“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Emperyalizme, modern revizyonizme ve her türden inkârcılığa karşı güçlü bir silah: "Emperyalizm ve Devrim"

Büyük Marksist-Leninist Enver Hoca Yoldaş'ın bu ölümsüz eseri emperyalizmin ve modern revizyonizmin devrim ve halkların kurtuluşu için oluşturduğu tehlike dikkate alınarak yazılmıştır. Giriş bölümünde, emperyalizm ve modern revizyonizmin sosyalist devrim ve ulusal kurtuluş hareketleri karşısında izlediği strateji özetleniyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının sosyalizmin ve Marksizm-Leninizm’in zaferiyle sonuçlanması ve dünya proletaryası ve halklarının devrimi tek seçenek olarak görmeleri karşısında emperyalistlerin özellikle de ABD emperyalizminin izlediği strateji hakkında verilen bilgiler oldukça önemli.
İkinci Dünya Savaşı'ndan ABD dışta tutulursa, emperyalist sistem alabildiğine sarsılmış olarak çıktı. Denge bütünüyle bozulmuştu ve daha büyük çaplı devrimler için koşullar oldukça elverişli idi. Savaştan yenilmiş olarak çıkan devletler Almanya, Japonya ve İtalya ekonomik ve askeri güçlerini yitirmiş; siyasal bunalımın içine sürüklenmişlerdi. Diğer taraftan İngiltere, Fransa gibi "güçlü" emperyalist ülkeler savaştan "zaferle" çıkmalarına rağmen, ekonomik ve askeri güçleri zayıflamış, savaş öncesindeki büyük devlet rollerini oynayamaz duruma gelmişlerdi. Derin ekonomik ve siyasal bunalım içindeki bu ülkeler devrimci patlamanın eşiğinde idi. Eski sömürgeci sistemin çökmesi ve ulusal devletlerin doğması ve ulusal hareketlerin diğer sömürge ve yan sömürge ülkelere de yayılması emperyalizmin genel bunalımını aşmasını daha da zorlaştırıyor ve dünya çapında sosyalizmin zaferini neredeyse kaçınılmaz duruma getiriyordu.
Savaştan güçlenmiş olarak çıkan ve kapitalist dünyanın önderliğini tek başına üstlenen ABD emperyalizminin, emperyalist sistem için oldukça tehlikeli olan bu durum karşısında izlediği ve bugün büyük ölçüde gerçekleşen stratejisi şu şekilde sıralandırılıyor. "... Eski kapitalist sistemi korumak, kendini tehdit eden her devrimci ve ulusal kurtuluş hareketlerini boğmak, sosyalist kampı yıkmak, dünyanın her yanında hegemonyasını sağlamak..."
"ABD emperyalizmi dünya sermayesi ile birlikte, amacına ulaşmak için, devasa bürokratik devlet aygıtını, çok büyük ekonomik, teknik ve mali potansiyelini ve tüm insan gücünü harekete geçirdi. ABD emperyalizmi, tükenmiş Avrupa ve Japon kapitalizminin siyasal, ekonomik ve askeri olarak belini doğrultmasına katkıda bulundu ve dağıtılmış sömürgeci sistemin yerine yeni bir sömürü ve yağma sistemini, yeni sömürgeciliği kurdu."
ABD emperyalizminin bu stratejisine ulaşmak için, başvurduğu iki yol ve özellikle de modern revizyonizmin -Titoculuk- bu emperyalist stratejinin gerçekleşmesinde oynadığı rolün önemi vurgulanıyor.
"Bunlardan birincisi, silahlı müdahale ve saldırıdır. Amerikan emperyalistleri, NATO ve SEATO gibi saldırgan askeri bloklar yarattılar, birçok yabancı ülkenin toprakları üzerine silahlı güç yerleştirdiler; her kıtada askeri üsler kurdular ve tüm denizlere ve okyanuslara yaydıkları güçlü filolar oluşturdular. Devrimi bastırmak ve boğmak için Yunanistan'a, Kore'ye, Vietnam'a ve daha birçok yere müdahalede bulundular.
"Diğer yol da, sosyalist devletlere, komünist ve işçi partilerini karşı ideolojik saldırı ve yıkıcılıktı; bu devlet ve partileri burjuvaca çürümelerini sağlamak için çaba harcamakta. Bu amaçla, Amerikan emperyalizmi ve tüm dünya sermayesi, güçlü propaganda ve ideolojik saptırma yöntemlerini harekete geçirdiler."
Dünya kapitalizmi ABD emperyalizminin desteği ile belini doğrultmuştu, ama güçlü bir rakiple, başında Sovyetler Birliğinin bulunduğu sosyalist kamp ve kampın yönlendirdiği ve desteklediği proletarya ve halkların devrimci mücadelesi ile karşı karşıyaydı. İkinci yolun önemi yani revizyonistlerin oynadığı saptırıcı rolün önemi ve emperyalistlerin ilk olarak Yugoslav revizyonistlerine başvurmalarının nedeni bu noktada ortaya çıkıyor.
Nazi işgalcilerine karşı savaşan Yugoslav halklarının üzerinde etkili olan Titocu yöneticiler, kendilerini 3. enternasyonalin ilkelerini savunan bir parti olarak göstermelerine rağmen, Marksist-Leninist bir yol izlemiyorlardı ve ülkede gerçekten sosyalist bir toplum inşa etmek gibi bir amaç taşımıyorlardı. Öte yandan, iktidara gelen Yugoslavya Komünist Partisi de birçok ideolojik ve siyasi hatalar yapmış ve bu hatalar, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında ulusal, şoven bir biçimde açığa çıkmıştı. Parti Sovyetlere ve Arnavutlara karşı şoven eylemlerde bulunmuştu. Yugoslavya'da kurulan halk demokrasisi iktidardaki kliğe uygun düşmüyordu. Titocular komünist partinin M-L'i kılavuz edinmesine ve sosyalizmin inşasını engellemeye çalışıyorlardı. Emperyalistlerin ve revizyonistlerin propaganda malzemeleri olarak kullandıkları Komünist Partisi arasında patlak veren çatışmanın kaynağı da burada idi. Titocular Stalin'e karşı çıkıyor ve ikinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında ortaya çıkan oportünist çizgide diretiyorlardı. Yugoslavya'daki bu durum nedeniyle, emperyalistler, sosyalist kampı içinden çökertmek için ilk olarak Titocu revizyonistlerin yardımına başvurdular. Titocu revizyonistler her ne kadar devrim ve sosyalizm davasına zarar verdilerse de sosyalist kampı bölmede ve parçalamada Kruşçevci revizyonistler kadar önemli bir rol oynamadılar. Enver Hoca, Kruşçevci revizyonizmin dünya emperyalizmine hizmetinin önemini şöyle vurguluyor:
"Stalin'in ölümünden sonra, Sovyetler Birliği'nde iktidarı ele geçiren Kruşçevci revizyonistler, dünya kapitalizmine, sosyalizme, devrime ve M-L'ye karşı mücadelesinde en büyük hizmeti sundular. Kruşçev'in revizyonist grubunun ortaya çıkışı, İkinci Dünya Savaş'ından sonra emperyalizmin stratejisinin en büyük siyasal ve ideolojik zaferidir."
Eserin "Leninist emperyalizmin teorisi her zaman günceldir" başlıklı bölümünde, emperyalizmin Lenin'in belirlediği ekonomik özelliklerinin bütünüyle koruduğu günün somut verileri ile kanıtlanıyor. Kapitalist emperyalizmin en çarpıcı olgusu olan üretimin ve sermayenin yoğunlaşması ve kaynaşması -mali oligarşi- olgusunun İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ulaştığı boyutlar saptanıyor ve tekelci devlet kapitalizmi olgusu tahlil ediliyor. Revizyonist ülkelerin açıktan kapitalizme geçmeden önceki dönemdeki temel mülkiyet biçimleri de olan tekelci devlet kapitalizminin temel özellikleri şöyle açıklanıyor:
"Tekelci devlet kapitalizmi devlet aygıtının tekellere bağlı olmasını, ülkenin ekonomik, siyasal ve toplumsal yaşamı üzerinde tekellerin tam egemenliğinin kurulmasını ifade eder. Devlet, tüm emekçilerin sömürülmesi yoluyla iktidardaki sınıf için azami kar sağlamak için olduğu kadar halkların devrim ve kurtuluş mücadelelerini boğmak amacıyla da mali oligarşinin yararına ekonomiye doğrudan müdahale eder.
"Tekelci devlet kapitalizminin en belirgin temel unsuru olarak tekelci devlet mülkiyeti, tek bir kapitalistin ya da bir grup kapitalistin mülkiyetini değil, kapitalist devletin mülkiyetini, iktidar sahibi burjuva sınıfın mülkiyetini temsil eder."
Üretimin ve sermayenin yoğunlaşmasının uluslararası boyutlarının göstergesi olan çok uluslu şirketlerin emperyalistler arası çelişkiyi kaldırmadığı, tersine, bu şirketlerin en büyük güce sahip olan ülkenin elinde gelişmiş kapitalist ülkeler üzerinde de egemenlik kurma araçları olduğu belirtiliyor. Bu şirketlerin tahlilinden çıkarılan sonuçların bazıları şöyle:
Dış görünümüyle bu şirketler birçok ülkenin ortak mülkiyetiymiş gibi bir izlenim bırakmak istiyorlar. Gerçekte ise, ellerindeki sermaye ve uyguladıkları denetim göz önünde tutulduğunda çok uluslu şirketler, esas olarak tek bir ülkeye aittir; ancak bir çok ülkede faaliyet gösteriyorlar. Onlar, vahşi rekabet karşısında ayakta kalmayı başaramayan küçük ve orta büyüklükte yerel firma ve şirketleri emerek gittikçe yayılıyorlar."
"Çok uluslu şirketler ve burjuva devleti arasında sömürücü sınıfsal sıkı bağlar ve karşılıklı bağımlılık mevcuttur. Kapitalist devlet, ulusal düzeyde olduğu gibi uluslararası düzeyde de bu şirketlerin egemenlik ve yayılma amacına hizmet etmektedir."
Çokuluslu şirketler, emperyalizmin kaldıraçları ve onun yayılmacılığının başlıca biçimlerinden biridir. Onlar, yeni sömürgeciliğin dayandığı direklerdir ve faaliyet gösterdikleri ülkelerin ulusal egemenliğine ve bağımsızlığına el uzatırlar. Bu şirketler egemenliklerinin ayakta durabilmesini kolaylaştırmak için, herhangi bir suç işlemekten çekinmiyorlar. Suikastlar örgütlüyorlar, ekonomiyi harap ediyor, üst düzeyde memurları; siyasal önderleri ve sendika yöneticilerim satın alıyorlar. Lockheed skandalı bunu açık bir biçimde kanıtlıyor."
Üretimin ve sermayenin yoğunlaşmasının ve merkezileşmesinin muazzam boyutlara ulaşmasının emperyalizmin sömürücü niteliğinde en ufak bir değişiklik yaratmadığı tersine, Lenin'in kapitalizmin emperyalist aşamasında "üretimin toplumsallaşmasında muazzam bir ilerleme görülür, ama mülk edinme özel kalmaya devam eder" tezini doğruladığı ve bu olgunun kapitalizmin çelişkilerini daha da derinleştirdiği vurgulanıyor.
"Üretimin ve sermayenin günümüzde gittikçe güçlenen yoğunlaşma sürecinin şiddetlenmesi kapitalizmin temel çelişkisini, üretimin toplumsal niteliği ile mülk edinmenin özel niteliği arasındaki çelişkiyi ve diğer bütün çelişkileri daha da keskinleştirmiştir." Bu bölümde mali sermayenin özüne ilişkin olmayan bir takım yapısal değişiklikler de inceleniyor. Sigorta şirketlerinin, bankaların rakipleri durumuna gelmesi, son yıllarda daha çok revizyonist ülkelerde artan kredili satışlar; emekçilerin kredilerle borçlandırılmasının yaygınlaşması, büyük şirketlerden oluşan anonim şirketlerde bazı işçilerin birkaç hisse senedi sahibi olabilmeleri vs...
Bu sonuncusu kapitalizmin savunucularının ve bir kısım revizyonistlerin kullandıkları bir propaganda malzemesi. Kapitalizmin savunucuları, anonim şirketlerinde bazı işçilerin sembolik hisse senedi almaları gerçeğine dayanarak, sermayenin nitelik değiştirdiğini ve "halk sermayesi" haline geldiğini kanıtlamaya çalışıyorlar.
Bu görüşe, Lenin'in "mali sermaye özgürlük için değil, egemenlik için mücadele eder" görüşü temel alınarak karşı çıkılıyor. Mali oligarşi olgusunun yıllardır ortada olan ve bu görüşün saçmalığını kanıtlayan sonuçları saptanıyor.
"Sanayi ve mali sermayenin sahibi olarak mali oligarşi ülkenin tüm yaşamı üzerinde ekonomik ve siyasal egemenliğini kurmuştur. O, mali plütokrasisinin elinde bir araca dönüştürülmüş olan devlet aygıtını da çıkarlarına uygun kıldı. Mali oligarşi hükümetler kuruyor, hükümetler yıkıyor, iç ve dış siyaset dayatıyor. O, ülkenin iç yaşamında tüm gerici güçlerle siyasal ve ekonomik iktidarını savunan tüm siyasal ideolojik eğitim ve kültür kuruluşları ile iç içedir. Dış siyasette ise, tekelci yayılmacılığını destekleyen ve onun yolunu açan kapitalizmin korunması ve istikrarın sağlanması için mücadele eden tüm tutucu ve gerici güçleri korur ve destekler."
"Egemenliğini güvence alana almak için mali oligarşi her araca başvurur ve tüm alanlarda siyasal gericiliği yerleştirir." Kapitalist emperyalizmin en belirleyici ekonomik özelliği olan sermaye ihracının yeni biçim ve yöntemleri yardım adı altında verilen krediler, sahte sosyalist Ülkelere uygulanan kredi biçimleri ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan yeni sömürgecilik sistemi inceleniyor. Kredi yoluyla sermaye ihracı için şunlar söyleniyor.
"Sermaye ihracını gizleyebilmek için, emperyalist devletler kredi verme yolunu da tutuyorlar. Büyük kapitalistler tekeller ve onların devletleri, bu sözüm ona krediler ve yardımlar aracılığıyla bunları kabullenen devletler ve halklar üzerinde yoğun bir baskı uyguluyorlar ve onları boyunduruk altında tutuyorlar. Gelişmemiş ülkelere verilen yardımlar ve krediler, bu ülkelerin zenginliklerinin sömürülmesinden elde ediliyor. Kaldı ki, bu yardım ve krediler gelişmemiş ülkelerde yalnızca zenginlere veriliyor. Başka bir deyişle, örneğin Amerikan büyük tekelleri Amerikan halkının ve diğer halkların sırtından semirmekte ve onların ihraç ettiği sermaye ve verdiği kredi bütünüyle işte bu halkların alın terini ve kanım simgelemektedir. Öte yandan, büyük tekellerin sözde üçüncü dünya ülkelerine verdikleri krediler, gerçekte bu ülkelerde iktidarda olan feodal-burjuva sınıflara hizmet etmektir."
Sahte sosyalist ülkelere kredilerin hangi koşullarla ve hangi amaçlar için verildiği açıklanıyor ve bu türden kredilerin gerçek sosyalist ülkeler tarafından asla kabul edilemez olduğu vurgulanıyor.
Yeni sömürgeciliğin emperyalizmin eşitsiz ve sıçramalı gelişmesi ve savaş (İkinci Dünya Savaşı) nedeniyle güçler arasındaki dengenin bozulması sonucu ortaya çıktığı ve yeni sömürgeciliğin, eski klasik sömürgecilik sisteminin özüyle çelişkili olmayan, ama bu sistemi korumak için sözde siyasal özgürlük gibi bir takım biçimsel ödünler* verme anlamına geldiği belirtiliyor.
"Dünya halklarının çoğunluğunu fiziki, ekonomik, siyasal ve ideolojik yönlerden sömüren eski klasik sömürgecilik, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yeni bir sömürgeciliğe dönüştü. Bu yeni sömürgecilik ekonomik, siyasal, askeri ve ideolojik önlemler yönünden bütünlüklü bir sistemi içerir. Emperyalizm bu sistemi, savaş sonrası ortaya çıkan koşullara uyum göstererek hem kendi egemenliğini ayakta tutmak, hem de eski sömürgeler ve birçok başka ülke üzerindeki siyasal denetimini ve ekonomik sömürüsünü güvence altına almak için kurmuştur."
Eserde eski klasik sömürge sisteminin çökmesine neden olan koşullar ayrıntılı olarak inceleniyor.
Eserde incelenen önemli güncel sorunlardan biri de yerel savaşlar. Emperyalizmin ekonomik mücadelesinin içeriğinin dünyanın paylaşılması olduğu gerçeğinin değişmediğinin ortadaki kanıtları olan yerel savaşların, zaman zaman alevlendiği ve genel bir savaşa da yol açabileceği vurgulanıyor. Ve tabii ki bu nedenlerden patlak verebilecek bir savaşın kurtuluşçu bir niteliğe değil, soyguncu bir niteliğe sahip olacağı da belirtiliyor.
"Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve tüm diğer kapitalist ülkeler pazarlar ve etki alanları için mücadele ederlerken, yaptıkları yatırımlarla bu yatırımları kabul eden ülkelerde yerlerini sağlamlaştırıyorlar. Böylece çeşitli kapitalist devletlerarasında ve birleşmemiş birbirinden bağımsız olan konsorsiyumlar arasında sürtüşmeler doğuyor. Bu sürtüşmeler yerel savaşları alevlendiriyor ve genel bir savaşa da yol açabilirler, ister yerel olsun isterse de genel, bu nedenlerden patlak verebilecek bir savaş, Leninizm’in bize öğrettiği gibi, kurtuluşçu bir niteliğe değil soyguncu bir niteliğe sahiptir. Yalnızca, eğer halklar yabancı işgalcilere karşı başkaldırırlarsa, eğer emperyalizme, sosyal-emperyalizme ve dünya sermayesine sıkı sıkıya bağlı olan ülkenin kapitalist burjuvazisine karşı başkaldırırlarsa, bu savaş haklı bir savaştır, bu kurtuluş savaşıdır."
Çin ve Sovyet yöneticilerinin uluslararası ekonomik ilişkiler sisteminin değiştirilmesi ve "yeni bir dünya ekonomik düzeni"nin kurulması zorunluluğu temeline oturtulan görüşlerinin teorik saçmalığı sergileniyor. Bu görüşmelerin eleştirisinde, emperyalizmin bir geçiş kapitalizmi yani can çekişen kapitalizm olduğu gerçeği temel alınıyor.
Bu bölüm emperyalizm ile oportünizm arasındaki bağlantının ulaştığı boyutlar ve yeni oportünist teorilerin İkinci Enternasyonal oportünizmiyle olan özdeş yanlarının saptanmasıyla son buluyor.
Sonuç olarak; Enver Hoca Yoldaş'ın ölümünden bir süre önce kaleme aldığı bu eser Lenin'in emperyalizm teorisinin günümüze uygulanışının eşsiz bir örneğidir.

Şubat 1991