“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

İnfaz Hukuku Açısından Özel Tip Cezaevi Olgusu ve Direnme Hakkı Üzerine

Bugün sözcüklere dahi artık farklı anlamlar yükleniyor. Veya şöyle de söylenebilir: Sistem, kendi gerçekliğini meşrulaştırmak için terminolojiyi dahi bozma gereğini duyuyor. Siyasal kuramların yalıtılmışlığı ve şiddetin her alandaki egemenliği, gerçeklerden kopuşu da hızlandırıyor.
Sistemin şiddete dayanan gerçekliğinin meşrulaştırılması olgusu, bugün Adalet Bakanı Oltan Sungurlu’nun ağzından Eskişehir Özel Tip Cezaevi hücrelerinin koğuş statüsüne lanse edilmesinde kendini açığa vuruyor.
Bir askeri darbenin, on yıllık süreç sonunda hala demokrasiyi kurtarma harekâtı olarak anıldığı bir siyasal ortamda, Adalet Bakanının havalandırma bölümleriyle dahi ayrılmış tek kişilik hücrelerine, Eskişehir tabutluklarına, birazda sevimli göstermek amacıyla olsa gerek, tek kişilik koğuş ismini takması fazlaca yadırgatıcı olmuyor.
Siyasal tutuklular için hazır bekletilen Eskişehir tabutlukları, sistemin gerçekçiliğinin, aynı anlama gelmek üzere çıkmazının dışavurumunu temsil ediyor.
Dünün askeri cezaevleri olgusu ve askeri cezaevlerine doldurulmuş siyasal tutukluların asker kişi sayılması olgusu, sistemin kendi çıkmazının ve çözümsüzlüğünün hukuki bir belgesini oluşturuyordu.
Askeri cezaevlerinin varlığı ve siyasal tutukluların asker kişi sayılması olgusu, sistemin, kendi koyduğu hukuk normlarını gene öncelikle kendisinin ihlal etmesinin adeta bir itirafnamesi gibiydi.
Siyası tutukluların askeri cezaevlerinde, asker kış; statüsüne geçirilmesi, bütün bir sürece damgasını vuran insanlık dışı vahşetin, otoriteye boyun eğdirme programının hukuki zırhını oluşturuyordu.
Sıkıyönetimin kaldırılması ve Eylül Rejiminin seçimli-sivil görünümlü bir biçimde sürdürülmesi, siyasal cezaevleri olgusuna da yansıdı ama program kesintiye uğramadı. Süreklilik, hemen hiç bir hukuki itirazla karşılaşmaksızın, sivil görünümlü ve Adalet Bakanlığına bağlı özel tip cezaevleri olgusu ile sağlandı. Sadece tabelanın değiştirilmesi ve özel tip cezaevlerinin Adalet Bakanlığı bünyesine alınması yeterli göründü.
Askeri cezaevlerindeki uygulama, sivil görünümlü özel tip cezaevlerinde, yem deneyimlerin ışığında daha da inceltilmiş olarak yürürlüğe girdi.
Özel Tip Cezaevleri pratiği, sonrasında kendi hukukunu yanım, kendi hukuki dayanaklarına kavuştu.
Ama eksik bir biçimde... Özel Tip Cezaevleri, bugün de bir hukuk boşluğu üzerine oturuyor, özel tip cezaevleri pratiği sistemin varolan temel yasaları ile temel yasaların oturduğu hukuk normları ile ve Türkiye'nin de imza koyduğu uluslararası anlaşmalarla temelde çelişiyor. Özel tip cezaevleri pratiği ile sistemin mevcut hukuk normları arasındaki uyumsuzluğa, özel tip cezaevi pratiğinin ve en özel tip olarak Eskişehir özel tip cezaevi pratiğinin sistemin mevcut temel yasalarına aykırı olarak yürürlükte tutulduğuna öncelikle dikkate çekmek gerekiyor.
Özel tip cezaevleri pratiği, yasal dayanağını, temel yasalardan değil, tüzük ve yönetmeliklerden alıyor.
Özel tip cezaevleri olgusu, 1983 Eylülünde, ceza infaz kurumları ve tevkif evlerinin yönetimine ve cezaların infazına dair tüzük'te yapılan bir değişiklikle yasallık kazandı.
Özel tip cezaevleri pratiğine kaynaklık eden, tüzüğün 78 maddesinin (A), (B) ve (4) bentleridir. En özel tip olarak hücre sistemine dayalı Eskişehir özel tip cezaevi de, yasallığını, aynı maddenin, 78. maddenin ilgili bentlerinden alıyor.
Ama tüzük'ün ilgili maddeleri ve gencide özel tip cezaevleri pratiği, özelde de en özel tip hücre sistemi pratiği. Tüzük’ün diğer hükümlerine ve tüzük hükümlerine göre cana bağlayıcı ve gene: bir ezellik taşıyan 647 sayılı cezaların infazı hakkındaki kanun hükümlerine açık bir aykırılık taşıyor.
Eskişehir özel tip cezaevi pratiği, sistemin kendi koyduğu hukuk normlarına oturmuyor.
Temel Hukuki Dayanağı Olmayan Kurumlar: Özel Tip Cezaevleri
Tüzük’ün 78/A ve 78/3 ek maddeleri 'Anarşi ve terör suçlarından hükümlü olanların konacakları toplu iyileştirme ve eğitim uygulanan özel kapalı cezaevleri (E Tipi Cezaevleri)’ ve 'bireysel iyileştirme eğitimi uygulanan özel kapalı cezaevleri (L Tipi ya da Özel Tip Cezaevleri)' düzenlemesini getiriyor. 78/4. madde de bu düzenlemeyi tamamlıyor.
Özel tip cezaevleri ve devreye sokulmak istenen en özel tip olarak Eskişehir özel tip cezaevi yasal kaynağını tüzük'ün bu maddelerinden alıyor.
Tüzük'ün bu maddeleri mevcut infaz sistemine, mevcut temel yasalara ve uluslararası sözleşmelere açık bir aykırılık taşıyor:
1. Mevcut hukuk sistemi açısından ecza yasasında adli suç ve siyasal suç ayrımı yapılıyor, ama aynı ayırım infaz yasasına taşınmıyor. Tersine 647 sayılı cezaların infazı hakkındaki kanun, özel tipte bir infaz düzeni öngörmüyor, kanunla bütün hükümlüler yönünde, Türkiye genelinde uygulanacak normal ve tek bir infaz düzeni kabul ediliyor.
İnfaz yasası, infaz sistemi açısından, özel bir statüyü kapsamıyor, 'özel statü' ayrımı, tüzük ve yönetmeliklere, 647 sayılı yasaya, ceza yasasına ve giderek anayasaya aykırı olarak sokuluyor.
"Ne 647 sayılı yasada, ne ceza yasasında, ne de anayasada 'anarşi ve terör’ suçu diye bir suç tanımı yoktur. Suçlar ve cezalar açıkça tanımlanmış ve hükme bağlanmıştır, infaz yasası, hangi suçluların ve cezaların ne şekilde ayrımlanıp ve ne şekilde infaz edileceğini belirlemiştir. İnfaz, yasası cezaları, amaçlarına gere değil, ağır ya da hafif türde hürriyeti bağlayıcı ceza olup olmadıklarına göre ayrımlamış ve 'yerine getirilmesini' öngörmüştür. Oysa tüzük ve yönetmelikler, 'amaca’ bir çeşitleme getirmiş, 'anarşi ve terör suç' ayrımlamasına gitmiştir. Bu kavramın hukuksal ve yasal içeriği yoktur.''
2. Tüzük'te getirilen, ‘özel statü' ayrımı ve özel tip cezaevleri olgusu, ayrıca kanun önünde eşitliği öngören ve herkesin siyasi düşünce, felsefi inanç (...) ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir." ifadesine yer veren anayasanın 10. maddesi hükümleriyle ve "politik ve diğer görüşler, (...) diğer siyasal statüler bakımından her hangi bir ayırım ve ayrıcalık gözetilmeyecektir" hükmünü taşıyan hükümlü ve tutuklulara karşı uygulanması gerekli asgari standart kurallar ve bu kuralların etkin bir biçimde uygulanması için usuller, başlığını taşıyan 1955 Birleşmiş Milletler standartlarıyla açıkça çelişiyor.
3. Gene mevcut anayasanın 38. maddesi “ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerinin ancak yasa ile konulabileceğini, kimseye suçu işlediği zaman, yasada o suç için konulmuş olan cezadan ağır bir ceza verilemeyeceği" genel hükmünü tekrarlıyor. Anayasanın 38. maddesine kaynaklık eden, insan hakları evrensel bildirisi ve Avrupa insan hakları sözleşmesi 'yasal' olmayan ve evrensel hukuka aykırı olan uygulamaların 'getirilemeyeceğini' hükme bağlıyor.
İnfaz sisteminde, 'özet statü' ayrımını netleştiren ilgili tüzük maddelerinin, iç hukuk sistemi ve uluslararası hukuk normları açısından yasal bir dayanak taşımadığını söylemek bile bir fazlalık oluşturuyor.
Siyasal iktidar, politik amacına uygun bir ceza ve infaz sistemini devreye sokuyor.
Sadece hücre esasına dayalı Eskişehir özel tıp cezaevi pratiği değil, genel olarak bütün özel tip cezaevleri pratiği, genel ve özel hukuk normlarının belirlediği alanın dışında yer alıyor.
'Eskimiş' yeni bir sistem: Zindandan tabutluğa
Eskişehir pratiği ise bunun en uç örneği olarak ortaya çıkıyor ve hücre cezasını, mevcut yasaların öngördüğü anlamda ‘geçici bir disiplin cezası olmaktan çıkararak', cezanın kendisi olmaya dönüştürüyor.
3u şekliyle, mevcut infaz yasasının ve Ceza infaz Tüzük'ünün tümüyle dışına düşüyor.
Cezaların İnfazı Hakkındaki Kanunun 15. maddesi ve ceza infaz Tüzük'ünün 176. maddesinde, hücre cezası 'geçici' ve 'tedbir' niteliğinde ve 'Disiplin cezası' kapsamında bir düzenleme olarak yer alıyor. Süresi de belirleniyor 15 gün... Yasa hücre cezası süresini, en fazla 6 aya kadar çıkarıyor. İki yıl içinde üçten fazla hücre cezası almış olanların, Adalet Bakanlığının onayı ile iyi hal gösterinceye kadar, ama en fazla 6 ayı geçmemek kaydıyla, hücreye konulabileceği hükme bağlanıyor.
Dahası, Mevcut infaz yasası ve ilgili tüzük maddesi, hücre cezasının uygulanabilmesini, yargıç kararına ve tabip raporuna bağlıyor.
Mevcut hukuk sisteminin 'bilirkişisi' Prof. Dr. Sulhi Dönmezer dahi, hücre sistemini yürürlükteki infaz hukuku ile bağdaştıramıyor.
“Hücre ancak disiplin cezası olarak uygulanır, bunun süresi de yasa, tüzük ve yönetmeliklere göre belirlenir. Müebbet ya da idam alanların yeni bir suç işlemesi durumunda da hücre cezası uygulanır, gene yasa, tüzük ve yönetmeliklere göre. Bir de ilk girildiğinde müşahede var. Hepside yasa, tüzük, yönetmeliklerle belirlenir ve belli bir süreyi aşamaz. Onun dışında hücreye kapatma mümkün değildir." (Demokrat Muhalefet, Kasım 1990, sayı; 6, sf.33)
Önemli bir nokta da, hücre cezasının hükümlünün hükmolunmuş cezasından dolayı değil, cezaevinde işlediği varsayılan disiplin cezası için öngörülmüş olmasıdır.
Tek kişilik hücre-tek kişilik havlandırma esasına dayanan Eskişehir özel tip cezaevi sistemi, hukuki anlamda, sadece hücre cezasını ‘geçici' ve 'tedbir' niteliğinde bir ceza olmaktan çıkararak, hükümlülük boyu, sürekli ve kalıcı bir ceza haline dönüştürmesi açısından değil, daha önemlisi cezaevi disiplini ile ilişkilendirilen bir disiplin cezası değil hükümlülük cezasını baz alması bakımından da, mevcut hukuk normları ve infaz hukuku hükümlerinin belirlediği çerçevenin tamamen dışına düşüyor, fiili bir hukuk oluşturuyor.
Bakanlık, fiili hukukun yasal hukuka çarpmaması için kavramlarla oynama yoluna gidiyor ve var olan nesnenin ismini değiştirerek, 'hücre' kavramını 'tek kişilik koğuş' kavramı olarak değiştiriyor. Böylece varolan hukuki düzenlemelerle, kavramsal düzeyde uyum sağlanmış oluyor!
Kavramsal uyum sağlanıyor, ama pratik bir uyum sağlanmadığını Bakanlık da kabul etmiş olmalı ki, 1988 yılında gene Eskişehir özel tip cezaevi statüsünden hareketle, Ceza İnfaz Kurumları ile Tevkifevlerinin Yönetimine ve Cezaların infazına Dair Tüzük'ün iptal edilmesi için Danıştay’a dava açan ve açtığı davanın halen Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunda karara bağlanmasını bekleyen Avukat Emin Değer’in iptal istemine "... Eskişehir Özel Tip Cezaevi, her ne kadar 1 ve 3 kişilik koğuşlar halinde yapılmış ise de, koğuşlardaki yatak sayısı artırılarak Tüzük’ün 78/A maddesinde belirlenen toplu iyileştirme ve eğitim uygulanan özel tip cezaevi haline getirilerek anarşist ve terörist vasıflı hükümlülere tahsis edilmiştir" savunması ile yanıt veriyor.
Yanıtın kendisi, aslında, açık bir itirafı belgelemiş oluyor. İki yıl önce 'yatak sayısının' artırılması suretiyle koğuş statüsüne dönüştürülen hücreler, bugün havalandırma bölümleri de ayrılarak tümüyle birbirinden yalıtılıyor ve kavramlarla oynanmak suretiyle hücre sistemi, 'tek kişilik koğuş' ismiyle yasal mevzuata uyumlulaştırılmış oluyor. Kavram değişikliğinin nesnenin niteliğim değiştirmediği görülüyor ve Bakanlığını propagandası tersine dönüyor. Hatta Devletin çelişkili birliği, böylesine somut bir olayda kendini açığa vuruyor ve Başbakan adına müsteşar Yardımcısı Burhanettin Mumcuoğlu tarafından 29 Aralık 1988 tarihinde Danıştay'a iletilen savunmada, Adalet Bakanlığı'nın aksine, Eskişehir Özel Tip Cezaevindeki statü ‘hücre' sistemi olarak niteleniyor.
Eskişehir Özel Tip Cezaevi örneği ile sürekli ve kalıcı bir ceza özelliğine bürünen hücre sisteminin, mevcut yasal mevzuata aykırılığı açık, biliniyor.
Hücre sistemine tek bu hukuki dayanak bulmanın mümkün olmadığı görülüyor.
Sistem Avrupa'nın Çürümüşlüğüne ve Engizisyon Felsefesine Sığınıyor
Hücre sistemi, Türkiye'nin de im/a koyduğu uluslararası sözleşmelere ve Birleşmiş Milletlerce konulmuş standartlara açık bir aykırılık taşıyor. Birleşmiş Milletlerce 1955 yılında kabul edilmiş asgari standart kurallar, hükümlünün cezalandırılmasını, hükümlünün 'bedensel varlığına ve sağlığına yönelik cezalandırmalar ile onurunu ve kişiliğini zedeleyici ve yok edici cezalandırmalardan' özenle ayırıyor.
Toplumsal bir varlık olan insanı tek kişilik hücrede, bütün bir hükümlülük süresinde, yalnızlığa ve yalıtılmışlığa iten hücre sisteminin insanın bedensel varlığına, kişilik ve onuruna yöneldiği, onur ve kişiliğini yok etmeyi hedeflediği tartışılamayacak kadar açık.
İnfaz hukuku uzmanları, insanın fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü zedelediği, toplumsal yaşam alışkanlıklarını kaybetmesine neden olduğu, insanı toplumsal bağlarından tümüyle yalıttığı için, hücre sistemine Avrupa'da bu yüz yılın başında son verildiğini açıklıyorlar. Hücre sisteminin, orta çağda inzivaya çekilmeye dayanan Hıristiyanlık inancından da etkilenerek, 'mahkûm tecrit ve duayla pişmanlık gösterip, tövbe etmesinin sağlanacağı' felsefesine dayandırıldığı biliniyor. Orta çağdan bugüne u/anan süreçte, artık bugün cezaevi binalarının, küçük gruplar için yapılan ve her grubun kapalı mekân ve açık havadaki çalışmalarına olanak sağlayacak mimari bir özellik kazandığı görülüyor. Cezaevlerinin kapalı kurumlar olmaktan çıkarılıp, açık ve yarı-açık kurumlar haline dönüştürülmesi genel bir eğilim olarak şekilleniyor.
Türkiye ise Avrupa'daki genel eğilimin tersine, özellikle siyasal tutsaklar için, onları toplumdan ve birbirinden tamamen yalıtmak amacıyla, hücre sistemi cezaevlerini genel bir kural haline dönüştürmeye çalışıyor. Ve bununla Avrupa standartlarına uyum sağlamış olacağının propagandasını yapıyor. Avrupa'nın, kapitalist uygarlığın yüz yıl öncesine ait çürümüş yanlarının taklit edilmesi Avrupailik olarak lanse ediliyor. Sistem, ilhamını ve siyasal çözüm yöntemlerini yüzyıl öncesinde arıyor. Avrupalının bugün artık terk ettiği sisteme, 'çözüm yolu' olarak sarılıyor.
Dünkü ve bugünkü Avrupa'nın cezaevi sisteminin insanı hiçe dönüştürmeyi, direnci tamamen karılmış bireyler üretmeyi amaçladığı açık. Cezaevi sistemi, toplumsal yaşam normlarını tamamlayıcı bir işlev görüyor. Bireyin, toplum içindeki tek kişilik hücrelerden, cezaevlerindeki tek kişilik hücresine taşınması, onun bireyselliğe dayanan yaşam kültürüne belki çok fazla aykırı gelmiyor. Ama buna karşın, bir tarihi kültür şekillenmesine karşın, insanı bedensel ve ruhsal yönden sakatladığı görüldüğünden, hücre sistemine Avrupa'da da son veriliyor.
Avrupa'da sona erdirilen sisteme, Türkiye'de siyasal otorite dört elle sarılıyor.
Türkiye'nin de imza koyduğu Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları, cezaevlerindeki uygulamaların, onur kırıcı ve küçültücü olmamasının yanında, her ülkenin kendine özgü geleneksel yaşam biçimlerinin etkisiyle de şekilleneceğini öngörüyor. Adalet Bakanı, buyandan, günlük basında yayınlanan demeçlerinde gelenekleşmiş toplu yaşam kültürü ile Avrupa'dan ayrıldığımızı ve hücre sisteminin 'sosyal bünyemize' uygun olmadığını açıklarken, bir yandan da hücre sisteminin meziyetlerini öve öve bitiremiyor ve mevcut infaz hukuku sitemine dahi aykırı bir biçimde Eskişehir özel tip cezaevi devreye sokuluyor.
Bu durumda hücre esasına dayalı Eskişehir özel tıp cezaevinin mevzuata karşın devreye sokulmasını tek bir gerekçeyle açıklamak gerekiyor. Siyasal tutuklu ve hükümlülerin toplumdan ve birbirinden tümüyle yalıtılarak yalnızlaştırılması ve siyasal baskı ve rehabilitasyon politikasına karşı yönelen toplu direnişlerin önüne geçilmesi.
Direnme hakkının fiilen ve topluca kullanılmasının en asgariye indirilmesi...
Siyasal otorite, şiddet ideolojisinin toplumun her bir hücresine şırınga edildiği, iç ve dış-politikada şiddetin egemenliğini koruduğu ve şiddetin kitleselleştirildiği bugünkü siyasal koşullarda, bu politikanın bir uzantısı olarak hücre sistemini devreye sokarken, yalnızlık psikolojisi içerisindeki tutuklu-hükümlünün siyasal otoriteye boyun eğeceğini varsayıyor. Toplumdaki genel yabancılaşma ve atomize olma olgusu, cezaevlerine de taşınıyor. Cezaevleri, toplumsal dayanaklarından ve siyasal tutukluları birbirinden tecrit edilerek, tutsakların yalnızlaştırılması hedefleniyor. Cezaevi otoritesine karşı, kolektif tepkilerin oluşmasını engellemek bahanesi adı altında, aslında, insanın toplumsal varlık koşulu olan birlikte yaşama olanağı elinden alınıyor.
Meşru bir zemin: Direnme hakkı
Bakanlık yetkililerinin, hiçbir hukuki kaygı taşımaksızın, bu amacı dolaysız olarak ifade etmekten kaçınmadıkları görülüyor.
Eskişehir Özel Tip Cezaevi örneği ve bu ilk örneğe ekleneceği açıklanan Yozgat ve Kırşehir halkalarını yönetimin kendi hukuku ile hukuki bağlarını kopardığının açık bir itirafı olarak değerlendirmek gerekiyor.
Siyasal otorite, kendini hiçbir yasayla bağlı hissetmiyor.
Siyasal Saiklerle ve idam tehditleriyle on yıllardır cezaevlerinde tutulan siyasal tutuklular ve hükümlüler, insan hakları ihlalleri ve siyasal baskılar karşısında kolektif davranış ve tepkilerini açık ki hiçbir hukuksal ve yasal bağla sınırlamazlar, sınırlayamazlar. İç hukuk normları ve uluslararası sözleşmeler, sistemin yasal resmi zırhını oluşturur. Birleşmiş Milletlerce benimsenen ve Türkiye'nin de imza koyduğu asgari kurallar, tutuklu ve hükümlülerin devlete karşı değil, devletin, siyasi ve adli ayrımı gözetmeksizin, tutuklu ve hükümlülere karşı davranışını sınırlayan minimum kurallar bütünlüğüdür.
Birleşmiş Milletler Kuralları, tutuklu ve hükümlü olarak kişinin bedensel ve beyinsel varlığına devletin müdahale edemeyeceğini, ancak, yargıyla belirlenmiş süre içinde, onun toplumsal özgürlüğünü kısıtlayabileceğini hükme bağlıyor.
İHD Hukuk Komisyonu tarafından 1988 yılında hazırlanmış bir raporda da belirtildiği gibi, toplumsal özgürlüğünden yoksun bırakılmasının ötesinde, devletin tutuklu ve hükümlü üzerinde başkaca bir tasarruf hakkı olamaz.
Toplumsal özgürlüğünden yoksun bırakılan insanın, bedenini koruma hakkını kısıtlayan zihinsel ve manevi varlığını zedeleyen uygulamalar bütünlüğü karşısında. Bedensel ve zihinsel varlığını korumak için tek tek veya topluca direnmesinin, direnme hakkını kullanmasının sadece bir hak değil aynı zamanda toplumsal bir görev olduğu biliniyor.
Baskı ve işkenceye karşı direnme hakkı, tarihsel ve meşru bir hak olarak şekilleniyor ve bugüne aktarılıyor. Sınırlandırılmış ve çarpıtılmış bir biçimde de olsa, uluslararası mevcut hukuk sözleşmeleri, direnme hakkını bir hak düzeyinde tanımak durumunda kalıyor. Direnme hakkı, anayasa maddelerine kadar giriyor.
Siyasal otoritenin, kendi legalitesini kendisinin ortadan kaldırdığı koşullarda direnme hakkı ve bu hakkın kullanılması, daha da önem kazanıyor.
Bugün, onlarca cezaevinde yüzlerce yıllık cezalarla ve idam tehditleriyle tutulmakta olan binlerce siyasal tutuklu ve hükümlü, bedensel ve siyasal varoluşlarını, bütün bir Eylül döneminde, her türden baskı ve çıplak şiddete karşı, rehabilitasyon politikasına karşı, direnme hakkını, kolektif ve sistemli bir biçimde kullanmalarına borçludurlar.
Bugün Eylül Rejimini ve Eylül döneminin politikalarını sürdürmenin dışında, herhangi bir siyasal işlev taşımadığı görülen siyasal iktidarın, yoğunlaştırılmış genel saldırganlık dalgasının bir ucu da savaş rüzgârları ile her şeyin üzerinin örtülmeye çalışıldığı bir ortamda, idam tehditleriyle, bugün Eskişehir tabutluklarında somutlanan hücre tipi cezaevleriyle, yeni disiplin cezalarıyla ve kazanılmış hakların gasp edilmesi girişimleriyle, siyasal tutuklu ve hükümlülere yönelmiş durumda.
Siyasal iktidar, hücre sistemine dayalı bir infaz sistemi ile çıplak şiddeti ve hukuksuzluğu içeren Eylül hukukunu tamamlamaya. Eylül Rejiminin hukuki ve siyasal sonuçlarını takviye etmeye çalışıyor. Eylül döneminin çıplak şiddetinin, rehabilitasyon ve tecrit politikasının sürdürülmesi için Eskişehir Özel Tip Cezaevi, pilot bir uygulama olarak gündeme getiriliyor.
Eylül Rejiminin bütün şiddetine ve rehabilitasyon politikasına karşı direnmeyi ve insan onurunu korumayı, varlık nedeni saymış devrimci tutsaklar için, Eskişehir tabutluklarının kabul edilemeyeceği açık. Dahası, yıllarca süren toplu direnişlerin sonuçları olan kazanımların gasp edilmesi karşısında sessiz kalınamayacağı da biliniyor.
Onlarca cezaevinde uzan süreli açlık grevleri ve ölüm oruçlarına kadar çevrilmiş ve Eskişehir tabutluklarını ve kazanılmış hakların gasp edilmesini hedefleyen toplu direnişleri bugün için sadece birer başlangıç olarak değerlendirmek gerekiyor.
Eskişehir’den Aydın’a uzanan ölüm yolculuğunda iki direnişçinin kaybedilmesinin, onlarcasının sakat bırakılmasının üzerinden dana bir yıl geçti.
Bugün yeni ölüm yolculuklarını enselemek ve insanların ölüm tabutluklarına kapatılmasının önüne geçmek, ancak en temel insan haklarının savunulmasını hedefleyen kişi ve kuruluşların ortak tepkisi ve ortak çabası ile direnme hakkının fiilen kullanılması ile mümkün olacaktır.
10 Kasım 90

Aralık 1990