“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

İşçi kadının özgürleşme olanakları sınıf mücadelesi içinde gelişiyor

Ülkemiz kadınlarının genel sorunları ve bu sorunların geçmişten gelen köklerini, genel hatlarıyla Türkiye'de Kadının Statüsü 1-2-3 yazı dizisiyle vermeye çalıştık. Bu yazımızda, işçi kadının sorunları üzerine özel bir ayrıcalık yapmayı gerekli gördük. Çünkü işçi kadın, ekonomik ve sosyal özgürlüklerinin yanı sıra siyasi özgürlüğünü de kazanma yolunda toplumsal yerini almaya başlamıştır. Sınıf mücadelesinin son birkaç yıllık deneyimi, işçi kadının kendi yerini bulması ve siyasal, ekonomik, demokratik kazanımlar elde etmesinin yolunu açtı. Son yılların aktif kitle eylemlerinin ön saflarında yer alan ve hangi zorun kendilerini engellediğinin bilincine varan işçi kadın, bunları da aşmanın yollarını arıyor. Fark ettiği sosyal gücünü, alabildiğine çetin bir güncel mücadeleyle kullanabileceğini ve toplumun önyargılarıyla, dinsel, siyasal baskılarla baş etmenin yollarını, el yordamıyla da olsa, bulmaya çalışıyor.
Makinalaşmanın, sanayide fazla fiziki güç gerektirmediği dallarda, kadın ve erkek işgücü arasında kapitalistin ücret ayrımı yapmadığı sigortalı ve sendikalı işyerlerinde, ücretlerde eşitlik sağlandığı söylenebilir. Örneğin; petrol, gıda, tekstil, metal vs. işkollarında sendikalı işyerlerinde, cins ayrımına bağlı ücret farklılıklarının hemen hemen tamamen giderilmiş olduğu söylenebilir. Buna rağmen sendikasız ve sigortasız işyerlerinde, kadın ve erkek işçiler arasında ücret farklılıkları hayli fazladır!
Ülkemizde, tarım dışı üretimde ücretli çalışan 12 yaşından büyük kadın işçilerin sayısı 1.072.481 (1985 Nüfus sayımına göre) iken, SSK'ya bağlı kayıtlı kadın işçi sayısı 303 bin kadardır. Yani, ücretli kadın nüfusunun dörtle üçü hiçbir güvenceye sahip değildir. Bu kesim, aynı zamanda örgütsüz ve eğitim düzeyi en düşük ücretliler içinde olduğundan, sermayenin her türden sosyal, siyasal ve ekonomik sömürüsünün de odak noktası durumundadır. Kaldı ki, sendikalı işyerlerinden tekstil, giyim, gıda, petro-kimya ve metal işkollarında, kadınların yoğun çalıştığı işyerlerinde, örgütlü sendikaların, işverenle her zaman uzlaşır bir özelliğe sahip olduğu düşünülürse, buralarda da, fazla sorun çıkarmayan, uysal, siyasal bakımdan daha az aktif ve daha azla yetinebilen, "fedakâr" kadın ücretli köleler, kar hırsıyla gözü doymak bilmeyen kapitalistin tercihi olmak durumundadır.-
DİE istatistiklerine göre, belli başlı işkollarında SSK'lı kadın ücretlilerin tüm ücretlilere oranı:
TİSK'e bağlı tekstil: % 60,8
Metal sanayisi: % 19,3
Petrol-kimya, lastik: % 4,9
Gıda, tütün sanayisi: % 17,2
Genelde, SSK'lı işçiler içinde kadınların erkek işçilere göre % 14,2 oranında daha düşük ücret aldığı tespit edilmiştir. SSK'lı olmayan işyerlerinde bu farkın daha fazla olduğu, sayısal olmasa bile tahmin edilebilir. Özellikle tekstil ve metal işkollarında kadın ve çocukların, yarı yarıya ücret aldıkları yaygın bir uygulamada". Çoğunlukla kadınların ve çocukların çalıştırıldıkları işkollarında işgücünün daha kolay ve insafsızca, yok pahasına satın alabilmenin verdiği olanaklardan vazgeçemeyen açgözlü kapitalistler, emekçilerin her tür hak ve özgürlüklerini kısıtlamanın yollarını arıyor ve akıl almaz yöntemler geliştiriyorlar. Kapitalistler, "erkek egemen ideoloji", "din" ideolojisi, "ailenin kutsallığı" düşüncesinin yanı sıra, "sarı sendikacılık"ın çok çeşitli biçimleriyle de sömürünün devamını sağlamak ve işçi kadının gelişmesinin önünü tıkamak için var güçleriyle uğraşıyorlar. Ne var ki, bu durum, son yıllarda, tersine tepiyor. Çünkü patronların, artık karşılarında eski uysal köleler yerine, kendilerine başkaldıran, kolayca boyun eğmeyen, sayılan henüz az da olsa, "isyankâr" kadın işçilerden çekinmeğe, daha ihtiyatlı davranmağa başladıktan gözleniyor. Kadınlar, birçok işkolunda, bugünden, patronların ekmeğine yağ süren uysallıklarını terk etmeye yöneliyorlar. Sendikalaşma ve daha iyi ücret ve çalışma koşulları talebi etrafında hızlı bir örgütlenme mücadelesi vermenin olanaklarını yaratmaya çalışıyorlar. Grev ve direnişlerde ön saflarda mücadeleye katılan kadın işçi ve emekçilerin, erkek işçilerle birlikte mücadele geleneğinin artması, ülkemizde, feodal-burjuva kültürün ve din bağnazlığının büyük ölçüde kırılmasının yollarını açıyor.
Son yıllarda, özellikle kadın işçilerin yoğun çalıştığı işyerlerinde sömürünün alabildiğine artması, günlük mücadelede oldukça şiddetli ve uzlaşmaz zıtlıkları gün yüzüne çıkarmış ve işçileri, işsiz kalma, sokağa atılma pahasına sıcak mücadelenin içine çekmiştir.
Özellikle deri, tekstil ve metal işkollarında sigortasız ve sendikasız çalışan, çoğunluğu 12-25 yaşlarındaki genç kız ve kadınlar için sömürünün her biçimi ve aşağılanmanın her türü, işverenlerce mubah görülmektedir. Kadın olmanın verdiği çekingenlik ve "iyi niyeti" alabildiğine suiistimal eden patronlar, kadın işçileri tacizle aşağılamakta, hakları olan haftalık ücretleri elinden geldiğince geciktirerek karma kar katmayı vazgeçilmez bir zevk olarak görmektedir. İşçiler, haftalıklarını adeta yalvara yakara, bazen zorla almaktadırlar. Patronlar, erkek, kadın bütün işçilerin ücretini geç vermeye çalışıyor. Ama genelde daha yumuşak başlı, çekingen olan kadınlar için uygulamanın daha yaygın olduğu görülüyor.
Deri işkolunda çalışan sendika temsilcisi bir kadın şunları anlatıyor: "İşe yeni girmiştim. Bir arkadaşımla deriye çivi çakarken, sohbet ediyorduk. İşyerinde konuşmak yasakmış, ben bilmiyordum. Usta, gelip bana 'Çok konuşmayın, ana avrat düz giderim' diye küfür etti. Ben hemen yakasına yapıştım, ‘Nasıl gidermişsin' dedim. Durumu, Deri-İs Sendikasına gidip anlattım. Ertesi gün, sendikacılar işyerine gelip, ustaya Niye öyle yaptın?' diye sorduklarında, usta, "Ben hiç kadına sövmem, el" kaldırmam' diye yemin ederek, inkâr etti. Oysa bana hem sövmüş, hem de elini kaldırmıştı. Bu olaydan sonra bir daha bana hiç bağıramadı. Ama sesini çıkarmayan isçiye bu usta her zaman bağırır. Sesini çıkarana, hakkını arayana pek ses çıkaramaz. İlle de kadınları daha sessiz bulduğu için anası yaşındakilere bile küfür eder. Sendikalı olanlara pek ses çıkaramıyor. Sendikalı olmayanlara her tür haksızlığı yapıyor. İşveren isten atıyor, tazminat ödemiyor, içerdeki parasını vermiyor, haftalıklarını ödemiyor. Biz 15 kişilik işyerinde 4 kadın, sendikalı kaldık. Bize, sendikadan çıkmamız için patron her gün baskı yapıyor. Diğerlerinin haftalıklarını arttırıp, bayram harçlığı verirken, bize bunları uygulamıyor. Ama biz, sendikalı olmanın, güvenliğimiz açısından daha iyi olacağını bildiğimizden, en azından tazminatsız bizi işten atamayacağından, sendikadan çıkmamaya kararlıyız." diyor.
Kazlıçeşme deri sanayisinde, % 80'inin okuma-yazma bilmediği, çoğunun sigortasız ve sendikasız olduğu işçilerin asgari ücretle çalıştırıldıkları, haftalık 100.000 TL. ücretlerinin her hafta yansının verilmemeye çalışıldığı, tamamının ancak zorla alındığı koşullarda, günlük mücadelede kadınların son yıllarda daha azimle ve cesaretle öne çıktıkları gözleniyor.

Tekstil işçileri anlatıyor
Yaklaşık 600 bin işçinin çalıştığı tekstil sanayisinin % 80'i, fason çalışan, küçük üretim yapan, örgütsüz ve sendikasız işyerlerinde çalışır durumundadır. Bu sanayide, ağır çalışma koşullarına ayak uydurmaya çalışan ve adeta cehennem hayatı yaşayan işçilerin çoğunluğunu ise, kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Yapılan söyleşilerde, özellikle Merter tekstil işçisi kadınlar tarafından, 1,5-2 yıldır, patronların, ustabaşların ve ustaların, kadın işçilere ve çocuk işçilere karşı kaba tavırlarında gerileme görüldüğü söyleniyor. Patronun odasına sorguya çekilen kadınlar, eskiden olduğu gibi boyun bükmüyorlar, baskılara karşı çıkıyorlar. Dolayısıyla, patronlar, geçen yıllardaki gibi özellikle kadın ve çocuk işçilere uyguladıkları hakaret ve şiddete dayalı baskıları, şimdi istedikleri gibi uygulayamıyorlar. Buna karşın, en ufak bir kıpırdanışta, polisi ve emniyet güçlerini, işçilerin karşısına dikme yoluna başvuruyorlar.
Diğer işkollarında olduğu gibi, tekstil sanayisinde de, önder duruma gelen, sendikal veya hak alma mücadelesinde öne çıkan ve haksızlıklara karşı müdahaleci işçiler hemen işten atılıyor. Buna karşın, Alteks'te, Beko-2'de ve diğer işyerlerinde, başını kadınların çektiği mücadeleler yılmadan sürdürülüyor. Sendikasız işyerlerinde Teksifin örgütleme çalışması yapmaması, tam bir patron sendikası olma özelliği, Öziplik-İş'in sendikal örgütlenme mücadelesi veren sendikasız işçilerin bu taleplerine "olumlu" yanıt vermesi sonucu, aynı işkolundaki tekstil işçisinin, birbirinden daha az "sarı" olmayan iki sendikaya bölünmesine neden olmaktadır. Bununla birlikte, sendikasızlığın getirdiği her an işten atılma, ücretlerini zamanında alamama gibi sorunları aşma ve asgari de olsa birlik sağlamanın gerekliliğine inanan tekstil işçilerinin mücadelesi, Öziplik-İş'e doğru bir eğilimi ortaya çıkarmıştır. Teksif, üye olmaya gelen işçileri, ad ve soyadlarını, işyerlerine ve TİSK'e bildirerek, işten atılmalarını ve fişlenmelerini sağlayan konumuyla tam bir polis örgütü gibi çalışıyor. Bu nedenle, tekstil işçisinin Öziplik-İş'ten başka yapacağı tercih kalmamış görünüyor.
Büyük dokuma fabrikalarında örgütlü Teksif’in işyeri temsilcileri ise, eski emniyet görevlileri, gericiler, sendikacıların yakınlarından seçilmiş "seçme" temsilciler. İşçilerin talepleri karşısında aldıkları tavır ise, onları aşağılayıp, kovmak, işten attırma ile tehdit etmek. Örneğin; hamile veya çocuğu hasta kadınların izin almak için sendika odasına korkarak girmeleri, çoğu zaman aşağılanmış ve terslenmiş olarak çıkmalarıyla sonuçlanıyor. Bu nedenle, çocuk ölümleri ve makine başında doğumlar, bu işyerlerinde çok sık rastlanan olaylar.
3 bin işçinin çalıştığı İstanbul Sümerbank Dokuma fabrikasında, 2 bine yakın kadın işçi çalışıyor. Gerici sendikacıların baskısı yetmiyormuş gibi, dini gericiliğin 1-1,5 yıldır hortlatıldığı çağdışı uygulamalara, işçiler, her gün şaşkınlık ve korku ile tanık oluyorlar. Burada çalışan bir kadın işçi şunları anlatıyor "Bir yıl öncesine kadar, bir ustabaşı ile onun yetiştirdiği bir genç tarikatçı, kadın işçileri türban bağlamaları için teşvik ediyorlardı. Müdür, bazı ustalar ve bir eğitimci bayan, türban bağlamayı yasaklıyorlardı, işyerinde standart dikilmiş iş önlüğü giyilmesi ve arkadan bağlanan üçgen eşarpların takılması zorunluluğu vardı. Buna rağmen tarikatçıların örgütlediği bazı kadın işçiler türban bağlamaya başladılar. İş saati biter bitmez iş önlükleri ve eşarbın yerine türban ve tesettür kıyafetlerini giyiyorlardı. Bir yıl kadar önce, üniversitede genç kız öğrencilerin türbanı serbest hale getiren girişimleri sonucu, türban resmi dairelerde de serbest hale getirildi. Bizim işyerindeki tarikatçılar da, bunu fırsat bilerek kadın işçilere türban konusunda baskı yapmaya başladılar. Türbanlı kadın işçilerde, kendilerine özel, daha büyük boyutlarda eşarp dikip, başlarını tam kapatmaya, tesettür giysilerini de işyerinde bile çıkarmamaya başladılar. Kısa zamanda, kadınların yarıdan çoğu kapandılar. Bazı idarecilerin açıkça desteklediği bu uygulamalara, düşünce olarak benimsemeyen ama devletin baskısından korkan kimi idareciler de açıkça ses çıkaramıyor, karışamıyorlar. Tarikatçı şefler, işyerinde açıkça ayet, kuran, duaların yazıldığı tabak gibi süs eşyaları satmaya ve aleni propagandaya başladılar. İşyerinin bahçesine büyük bir cami yaptırıldı. Herkesten camiye yardım parası toplamaya kalktılar. Tesettüre uymayan kadın işçiler, para vermeyi ve camiye gitmeyi reddettiler. Bu nedenle, işyeri bekçileri bu işçileri her an göz hapsine almaya, nereye gidip, kiminle konuşuyor diye sürekli takip altına almaya başladılar. Türbanlıların ne yaptıklarına dönüp bakmıyorlar bile.
Tarikatçı ustabaşı, genç bir işçinin yanına yaklaştığında "Nasılsın?"diye soruyor.'Ben iyiyim, sen nasılsın?' diye cevap verdiğinde ustabaşı Ben hiç iyi değilim diyor. Genç kız Neden iyi değilsin?' dediğinde de,"Sen başını örtmedikçe, ferace giymedikçe, TV seyredip, erkeklerle tokalaştıkça, ben iyi olmam!' diyor. Böylece, hem amir, hem de kendinden büyük bir erkek olmanın verdiği üstünlükle kadınları etkilemenin olanaklarını kullanıyorlar. Sendika temsilcileri ise, yansız görünüm altında bu resmi ve dini gericiliği, alttan alta destekliyorlar. İşyerinde dini baskılara karşı mücadele örgütleyen bilinçli bir işçi bayan, müdürün odasına gittiğinde cinsel tacize uğradığı için (daha doğrusu bu olay bahane edilerek) işten atıldı. Olayı yaratan müdür fabrikadan 'sürüldü', 2 ay sonra tekrar eski yerine getirildi. Ramazanda yemek çıkmıyor. Türbanlıların tümü cuma günü camiye gidiyor."
Sümerbank fabrikasında kreş var ama yetersiz. Her kadın ancak bir çocuğunu götürebiliyor. 6 yaşına kadar çocuklara bakılıyor, İlk çocuk çıktıktan sonra ikinci çocuk kreşe verilebiliyor. İkiden fazla çocuklu kadınların kreş sorunu halen gündemde.
Bozkurt, Narin ve Edip gibi bazı tekstil fabrikalarında kreşlerde, 1 yaşına kadar çocuklara bakılıyor. Kadın işçiler, çoğu zaman, çocukları 1 yaşını aştıktan sonra işten ayrılmak zorunda kalıyorlar.
Tekstil işkolundaki sendikasız işyerlerinde hamile kadınlar işe alınmıyor, çalıştığı dönemde hamile kalanlar ise, işten atılıyor. Kreş talebi ise, ücretlerini bile düzgün alamayan kadınların akıllarına en son gelebilecek bir lüks! Çoğu çocuk denecek yaşta, 24-30 saat sürekli çalıştırılan, penyelerin arasında uyuyan ve en yoz emperyalist-feodal kültürün etkisi altında inleyen bu genç kadınlar için, her tür küfür ve aşağılanma, cinsel taciz, patronlar tarafından uygulanabiliyor. Gece işinde uykusuzluğa yenilip, uyuya kalan çocuklara ustalar, küfür ve dayak gibi şiddete dayalı baskı uygulamaya kalkıyor. Bu durumu, ister ahlaki sorumluluk, ister siyasi duyarlılık sahibi olsun, duyarlı kadın işçiler şiddetle protesto ettiklerinde (böyle durumlarda, analık içgüdüsüyle kadınların daha duyarlı oldukları söyleniyor) kendilerini beş parasız kapının önünde buluyorlar. Tabii ki içerdeki parasını da alamayarak...
Metal işkolunda da, sendikasız ve sigortasız işçilerin sorunları, tekstili aratmayacak boyutlarda. Türk Metal'e bağlı PDK'dan atılan bir genç kız, işyerinde ustabaşların, kadın işçilere cinsiyetlerini aşağılayan kaba sözlerle ve yılışık bir şekilde davrandıklarını söylüyor. Sendikacıların da, ustalardan pek farkının olmadığını söylüyor. Kendi gibi işten atılan erkek arkadaşlarıyla birlikte hakkını aramak için sendikaya başvurduklarında, sendika başkanı Aslı Yücel'in de, kendisine ustadan daha iyi davranmadığını, "Bu kızı niye dinliyorsunuz?", "Peşine erkekleri takmış getirmiş" "Onun peşinde niye geziyorsunuz?" gibi, kendisini erkek arkadaşlarının yanında küçük düşürmeye çalıştığını, bir daha da sendikaya gidemediğini belirtiyor.

İlaç işçileri anlatıyor
Petrol-İş sendikasının örgütlü olduğu ilaç sanayisinde, kadın işçilerin sorunları biraz daha farklı. Çünkü bu işkolunda, genelde sendikal mücadele oldukça eski, işçi sorunları; ücret, servis, doğum izni, kreş, doğum yardımı, yasal hakların uygulanması, vb. bakımından, asgari de olsa daha iyi iş koşullarının elde edilmesinin doğrultusunda olanaklar sağlanmış. Örneğin; Birleşik Alman, Karlo Elba, Santa Farma, Wyeth İlaç fabrikalarında çalışan kadın işçiler, işyeri yönetiminin, TİS sözleşmelerini uyguladıklarını, buna karşın, kadın olmaktan kaynaklanan, ezilen ve aşağılanan cins olmanın verdiği huzursuzluğu dile getiriyorlar.
Wyeth İlaç fabrikası'nda çalışan bir bayan, ustabaşlarının, herhangi bir iş gösterirken veya bir soru sorulduğunda verdiği cevapların, mutlaka kadını alaya alan, aşağılayan bir tavırda olduğunu, bu nedenle usta başlara soru sormaya, çok zorunlu kalmadıkça başvurmamayı tercih ettiklerini ifade ediyor, öyle ki, gündelik tüm davranışlarında, kadını aşağılama ve psikolojik baskı altına alma tavrının sürdüğünü, bu tavırların, kadın işçilerde kendilerine güvensizliği arttırdığı ve kişilik olarak azaltıldıklarını belirtiyorlar. Aynı işyerinden genç bir kız işçi, evli kadınlara günlük laf atmanın daha az olduğunu söyleyerek, bunu,"evli kadın, dini geleneklere göre, saygı duyulması gereken kadındır. Çünkü o, bir erkeğin malı durumundadır. Evli kadına duyulan 'saygı', o'na sahiplenen erkeğe duyulan saygıdan kaynaklanmaktadır." şeklinde yorumluyor. Genç kızlar, şeflerin ve bazı erkek işçilerin taciz edici laflarına daha çok hedef oluyorlar. Bu nedenle, kadın işçiler, işyerindeki davranışlarında sınırlı, ürkek, edilgen ve çok "ciddi" olmak zorunda kalıyor ve bu psikolojik baskıdan çok huzursuz oluyorlar. Kadınların cinsel tacize uğramaları son bir yıldır oldukça azalma göstermiş. Bunun nedeni, işyeri sendika temsilcilerinin duyarlı ve müdahaleci tavırları oluyor. Tacize uğrayan kadınlar, temsilcilere şikâyet ediyor (eskiden çekinirlermiş), onlar da uygunsuz davranan şef veya erkek işçileri sendika odasına çağırarak, ihtarda veya eleştiride bulunuyorlar.
Kadın işçiler, sıcak mücadele dönemlerinde, yani toplu sözleşme, vizite eylemi, diğer işçi eylemlerini destekleme dönemlerinde, cins ayrımı gözetmeyen, sıcak, samimi ve saygılı ilişkilerin geliştiğini, erkek işçilerin davranışlarında çok belirgin bir tavır değişikliğinin gözlendiğini ifade ediyorlar. Erkek işçilerin kendileri gibi mücadeleye katılabilen kadın emekçi kardeşlerine daha çok saygı duydukları söyleniyor.
Sınıfın eyleminin, işçi sınıfının bilinçlenmesini sağlayan, teorik ve pratik sorunların daha yoğun tartışılması, dayanışmanın artması, grevlerin (pratik mücadelenin) işçiler için en iyi okul olduğu hayat tarafından doğrulanmış teshilinin getirdiği olanaklar, kadın ve erkek işçileri birlikte eğitiyor. Sınıfın birliğini bozan her tür burjuva-feodal ayrımcılık, bu arada kadın cinsini aşağılayan tüm gerici düşünce ve eğilimler de, bu dönemlerde geri plana itiliyor.
3 Ocak eyleminden sonra 300 binden fazla işçinin (özellikle işyerlerinde öncü durumda olanlar) işten atılması, işten atılmalara karşı etkin önlemlerin alınamaması, işçiler arasında sendikalara karşı güvensizlik ortamı yaratmış. Ayrıca toplu sözleşmelerde ortalama ücretlerin üstünde bir artışa imza atmanın verdiği kısmi rehavet, gelecek günlerin ve asli sorunların çözümüne ilişkin konularda çekimserliği (geçici de olsa) beraberinde getirmiştir, örneğin Wyeth İlaç Fab. TİS görüşmelerinde, % 200'e varan zam uğruna, kadınların sorunları ve kreş ile ilgili maddelerin sözleşmeye konması üzerinde, işçiler fazla diretmemişler. Tüm işçileri ilgilendiren bir sorun olmaması gibi yanlış bir düşüncenin etkisinden burada söz edilebilir. Kreş yardımı da alamayan kadınlar için, çocuklarının bakım sorunu halen gündemde. Çocukların, yalnız kadın değil, erkek işçilerin de sorunu olduğu, onların bakımından yalnız kadınların değil, erkeklerin de sorumlu olduğu düşüncesi, henüz, resmi ideolojinin etkisinden kurtulamayan erkek işçiler için, talep açısından çok uzak bir istem olarak görünüyor.
Halen grevde olan Santa Farma İlaç fabrikasında da kreş sorunu, çözüm bekliyor. Kreş yardımı verilmiyor. Grev gözcüsü kadın işçi, grevden beklenen asıl sorunun idari maddelerden oluştuğunu, işten atılmaya karşı önleyici idari tedbirlerin, kendileri için çok önemli olduğunu söylüyor. 57 kadın işçinin çalıştığı bu fabrikada, 40 kadının evli ve çocuklu olmasına karşın, kreş, hamilelik ile ilgili maddeler, bu seferde idari maddelere feda ediliyor. Grevci kadın işçilerle yapılan konuşmalarda; çalışma yaşamının, kadına kişilik kazandırdığı, toplumda söz hakkı elde etme, ailede itibar görme, eşiyle daha uyumlu ve paylaşımcı bir yaşamı sağlamanın olanakları ortaya çıkıyor. Buna karşın; toplumda kadınların 2. sınıf vatandaş gözüyle horlanmaları, fedakârlık Ve iyi niyet gibi daha çok kadınlara has olumlu özelliklerin, erkekler tarafından alabildiğine suiistimal edildiği kanısı hâkim. Son yıllarda, yeni evli çiftler arasında daha demokratik ve paylaşımcı ilişkilerin geliştiği, hele grev süresince tüm ilişkilerde, dostça ve cins ayrımı göstermeyen davranışların gözlendiği ifade ediliyor.
Grev gözcüsü bir bayan şunları anlatıyor: "9 yıl önce işe girmeye çalışırken, ağabeyim karşı çıkıyor, kadın çalışmaz, evinde otur, ben sana bakarım diye işe girmemi engellemeye çalışıyordu. Ben onu dinlemedim. Bugün ise ağabeyim, 'iyi ki girdin' diyerek bana hak veriyor ve beni her konuda destekliyor. Eskiden, müdürün baskısına ses çıkaramazdık. Şimdi ise eskisi gibi boyun eğmediğimizi gören müdür bize,'zilliler' diye bağırıyor, ama biz takmıyoruz."
Kadın işçiler bu sırada her konuda daha çabuk kandırılabildiklerini, bazı düşünceleri çabuk kavrayamadıklarını, bunun da kadının kişiliğini henüz tam bulamadığı şeklinde yorumluyorlar. Erkekler genelde, kadınların çalışması, ekonomik ve sosyal bağımsızlık kazanmalarına, kendi üstünlüklerini kaybetme korkusuyla karşı çıkıyorlar deniyor. Santa Farma'da 6'şar kişilik yürütme, grev ve haberleşme komitelerinin her 15 günde bir sendikada toplantı yaptıklarını, bu toplantılarda çok boyutlu ve canlı tartışmaların geçtiğini kadın işçiler büyük bir hoşnutlukla anlatıyorlar.
Carlo Erba ve Birleşik Alman İlaç fabrikalarında, kreş ve kadın haklan ile ilgili maddeler TİS 'ne girmiş. Kadın işçilerin hepsi okuma-yazma biliyor, çoğu lise mezunu. Bu işyerlerinde kadın işçilere karşı aşağılayıcı veya baskıcı tavırlar oldukça az. Buna karşın, işten atılma korkusu ile siyasal eylem ve eğitim konusunda kadın işçiler oldukça edilgen. Gazete okuyan, TV'de haber dinleyenler, % 10'u geçmiyor. Ekonomik ağırlıklı eylemlere bütün kadınlar şevkle katıldıktan halde, dayanışma eylemlerine katılan kadın sayısı 5-6 kişiyi geçmiyor. Örneğin; Carlo Erba'da, Zonguldak işçilerini destekleme toplantısında, giden kimse çıkmadığı halde, yarıdan çoğu para yardımı toplanmasını destekledi ve para verdiler. Eylemli destekten çekinmelerinin nedeni, "işten atılma korkusu". Son bir yılda 30-40 kişi işten atıldı veya tazminat alarak çıkmaya zorlandı. Bu nedenle işçiler, sendikaya da gitmeye çekiniyorlar. İşyerinde, 2 bölümden tüm işçiler atılıp, bu bölümler taşeron firmaya verilmiş. Bu bölümlere alınan işçiler 5-6 ay içinde geri atılıyorlar, böylece örgütlenmeleri imkansız hale getiriliyor. İşten atılmaların nedeni üzerine görüştüğümüz bayan temsilci, nedenin "yeni makinaların alınması ve daha fazla kar amacı güden DEVA Holding patronlarının kar hırsı" olduğunu ileri sürüyor. İtalyan menşeli şirketin, işçiye verdiği parada hala gözü olduğu için hisse senedi satışlarını önerdiğini, ama işçilerin buna pek rağbet etmediklerini söylüyor. Genelde erkekler futbolla ilgilenirken, kadınlar ev işleri, çocuk bakımı sorunlarıyla ilgileniyorlar, kadın haklan ve mücadelesinin sorunlarıyla pek ilgilenmiyorlar. Buna karşın, kadınların örgütlenmesi gerekliliğine inandıklarını söylüyorlar.
Birleşik Alman İlaç firmasında sendika temsilcisi bayan işçi; işyerinde kadınlar üzerinde görünür bir baskının olmadığını, yasal haklarından toplu sözleşmeler yoluyla yararlanabildiklerini söylüyor, önlerindeki en büyük engelin tüm kadın işçiler için kocaları veya aileleri olduğunu belirtiyor. İşyerinde 5-6 işçi kadın dışındakilerin böyle yerlere, sendika veya toplantılara gelemeyeceğini iddia ediyor. Hamile kadınlara, doğumdan 40 gün önce ve 40 gün sonra ücretli izin, 6 ay süreyle de ücretsiz izin veriliyor. 20 yıldır bu işyerinde hamilelik nedeniyle işten atılma hiç görülmemiş. Yeni doğum yapan kadın, çocuğu 1,5 yaşına gelene dek, öğlen 1.30'dan sonra evine gidiyor. Analık durumu ile ilgili yasal tüm olanaklar uygulanıyor.
Temsilci seçilen bayan temsilci, "Kadın bağına sendikada ne isin var?", "Bu memleketi sen mi kurtaracaksın?" gibi beylik lafları, hem ailesinden, hem de işyerindeki arkadaşlarından çok duymuş; "Ek zam alma döneminde, erkek arkadaşlardan birinden küfür yemiştim. Kocam benim sendikadan çekilmemi, yoksa boşayacağını söyledi Kendisine mahkemenin yolunu gösterdim. Sendikal faaliyetten çekilmiyorum dedim. Hiçbir şey yapamadı, boyun eğmek zorunda kaldı." diyor. Ailesinin de, sendikaya gitmesine karışmasına ve "kendini göstermeye pek mi meraklısın" diyerek karşı çıkmasına karşı koyan bu bayan temsilci, kadının kendi kişiliğini kazanabilmesi için, kendisini engellemeye çalışan kocasına ve ailesine karşı çıkması gerektiğini vurguluyor.
Birleşik Alman'da, Zonguldak direnişini desteklemeye giden 42 işçiden, 7'si kadın. Bursa mitingine ise 10'dan fazla kadın işçi katılmış. 1 Mayıs ve 8 Mart gibi günlerde, işçi kadınlar, işyerindeki toplantılara coşkuyla katılıyorlar. 1 Mayıs'ta ilaç firmalarının Topkapı'ya yürümeleri teklif edilmiş, işyerindeki toplantıda işçilerin çoğunluğu buna karşı çıkmışlar, fabrika dışına çıkmak istememişler. Böyle durumlarda, temsilciliğin kararı geçerli, ama tüm işçilerin katıldığı toplantılarda eylemler tartışılıyor, çoğunluğun görüşü doğrultusunda işyeri temsilcileri karar alıyorlar, işyeri komiteleri ise alınan karan uyguluyor. Sendika temsilcisi kadın işçi, kendi işyeri ile ilgili durumu değerlendirdiğinde; "Böyle bir toplumda işçi devleti olmaz. Çünkü herkes, maddiyatçı açıdan düşünüyor. Ama biz işçiler istersek her şeyi yapabiliriz" diyor. İşyerindeki 92 kadından 75'i evli ve çocuklu olduğu için, ev işi ve çocuk sorumluluğu, onları mücadeleden geri çeken en önemli etken olarak ileri sürülürken, bu engelleri aşıp mücadele etme isteği olanlarına da, kişiliklerini kazanmış kadınlar gözü ile bakılıyor. Bu konuda sınıfsal bilinç eksikliği ve kendini aşma yoluyla mücadeleye katılımın gerekliliği vurgulanıyor. Petrol-İş İstanbul Şubesi sendika temsilcileri toplantısına 100'den fazla temsilci katıldığı halde, toplantıya katılan kadın temsilci sayısı 5'i aşmıyor.

Tekel işçileri anlatıyor
600 dolayında kadın işçinin çalıştığı Cibali Tekel Sigara Fabrikası'nda çalışan kadınların en çok önem verdikleri sorun, emeklilik yaş haddinin kadınlar için düşürülmesi, yarısına yakınının 20 yıldır çalıştıkları halde emekli olamadıkları. İşyerinde kreş var, ama ilkokula başlayan çocukların yarım gün ne yapacakları sorunu, kadın işçilerin en önemli çıkmazlarından biri. Kreşlerinde pedagog olmaması nedeniyle, çocukların, huysuz, sinirli ve küfürbaz olduklarından şikâyetçiler. Ücretlerinin çok düşük olması, aldıkları ücretin yarısına yakınını yol parası olarak vermek zorunda kalmaları nedeniyle servis sorunlarının da acilen çözülmesini bekliyorlar. Maddi olanaksızlık nedeniyle çoğunun, ilkokulu bitiren çocuklarını çalıştırmak zorunda kalıyor, bu nedenle çocuklarını istedikleri gibi yetiştirememenin huzursuzluğunu yaşıyorlar.
Konuştuğumuz kadınlar, iki yıl öncesine kadar, bölüm şeflerinin kadınlara karşı çok kaba davrandıklarını, "hayvanlar", "eşek gibi çalışın" gibi küfürlü konuştuklarını söylüyorlar. Son yıllarda, sendikadan çekinerek, kadınlara daha az baskı yaptıklarını, ama izin konusunda bazen zorluk çıkardıklarını belirtiyorlar. Buna karşın, erkek işçiler, motorların bakımı gibi daha serbest işlerde olmaları, ayrıca hepsi erkek olan şeflerle daha iyi diyalog içinde olmaktan kaynaklanan konumlarıyla, izin almakta çok daha fazla toleranslılar. Erkek işçilerin çoğu, kalifiye eleman ve daha fazla ücret alıyorlar. Düz işçilerde erkek-kadın ücret farkı yok.
Yalnız kadın işçilerin çalıştığı bant sistemi çok yorucu ye 8 saat sürekli ayakta çalışan kadınlar, 1-1,5 saatte otobüs yolculuğundan sonra, bir de evdeki yorucu ev işlerinin altında eziliyorlar. Eşler, evde genellikle çok az (zoraki) yardımcı oluyorlar, bu nedenle evlerde sık sık tartışmalar, hatta dayağa varan sertleşmeler yaşanıyor. Ev işlerinde tartışma çıktığı zaman, çocukların çok olumsuz etkilendiklerini, bunun için "kocaya boyun eğme"yi yeğlediklerini söylüyorlar. Ev işi ve çocuk bakımı, esasen kadına aittir düşüncesi hâkim olduğu için, sendika veya arkadaş toplantısına gitmek isteyen kadınlar,"ne işin var?" cevabı alıyor. Buna rağmen kendi aralarında toplanmanın ve kendilerine vakit ayırmanın yollarını deniyorlar.
Sendikal mücadeleye katılımda Cibali kadın işçilerinin en büyük engeli kocaları (her yerde olduğu gibi). Gelenek ve görenekleri, işlerine geldiği gibi kullanan erkekler, çoğu zaman cumartesi ve pazar günlerini kahve, futbol, arkadaşlarıyla gezme gibi ev dışında geçiriyorlar. Çok azı ev işi yapsa bile, bunu gizli-saklı yapmaya çalışıyor, ev işlerini eşiyle paylaşmaktan utanç duyuyor. Erkek işçilerde, ev işlerinin, utanç duyulacak kadar aşağılık ve basit bir iş olduğu ve dolayısıyla yalnız kadınların buna layık oldukları düşüncesi hâkim.
Halen Cibali'de çalışan, daha önce Cevizli Sigara fabrikasında çalışmış bir bayan, Cevizli'de de aynı sorunların olduğunu söylüyor.

Bazı gözlemler
Bir kısmını yukarıda aktardığımız kadın işçilerin, mücadeleye katılımının önündeki engelleri şöyle sıralayabiliriz:
* Aile baskısı: Anne, baba ve özellikle eşlerin, kadınların mücadeleye katılımında, bilinçli ya da bilinçsiz olarak engel olmaya çalıştıkları, bunun da daha çok resmi ideolojinin baskısının kınlamadığı, ailede huzursuzluğun çıkmaması adı altında gerçekleştiği söylenebilir. Erkeklerin, eşlerine yükledikleri ev işi ve çocuk bakımının, kendilerine sağladığı rahatı, bozmak istememeleri, sendikal ve siyasal mücadelenin erkeklerin işi olduğu önyargısının henüz kırılamadığı gözlemlenmektedir. Kadın işçi ise, aile içi huzuru bozma uğruna, sosyal ve siyasal mücadeleye katılma yolunda bugün, çok inatçı bir savaşımı göze alma yolunda. Yeterli bilinci olmasa bile, erkeğin kendi üzerindeki mülkiyetine başkaldırmadan, işçi sınıfının bir adım bile ileri gidemeyeceğinin farkında.
* Gelenek, görenekler ve din baskısı: Kadınların mücadelesinin önüne binlerce çit germiş olan, gerici adet ve geleneklere karşı da mücadele etmeden kadınlar kendi kurtuluşlarını sağlama yoluna giremezler. Mevcut statükonun, bugünkü eğitim, öğretim ve din kurumlarının, kadını her alanda köleleştiren ve gerileten ideolojisine karşı mücadele etmeden, hiçbir haklarına kavuşamayacağının yakıcı gerçeği, kadın emekçilerin bugünden aklından çıkarmaması gereken bir gerçeklik. Devletin, kadın ve aile ile ilgili yaygınlaştırmaya çalıştığı, her anlamda kadını aşağılayan ve onu ev kölesi haline getirmeye çalışan hukuki ve ideolojik saldırılarına karşı çıkmadan mücadeleye katılamayacaklar.
* Sendikaların ilgisizlik ve baskısı: Bugünkü sendikaların, düzenle ideolojik ve örgütsel açıdan uyumlu çalışma içinde olmak istemeleri, rahat koltuklarını kaybetme korkusuyla tabanda gelişecek her tür muhalefeti ve bu arada kadınların mücadelesini de engellemenin yollarını arayan konumlarıyla, işçi kadının da önündeki en önemli engellerden birini oluşturuyor. Bu engel, sendikaların kadınların özel taleplerine TİS'de ilgisizlik olarak görüldüğü gibi, ondan daha da fazla kadınları sendikal faaliyetin dışında tutma, katılmak isteyen kadınları engelleme biçiminde ortaya çıkıyor. Pratik eylemlerde en önde yer alan kadınların sendikaların yönetim ve işyeri temsilciliğindeki sayılarının yok denecek kadar az olması bunun açık kanıtıdır.
* Devrimcîlerin tutumu: Faşist-feodal düzeni değiştirme amacını güden devrimciler, kadının tam kurtuluşunu amaçlayan Marksistler, kadın ya da erkek olsun, kadınların mücadeleye katılımını sağlama yolunda gereken önemi vermedikleri, sistemin "erkek egemen ideolojisinden kurtulamadıkları da yapılan gözlemlerden ortaya çıkan en önemli sonuçlardan biridir. İşçi ve emekçi kadınların, devrimci işçilerin tutumuna ilişkin söylediklerinden çıkan sonuç, devrimci erkek işçi ve emekçilerin dışarıda devrimci, ama evde tam bir "feodal ağa" gibi davrandıkları. Mevcut düzenin kendilerine sağladığı üstünlüklerinden ve kadını ezme haklarından vazgeçmeye hiç de niyetleri olmayan, olsa bile bunu zoraki olarak, göstermelik şekilde yaptıkları gerçeği, kadın işçiler açısından en büyük güçlüğü getiriyor. Konuştuğumuz kadınların belirttiğine göre, işyerinde kadınların taleplerinden kalkan bir ajitasyonun yürütülmediği, kadınları kazanmak için bir çabaya girilmediği gibi, mücadeleye katılmak isteyen kadınlara da erkeklere gösterilen ilginin gösterilmediğidir. Bu yaklaşım değiştiğinde iki kat baskı ve sömürü altındaki işçi kadının devrimci ajitasyona yanıt vermemesi beklenemez.
* Kadınların mücadeleye katılmasını engelleyen diğer bir engelde işçi sınıfının mücadelesinin salt ekonomik mücadele ile sınırlı kalması, bunun sonucu olarak da, ancak TİS dönemlerindeki genel hareketlenme ile kadınların geçici bir süre aktifleştikten sonra sözleşmenin sonuçlanması ile iş ve ev arasında sıkışıp kalmaya devam etmeleridir. Kadının ancak siyasi mücadele alanında erkekle eşitleşebileceği düşünülürse sosyal kurtuluş için siyasi mücadeleye katılamayan kadının kısır döngü içinde, yeteneklerini geliştirip kendi kişiliğini bulması beklenemez. Kadınlar bunu kendiliklerinden başaramazlar. Burada asıl görev devrimci, Marksist erkek ve kadınlara düşmektedir. Ancak onlar kendi üstlerine düşeni yaptıkları ölçüde işçi kadının mücadelesi ilerleyecek, bu da genel olarak işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin ilerlemesine büyük bir katkı sağlayacaktır.

Ağustos 1991