“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

İnsan Hakları Paketi Ya Da Tarihten Güncelliğe

İnsan Hakları Çağına çok uzun bir ömür biçmemek gerekiyor. İnsan haklarının ve demokratik kazanımların genişletilmesi ve gerçekleştirilmesi için mücadelenin hep süreceği açık, ama insan haklan ve demokrasi gibi kavramların siyasal işlevlerini tamamladıktan sonra, belirli bir doygunluk noktasında, resmi toplumun gündeminden düşeceğini söyleyebilmek için elde yeteri kadar veri olduğunu sanıyorum, kâhin olmayı gerektirmiyor.
Sonucu irdelerken nedene dönmek gerekiyor.
İnsan Hakları Çağına biçilmesi gereken ömür, uluslararası koşullar ve ulusal koşullar açısından, iç ve dış dinamikler açısından İnsan Hakları Çağının başlaması, başlatılması nedenleriyle 'doğrudan bağlantılı.
Birincisi, İnsan Hakları Çağının uluslararası boyutlarına daha büyük ölçüde vurgu yapmak gerekiyor. Ülkemizde insan haklan olgusunun büyük ölçüde güncelleşmesi ve resmi toplumun gündemine geçmesi, insan hakları ihlallerinin siyasal şiddetin eşliğinde yoğunlaştırılan Eylül rejiminin sivilleşmesi süreci ile başlıyor, birbirini izleyen seçimlerin yarattığı siyasal atmosferle, özellikle 1986 sonrası ile birlikle hızlanıyor.
1986 ve sonrası, şimdi artık 'eski sıfatı ile anılan Sovyetler Dirliği'nde ve Doğru Avrupa ülkelerinde, Gorbaçov'un ismine mal edilen Glasnost ve Perestroyka politikalarının yoğunlaştığı, 'Sovyet' sisteminin çözülme işaretleri vermeye başladığı tarihsel bir dönemi simgelemesi açısından önem taşıyor. Glasnost ve Perestroyka politikaları, şimdi daha rahatlıkla söylenebilir, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerindeki bürokratik-kapitalist rejimlerin ekonomik, toplumsal ve siyasal mekanizmaları bütünlüğünün, biçimsel olarak da Batı burjuva normlarına uyarlanması için politik bir zemin sunmanın ötesinde bir anlam taşımıyordu.
Glasnost ve Perestroyka politikaları, yeryüzü yuvarlağının dört bir köşesinde, beş yıl boyunca siyasal gündemin hep ilk sıralarını doldurdu, içten çok dıştan içe yürütüldü.
İnsan hakları ve demokrasi propagandası vurgusu öne çıkarıldı.
Batı, her türden hakkın devlet bürokrasisini temsil eden 'komünist partilerin' siyasal tekeline terk edildiği Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'daki bürokratik rejimleri ablukaya aldı. İnsan hakları ve demokrasi kavramları, ideolojik saldın ve ablukada yeni bir silah olarak kullanıldı.
İdeolojik bir propaganda bombardımanı hız kazandı.
Başlangıcı 20 yıl öncesine uzanıyor.
Vietnam Savaşı ve Vietnam Savaşı'nda ABD'nin yenilgisi, ‘68 rüzgârının da etkisiyle, Batı'da değerler sistemini sarsıntıya uğratıyor.
Batı'nın burjuva sistemi, özellikle ABD'den başlayarak 'güven bunalımı'na giriyor. Watergate tipi politik skandallar 'güven bunalımı'nı derinleştiriyor. Yaygın bir politizasyon sürecine, 'demokrasi krizi’ olarak teşhis konuyor. Yığınların eski konumuna çekilmesi, depolitizasyon Avrupa ve Japonya'dan liberal ağırlıklı seçkin bilim adamlarından oluşturulan bir komisyonun raporunda yer alan politik önerilerde de görülebileceği gibi, 'demokrasi krizi'nin aşılması için bir çözüm yolu olarak öneriliyor.
'Demokrasi krizi'nin çözümüne yönelik öneriler ve iç-politikalar, uluslararası politikalarla birleşiyor. 'Sovyet tehdidi' ve 'sosyalist ülkelerde insan hakları için mücadele' kampanyaları, Balı'nın ve özellikle ABD'nin uluslararası politikasının ideolojik haremi oluşturuyor.
Carter, daha başkan seçilmeden önce, "Vietnam yenilgisi ve Watergate skandallarından sonra, ABD'nin kendi içine kapanmasını önleyecek tek şeyin insan hakları teması etrafında kamuoyunu harekete geçirmek" olduğunu söyleyen Başdanışmanı Brzenski, ABD'nin uluslararası politikasının yeni yönelimlerinden birini dile getiriyordu.
Bütün medya sisteminin de katılmasıyla, 'Sovyet sistemi', 1970'li yılların ortalarından itibaren, insan hakları eksenli ideolojik bir bombardımana tabi tutulmaya başlanıyor.
İkinci emperyalist savaş sırasında ve sonrasında, ABD İngiliz sömürgelerini kendi egemenlik alanına sokmak için, ulusal kurtuluşçu potansiyellerden de yararlanmak amacıyla, 'özgürlük' sloganını kullandı, yeni-sömürgecilik yöntemleri es-ki-sömürgecilik yöntemlerinin yerini aldı. İngiliz sömürge sistemi çözüldü.
Dün 'özgürlük' sloganının gördüğü işlevin, daha farklı koşullarda, 40 yıl sonra Sovyet sisteminin hedef alınmasıyla, insan hakları sloganına yüklendiği görülüyor.
Soğuk savaş politikaları, insan hakları vurgusunun öne çıkarılmasıyla yürütülüyor.
İlk başarısını uluslararası anlaşmalarda gösteriyor. Batının, 'özel mülkiyet hakkı' ve 'politik çoğulculuk' başta olmak üzere, siyasal uluslararası belgelere giriyor. Helsinki Nihai Senedi, bunun için önemli bir başlangıç oluşturuyor. 1975'te Helsinki Nihai Senedi ile başlayan süreç, içte Glasnost ve Perestroyka politikalarının etkileri ve sonuçları ile de birleşerek, 1990'da, Paris Şartı hükümleri ve takip eden AGİK anlaşmaları hükümleri ile noktalanıyor.
Batının tekelci demokrasileri için, 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümleri dışındaki hiçbir anlaşma ve sözleşme, hukuki anlamda bağlayıcı bir özellik taşımıyor. Sadece AİHS, Avrupa'nın burjuva demokrasileri ile sınırlı. Helsinki Nihai Senedi'nden, AGİK sürecinde Paris Şartı'na kadar uzanan anlaşma ve sözleşmeler ise, imzacı devletlerin çokluğu ve coğrafi dağılımı dikkate alınırsa, daha evrensel bir özelliğe sahip. Temel özellikleri de Sovyetler Birliği ve Doğru Avrupa ülkeleri için kaleme alınmış olmalarıdır.
Bütün bir süreç boyunca Batı'nın medya tekelleri aracılığıyla, hep Sovyetler Birliği'nden ve Doğu Avrupa ülkelerinden, en başta insan hakları ihlalleri ile ilgili, uluslararası anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini yerine getirmeleri isteniyor. Batı'nın ideolojik propaganda ve ablukası, hukuki dayanağını, AGİK sürecine bağlanan, uluslararası anlaşma hükümlerinden alıyor.
AGİK süreci devam ediyor.
Maddi bir olgu olarak Sovyetler Birliği ise noktalanıyor. Batı burjuva normlarının, ekonomiden siyasal yapıya kadar biçimsel olarak da egemen olmasıyla, sosyalist görünümlü, ama özünde bürokratik-kapitalist bir devlet olan Sovyetler Birliği, yerini Bağımsız Devletler Topluluğu'na, aynı anlaşma gelmek üzere siyasal bir kaosa terk ederek tarih sahnesinden siliniyor.
Batı'nın burjuva devletler kampının, Ekim Devrimi ile başlayan ve zaman zaman fiili işgale de dönüşen kuşatma ve abluka politikasını, Birliğin izlediği 'barış içinde yan yana yaşama' politikaları ile dünya devriminde ricat etmek zorunda kalmasının ve içte kapitalizmin restorasyonu süreci ile birlikte süper devlet politikası izlemesinin yanında, Sovyetler Birliği'nin çözülmesinde ve dağılmasında önemli bir etken olarak saptamak gerekiyor.
İnsan haklan propagandası, bir yönüyle, artık süper bir devlete dönüşmüş olan Sovyetler Birliği'nin kuşatılması ve abluka altına alınması politikasında, soğuk savaş döneminin son aşamasının ideolojik harcını oluşturuyordu.
Soğuk savaş dönemi ile birlikte Sovyetler Birliği olgusu da tarihe karışıyor.
İnsan haklarına yapılan vurgunun, bu yönüyle, resmi toplum açısından evrensel düzeydeki tarihsel ve siyasal işlevini şimdilik tamamladığı söylenebilir.
Sovyetler Birliği'nin artık 'eski' sıfatıyla anılmaya başlanmasından bu yana, insan haklarına yapılan vurgunun şiddetinin giderek azaldığını gözlemleyebilmek mümkün.
Yakın bir gelecekte, resmi toplum açısından, İnsan Hakları Çağı'nın kapanacağını söyleyenler, siyasal bir kehanette bulunmuyorlar aslında.
Bir yönelim, siyasal bir eğilim ifade ediliyor.
İkincisi, İnsan Hakları Çağı'nın Türkiye ayağı, sadece resmi otoritesinin, ABD’nin 'yeni dünya düzeni' politikasına ve İnsan Hakları Çağı'nın pratiğine uygun bir partiler kombinezonu aracılığıyla, uluslararası bir kampanyaya katılması ile, uluslararası bir kampanyanın etkilerinin lokal düzeydeki yansımaları ile sınırlı değil, önemli ölçüde iç-toplumsal boyutlara sahip.
Buna kabaca toplumsal ve tarihsel bir birikim demek yanlış olmaz. Toplumsal ve ulusal birikimin kendisini eylemlilik düzeyinde dışa vurması, çok kullanılan bir tabirle elbisenin vücuda dar gelmesi, siyasal otoriteyi, hükümetlerin siyasal yapılanmalarından büyük ölçüde bağımsız olarak, yeni hukuki düzenlemeler almak zorunda bırakıyor.
Fiili hukukun yazılı hukuku belli alanlarda büyük ölçüde işlevsizleştirdiğini, aşlığını aşındırdığını görebilmek mümkün.
Kürt muhalefetinin gelişmesi ve siyasal etkileri, 70 yıllık Cumhuriyet ideolojisini, resmi ideolojiyi aşındırdığı içindir ki, en yetkili ağızlar 'federasyon' tezine kadar uzanan bir yığın 'çözüm' önerisini kamuoyu gündemine sokuyor, 'Kürt realitesi' kabul görüyor. Kürtçe yayın çıkarılmasına yeşil ışık yakıldığı görülüyor.
Eylül rejimi altında yürürlüğe giren ve uygulama alanı bulan sendika, grev ve toplantı gösteri yürüyüşleri yasaklarına karşın, işçi sınıfının sosyal-sınıfsal muhalefeti, kendisini, mevzi ama yaygın işçi grevlerinin yanında, daha önemli ve belirleyici olarak geniş katılımlı bahar eylemlerinde, ayağa kalkan Zonguldak'ta ve Mengen Barikatlarında açığa vuruyor.
Aşırı yüklenmiş bir barajın, kapaklarının yıkılması ile ortaya çıkabilecek potansiyel bir tehlikenin önüne geçmek için, barajdaki su kütlesinin baraj çeperine yaptığı aşırı baskıyı hafifletmek için, su kütlesinin bir bölümünün, açılan küçük yan kanallarla düz bir ovaya akıtılmasına benzetilebilir.
'Kürt realitesi'nin lafız olarak kabulü, toplumsal-ulusal potansiyelin, tepki birikiminin SHP-IIEP ittifakını da içeren seçimlerle parlamento zeminine akıtılmak istenmesi, Kürt radikalizminin Kürt reformculuğu ile ehlileştirilmesi için 'yeşil ışık' politikaları, açılan kanallardan birini oluşturuyor.
Ne ölçüde yasallaşacağı tartışmaları bir yana, ILO sözleşmesi hükümlerine uyulacağının açıklanması, tabandan gelen örgütlenme atılımlarının pasifize edilmesiyle devlet desteğinde 'çağdaş' anlayışlı sendikalar kurulacağının öngörülmesi, bir kanaldır.
Paris Şartı’na ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne sürekli atıf yapılması ihtiyacının duyulması başka bir kanaldır. Muhalefetin, sistemin kendi iç kanallarına akıtılarak eritilmesi çabasına hizmet ediyor.
Dahası sistemin, bir yandan bürokratik-militarist kanallarını güçlendirirken, bir yandan da tıkanıklığını aşarak siyasal alanda kendisini yeniden üretmeyi, ekonomik ve siyasal politikalara toplumsal bir onay sağlayarak kitle tabanını genişletmeyi bir hedef olarak önüne koyduğu anlaşılıyor.
Sistem, toplumsal ve tarihsel bir birikiminin üstüne oturan, bir birikimin ürünü olarak ortaya çıkan değerleri, 'sivil toplum'a ait değerleri, ehlileştirerek, sistem için kabul edilebilir hale getirerek, ekonomide özelleştirme, politika ve ideoloji cephesinde devletleştirme politikasına yönelmekte olduğunun güçlü ipuçlarını veriyor.
Eritme politikası izleniyor.
'Nazım'la buluşma' bir devlet politikası olarak açıklanıyor. Kavgadan, komünizm ideallerinden soyutlanmış, ders kitaplarına girecek kadar 'uzlaşmacı' bir Nazım Hikmet portresine toplumsal onay aranıyor.
Tarihten gelen uzlaşmacı yanlarının ağırlığına karşın, belirli sivil değerlerin taşıyıcısı olma işlevini sürdürmüş olan Aleviliğin, 'Kürt realitesi'ne karşı ideolojik anlamda alternatif bir dalgakıran işlevi görebileceği düşüncesiyle, kurum ve ideoloji olarak devletleştirilmesi öngörülüyor.
Devletin 'komünizm' adlandırması yasağını kaldırmadığı görülüyor. Adlandırma yasağına karşın, Anayasa Mahkemesi'nin bir kararına kadar yasallık kazanmış olan da TBKP'nin, TBKP kadrolarının, artık 'yeni dünya düzeni' çerçevesinde Baykal politikaları ile birleşerek, kurumsal anlamda da devletleştiği görülüyor.
Türk-lş prensiplerini artık modernize ederek benimseyen DİSK gibi sendikal konfederasyonların, yeni yönetimi ve yönelimleriyle, sınıf sendikacılığı anlayışını lafızda da terk etmek suretiyle, 'yeni dünya düzeni'nin 'kavgasız', 'çağdaş sendikacılık' anlayışına uyum sağlayarak devletleştiğini saptayabilmek mümkün.
Yarın 1 Mayısların, Newrozların, Batı demokrasilerinin iç-devlet politikaları normları emsal alınarak, devlet törenleriyle kutlanmak istenmesi, bu tabloya fazlaca ters düşmez. Yadırgatıcı da olmaz.
Eritme politikasının kendini açığa vurmuş yanları ile ilgili örnekleri çoğaltmak mümkün, gerekmiyor.
Ama siyasal otoritenin güncel politikalarının bir boyutuna işaret etmek gerekiyor: Eylül rejiminin entelektüel kuşağı büyük ölçüde liberalleştirdiği ve kronik bir güven bunalımına sürüklediği koşullarda, demokrasi ve insan haklarına sürekli atıf yapan programı ve propagandası ile resmi toplumun 'Kürt realitesi' karşısında, aydın kamuoyunu daha geniş bir cepheden yanına almayı amaçladığı görülüyor.
Başarısız olduğu söylenemez.
Artık devletleşerek resmi ideolojinin yeniden üretilmesinde pay sahibi olmaya hak kazanmış belirli çevrelerin literatüründe, hak almaya yönelik bir tepkiyi ifade eden en masumane bir kitlevi eylem bile 'terörizm' ismiyle anılıyor. Sosyalizm, sınıf, sınıf mücadelesi gibi terimler, 'üçüncü dünya solculuğu'na özgü değerler sayılarak arkeoloji müzesine kaldırılıyor. Artık Helsinki Nihai Senedi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Paris Şartı ve ILO sözleşmesi ilericiliğin ve solculuğun felsefi kaynaklarını oluşturuyor. 'Yeni dünya düzeni'nin 'İnsan Hakları Paketi' kadar bir solculuk, aynı anlama gelmek üzere resmi ideolojinin sol bir görünüm altında yeniden üretilmesi demokrasi sayılarak yeterli görülüyor.

(Bu yazı, Veli Yılmaz'ın yakında çıkacak olan HELSİNKİ DEMOKRASİSİ VE İNSAN HAKLARI adlı kitabının bir bölümüdür.)

Mart 1992


Özgürlük Dünyası'na;
Ö. Dünyası'nın Ocak sayısında, bizlerin imzasını taşıyan ve Buca Cezaevindeki durumu ele alan, bizler tarafından değil, ailelerimizce Mücadele dergisinde yayınlanan bir yazıya duyulan duygusal bir tepki sonucu yazılan bir açıklama yer almıştır. Bu açıklama bizim düşüncelerimizi ifade etmediği gibi birçok konuda yanlış bilgilendirmiştir, içeriğine katılmıyoruz.
-Açlık grevi, diğer tutsakların önerdiği talep listesine GKB sanıklarının maddeler eklemesiyle başlamıştır. Açlık grevi şu katılımla başlamıştır: 29 GKB, 10 Dev-Sol, 4 Ekim, 2 TKP/B-SHB, 1 TKP/ML-TİKKO, 1 TKEP, 1 D. Proletarya ve bir (Adli) DSG sanığı. Eylemin 19. günü 4, 24. günü 14 GKB sanığı eylemi rahatsızlandıklarından değil, süreci farklı değerlendirişleri nedeniyle bırakmışlardır. Eylemin 24. gününde 3 Ekim sanığı rahatsızlandığı için eylemi bırakmıştır. Bunun dışında tahliyeler dışında eylemi bırakan olmamıştır ki bu süre içinde GKB davasından 5, DS davasından 4 kişi tahliye olmuştur. Gerçek rakamlar bunlardır.
-Söz konusu açıklamada ise, TKP/ML ve TKEP davası tutsaklarından hiç söz edilmemiş, cezaevinde bulunmayan 2 TİKB sanığı eyleme katılmış gibi yansıtılmıştır.
- Bunun haricinde yayınlanmış ya da yayınlanacak görüşler, eylemi sonuna kadar sürdüren GKB davası tutsaklarını bağlamaz. Bu bakımdan söz konusu açıklamanın gerçekleri yansıtmadığını, devrimci kamuoyunu yanıltıcı tarzda yazıldığını bildiriyor, bunun düzeltilmesi amacıyla bu açıklamanın yayınlanmasını istiyoruz.
Buca Cezaevinden TDKP-GKB Davası Tutsakları (Açıklama, kısaltılarak ve özetlenerek yayınlanmıştır)