“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Sermayeye karşı sınıfın birleşik mücadelesine doğru Genel Grev şiarı yükseliyor

·    250 bin işçinin toplu sözleşmesinde uyuşmazlık.
·    Can alıcı sektörlerde grevler yaklaşıyor.
·    İşçi kıyımlarına karşı direnişler...
·    Genel grev düşüncesi sınıf içinde yaygınlaşıyor.
·    Sendikacılar, sınıfın genel grevini hükümet değişikliğiyle sınırlamak, reformist kanallara akıtmak istiyorlar.

Metal, Maden, Kâğıt, Tekstil, Petrol-Gıda vb. işkollarında toplam 300 bini aşkın işçiyi kapsayan toplu sözleşme görüşmelerinin önemli bir bölümü uyuşmazlıkla sonuçlanmış bulunmakta... Ekonominin can alıcı sektörlerinde grev yakın gözüküyor... Genel grev şian sınıf içinde daha yaygın bir hal alıyor... Tek tek grevlerin çözüm getirmeyeceği, tek tek grevler yerine genel bir grevin etkili olabileceği ve çözüm sağlayabileceği düşüncesi yaygınlaşıyor... Toplu sözleşme görüşmeleri tıkanan, uyuşmazlıkla sonuçlanan işçiler çok çeşitli eylemler içine girmekte... Toplu sözleşme görüşmeleri olmayan işkollarındaki işçiler, özellikle işverenlerin işten atma ve sendika kurma çalışmalarını boğmak üzere giriştikleri saldırılara çeşitli biçim ve yollarla cevap vermekteler...
Toplu-İş Sözleşmelerinde Gelişmeler
Otomobil-İş ve Çelik-İş sendikalarının birleşme karan aldıkları metal işkolunda, toplam 135 bin işçi için sürdürülen toplu sözleşme görüşmelerinde MESS'le uyuşmazlığa gidildi.
MESS'in toplu sözleşme görüşmelerindeki dayatmacı ve katı tutumuna karşı ve tek tek işyerlerinde kaybedilen yetki kaybının yarattığı olumsuzluğu gidermek üzere, toplu sözleşme görüşmelerini yürütmek üzere ortak sözleşme teklifi ve ortak müzakere heyeti oluşturan Otomobil-İş, Çelik-İş ve Özdemir-İş sendikaları, aralarındaki ittifakı toplu sözleşme görüşmeleri ile sınırlı tutmayarak, metal işçilerinin, Türkiye işçi sınıfının en azılı düşmanları olan ve içlerinden bir de cumhurbaşkanı çıkartan MESS'e karşı tabanın da zorlamasıyla, metal işçilerinin birleşik örgütlülüğünü ve mücadelesini sağlamak amacıyla yapılan birleşme toplantıları sonucunda, Özdemir-İş Sendikası birleşme çalışmalarından çekildi. Hak-İş Federasyonu’na bağlı Özdemir-İş Sendikası, ANAP'lı üst düzey yetkililerinin katıldığı Hak-İş'in kuruluş kokteylinden sonra Üçlü-Birlik Toplantılarından çekilmesi dikkat çekici. Otomobil-İş ve Çelik-İş sendikaları, kongrelerine sunulmak üzere 'Oto Çelik-İş' adı altında birleşme karan aldılar.
MESS'in, Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu TİSK'in, işçi eylemlerini önleme taktiklerini toplu iş sözleşmesi ilkelerine dönüştürme çabasından ötürü metal işkolu toplu sözleşme görüşmeleri 28 Eylül 1990 tarihinde uyuşmazlık aşamasına girdi.
Görüşmelerin uyuşmazlıkla sonuçlanmasından bir süre önce MESS, sendikalar tarafından getirilen ücrete ilişkin tekliflere hiç değinmeksizin, "işveren ve işçilerin görev ve yükümlülükleri" ile "sendikanın görev ve yükümlülükleri" konularında bir takım öneriler getirdi.
MESS, idari konulardaki karşı önerileriyle, metal işçilerine ve işçi sınıfına karşı yeni bir saldırıya giriştiğini, bu saldırısında sendikaları sınıfın mücadelesini bastırmak ve engellemek için kullanmak isteğini açığa vuruyor. 27 Eylül 1990 tarihinde MESS tarafından "sendikanın görev ve sorumlulukları" şu şekilde tanımlanıyor
"Sendika, üyelerinin yasa dışı grev veya eylem yapmalarını, üretim ve verim düşürmelerini, üyelerinin yasalarda ve bu sözleşmede varolan haklarını kullanırken veya yükümlülüklerini yerine getirirken kötü niyetle (!) hareket etmelerini teşvik etmez veya bu gibi hareketleri desteklemez. Bilakis, bu gibi hareketleri önlemek için her türlü gayreti sarf eder.
"Sendika bu hükme aykırı hareket eden temsilci veya üyelerini derhal ikaz edip hareketlerine son vermelerini kendilerine ihtar eder. İhtarın yapıldığı 24 saat içinde yazılı olarak işverene bildirir. Bu ihtara uymayan temsilci veya üyelerini ihraç talebiyle haysiyet divanına sevk eder."
Sınıfın yükselen ve gelişmeyi içinde barındıran mücadelesinden korkan patronlar, açıkça görüldüğü gibi, cuntanın 82 Anayasasında ve 2821-2822 sayılı iş kanunlarında bile yer almayan hükümler getirmeye ve bunları yasallaştırmaya çalışıyorlar. Sendikaları işveren ile daha sıkı işbirliğine sokma çabalarını dile getiren bu hükümler, süreç içinde sendikaların tamamen işverenin denetim ve hizmetinde bir işlevle donatılması ve buna uygun bir tarzda yapılanması istek ve eğilimini de onaya koyuyor.
MESS patronlarının bu istek ve eğilimlerinde, son yıllarda Türkiye'ye yoğun olarak giren Japon mali sermayesinin ve onun temsilcilerinin de etkisi olabilir. Üstelik son zamanlarda Türk-İş'li sendikacılar eğitim için, Amerika'dan sonra Japonya'ya da gitmeye başladılar.
Japon mali sermayesinin temsilcilerinden olan Mitsui firmasının genel müdürü Kazuo Baba, pazar ve işgücü açısından kendileri için çok verimli gördükleri Türkiye'deki sendikal çalışma ve oluşumdan rahatsız olduklarını ve bu nedenle Türkiye'ye "Japon mucizesi"nin sırrı olan çalışma"yı mümkün kılan Japon sendika modelini getirmek istediklerini belirtiyor. Ucuz işgücü cenneti olarak gördükleri Türkiye'de başlarını ağrıtan şeylerin birincisi olarak işlerine çomak sokan sendikalara ve işçi sınıfına ilişkin düşüncelerini şöyle dile getiriyor:
"Gerçi bu yıl, sendikalarla başımız biraz beladaydı. Sendikalar o kadar fazla ücret talebinde bulundular ki, hayret verici bir durum."
Sendikalardan kurtulmak için sendikal faaliyetin değiştirilmesini ve Japon modelinin benimsenmesini tavsiye eden Kazuo Baba, Japon modeli sendikayı "her şirketin kendi içinde (tamamen işverenin güdümünde -ÖD) küçük bir sendika" olarak açıklıyor. Yani belirli işkollarına göre sendikal örgütlenme ve faaliyetin olmaması. Japon emperyalisti, Türkiye'deki işkollarına göre sendikalaşmaya ilişkin olarak "sendikal faaliyetiniz bizi rahatsız ediyor, doğrusu" diyerek düşüncesini belirtiyor.
K. Baba, Türkiye'yi kalkındırmaktan (aslında kendi kasalarını doldurmaktan) söz ederken, kendilerini rahatsız eden ikinci şeyin enflasyon olduğunu söylüyor. "% 70-75'lere varan enflasyon ile baş edebilmenin tek yolunun sürekli fiyatları artırmak" olduğunu söylüyor, devamla "aksi takdirde şirketin iflas edeceğini" belirterek asıl düşüncesini ortaya koyuyor.
Patronlar cephesinde bunlar olurken, metal işçileri, toplu sözleşmelerde MESS'in uzlaşmaz tutumunu protesto etmek için eylemlere girişiyorlar.
54 gün süren görüşmelerin MESS'in tutumu nedeniyle uyuşmazlığa girmesinin ardından başlatılan ve giderek ülkenin her yanım saran metal işçilerinin eylemlerinin ilk gününde genel grev mesajı verildi.
Birleşme toplantıları üç sendika arasında sürerken, 10 Ekim 1990 tarihinde Gebze'de toplantıya katılan 6 bini aşkın işçi ve temsilci sık sık "işçinin onuru sermayeyi yenecek", "işçi memur el ele, genel greve" sloganlarını haykırdılar.
89 Bahar Eylemleriyle toplumdaki tüm sınıfların dikkatini üstüne çeken ve diğer emekçilerin ve çalışanların hareketlenmelerine de etkide bulunan işçi sınıfı, 1990 memur eylemlerinde öncü sınıf niteliğini kamu kesiminde çalışan binlerce memurun "işçi memur el ele, genel greve" sloganında yansıtırken, bu kez metal işçileri nezdinde etkilediği diğer emekçilerin çağrısına yanıt verme eğilimini aynı sloganla gösteriyor.
Tabandaki hareketlilik ve ses, sendika yönetimlerinde yansısını buluyor Otomobil-İş sendikası başkanı Celal Özdoğan, Gebze'deki birleşme toplantısında, işçinin devlet gücüyle karşı karşıya bırakıldığını belirterek, "Bu kavgada kazanacak olan biziz. MESS toplu sözleşmesi tarihi bir sözleşmedir. Sonuna kadar direnir ya grev önlüğünü giyeriz, ya da köle ücretine mahkûm oluruz. Eğer MESS ile yapılan görüşmeler imzalanmazsa, kamudaki işyerleri de greve giderse genel grev kaçınılmaz olur, biz de genel greve gideriz." seklinde konuştu.
Metal işçileri bir yandan "birlik" oluşturma çabasındayken, bir yandan da toplu iş sözleşmeleri görüşmelerindeki çıkmazı ve MESS'i protesto eylemleri yapıyorlar. 10 Ekim 1990 günü Otomobil-İş, Özdemir-İş ve Çelik-İş'e bağlı 171 iş yerinde 50 bini aşkın işçi yemek boykotu yaptı. Yemek boykotu kimi işyerlerinde fabrika dışına taşındı. Otomobil-İş'e bağlı Şişe-cam Makina Kalıp Sanayi AŞ ile Derby fabrikasında yemek boykotu yapan işçiler fabrika dışına çıkarak dövizleriyle alkışlı yürüyüş yaptılar. Toplu sözleşme görüşmeleri çıkmaza giren Kayseri Erciyes Boru Sanayi AŞ (Erbosan) fabrikasında çalışan 300 işçi yemek boykotu yaparken, Türk Metal İş sendikasına bağlı Bursa'daki Renault ve TOFAŞ Otomobil fabrikalarında çalışan toplam 10 bin işçi 6 Ekim’de üretimi durdurma eylemini başlattılar.
Renault fabrikasında 1.760 TL, TOFAŞ'ta ise 2.700 TL saat ücreti alan işçiler halen asgari ücretle çalışıyorlar. Metal İş sendikası 2200-2300 TL saat ücretiyle çalışanlara 11.512 TL saat ücreti isterken, işveren "enflasyon ve ilave olarak makul bir hayat seviyesi" diyor. Herhalde kendisinin işçilere reva gördüğü bir sefalet düzeyinden söz ediyor olsa gerek.
Bu arada, Çelik-İş sendikasına bağlı GAMAK AŞ'nin Topkapı ve Dudullu'da kurulu 4 işyerinde çalışan toplam 850 işçi 8 Ekim 1990 tarihinde grev bayrağını çekmiş bulunuyor.
Bazı grevler
Toplu iş sözleşme görüşmeleri. Çelik-İş sendikasının birinci yıl % 230 artı saat ücretlerinde 2.000 TL; ikinci yıl % 100 artı saat ücretlerinde 1.000 TL araş talebine karşılık, işverenin işyerini üçe bölerek sırasıyla % 120, % 140 ve % 150lik artış teklif etmesi üzerine uyuşmazlıkla sonuçlanmıştı.
Öte yandan bir grev de sona erdi. Otomobil İş sendikasına bağlı BOSAŞ (Boru ve Profil Sanayi AŞ.) fabrikasında 207 gündür süren grev, toplu iş sözleşmesinin imzalanmasıyla son buldu.
Maden işkolunda, Zonguldak'ta Türkiye Taşkömürü Kurumu'nda (TTK) 45 bin, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumunda (TKİ) 28 bin ve Maden Tetkik Arama Kurumunda (MTA) 7 bin olmak üzere, toplam 80.000 maden işçisinin, toplu sözleşme görüşmelerinde ise durum şöyle: TTK'da çalışan işçileri ilgilendiren ve Genel Maden İş sendikasıyla Kamu-Sen arasında sürdürülen ve uyuşmazlık aşamasına giren görüşmeler için tayin edilen arabuluculuk süresi 6 gün daha uzatıldı. Genel Maden-İş sendikasıyla Kamu-Sen arasında, TKİ işçileri için yapılan görüşmeler uyuşmazlıkla sonuçlanırken, MTA'da çalışan işçilerin toplu sözleşme görüşmeleri de sonuçsuz kaldı.
Maden işçilerinin istedikleri ücreti vermemek için, Türkiye Taşkömürleri Kurumu'nun her yıl zarar ettiğini söyleyen yetkililer, gelecek yılın zararlarını daha şimdiden tahmin bile edebiliyorlar! Kamu sektörlerindeki işyerlerini özel kuruluşlara kaynak aktarma aracı olarak gören anlayış, işçilere insanca yaşamağa yetecek bir ücret vermemek için TTK'nın planlı-programlı zarar etmesini sağlayabiliyorlar.
Önlem diye girişine "Bismillahirrahmanirrahim" yazısı asılan ilkel ve bakımsız ocaklarda, bu yeraltı cehennemlerinde her yıl onlarca işçi iş kazasından ötürü yaşamını yitiriyor. İşçilerin can güvenliği için "besmele" yazmaktan öte bir şey yapmayan işveren, madencilerin 400-500 bin lira gibi komik bir ücretle çalışmasını istiyor.
Özal'a karşı maden işçilerinin yanında görünmeye çalışan DYP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Barutçu, hükümetin işçilere 650-800 bin TL teklifini "insafsızlık" olarak nitelerken, aslında ne kadar devlet yanlısı ve işçi düşmanı olduğunu gizleyemiyor. "Sözleşme görüşmeleri anlaşma ile sonuçlanmalı, kesinlikle grev olmamalıdır." diyen Barutçu, işçi sınıfının eyleminden devlete zarar gelmesinden ne çok korktuğunu ortaya koyuyor.
Diğer taraftan, Kamu-Sen'in istedikleri ücreti "işletme zarar ediyor" gerekçesi ile vermeye yanaşmaması karşısında Genel Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Şemsi Denizer, "ya hakkımızı verin, ya da madeni bize bırakın" diyor. İlk bakışta çarpıcı gibi görünen bu söylem, kapitalizm koşulları altında kapitalist işletmelerin elde edilmesi ile sorunların çözüleceği yanılsamasını yaratabilir. Oysa kapitalizm koşullarında kalındığı sürece emeğin kurtuluşu söz konusu olamayacağı gibi, işçilerin ekonomik refaha kavuşmaları da mümkün değildir. Sendikacılar ve işçiler, haklarını alabilmek için böylesi söylemler yerine, işçilerin üretim güçlerini kullanarak işverene baskı yapmayı düşünmelidirler.
Ekonominin önemli bir sektörü olan kâğıt sanayisinde 10 bin 700 SEKA işçisinin toplu sözleşme görüşmeleri de uyuşmazlıkla sonuçlanmış bulunmakta. İşçiler adına Selüloz-İş Sendikası ile Kamu-Sen arasında, yürütülen görüşmelerde işçi sendikasının saat ücretlerinin 2.408 liradan, % 528 artışla 15.124 TL'ye çıkarılması isteğine karşın, Kamu-Sen henüz bir karşı öneri sunmuş değil. Ancak Kamu-Sen işçi sendikasının artış talebini fazla bulmakta ve karşı çıkmakta. Kamu-Sen'in karşı çıktığı bir başka konu ise, haftalık çalışma saatlerinin 45'ten 40'a düşürülmesi talebi. Kamu-Sen Genel Sekreteri Naci Önsal, bu maddeye karşı çıkışlarını şöyle dile getiriyor: "Çalışma saatlerinin 45'ten 40*a düşürülmesini istiyorlar. 20 yıldır hiç bir kamu kuruluşunda çalışma süresi 1 saat indirilmemiştir."
Ekim ayında metal işkolundan başka greve gidilen diğer işkolları ve işyerleri de şöyle:
35 işçinin çalıştığı İzmit Duramel Fabrikasında 6 Ekim tarihinde greve başlandı. Grev kararı, halen asgari ücretle çalışan Duramel işçileri için Laspetkim-İş Sendikasının ücretlerin birinci yıl 1,5 milyon, ikinci yıl ise 2 milyon TL olması istemine karşın işverenin "asgari ücretin üzerinde bir rakama yanaşmaması", yani hiç artışa razı olmaması üzerine alınmıştı.
Profiterolleriyle ünlü Beyoğlu İnci Pastanesinde de Toleyis Sendikasına üye 16 işçi 12 Ekim tarihinden itibaren greve başladı. Toleyis sendikasının yeni örgütlendiği İnci Pastanesinde, işveren işçilerin sendikalaşma çalışmalarını baltalamak için, toplu sözleşme görüşmelerinde uzlaşmaz tavır takınmıştı. Sendikanın grev kararı üzerine işverenin lokavt kararı aldığı İnci Pastanesinde görüşmeler, Toleyis'in birinci yıl % 200, ikinci yıl % 50 ücret artışı teklifi karşısında, işverenin bu yılki toplu sözleşmelerde kendi sınıfının diğer üyelerinin genel olarak aldığı tavrı takınması, yani ücrete ilişkin hiçbir öneri getirmemesi üzerine uyuşmazlıkla sonuçlanmıştı. Kendileri için ücret artışından çok sendikalaşmanın ve işverenin sendikayı kabul etmesinin önemli olduğunu belirten İnci Pastanesi işçileri ortalama 350 bin lira ücret alıyorlar.
Bu arada, Coca Cola işçileri de grev serüvenlerine başladılar. 639 işçinin çalıştığı Coca Cola'da,Tek Gıda-İş ve Tez Koop-İş sendikaları birlikte örgütlüler. Her iki sendikanın da greve çıktığı Coca Cola'da işveren grevi kırmak için çoğunluğu gericilerden ve faşistlerden oluşan 250'nin üzerinde kişiyi işe alarak üretimi sürdürüyor. Greve çıktıkları 23 Ekim'de sendika önünde toplanan Cola isçileri adına Tek Gıda-İş sendikası tarafından yapılan açıklamada, işverenlerin bütün ülkede işçi sınıfına karşı ortak tavır takındıkları, bu nedenle işçilerin de sermayeye karşı birleşik sınıf hareketini yaratmaları zorunluluğuna işaret edilerek genel grev çağrısında bulunuldu.
Patronların grevleri kırmak için 'yeni' işçi alma yönteminin uygulandığı bir diğer grev de Pilma işçilerinin grevi. Petrol-İş Sendikası'na bağlı Pilma Pil Fabrikası'nda çalışan 73 işçi 25 Ekim'de greve çıktılar. İşverenin Pilma işçilerinin grevini kırmak için 75 geçici işçi çalıştırıyor. Grevciler arasında moral bozucu bir etki yaratan bu durum karşısında, Petrol-İş Sendikası Boğaziçi Şubesi Başkanı Adnan Özcan, geçici işçilerin grevci işçilerin yerine çalışamayacağını, işverenin bu işçileri çalıştırmaları halinde suç duyurusunda bulunacaklarını belirtti
Birer ikişer grevler başlarken, kimi işyerlerinde de greve doğru ilerleniyor.
İzmit MAGA deri fabrikasında işveren ile Deri-İş sendikası arasındaki görüşmeler sonuçsuz kaldı. Toplam 558 işçiden 300'ünün sendikaya üye olduğu MAGA deri fabrikasında, işçilerin büyük çoğunluğu asgari ücretin altında bir ücretle ve çok kötü koşullarda çalışıyorlar.
Sendikanın 5 milyon TL’lik ücret talebine karşılık, işverenin en çok bu yılki enflasyon düzeyini bulacak % 100'ün üstünde bir artışa yanaşmaması ve bunda direnmesi üzerine işçiler, 11 Ekim günü protesto amacıyla yemek boykotu yaptılar. İşverene karşı eylem başlatan MAGA deri işçileri, haklarını almak için greve hazırlanıyorlar.
Yine, İzmit'in Derince'de kurulu MESS'e bağlı olmayan Varilsan fabrikasında da Türk Metal sendikasıyla işveren arasında uyuşmazlık zaptı tutuldu. Asgari ücret düzeyinde ücretle çalışan Varilsan’ın 27 işçisi, saat ücretlerine 8 bin TL zam istiyorlar.
Ekim ayında greve çıkmaların yanı sıra, grevleri sonuçlandırmalar da yaşanıyor. 149 gündür grevde bulunan Kartal Halk Ekmek fabrikasında çalışan 132 işçi, 17 Ekim 1990 tarihinde Öz Gıda-İş sendikasıyla Büyükşehir Belediyesinin toplu iş sözleşmesini imzalaması üzerine grevlerine son vererek işbaşı yaptılar. Ocak 1991'e kadar geçerli olacak sözleşmeye göre; 150 bin TL'ye çalışan işçilerin ücretleri 750 bin TL'ye yükseltilirken, sözleşmeyle gelen ücret farkları da 1 Ocak 1991 tarihinden geçerli olacak şekilde işçilere ödenecek. Sözleşmeyle ayrıca bir kereye özgü olmak üzere, greve katılan işçilere birer milyon, katılmayanlara da 500'er bin lira verildi.
Grevi biten bir diğer işyeri de Hilton Oteli. Toleyis Sendikasının örgütlü olduğu Hilton Otelinde 18 Ağustos’ta başlayan ve 45 gün süren grev, toplu iş sözleşmesinde 6 Ekim’de anlaşma sağlanmasıyla sona erdi. Sözleşmeye göre, işçiler birinci yıl % 85, ikinci yıl DİE ve İTO tarafından yayımlanan yıllık enflasyon rakamlarının ortalaması artı % 7 oranında ücret artışı alacaklar.
Toplu iş sözleşmelerinin sürdüğü işyerlerinde devletin ve işverenlerin baskısıyla karşılaşırken, sendikalaşmaya çalışılan işyerlerinde de işçiler, yine işverenlerin başta işten atmalar olmak üzere devlet destekli çeşitli biçimlerdeki yoğun saldırılarıyla karşı karşıya kalıyorlar.
MESS'ten gelme Cumhurbaşkanının eşi de en az kendisi kadar işçi düşmanı. Adı "Türk Kadınını Güçlendirme ve Tanıtma Vakfı" olan, Semra Özal’ın da başkanlık ettiği kurum tarafından yaptırılan ve o zamanlar Başbakan olan T. Özal tarafından açılan MEDPLAST’ta sendikaya üye olan işçiler işten atılıyorlar. Yönetim Kurulu başkanlığını Semra Özal’ın yaptığı MEDPLAST’ta Petrol-İş sendikası örgütlenme çalışmalarını yürütüyor. Petrol-İş Ankara şubesi yöneticileri işçilerin sendika üyesi oldukları için işveren tarafından işlerine son verildiğini belirtirlerken, fabrika muhasebe müdürü Yakup Özcan ise, kimseyi işten çıkarmadıklarını, işçilerin bir hafta ücretli izinli sayıldıklarını söylüyor. Ancak fabrika muhasebe müdürü "işçiler bir hafta sonra işe başlatılacak mı?" sorusuna "hiçbir garantisi yok" diye yanıt verirken, işçilerin sendika üyesi oldukları için işten atıldıkları gerçeğini örtülü bir şekilde dile getirmekten kaçınamıyor.
Daha önce sendikaya üye üç işçinin işten çıkarılmasıyla, MEDPLAST’ta çalışan 118 işçiye gözdağı vermeyi düşünen işveren papatyalar, diğer işçilere de sendikadan istifa etmeleri için baskı yapıyorlar. Sendika yetkilileri işverenin diğer işçilere sendikadan ayrılmadıkları takdirde 90'a yakın işçinin işten çıkarılacağı ihtarında bulunduğunu belirtiyorlar.
İşçiler işten atılmalara karşı artık sessiz kalmıyorlar. Papatyaların saldırılarını ancak birleşerek mücadele etmekle püskürtebileceklerini kavramaya başlayan işçiler, atılan sınıf kardeşlerine sahip çıkıyorlar. Körfez krizi bahanesiyle 200 bine yakın işçinin işten atıldığı ülkemizde, işçi sınıfı atılmalara karşı birleşerek ve dayanışma içine girerek karşı koymaya çalışıyor. Bu sınıf tavrı, papatyaların başı Semra Özal’ın yönetim kurulu başkanlığını yaptığı MEDPLAST’ta da, ona rağmen gerçekleşiyor.
Erhan Akifoğlu adlı arkadaşlarının işten atılması üzerine MEDPLAST işçileri, 15 Ekim günü saat 12'den itibaren işi bıraktılar. İşçilerin eylemini kırmak üzere Çubuk kaymakamı H. Hüseyin Özkan'ın özel çabaları ve jandarmanın fabrikaya girmesi işçileri yıldırmadı. MEDPLAST işçileri atılan arkadaşları geri dönmedikçe işbaşı yapmayacaklarını söyleyerek eylemlerini sürdürdüler. Ancak Petrol-İş sendikası eski genel başkanı, şimdiki SHP genel sekreter yardımcısı Cevdet Selvi ve Ankara milletvekili Tevfik Koçak’ın fabrikaya gelerek sendikacılarla görüşmeleri ve birlikte, atılan işçinin bir ay sonra işe alınacağını ve sendikal çalışmaların süreceğini söylemeleri üzerine, işçiler eylemlerine son verdiler.
Çalışma hayatının cehennem hayatına döndüğü ülkemizde, 12 Eylül darbesiyle tüm ülke gibi fabrikalar da kışlaya çevrildi. Bunun en tipik örneklerinden biri olan İzmit'teki YASAŞ'a bağlı DYO fabrikasında sendikalı üç işçinin işten atılması, ayrıca çeşitli bölgelerden kapsam dışı statüsünde 10 işçinin işine son verilmesi üzerine işçiler, işten atılmaları protesto ettiler. Her pazartesi günü sabah saat 8'de toplu halde istiklal marşı okunarak işbaşı yapılan DYO'da işçiler işten atılan arkadaşlarının işe alınmaları için servis arabalarına binmeyerek işyerine toplu halde yürüme ve Pazartesi istiklal marşı okumadan işbaşı yapma eylemlerini gerçekleştirdiler. Eylemlerini bölgedeki diğer fabrikalarla birlikte sürdürmeyi düşünen DYO işçileri, TİSK'in saldırılarını boşa çıkarmanın yolunun işçi sınıfının örgütlü birliğinden geçtiğini vurguluyorlar.
İşveren, Sendika ve İşçi Cephesinin yaklaşımları
Toplu sözleşme dönemi gelişmeleri böyleyken, işveren sendika ve işçi cephesinin yaklaşım ve eğilimlerine genel olarak değinmek istiyoruz.
Körfez krizi bahane edilerek her şeye ardı ardına zamlar yapılıp ekonomik krizin yükü çalışanların omuzlarına bindirilirken, ücretlilerin alım güçleri sürekli olarak düşürülürken, işçilerin on yıllık ücret kayıplarını ve genel olarak ücret artışı istemleri karşısında, "enflasyonun yükseleceği", ekonominin zarar göreceği vs. hükümet ve işveren çevrelerinin dillerinden düşmüyor. Sendikaların istedikleri ücretlerin çok yüksek olduğunu ve bu nedenle bu artışların verilmesinin mümkün olmadığını belirten Ankara Sanayi Odası Başkanı Alaattin Ceceli, "İstenilen zamların verilmesi halinde, milli gelirin tamamının 3,5 milyon işçiye verilmesi gerekir" diyor. Alaattin Ceceli, işçilere, değil milli gelirin tamamının verilmesi hiç verilmemesi yanlısıdır. Ancak bunu şimdilik başarabilmiş değiller. Başardıkları, ücretlerin milli gelirden aldıkları payı on yılda % 34'lerden % 13'lere düşürmektir. Başardıkları, üretimin maliyetinde işçi ücretlerinin oranını % 5'lere düşürmektir.
TİSK Genel Sekreteri Kubilay Atasayar da, "İşçi sendikalarının yüksek düzeyde ücret istemelerinin haklı ve ciddi bir nedeni olmadığını, son on yılda işçi ücretlerine enflasyonun altında bir artış verilmediğini" söylüyor.
Patronlar cephesinin yaklaşımları bunlarla sınırlı değil. İşçilerin sözleşmelerdeki taleplerinde direnmeye kararlı görünmeleri karşısında, TİSK Yönetim Kurulu Başkanı Refik Baydur, işçilerin yüksek rakamlara koşullandıklarını ve daha azı kabul etmelerinin zorluğunun yaşandığını belirtiyor. İşverenler bu "zorluk" karşısında, "ekonominin yürümeyeceği" gerekçesiyle "işçi çıkarmak zorunda" kalıyorlar. Bir yandan da, "toplumsal uzlaşma" öneriyorlar. Ankara Sanayi Odası Başkanı Alaattin Ceceli ekonominin yürümesi için, "iş barışı" için toplumsal uzlaşmanın gerekliliğinden dem vuruyor.
Türk-İş ağaları ise, sözleşmelerin kilitlenmesi üzerine Eskişehir'de 8 Ekim’de yapılan bölge toplantısında işverenlerin gözlerini korkutarak(!), 1989 bahar eylemlerine benzer bir hareketliliğe hazır olmaları konusunda "uyarıda" bulundular. Şevket Yılmaz ve Türk-İş'li ağalar sözlerinde durdular. Hak-İş Sendikası Genel Başkanı Necati Çelik'in "İşverenler, haklı ücret taleplerini iyi değerlendirmezlerse, bahar eylemlerini de aşan türde eylemlerle hak arayışı mücadelesi boyutlanarak sürecektir" sözleri doğrulandı.
Türkiye, tarihinde görmediği en ilginç ve en etkili (!) işçi eylemlerine tanık oluyor. Bu eylemler, 1989 bahar eylemlerinden daha ilginç ve çarpıcı. Türk-İş ağaları "eylem mucitleri" olarak, 89 bahar eylemlerinden toplu viziteye çıkma, servis araçlarına binmeyerek işyerine toplu yürüyüş vb.den farklı eylem biçimleri yaratıyorlar. Bu ilginç ve etkili eylem biçimlerinden bazılarını sıralayacak olursak: Toplu saç kazıtma, yarım bıyık, yarım sakal ya da yarım saç tıraşı yapmak, siyah gömlek giyme, yalınayak veya vücudun üst kısmı çıplak olarak toplu yürüyüş, kırmızı karanfil takma vezne önünde birikip sonra maaş almamak, mendil açmak, ücret pusulalarını işverenlere ve hükümet üyelerine postalamak... Ağalarımız, başkalarından değil ama, yasallık için kafalarına huni geçirerek, hindilere yafta takmak vb. "eylemler" düzenleyen TBKP'lilerden epey öğrenmişler. Böylelikle Türk-İş bünyesindeki sendika ağaları işçi sınıfının mücadele isteğini "parlak" eylemler bularak bastırma, geri biçimlere hapsetme çabası içindeler. Yapılan böylesi "etkili" eylemlerle işçilere karşı, göstermelik bir biçimde mücadele (!) etliklerini göstermek isterlerken; aslında işçi ile alay ediyor, efendilerine karşı bağlılıklarının gereklerini yerine getiriyorlar. Patronlara zarar vermemek için, artık eylem yaratma zorluğunu yaşayan Türk-İş ağaları, işçiyi sokağa çıkartmamak için yepyeni taktikler peşinde koşuyorlar. Şevket Yılmaz ve şürekâsı, iki yüz binden fazla işçinin işten atıldığı, toplu sözleşme görüşmelerinin işverenlerin ve Hükümetin ortak çabaları ile çıkmaza sokulduğu. Körfez krizi ve ekonominin gereği denilerek ardı ardına zamlar yapılmasına rağmen, salon toplantıları ile işi geçiştirmeye çalışıyorlar. Çünkü bugünkü koşullarda işçi sınıfının yaygın ve militan bir mücadeleye atılmasının koşulları her zamankinden daha fazladır. Ve Türk-İş yöneticileri işçilerin öfkesini pasifize etmek için, kendi denetimlerinde bile olsa, işçilerin sokağa dökülmesini sağlayacak eylem biçimlerinden kaçmıyorlar. Komünist ve devrimci hareketlerin işçi sınıfı ile olan bağ ve etkilerinin geçmiş yıllara oranla daha da arttığı bugünkü koşullarda bu tür eylemlerin yasadışı ve radikal biçimlere bürünmesi ve giderek direnişlere dönüşmesi olasılığı şimdi daha fazladır. İşçilerin eylemlerinin yasadışı platforma kayma olasılığının artmasının temel nedeni, esas olarak, '87den beri girdikleri hareketlenme içinde bugüne kadar gerçekleşen eylem biçimleriyle sonuç alınamadığını kendi deneyleriyle öğrenmiş olmalarıdır.
Türkiye işçi sınıfı, ‘82 Anayasası ve mevcut iş yasalarıyla güdükleştirilen tek tek grevlerin, ekonomik ve siyasi hakların elde edilmesi ve korunmasında yeterli olamayacağının farkındadır. Bu nedenle; işçi sınıfı içinde "genel grev" düşüncesi hızla yaygınlaşmaktadır. Tabandaki bu eğilim ve istek sendikalara da yansımakta. Petrol-İş Genel Başkanı Münir Ceyhan, 24 Eylül 1990 tarihinde Ankara'da yapılan Türk-İş Başkanlar Kurulu toplantısında "genel grevin kaçınılmaz olduğu"nu vurguladı.
Başkanlar toplantısında sarf edilen bu sözlerin günlük basında yer almasından sonra, ABD Savunma Bakanlığı ve ABD'ye bağlı çeşidi kuruluşlar önermenin gerçekleşmesi olasılığını araştırmaya başladılar.     Anlaşılan, en büyük emperyalist, ülkemizdeki işçi hareketiyle oldukça yakından ilgileniyor. ABD emperyalizmi, Türkiye işçi sınıfının yapacağı bir genel grevin, ekonomik taleplerin ötesine geçerek bugün için anti-emperyalist biçim ve siyasal bir içeriğe bürünmesinden korkuyor.
Ama ABD emperyalistleri fazla korkmasınlar, yalnız değiller. Çünkü Türkiye işçi sınıfının gerçekleştireceği bir genel grevden korkan yalnızca kendileri değil, Türkiye'nin sermaye sahibi sınıfları ve onların devleti ile, sermayenin ve onun devletinin sadık uşağı Ş.Yılmaz da var.
Bugüne kadar, işçi sınıfının mücadelesinin sermayeye ve onun devletine zarar vermemesi için azim ve sebatla çalışan Şevket Yılmaz, bugün yine olası bir genel grevin devlete yönelmemesi, işçi sınıfının devleti hedef almaması için kollarını sıvamış bulunuyor.30 Ekim 1990 tarihinde yapılacak Türk-İş Başkanlar Kurulu toplantısı öncesinde "eylem programı" ve "yeni mücadele dönemi" ile ilgili açıklamalarda bulunan Şevket Yılmaz, "Eğer Türkiye'de işçiler ve sendikalar, 'genel grev' sözünü gündeme getiriyorlarsa, hükümet ve işverenlerin bu söze iyi kulak vermeleri gerekir" diyerek, bağlı olduğu sermaye sınıfını ye devletini koruyor. Aslında Şevket Yılmaz ve diğer sendika ağalarının genel grev yapmaya hiç mi hiç istek ve niyetleri yoktur. Ancak, genel grev onlara rağmen kaçınılmaz olursa, bunun devlete zarar vermemesi için ve işçilerin eylemlerinin ve bilinçlerinin siyasal bilinç düzeyine çıkmasını engellemek için çarpıtmaya uğraşıyor. Genel grevin hedefi devlet değil de, hükümetmiş gibi göstermeye çalışıyor. İşçi sınıfının mücadelesini hükümet değişikliği ile sınırlamak isteyen Türk-İş Genel Başkanı Şevket Yılmaz, hedef olarak ANAP iktidarının değişerek, yerine sosyal-demokrat bir hükümetin gelmesi olduğunu belirtiyor.
Şevket Yılmaz'ın ve diğer sendika ağalarının işçi sınıfının birleşik bir eyleminden, genel grevinden korkmaları ve bunu önlemeye çalışmaları, yalnızca sermayeyi ve onun devletini koruma çabasından değil, aynı zamanda böylesi bir eylemin sonucunda kendi koltuklarının da devrileceği gerçeğindendir.
Bugün. Türkiye işçi sınıfının en küçük sorunları bile tek tek grevlerle, mevzi eylemlerle çözümlenemez duruma gelmiştir. Gündemde olan ve çözüm yolunu açacak olan sınıfın birleşik, topyekûn eylemidir. 1987 yılından bu yana sınıfın öncü partisinin doğru bir şekilde tespit ettiği ve ısrarla çalışmasını yürüttüğü genel grev, ekonomik talepleri aşarak, siyasal talepleri de kapsayarak ve toplumdaki diğer emekçilerin eylemleriyle de birleşerek ve bu eylem içinde sınıfın fiilen öncülüğü de gerçekleşmek suretiyle genel direnişler yolunda ilerlemenin koşullarını yaratacaktır. İşçi sınıfının mücadelesinin yönü hükümet değişiklikleri ile sınırlı kalırsa, işçi sınıfı kurtuluşunu sağlayamaz. Mücadelenin devlet iktidarını hedeflediği ve bunu gerçekleştiği zaman, işçi sınıfı ekonomik ve sosyal kurtuluşuna kavuşur.

Kasım 1990