“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Baba "İş" Gezisinde

Havalimanında bir kargaşa günü. Kornalar çalıyor, sirenler araç-adam kovalıyor. Dertli düdükler işi toparlamaya çalışıyor. Yani tam bir bizim memleket usulü kargaşa...
Yol-iz bilmez bir oyuncu arkadaşını karşılamak üzere havalimanına gelmeye çabalayan şişko yönetmen ve iki arkadaşı bu şamatanın ortasına düşüverdiler.
Şaşkın şaşkın bakınırken eli telsizli biri üstlerine sökün etti: "Ne duruyorsunuz burada. Protokolden misiniz?"
Şişko yönetmenin -alaycı- "Hiçbir zaman olmadık"ını duymadan itiştirmeye başladı. Kara pardösülü bir adam -anlayış havasıyla- "Kusura bakmayın çocuklar telaşlı ne yapsın beyefendi dönüyor da..."
"Nereden dönüyor?"
"Aaa… Duymadınız mı? Günlerdir televizyon kanalları inliyor… 'Beyefendi dedi ki' 'Sayın Buş (Hakaret olsun diye) dedi ki... Yani"
"Yani"
"Yani beyefendinin ana kumanda merkezi seyahati bitti. Dönüyorlar... Birazdan alanda olacaklar."
Oyunculardan biri uçakların iniş-kalkış tablosuna ulaşmayı ve dönmeyi başardı: "Çocuklar maalesef bir buçuk saat rötar var. Ne yapalım?"
Kafeteryaya doğru yöneldiler. Kapıda bir telsizli kafeteryaya gelenleri geri çeviriyordu.
Şişko yönetmen mırıldandı:
"Efendisi Buş gelince yollar kapanıyorsa, o efendisinden dönerken de en azından bir kafeterya kapatılmalı değil mi ya…"
Yanındaki oyuncu kız şişko yönetmene baktı kıkırdadı.
Üçü -hafifçe etrafa da duyurarak- bir oyuna başladılar aralarında. Önce oyuncu kız Nazım'dan dizeler seslendirmeğe başladı:
"Beyefendi uçaktan iniyorlar.
Amerika'dan dönüyorlar.
Ve coplar, cipler
Ve darağaçlarında sallanan ipler
Üstat döndü diye seviniyorlar"

Yerleri paspaslayan bir adamla göz göze geldiler. Soğuktan yaşlı burnu kıpkırmızı olmuş, parlatıyordu ortalığı. Şişko yönelmen (ki kendisi alakasız insanlara alakasız sorularıyla bilinir)
"Baba yau, bu büyüklerimizin seçilir seçilmez Amerika'ya yollanmaları ne hesap?"
İhtiyar şakayı bir anda kavradı. Can Yücel'vari bir yanıt patlattı:
"Herhalde Amerika'yı yeniden keşfetmek için değil".
Kahkahalarla güldüler bu yanıta.
Temizlikçi baba "Seçim günleri ne kıymetli ve paylaşılmazdır değil mi? Milli onur. Hiçbir adayın vereceği taviz yoktur bu konuda. Milli şahsiyet, milli menfaat, milli emniyet..."
"Seçim sabahına kadar inanılmaz ve dayanılmaz nağmeler-, 'Efendim, başımıza gelmiş-geçmiş tüm kötülükler hep verilen tavizler yüzünden dışarıya. Halbuki ben… Ah! Ben... Bir baş olsam zırnık taviz yok.'"
"-Hatta Karaoğlan gibi bokunu çıkarıp-"
"Yalnız iç Türklerin dış menfaatlerine değil, dış Türklerin dış menfaatlerini de koruyup kollayacağıma..."
Oyuncu kız: "Evet efendim oylar atıldı, sayımlar yapıldı, seçimler bitti. Şimdi istikamet ne yana?"
Temizlikçi baba: "Ne sağa, ne sola aynen Amerika!"
Şişko yönetmen: "Evet beyefendi. Size yeni figüranlar olarak, eteğinize yüz sürmeye geldik. Yeni senaryoları lütfeder misiniz?"
Temizlikçi baba: "Benim gençliğimde başkanlar daha usturuplu konuşurlardı. Adam geçen akşam açıkça yüzümüze karşı Türkiye diyeceğine Teksas dedi".
Oyuncu kız: "Bunda bir terslik yok. Adam bizi benimsedi. Ülkemizi de kendi eyaleti sayıyor. Bağımsızlık... Ah! Bağımsızlık. Sahi be baba senin devrinde bu ülkede bağımsızlık aşkına kaç kişi öldü?"
“………………….”
Temizlikçi babanın gözleri daldı. Elindeki paspasın sapına tutundu adeta geçmişe doğru yolculuğa çıkarken:
"Babam Çanakkale'de bir geceyi anlatırdı bazen. Düşman öncüleri gelmişler çıkartma için gizli gizli dolanmışlar Çanakkale-Eceabat kıyılarında. Sonunda uygun bir nokta bulmuşlar. Oraya bir işaret bırakmışlar. İki balıkçı bir de babam uzun uzadıya tartışmadan el yordamıyla o işareti taşımışlar sarp bir kayalığın önüne. Kim onlara o görevi vermiş, niye onca adam dururken canlarını tehlikeye atmışlar bilinmez.
Bir kaç gün sonra düşman gemileri ani bir baskınla işaretlenen yerden çıkışa geçmişler. Karşılarına geçit vermeyen kayalıklar dikilmiş.
Şaşırmışlar.
Kayalıkların üstünde düşmanı bekleyen yurtseverler dayanamamış atlamışlar düşmanın üstüne.
Hatıratına 'Gökyüzünden üstümüze uçtular' diye yazmış bil cümle düşmanlar..."
Bir anons bölüyor temizlikçi babanın anılarını. "Washington'dan kalkan uçak az sonra havalimanımıza..."
Temizlikçi baba lahavle çekerek sürdürdü:
"Bizim kuşak bu öykülerle büyüdük. Bundan yirmi yıl önce gençlerin bağımsızlık çağrısı yüreğimizi dağladı. Bizim köyde yollara düşüp eşek üstünde bildiri dağıtan, tülün, haşhaş mitingi örgütleyenler vardı. Az jandarma dipçiği yemedi onlarda.
Şimdi bu uçakla gelen 'Baba' diye bağıra basılan şahıs o zamanlar... Neyse ortalık karışık söyletmeyin beni kötü kötü."
.Oyuncu kız:
"Üzülme babalık satıla satıla bitmemiş bir vatan bu
Hangi fiyata, hangi koşulda
Kimi zorunluluk
Kimi sorumluluk
Kimi vefa
Kimi böyle gelmiş
Kimi çaresizlik Demiş
Sonuç: İşlem tamam.
Satışa devam.
Palazlanmış kimileri, yağlanmış kimileri
Talan ettirdikçe alın terimizi
Her sabah uyandıkça
İşlem tamam.
Satışa devam

Soruyor millet 'Ana... Söyle ana... Babamız nerede?' 'Baban yavrum... Baban... İş gezisinde'
Bu gezinin var elbet bir maliyeti. Giren nedir? Çıkan nedir? Hükümet olanlar 930'lardan bu yana kıble gibi bellediler emperyalizmi. Bir yanda din iman, öte yanda uşaklık. Orada hazırlanan bütün reçeteler 'genel çıkar' gibi sunuldu. Ey ahali! Bu nasıl bir çıkar? Kimden çıkar? Kime girer?
Bu ortak çıkar masalı sürüp giderken bozuldu bir sabah ünlü devalüasyon haberiyle."
Temizlikçi baba:
"Evet, çok şaşırmıştım.
Para elimde duruyordu.
Bir yüz lira"
"Baba nerelerde?"
"Baba iş gezisinde"
Para elimde mi?
Bu yalnızca görüntü.
Aslında para elimden kayıyor.
Sanki için için kaynıyor.
Cebimdeki parayı kim satıyor?
Durdur onuyorum.
Yeni bir anons bölerek.
"Dikkat! Uçak göründü semalarımızda."

Beyefendinin cümle adamı, iş adamları, umum dalkavuklar ve henüz pay kapmamışlar, başlarında bir sosyal demokrat avanak, dizildiler bir sıraya:
Temizlikçi baba: "Bakın evlatlarım. İşte büyük satış korosu"
Şişko yönetmen, temizlikçi baba ve iki oyuncu uçağın yere değen tekerleklerini gördüler.
Temizlikçi baba: "Eyvah! Gene tekerleklere yapışacaklar."
Şişko yönetmen: "Kimler?"
Temizlikçi baba: "Her Amerika satışında bir kez daha yok olanlar. Bak şu 23 sentlik askere bak"
(Amerika'nın 1953'lerde Dışişleri Bakanı olan Mister Dalles Atlantik Paktı'na en ucuz askeri Türkiye'nin sağladığını söylemiş. Bir Türk askeri 23 sente mal oluyormuş. Nazım da bu konuya ilişkin bir şiir yazmış. 16.7.1953'de.)

"23" Sentlik askere dair
Mister Dalles,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memleketle.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti,
Ankara'da 23 Sente,
yahut iki kilo kuru soğan,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan, erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeye, öldürülmeye hazır,
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı,
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz
(her kaba uymak meselesi),
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da aynı hesapla Mister Dalles
(Tanesi 23 Sentten yani)
Satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden
İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut
bir çift iskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister Dalles,
herhalde bunu sizden gizlediler:
Size tanesini 23 Senle sanıkları asker
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak,
mevcuttu,
tuhafınıza gidecek,
mevcuttu,
hem de çoktan mı çoktan,
daha sizin devletin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela, Mister Dalles,
yeller eserken yerinde sizin New York'un,
kurşun kubbeler kurdu o
gök kubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri,
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Mister Dalles,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,
ve yarin yanağından gayri her yerde,
her şeyde,
hep beraber,
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedrettin'in
O, tornacı Hasan, köylü Memet, öğretmen Ali'dir,
Kaya gibi yumruğunun son ustalığı:
922 yılı 9 Eylül'üdür.
Dedim ya, Mister Dalles,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
Ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size,
bu 23 Sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.

Ve bir satışta haşhaşı elinden alınıp aç koyulan Ayşe kadın, Vietnam'da çarpışırken ölen Türk genci, Amerikan üstlerinde köle gibi çalıştırılan-kovulan işçilerimiz, Amerika uğruna hapsedilen, kurşunlanan, darağacına çekilen gençlerimiz. Hepsi yapışmışlar tekerleğine uçağın.
Temizlikçi baba: "Evet gençler geldik işin sonuna. Birazdan inecek beyefendi uçaktan ve açıklayacak acımasız yeni kararları".
Özetle açıklama şöyle:
"Amerika gezisi hedefine ulaşmıştır."
Kararlar yürürlüğe girecek, acılar yükselecek, emniyet müdürü açıklama yapacak.
"Yetmez efendim yetmez. Bu kadar polis yetmez".

Mart 1992