayınında gerçeğe ve devrimci hareketin çıkarlarına uygun düşecek tarzda yer vermek, çağrıları yayınlamak, kampanyalar hakkında bilgi vermek, ama özellikle teorik-ideolojik mücadelenin aracı olmak olabilir."
Bu yayın anlayışı ve tutum, ne sağcıdır ne de boyun eğici, devrimci yasal bir organ, eğer legalizm ve dergicilik hastalıklarının taşıyıcısı olmayacaksa böyle olmalıdır.
ÖZGÜRLÜK DÜNYASI, söylenmeye değer sözü oldukça çıkacaktır. Biz, Özgürlük Dünyası'nın her şey ya da temel bir araç olduğunu ya da olabileceğini düşünmüyoruz. Bu iddiada değiliz. Biz bir misyon dergisiyiz. Yasal olarak söylenebilecekleri söylemek için çıkıyoruz. Hiçbir zaman her şeyi söylediğimiz ya da söyleyeceğimizi iddia etmedik, bugün de etmiyoruz, sadece söyleyebileceklerimizi söylüyoruz. Daha ötesini söylemek isteyenlerse, her şeyi söyleyecek olanlarsa, zaten söylüyorlar kendi araçlarıyla.
İçinde bulunulan durumla yetinmemek, söylenebileceklerin sınırını genişletmeye çalışmak da bir görevidir yasal basının, bunun bilincindeyiz. Buna uygun şekillerde katkıda bulunmaya çalışıyoruz, çalışacağız da. Örneğin, 413'e karşı mücadelenin içindeyiz, ama bu mücadelede güçler, araçlar ve işlevleri birbirine karıştırılmamalı, yasal dergilerden işlevlerinin dışında faaliyetler beklenmemelidir. Söylenebilecekleri uygun biçimde söyleyerek ve söylenebileceklerin sınırını zorlayıp genişletmeye sansürü ve sansürcülerin amaçlarını boşa çıkaracak yol ve yöntemleri bulmaya çalışarak işimize devam edeceğiz.
Dergicilik ve yasalcılık hastalığına karşı herkesi uyarıyoruz. Belanın büyüğü ve zorlusuna çatmadan bu hastalıktan kurtulmak gerekiyor. Dergicilik, dergi çıkarmak değildir, ama yasal bir dergiyle her şeyi söylemeyi ve gelişmeleri yönlendirmeyi, amaçlamak, yasal dergiyi söylemenin ve yapmanın odağına yerleştirmektir. Bu, aynı zamanda dergi etrafında örgütlenmeyi savunmak anlamındadır. Bu, aynı zamanda, "her şeyi söyleriz, söyleyeceğiz" tutumuyla kesinlik ardında, zorlanan yasal sınırları çerçeve edinmek, yasal sınırların zorlanmasıyla yetinmek, yasalcılık demektir.
Yasal basın da, icazetle, yasaların bahşettikleriyle var olmaz, böyle var olmamalıdır. Yasal basının ayakta duruşu ve ayakta kalışı da izne bağlı olamaz, olmamalıdır. Evet, yasalar gözetilir ve hesaba katılır, ancak, küçüklü büyüklü yasal düzenlemeler yasal basın varlık koşulu, başlangıcı ya da sonu olmamalıdır. 413 bir gerçeği dramatik bir biçimde ortaya koydu: özgürlük Dünyasından çok büyük iddialarla çıkan çeşitli devrimci yayın organları, gerekçe ve nedenleri ne olursa olsun ayakta kalmadılar. "Sansüre boyun eğmeme", ayakta kalamamanın, en azından yayına ara vermenin, en azından 413 konusunda okuyucularını ve olabildiğince yığınları bilgilendiremez, aydınlatamaz oluşun gerekçesi oldu. Devrimci basın, ne gerekçeyle olursa olsun, burjuvazinin çeşitli yasal düzenlemelerine bağlı olarak eylemsizleşmemeliydi. Devrimci yasal basın burjuvazinin icazeti ile çıkmıyorsa, onun düzenlemelerine bağlı olarak çıkmaz ya da çıkamaz olamaz, olmamalıdır, olmamalıydı.
Dileriz, bir musibet bin nasihatten iyi iş görür; 413 olanca olumsuzluğunun yanında olumlu bir sonuca da yol açar, dergicilik ve yasalcılık hastalığının etkinliğini kırar.
Söylenebilecek olan, sınırları genişletilmeye çalışılarak söylenmeli, üstü, özgür basın tarafından özgür biçimde tamamlanıyor.

BASINA ve KAMUOYUNA
Türkiye egemen sınıfları 12 Eylül darbesiyle toplumsal muhalefeti ezerek baskı ve sömürü düzenini daha da pekiştirdiler. Bir dizi yasal ve fiili önlemlerle en sıradan demokratik hakların önünü bile aşılmaz sandıkları barikatlarla ördüler. Ancak bütün bu barikatlar 1980'li yılların ikinci yarısından başlayarak çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçilerin, Kürt ulusunun mücadelesiyle aşılmaya başlandı.
TC. Devleti dünya kamuoyu nezdinde kimi "vitrin değişiklikleri" görünümü sergilemeye çalışırken, öte yandan özellikle Kürt Ulusal Hareketinin kitlesel boyutlara varan başkaldırısıyla oluşan yeni duruma yeni saldırılarla karşılık verdi.
413 Sayılı KHK ve onu izleyen kararnameler dizisi bu yönde atılan belirgin ilk adımdır.
Yeni bir takrir-i Sükûn demek olan bu kararnameler iktidar, ordu, muhalefet ve halta diğer tüm burjuva kurumların mutabakatıyla gerçekleştirilen ve başlıca olarak hedefin Kürt Ulusal hareketiyle devrimci hareketi birbirinden tecrit ederek ezmeyi koyan birleşik karşı-devrimci bir saldırıdır. Bu saldırı bir yandan Kürt halkına karşı yapılan ve yapılmak istenen soykırım hazırlıklarının ilk adımı iken aynı zamanda işçi sınıfı hareketini, gençlik hareketini, devrimci hareketi ezmeyi ve ilerici aydınları susturmayı amaçlıyor. Devrimci ve sosyalist basın üzerindeki bu yeni baskılar ise toplumsal muhalefete yönelik yeni karşı-devrimci saldırıların bir parçasıdır.
Kararnamelerle birlikte gündemleşen yeni saldırılarla devrimci ve sosyalist basını işlevsiz kılmak için matbaacılar savcının, dağıtımcılar basın bürosunun görevlerini üstlenme konumuna getirildiler.
Bizler devrimci ve sosyalist dergi ve gazeteler olarak bugüne kadar siyasal iktidarın tüm saldırılarına karşı olduğu gibi, kararnamelerle başlayan bu yeni saldırılar karşısında da devrimci kararlılıkla mücadele edeceğimizi duyuruyoruz. (...) Dergi olarak kararnamelerle başlayan yeni saldırılara karşı bir KAMPANYA örgütlemiş bulunuyoruz. Bu basın toplantısı, kampanyamızın ilk adımıdır. Bugünden başlayarak değişik biçim ve araçlarla kampanyamızı sürdüreceğiz.
Bundan sonra da işçi ve emekçilerin, Kürt ulusunun, gençliğin ve demokratik kamuoyunun gözü, kulağı ve sesi olmaya devam edeceğiz. Tüm demokratik güçleri bu kampanyamıza omuz vermeye ve duyarlı olmaya çağırıyoruz.
Çağdaş Yol, Deng, Devrimci Mücadele, Emeğin Bayrağı, Emek, Halk Demokrasisi, Hedef, İşçiler ve Politika, İşçinin Gazetesi, Kıvılcım, Medya Güneşi, Özgürlük Dünyası, Siyaset, Sorun, Sosyalizm, Toplumsal Kurtuluş, Yeni Demokrasi, Yeni Çözüm, Yeni Öncü.

Haziran 1990