Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Yalana Karşı Gerçek

Tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılmaması ve Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesiyle başlayan yemin krizinin önemli aktörlerinden birisiydi CHP. Millet iradesi naralarının gırla gittiği bir dönemde halkın on binlerce oyla seçtiği milletvekillerinin görevlerini yapamaz durumda tutulmaları halkın tepkisini çekmişti. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğunun Meclis boykotu CHP’yi yemin etmeme eylemine zorlarken, MHP’yi siyaseten etkisiz bir unsur haline getirdi. Ancak tutarsızlığı, sözünün arkasında duramaz hali ve “tükürdüğünü yalaması”, CHP’yi bir kez daha AKP karşısında etkisiz bir parti pozisyonuna sürükledi. CHP’nin bu hal ve tutumu, onun gerçek bir ana muhalefet olma rolünü bir kez daha sorgulanır hale getirdi.

GÖRÜNÜŞ VE GERÇEK

Özellikle bazı solcu aydın çevrelerinde derin bir hayal kırıklığına, halka karşı kimi derin ve üzüntü verici küçümsemelere ve kuşkulara yol açsa da, seçim sonuçları, aslında beklenmeyen bir tablo değildi. Herkes biliyordu ki, bu seçimlerin tartışmasız galibi AKP, dolayısıyla onun lideri Recep Tayyip Erdoğan olacaktı. Özellikle Anayasa Referandumu sonuçlarına bakarak, seçimlerde de benzer bir durumun doğacağını tahmin etmek için çok derin analizler yapmak gerekmiyordu. Ayrıca, AKP’nin gerek uluslararası planda gerekse yurt içindeki icraatlarının hacmine ve bunların yaygın propaganda aracılığıyla yarattığı etkinin gözlemlenebilir sonuçlarına bakınca, AKP’nin, CHP ve MHP’den ibaret seçenekleri karşısında rakipsiz olduğunu söylemek zor değildi. Kuşkusuz özellikle bu dar seçenekler tablosunun sağladığı avantaj, Recep Tayyip Erdoğan’ın “tartışılmaz karizmasıyla”, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin silik, herhangi bir cazibeye sahip olmayan “sıradan” ve herhangi bir vaatte bulunmayan özellikleri kıyaslandığında daha da öne çıkıyordu. Bunlar ayrıca değerlendirilebilir. Yerleşik burjuva siyaset tarzı içinde, halk yığınlarının zihnindeki “parti lideri” imgesinin ana çizgileri ile siyasi tercihleri arasındaki ilişki de ayrıca ilginç bir araştırma konusu olabilir.

Fakat toplam olarak bütün bu olguların birleştiği bir nokta var. Gerek icraatlar toplamının, gerekse “karizma” denilen şeyin tümüyle bir yalanlar, aldatmacalar ve şişirmeler koleksiyonu olmasına karşın, bütün bunların “büyük hayallerin gerçekleşmesi” ve “olağanüstü başarılar” olarak sunulması ve daha da önemlisi bunun kitleler nezdinde kabul görmesi ciddi bir sorundur.

TTB (Türk Tabipleri Birliği)’nin “SAĞLIKTA HAYALLER YALANLAR VE GERÇEKLER” adlı titiz bir çalışma sonucu hazırlanmış broşürünü çıkış noktası yaparak bu sorunu inceleyeceğiz. Bu, yalnızca bir örnek. Bunun gibi, özelleştirmeler, işçi ve emekçilerin örgütlenme ve sosyal hak sorunları, işsizlik, eğitim, kentsel dönüşüm projeleri, çevre katliamları gibi pek çok sorunda da aynı türden çok uzun bir “yalanlar ve gerçekler” listesi yapılabilir, günlük işçi basınında defalarca yapılmıştır da. Dış politika ise, ayrı bir faciadır. O alanda da Recep Tayyip Erdoğan kendisini “dünya lideri” olarak tanıtıyor ve büyük halk kitleleri bu masala gerçekten inanıyor. Burada da uzun ve acıklı bir liste yapılabilir. Fakat her durumda, sonuç aynı olacaktır.

Şimdi TTB’nin broşürüne dönelim.

Broşür, 49 yalan ve bunlar karşısındaki gerçeği inceliyor. Birkaç yalan-gerçek karşılaştırmasını örnek olarak veriyoruz:

1. Yalan: istediğim hastanede tedavi oluyorum.

Gerçek: sağlık sigortalı hastalar eskiden öncelikle devlet ve üniversite hastanelerinde, sevk almak koşuluyla da sözleşmeli özel hastanelerde tedavi olabiliyorlardı. Evet, şimdilerde hepsinde değil ama, Sosyal Güvenlik Kurumu’yla sözleşme imzalayan özel sağlık kurumlarında tedavi alabiliyorlar. Yalnız küçük bir sorun var; taburcu olurken önlerine konulan milyarlarca liralık faturayı ödeyebilmeleri gerekiyor!

23. Yalan: vatandaşların sağlık hizmetine ücretsiz ulaşabilmesi için tam gün yasasını çıkardık, kamuda çalışan hekimlerin muayenehanelerini kapattırdık.

Gerçek: son yedi yılda kamuda çalışan doktorların büyük çoğunluğu muayenehanelerini kapattı. Bugün yüzde doksan ikisi zaten tamgün çalışıyor. Ancak vatandaşların sağlık için ceplerinden yaptıkları harcamalar azalmak bir yana üç kat arttı.

35. Yalan: sağlık “reformu” çerçevesinde sağlıkta etkili sevk zinciri kuracağız.

Gerçek: Ekim 2008’de dört ilde başlatılan sevk zinciri uygulaması büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı. Sağlık “reformu” sekiz yılını doldurdu, her nedense sevk zinciri hâlâ kurulamadı.

49. Yalan: Türkiye sağlıkta çağ atladı.

Gerçek: hükümet, Türkiye ekonomisinin dünyanın on yedinci büyük ekonomisi olmasıyla övünüyor. Oysa, Birleşmiş Milletler’in sağlık göstergelerini de içeren 2010 yılı İnsani Kalkınma İndeksi’nde Türkiye, yüz altmış dokuz ülke arasında seksen üçüncü sırada yer aldı.

Bir süre hastanelerde zaman geçirmek zorunda kalanlar görmüşlerdir ki, aslında vatandaş durumdan memnundur. Eskisine göre işler düzenli yürümekte, bir sağlık emekçisinin dediği gibi, eskiden torpili olmayan herkes saatlerce sıra beklemek zorundayken, şimdi “torpile ihtiyaç duymaksızın” işini görebilmektedir. En çok hasta bakan hastanelerde bile, aşırı bir yığılma yoktur ve bu kadarı bile hastalar ve yakınları için çok önemlidir. Bunun doğal sonucu olarak, seçim sandığının başında kime oy vereceğini çok fazla düşünmesi gerekmemektedir. Bir şeyler değişmiştir ve bu değişim iyidir!

Peki, TTB’nin kılı kırk yaran gerçeği açıklama çabasına ne olmuştur?

Halk neden yalanı gerçek olarak kabul etmiştir?

Her şeyden önce, farklı olguları kıyaslamaya kalkıştığımızı görmek zorundayız. Gerçeği söyleyenler, belki de bir kez bir broşür yayımladılar, onu da başta hekimler olmak üzere, sağlık emekçileri içinde bile okuyanların sayısı son derece sınırlı kaldı. Broşür halka, hastalara ve hasta yakınlarına dağıtılamadı. Ancak çok az sayıda yayın organı (Evrensel, Hayat Televizyonu ve Birgün) bu çalışmanın verilerine yayınlarında yer verdi. Emek Partisi, ajitasyon çalışmalarında kimi yerlerde ve ancak gerektiği zaman bu broşürden yararlandı. Yalancılar ise, her gün her dakika bu yalanları yüzlerce yayın organı, reklam panoları, parti sözcüleri ve gönüllü propagandacılar aracılığıyla yaymakla kalmadılar, onu görünür biçimler halinde sağlık sorunları yaşayanların hayatına soktular. Bu noktada, “halk neden gerçeklere değil de yalanlara itibar ediyor” diye sormanın hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Eşitsiz bir mücadele vardır ve üstünlük yalancıların elindedir.

GERÇEĞE İHTİYACIMIZ VAR MI?

Burada, “görünüş”ün ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Görünüş, kısaca, gerçeğin aldatıcı biçimler altında algımıza konu olma halidir. On binlerce yıldır Güneş’in “doğduğunu ve battığını” söylüyoruz. İnsana görünen budur. Oysa gerçekte, Güneş durduğu yerde durmakta ve yalnızca Dünya onun çevresinde dönmektedir. Doğup batan bir şey yoktur. Az çok mektep görmüş herkes bunu bilir, ama bir bilgin bile gündelik konuşmasında “Güneş battıktan sonra”, “gün doğmadan önce” gibi sözleri önünü ardını düşünmeden rahatlıkla kullanabilir. Kimse de onu bu “cahilce” sözünden dolayı kınamayı aklına bile getirmez. Yanlış, normal ve doğru haline gelmiştir çünkü. On binlerce yıldır tekrarlanmaktan, gerçeğin kendisinden daha güçlü olmuştur ve artık onu “düzeltmek” asla mümkün değildir, düzeltmeye çalışmak da gereksiz ve anlamsızdır. Hayatımızın parçası, yaşadıklarımızın yerleşik ve kabul edilmiş bir ifadesidir, üstelik kimseye bir zararı yoktur.

Burada iki şey önemli: tekrar ve bunun sonucunda ortaya çıkan genel kabullenme… Kuşkusuz bunu destekleyen en önemli etken, görünüştür. Herhangi başka bir araca ihtiyaç duymaksızın gözümüzün önünde olup bitenlere koyduğumuz ad, olayı anlatmaya elverişli gibidir ve bu “aldatıcı biçim” altında ne olduğunu araştırmamız için, gündelik hayatımız içinde, bizi kışkırtacak bir rahatsızlık yaratmamaktadır. Sadece bazı düşünürleri, “bunda bir yanlışlık var” deme cesaretini gösterebilen bazı meraklı bilim adamlarını ilgilendiren bir sorundur ve genellikle de “gerçeğin başka olduğunu” söyleyen bu insanlar, tarih boyunca hep ağır bedeller ödemişlerdir. Çoğunluk, kendi gördüklerinin aksine söylenenleri kabul etmemiştir. Gerçeğin genel kabul görmesi, doğrudan doğruya yığınların hayatında bir rol oynamasına, işlevli olmasına bağlıdır. Eğer bu rol aldatıcı biçim tarafından oynanıyor, bu da hayat içinde belli bir işlevi yerine getiriyorsa, o aldatıcı biçimin ardındaki gerçeğe ihtiyaç duyulmaz.

İnsan yeryüzündeki uzun varlığı boyunca, doğayla ihtiyaçları üzerinden bir ilişki kurmuştur. Barınma, beslenme ve üreme temel ihtiyaçlarıdır ve bunların giderilmesi mücadelesi boyunca, hem çeşitli aletler geliştirmiştir, hem de toplumsal örgütlenme biçimleri bulmuştur. İhtiyaçlarını yeterli biçimde karşılayan aletler ve bilgiler (bilimsel teoriler, felsefeler vb.) onun için “gerçek”, “doğru” şeyler olmuştur. Bir zamanlar “ölümsüz doğa yasaları” olarak kabul edilmiş bilimsel teoriler, gelişen ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kaldıkları zaman hiç acımadan çöpe atılabilmiştir. Evrenin bütün sırlarını çözdüğüne inanılan ve yüz yıllarca böyle kabul edilen Newton Yasaları (demek ki doğa yasaları değil, Newton Yasalarıymış!), bugün dağarcığımızda yalnızca mekanik çözümler için kullanılan teknik bir bilgi halindedir. Yalnızca bunlar değil, aynı zamanda toplumsal örgütlenme biçimleri, inançlar, siyasetler, ideolojiler de bu kapsamdadır. Zaman içinde ihtiyaçların çeşitlenmesi ve yeni ihtiyaçların üretilmiş olması işin esasını değiştirmez.

Bu kadar laf kalabalığından çıkan sonuç şu olacaktır: Gerçeğe yalnızca işimizi gördüğü oranda toplumsal olarak değer biçeriz. Bir başka deyişle, insanın işine gelen şey onun gerçeğidir! Bu kadar da çıkarcıyız yani!

BURJUVA YALAN HEGEMONYASINA KARŞI ÖRGÜTLÜ SİYASAL MÜCADELE

Marx, “her çağın egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir” demişti. Biraz açacak olursak, bu önermenin hangi sınıf egemense, topluma egemen olan da onun düşünceleridir gibi basit bir şey olmadığını görürüz. Burada egemen olmak, esas olarak kendi hak ve çıkarlarını bütün bir toplumun hak ve çıkarları olarak, kendi düşüncelerini (felsefesini, siyasetini, inancını) bütün toplumun (halkın, ulusun vb.) düşünceleri gibi kabul ettirebilmek gücünü göstermek demektir. Bu, her alanı kapsayan sistemli bir bütündür. Gündelik yaşamdan siyasete, ev içi ilişkilerden kültürel faaliyetlere kadar bütün insani faaliyetlerde, değişik biçimde ama hep aynı ana çizgiyi koruyarak kendini gösterir. Burjuva toplumda her birey, yaşadığı toplumsal ilişkilerin gereklerini kendi öz davranış ve düşünüş biçimleri gibi kabul ederek uygular. Diyelim bir işçi, salt işçi olmasından dolayı kitaba uygun bir proleter gibi düşünüp davranmaz. Çoğu kez, patronundan daha kapitalist kafalı olabilir. Siyasi tercihlerini buna göre yapabilir, ülke ve dünya sorunları karşısında egemen sınıfın düşüncelerini kendi düşünceleri gibi savunabilir.

Burjuvazi daha doğuşundan itibaren kendi hak ve çıkarlarını bütün ulusun, hatta bütün insanlığın hak ve çıkarları gibi göstermeyi başarmıştır. Ama bunu çok kurnaz, çok zeki olduğu için değil, burjuva hak ve çıkarlar dönemin en ileri ve gerçekten insanlığın temel çıkarları ve ihtiyaçlarıyla uyumlu olduğu için başarmıştır. Bugün de, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” dendiğinde bu sözlerin arkasında durmak bir insanlık ölçütü sayılır. Ama özgürlükten, eşitlikten ve kardeşlikten ne anlaşıldığı açıklanmaya başladığında, o kadar da ortak görüşler içinde olunmadığı hemen anlaşılır. Siyasi ve ideolojik farklılıklar, o anda, sınıf çıkarlarıyla belirlenmiş ayrılıklar olarak, bu kavramlara verilen içerikte de görülmeye başlar.

Demek ki, egemen sınıfların düşüncelerinin kırılma noktası, esas olarak karşı sınıfların siyaset alanındadır.

Birçok başka nedenin ve gerekçenin yanı sıra, Lenin’in, işçi sınıfına sosyalist bilincin verilebileceği alanın niteliğini belirlerken, siyasi mücadele kavramını kullanması bu yüzdendir. Özel olarak işçi sınıfının ve genel olarak halk kitlelerinin kendi durumlarının, hak ve çıkarlarının bilincini elde edebilmelerinin yolu, siyasi mücadeledir. Çünkü kendi iktidarları için verdikleri siyasi mücadele sürecinde, gerçek ile onun aldatıcı görünüşleri arasındaki farkı kavrayabilirler. Bu ise, asla yalnızca propaganda ve ajitasyondan ibaret bir çalışmanın sınırları içine sığamaz. Olmazsa olmaz olan unsur, örgütlenmedir! Örgütsüz kaldığı sürece, egemen sınıfın düşünsel hegemonyasına karşı yeterince silahlanamaz, ucundan kıyısından kavramaya başladığı gerçeği ve gerçeği kavrama yollarını uzun zaman yaşatamaz, kendisine ait bir tecrübe olarak benimseyemez.

Yalana karşı gerçek, günümüzün eşitsiz mücadele koşullarında ancak ve yalnızca bu uzun ve çok yönlü mücadele içinde galip gelebilir.

Günümüzde burjuvazinin düşünsel hegemonyası denilen şey, birkaç sabit unsur üzerinde yükselen basit ve aptalca yalanların sürekli, ısrarlı ve çok farklı araçlarla ve farklı biçimlerde defalarca tekrarlanmasına dayanmaktadır. Bu ısrarlı tekrar sonucunda yalan ve aldatmaca, tıpkı Güneş’in doğup batması yanılsamasında olduğu gibi, tartışılmasına bile gerek görülmeyen “gerçekler” gibi kabul edilir hale gelir. AKP’nin seçim propagandaları süresinin son anlarında devreye soktuğu reklam filmini hatırlayalım. Birçok bakımdan ilginç olan bu kısa filmde, hemen akılda kalan bir şarkı eşliğinde, halkın çeşitli tabakalarından insanlar, kadınlar, gençler hatta çocuklar hep aynı nakaratı tekrarlıyorlardı; “Bir daha, bir daha…” En sonunda Recep Tayyip Erdoğan gülümseyerek sahneye çıkıyor ve istenen şeyin kendisi olduğunu hatırlatıyordu! Burada önemli bir ayrıntı, reklamcılıktaki yeni perspektif değişikliklerinin başarıyla kullanılmış olmasıdır. Bu reklamcı teorisine göre, satılacak malın övülmesi önemini kaybetmiştir. Önemli olan onu satın alacak, kullanacak olan insanların övülmesi ve yüceltilmesidir. Sen o kadar güzelsin, o kadar eşsizsin ki, bizim malımızı ancak sen kullanabilirsin! Siz şahane insanlara, güzel ve değerli kadınlara, erkeklere bizim malımız yakışır! O kadar akıllısın ki, yalnızca bizim ürünümüzü satın alabilirsin! Bizim markamızı seçmeyecek kadar salak değilsin ya! AKP’nin reklam filminde de, hangi inançtan, hangi ulustan, hangi cinsten olursa olsun hepsi güler yüzlü, umutlu, neşeli, iyimser, barışçı, kardeşçe yaşamaktan yana insanlar, aynı zamanda çok yurtseverdiler ve hepsi ama hepsi, kendilerine layık olanın Recep Tayyip Erdoğan olduğunu söylüyorlardı. Burada doğrudan doğruya Recep Tayyip Erdoğan’ın propagandası yapılmıyor, reklamcılık ilkesinde olduğu gibi, malın kendisi övülmüyor, ama ona oy verecek olanların, onu isteyenlerin (yani malın müşterilerinin) üstün niteliklerine dikkat çekiliyordu. Dolaylı anlatım her zaman daha fazla kafa karışıklığı demektir.

İşçi sınıfının devrimci partisi, görünüş ile gerçek arasındaki farkı ortadan kaldırmak amacıyla gerçeğin aldatıcı biçimler altında sunulmasına ve yalana çevrilmesine karşı mücadelesini elinde bulunan bütün araçlarla sürdürüyor. Ancak bu mücadele, kendisinin bildiği gerçekleri “görünür hale getirmek”, halk kitlelerinin hayatının bir parçası halinde örgütlemek yolunda henüz çok gerilerdedir.

Bazı aydın çevrelerde, burjuvazinin elinde bulunan imkânlarla kıyaslama yaparak, aynı imkânlara sahip olunduğu takdirde yalana karşı galebe çalınabileceği düşünülüyor. Onların televizyonu varsa bizim de olmalıdır, onların gazetesi varsa bizim de olmalıdır, onlar okul açıyorsa biz de açmalıyız gibi… Oysa sorun araçların eşitlenmesinde değildir. Bizim de az çok bir televizyonumuz ve gazetemiz var. Ama bunlar, partimizin her zaman söylediği gibi, esas olarak basitçe ve yalnızca halka gerçekleri anlatmanın araçları değillerdir. Bu araçların asıl görevi, başta gazetemiz olmak üzere, işçi sınıfının ve bütün emekçilerin, ezilenlerin örgütlenmesinin araçlarıdır. Ve böyle kullanılabildikleri ölçüde işlevlerini yerine getireceklerdir.

Yakın geçmişte emekçi kitleleri çok farklı alanlarda sayısız mücadele verdiler. Kentsel dönüşümden özelleştirmelere, hak gasplarından, işten çıkarmalara, çevre sorunlarına kadar, gündelik hayatın görünür ve acil sorunlarına karşı günlerce, aylarca süren mücadeleler yürüttüler. Dağınık, birbirine bağlanmadan ve tek bir hedefe yönelmeden kendi üstlerine kapanarak sönen bu mücadelelere katılanların önemli bir bölümü, son seçimlerde yine AKP’ye oy verdiler. Açıktır ki, bunun temel nedeni, her bir mücadelenin sonuçta siyasal bir içerik kazanmaması ve mücadeleci emekçilerin siyasi bakımdan örgütsüz hallerinin devam etmesidir.

Kürt özgürlük mücadelesinin bu bakımdan da öğretici olduğunu söylememiz gerekir. Kürt halkı, uzun yıllar süren mücadele ortamında, günlük çıkarlarının ve taleplerinin son kertede ancak siyasi mücadele içinde kalıcı olarak elde edilebileceğini öğrenmiştir. Mücadelenin çeşitli biçimleri birbirinden kopuk değildir, hedef ortaklığına sahiptir ve eldeki araçlar ne kadar birbirinden farklı olsa da, sonuçta aynı amaç doğrultusunda birbirine bağlı olarak kullanılabilmektedir. Siyaset her şeyden önemli hale gelmiştir ve bu noktada herhangi bir şaşkınlık, tereddüt yaşanmamaktadır. Sahip çıktığı gerçekleri hiçbir yalan karartamamakta, doğru bildiğinden şaşırmamaktadır.

Kendi gerçekliğimizi nasıl yaşanır hale getirebilir de her türlü yalana karşı dirençli kılabiliriz sorusunun cevabını burada bulabiliriz.