“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Savaş ve sorumluluk

2 Ağustos'tan bu yana, dünya kamuoyunun gündeminin en başında yer alan Körfez krizi, nihayet bir sıcak savaşa dönüştü. 17 Ocak'tan itibaren ABD ve müttefiklerinin hava ve deniz kuvvetleri, Irak'ın askeri ve sivil tesislerini, kent ve kasabalarını ağır bir bombardımana tuttular. Bu yazının yazıldığı günlerde, bu bombardımana, topçu ateşi de katılmış, bir kara savaşı için piyade ve tank birlikleri son hazırlıklarını yapıyordu.
İlk belirtiler, emperyalist-gerici politikacılar ve generallerin, "bir kaç günde Saddam'ın işinin biteceği" biçimdeki öngörülerinin iflas etmiş olduğunu gösteriyor. Bush'dan Özal'a, kadar bütün "şahin"ler ve kargalar, şimdi "bu iş 2-3 ay sürebilir" biçiminde yeni saptamalar yapıyorlar.
2 Ağustos'tan itibaren, emperyalistlerin savaş yığınağı etkisini sadece askeri hazırlıklarda yansıtmadı. Ekonomik alanda da, borsalarda, başta petrol olmak üzere, bütün belli başlı endeksler olağan olmayan dalgalanmalar göstererek kapitalist ekonomilerin krizinin derinleştiğini gösterdi.
Politika ve diplomasi alanında da, BM’den başlayıp belli başlı kapitalist ülkelerin başkentlerine yansıyan dalgalanma, savaş karşısında, hükümet ve her türden politik partilerin saflaşmasına yol açtı. Avrupa'nın "barış" ve "demokrasi" havarisi, "sosyalist" ve sosyal-demokrat partileri; ABD'nin ve kendi büyük burjuvazilerinin savaş politikasını desteklerken, ABD ve Avrupa'nın barışsever halkları, savaşın başladığı günden başlayarak, yüz-binlercesi sokaklara dökülerek bu emperyalist savaşa HAYIR dedi. Gösteriler her gün artarak sürüyor.
Savaşın, kaderleriyle doğrudan ilgili olduğu Ortadoğu halkları ise gerici hükümetlerinin savaş politikalarına baştan beri karşı çıkıyorlar ve İslamcı bir temelde de olsa, kendi tarzlarıyla, emperyalizmin Ortadoğu’ya yönelttiği saldırıyı reddediyorlar.
Bugünkü belirtiler, şunu açıkça gösteriyor: Emperyalist savaş karşıtı güçler, bugün düne göre, daha aktif bir tutum alıyorlar; savaşın uzaması ve yıkıcılığının artmasına paralel olarak da savaş karşıtı gösterilerin, direnişin artacağının işaretlerini veriyorlar.
Soruna dünya ölçeğinde bakıldığında; savaş yanlısı hükümetler, parlamentolar ordular vb. ile emekçi halklar arasında savaş konusunda bir, saflaşma, ekonomik ve sosyal temellere doğru da inerek, açıkça gözler önüne seriliyor: Halklar açıkça savaş karşıtı cephede yer alırken, hükümetler B' şemsiyesi altında savaş yanlısı kampta birleşiyorlar. CNN'in Londra muhabirinin, savaşın ikinci günü ifade ettiği gibi: "İngiliz parlamentosu'na bakılırsa, İngilizler savaştan yana, ama sokaklardaki gösterilere bakılırsa İngilizler savaş istemiyor".
Türkiye için de durum çok farklı değil. Hükümet, Özal (MGK, Ordu, MİT, Kontrgerilla gibi devlet kurumlarını da bu cepheden saymak gerekir) egemen sınıfların çeşitli "sivil" örgütleri dışında kalan kesimler, savaş karşıtı bir tutum içindedirler. Gerici-faşist partilerin bir koalisyonu olan parlamento bile savaş karşısında bölünmüş ve Türkiye tarihinde ilk kez, parlamento böylesi bir konuda "birlik ve beraberlikten yoksun" durumdadır.
Savaş'ın başlamasından önce ve sonra yapılan bütün anketler de, halkın ezici çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu göstermektedir. Belki bizim ülkemizde yığınlar, Avrupa ve Amerika'da olduğu gibi henüz sokaklara dökülmüş değildir ve gösteriler nispeten küçük kitleleri kapsamaktadır. Ama ülkemizin kendine has özellikleri göz önüne alındığında bu pek de yadırganacak bir şey değildir. Tersine, bu, hoşnutsuzluğun derinleştiği ve yoğun baskı altındı tutulması sonucu, büyük patlamalar biçiminde dışı vuracağı günlere doğru ilerlediğimiz anlamına gelir. Kaldı ki, savaş koşullarının gelişmesi yoğun bir işçi sınıfı mücadelesinin yükseliş koşullarına da denk düştüğünden, savaşın getirdiği baskı ve yükler "grevlerin ertelenmesi"yle işçi sınıfına yansırken savaş zamları da bütün emekçilere savaşın doğrudan bir faturası olarak yansıdı. Bütün bu gelişmeler, zaten yakıcı bir sorun olarak ülke gündeminin başında bulunan, Kürt sorunuyla da doğrudan birleştiği için, ülkedeki bütün çelişmeleri derinleştiren, kriz ve istikrarsızlığı artıran bir etken olarak rol oynamaktadır.
Öte yandan, bugün Türkiye, yetkililerin, "Biz savaşa girmedik, bir saldırı olmazsa da girmeyeceğiz" demelerine karşın, Türkiye'deki ABD üslerinden kalkan uçaklar her gün Irak'a bomba yağdırmaktadırlar. Türk Ordusunun doğrudan savaşa girmesi ise, Saddam'ın yapacağı "saldırı" gerekçesine bağlanarak "otomatik"e alınmıştır. Grevler, savaş karşıtı gösteri ve mitingler, hatta panel ve geceler bile yasaklanarak, bir yandan savaş karşıtı güçler baskı altına alınmaya çalışılırken, öte yandan da savaşa boylu boyuna girmenin en son hazırlıkları tamamlanmaktadır. Askeri birliklerin savaş cephesine kaydırılması, sağlık ve diğer sivil personelin uydurma gerekçelerle cepheye yığılması sürdürülmektedir. Bütün belirtiler, bir kara savaşına katılmanın ABD'nin işaretine bağlı olduğunu artık açıkça göstermektedir.
Başlayan emperyalist savaş ve savaşa karşı yükselen halkların muhalefeti, Marksistlerin bir yıl önce dünyanın ebedi bir barış dönemine girdiği kampanyasının doruğa ulaştığı koşullarda, "Ortadoğu’nun bir kriz ve savaş bölgesi olduğu, olası bir emperyalist-gerici savaşın patlama koşullarının hızla olgunlaştığı, ama buna karşın halkların mücadelesinin koşullarının olgunlaşmasının birlikte yükseleceği" saptaması, bugün gelişmeler tarafından, doğrulanmış bulunmaktadır.
Emperyalist "barış" demagojisi bugün bütün geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü savaş artık, amacı hangi gerekçelerle saklanırsa saklansın, kimsenin inkâr edemeyeceği bir olgu olarak yaşanan bir gerçektir. Savaşa karşı halkların muhalefeti de daha bugünden emperyalist ve gericilerin cephe gerisini tehdit eden boyutlara doğru büyümektedir.
Savaş, halklara baskı, zulüm getirdi, getiriyor. Ama buna karşılık emperyalist-kapitalist sistemin bütün çelişmelerini de emekçi halkların gözleri önüne serdiği için devrimci dinamiklerin devasa büyümesinin koşullarını da olgunlaştırıyor. Bunun görülmesi özellikle Türkiyeli devrimciler açısından hayati bir önem taşıyor. Çünkü Türkiye burjuvazisi ve gericiliği, bugün Körfez'deki emperyalist-gerici savaşa ister doğrudan kendi ordularıyla katılsın, isterse bugünkü gibi ABD uçaklarına üs ve destek sağlamakla yelinsin kendi sonunu hazırlayan batağa hızla sürüklendiği bir eğik düzlem üzerinde hareket etmeye başlamıştır. Bu durum, Türkiyeli devrimcilerin, demokratların, Marksistlerin, sınıf bilinçli işçi ve emekçilerin, işçi sınıfı başta olmak üzere tüm ezilen yığınların önüne, devrimi , "uzak" geleceğin bir sorunu olmaktan çıkarmaktadır.
Ortadoğu'da patlayan savaşta, Türkiye'yi savaş yanlısı cepheye, savaşa çeken emperyalizm ve gericilik, aynı zamanda, Kürt, Türk, her milliyetten Türkiye halkını ve işçi sınıfını da uluslararası devrim arenasına fiilen ve pratik olarak çekmiştir. Dolayısıyla Türkiye halkının, işçi sınıfının mücadelesi, bugün artık, sadece teorik olarak değil, pratik olarak da, uluslararası devrimin bir bileşeni olma sürecine girmiştir.
Patlak veren gerici-emperyalist savaşın yol açacağı gelişmelerin ortaya çıkaracağı devrimci durum olanaklarından yararlanmak, savaş karşıtı mücadeleyi doğrudan emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleyle birleştirmek, devrim durumunun ortaya çıktığı koşullarda duraksamadan devrimci olmanın gereğini yapmak, bugün yakalanması gereken temel halka olarak görünüyor.
Emperyalizm, Türkiye burjuvazisi ve gericiliğini, nasıl ki, uluslararası emperyalist gericiliğe ve emperyalist dünyanın sorunlarına bağlamışsa; Türkiye devriminin sorunlarını da dünya devrimine ve sorunlarına bağlamıştır. Bu durumda Türkiyeli devrimcilerin, komünistlerin perspektifinin, geleneksel olduğu üzere dar "ulusal" sorunlar tarafından belirlenmesi en büyük handikap olarak görünüyor. Bugün asıl yapılması gereken, (herkesin üstüne düşeni yerine getirebilmesi için) Türkiye devriminin sorunlarım uluslararası işçi devriminin, işçi sınıfı ve halkların uluslararası hareketinin sorunlarıyla birleştirerek ele almaktır. Ortadoğu'daki emperyalist savaş, tek başına bile, bu zorunluluğu her gün yeniden dayatmaktadır.
Devrim ve karşı devrim arasındaki şiddetlenen çatışma; savaşa, gericiliğe ve emperyalizme karşı emekçilerin artan öfkesinin yığınsal tepkilere dönüşmesi; devrimci ajitasyon ve çalışma için yeni olanaklar sunarken, aynı zamanda, çalışma koşullarını, olağan zamandaki koşullara göre, daha da ağırlaştırmaktadır. Yasaklar, yasaklamalar, sansür, güvenlik güçlerinin artan terörü, alışılagelmiş "çalışma biçimini” olabileceği kadarıyla bugün bile geçersiz kılarken, yığınların mücadelesinin ihtiyaçlarına yanıt verecek bir çalışma tarzını da dayatmaktadır. Gerçekten devrimci olanlar, devrimci kalmak isteyenler bundan kaçınamaz. Bugün, yükselme eğilimini sürdüren halk ve işçi sınıfı hareketinin, eski türden, düzen için kabul edilebilir bir çalışma tarzı içinde kucaklanamayacağı, bu biçim içinde mücadelenin ihtiyaçlarının karşılanamayacağı, açıkça görülmek zorundadır.
Emperyalist savaşın kendisinin yarattığı koşulların yanı sıra, hükümetlerin ve emperyalist gerici propaganda merkezlerinin yığınların bilincini çarpıtarak; onları, savaş yandaşı haline getirme çabası, bugün devrimcilere, Marksistlere, siyasi gerçekleri açıklama bakımından da yeni görevler yüklemektedir. Savaşın niteliği, hangi politikaların devamı olarak ortaya çıktığı, emperyalizmin ve kapitalizmin kendi öz nitelikleriyle bağlantısının ve hükümetin, egemen sınıfların amaçları ile emekçi sınıflara getirdiği yükler vb.nin açıklanması, bu açıklamaların en geniş emekçi çevrelere yayılması, yığınların mücadeleye çekilmesi için ön koşul olduğu dünya işçi sınıfı mücadelesinin öğrettiği temel derslerdendir.
Öte yandan, varolan koşullarda, işçi sınıfının ve halk hareketinin birleştirilmesi sadece, Marksistlerin etkisi ve çabasıyla gerçekleştirilemez. Hareketin ilerletilmesi ve devrimci bir halk hareketi olarak şekillendirilmesi, yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesinin en önemli koşullarından birisi de; bugün devrimci-demokrat potansiyel taşıyan bütün alcım ve örgütlerin sağlam temeller üzerinde, anti-gerici savaş, anti-emperyalist ve anti-faşist bir platformda birleşmesidir. Ülkemizin koşullan ve geçmiş deneyimlere bakıldığında bu zor bir görevdir. Ancak, değişen koşullar içinde başarılması olanaklı ve aynı zamanda zorunlu bir görev olarak da ortaya çıkmaktadır. Özellikle de uyanan yığınlara "alternatif” sunulması ve moral üstünlüğün ele geçirilmesi bakımından da bu görev ertelenemez bir karakter taşımaktadır.
Bugün bazı devrimci-demokrat eğilimlerin legalizme yaslanması, bazılarının sınıfın yerine kendini koyan, dar, sekter bir mücadele çizgisi izlemesi, bazılarınınsa sorumsuzca örgütsüzleşmenin teorisini yaparak parlamentarizme eğilim göstermesi tüm devrimci güçleri birleştirmede bir sorun olarak karşıya çıkarsa da, bütün bunlar aşılmaz engeller değildir. Tersine var olan koşullar, girdikleri yolun çıkmaz olduğunu onlara daha bugünden göstermeye başlamıştır ve halk hareketi yükseldikçe de bu herkesçe daha görülür hale gelecektir. Ama bu eğilimlerin kolayca, bu tutumlarından vazgeçeceği anlamına gelmez bu. Ancak onlarla, bugün var oldukları yerden çekerek, birlikler yapılabildiği, onların ilerlemesine yardım eden bir tutum takınıldığı ölçüde adım atabileceklerdir.
İşyerlerini ve fabrikaları esas alan, uyanan işçi ve emekçi yığınlarının mücadelesinin önünü açan bir çalışmayı ihmal etmeden, devrimci ittifaklar çabası sürdürülürse, bugün; legalizmin, parlametoculuğun ya da sekterizmin etkisi altında olduğu halde devrimci potansiyel taşıyan eğilimlerin işçi sınıfı ve halk hareketini güçlendirici bir platformda birleşmesi olanaklıdır.
Ortadoğu'da süren kanlı emperyalist-gerici savaş ve bu savaşa karşı yükselen dünya ve Ortadoğu halklarının mücadelesi, savaşın ülkemizde gelişip yükselmesine yolabileceği, devrimci durum olanakları, sadece siyasi bakımdan değil, ideolojik bakımdan da görevlerin kapsamını genişletmektedir. Daha somut ifade edersek; olaylar ve olgular, işçi sınıfı ve halk yığınları içinde örgütlenmiş burjuvazi ve emperyalizmin, gericiliğin dayanağı; sınıf işbirlikçisi güçler, oportünist, tasfiyece, revizyonist eğilimlerin, mücadeleyi geri çekme çabalarına karşı ideolojik mücadelenin kapsamının genişletilip etkinleştirilmesini de zorunlu kılmaktadır. Çünkü varolan koşullar, genelde anlaşıldığı gibi, ideolojik mücadelenin "sözcük" ve "kavram' tartışmalarıyla sınırlı kalması biçimindeki dar çerçeveyi zorlamaktadır. Ve ulusal ve uluslararası planda devrim ve karşı devrim karşıtlığı arttığı ölçüde, ideolojik mücadelenin kapsamını genişletmesinin zorunluluğu da kendisini daha çok hissettirecektir. Olaylar, daha bugünden, oportünist, revizyonist, sendikalist ihaneti örtüsüz bir biçimde sınıfın ve devrimin uyanan güçlerinin önüne getirmiştir, getirmektedir. Burjuvazi ve emperyalizmin uluslararası dayanağı Gorbaçovculuk, Maoculuk, Troçkizm ve sosyal demokrasinin bütün fraksiyonları, düzene muhaliflik görüntüsü arkasında, halkın ve işçi sınıfının emperyalizm ve kapitalizme karşı mücadelesini düzen içi kanallara akıtma çabasındadırlar.
TBKP (SBP), SP, Kuruçeşme'de toplanıp bütün devrimci değerleri ayaklar altına almayı marifet sayan 1980 sonrasının döküntüleri, sosyal demokrasinin değişik partileri, bugün halk ve işçi sınıfı hareketini düzen içi kanallarda boğmaya çalışan başlıca mihraklar olarak karışımıza çıkıyorlar.
İşçi sınıfı hareketi içinde burjuvazinin uzantısı sendika ağaları ve sendika bürokrasisi de bu çeşitli türden siyasi eğilimlerle iç içe omuz omuza aynı işlevi yerine getirmeye çalışıyor.
İşçi sınıfının tarihi boyunca, işçi sınıfıyla burjuvazi arasında "muhabbet tellallığı”nı meslek edinmiş bu eğilimler, bugün de aynı "mesleği" icra ediyorlar. Bu yüzden de sınıf hareketinin ilerlemesi, işçi sınıfının ileri unsurlarının devrim ve sosyalizm davasına kazanılması, her türden oportünizme, revizyonizme, Troçkizme, Gorbaçovculuğa, reformculuğa ve her soydan sendika ağaları ve sendika bürokrasisine karşı ideolojik mücadele alanında da daha kapsamlı bir mücadeleyi gündemin ön sıralarına çıkarıyor. Çünkü devrim ve karşı devrim arasındaki mücadelenin sertleşmesi demek, karşı devrimin payandalarına, emperyalizm ve gericiliğin emekçilerin içinde uzantısı olan "Truva at”larına karşı da mücadelenin sertleşmesi anlamına geliyor.
Bugün, Ortadoğu'da, bütün dehşeti ve yıkıcılığı ile süren emperyalist-gerici savaş; bütün dünyanın ve ülkemizin devrimcilerine, demokratlarına, Marksistlerine, gerçek aydınlarına yeni yükümlülükler getirdi. Ve sorunun can damarı bütün bu çevrelerin kendi üstüne düşeni yapıp yapmamasıdır. Yaptıkları ölçüde, devrimci, demokrat, Marksist, aydın olmanın gereğini yerine getirmiş olacaklar, aksi halde kendi üstlerine düşeni yapmamış olmanın sorumluluğunu taşıyacaklardır. Çünkü tarih her zaman yazılır; ama bazı dönemler vardır ki, tarih yeniden yazılır. Şimdi yüzyılımızın tarihinin yeniden yazılması fırsatı doğmaktadır ve bunu başarıp başarmamak şu anda bizim kuşağımızın sorumluluğundadır.
"Tarih, kuşağımızdan nasıl söz edecek; bu tamamen bize bağlıdır!"

Şubat 1991