Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Sendikalar ve Blok

İşçi ve emekçilerin ileri, mücadeleci kesimleri ve onların örgütlü gücü olan sendikalar, sermaye ve onun çıkarlarının savunucusu hükümetin bitmek bilmeyen baskı ve saldırılarıyla karşı karşıyalar. Söz konusu saldırılar karşısında emekçileri ortak talepleri doğrultusunda birleştirme ve birleşik mücadeleyi örgütleme görev ve sorumluluğunu en ileriden duyması gereken kesimlerin başında sendikalar geliyor. AKP hükümetinin yıllardır, sendika bürokrasisinin de desteğini alarak sürdürdüğü saldırılara karşı geniş birliklerin kurulması, ekonomik taleplerin siyasal, demokratik taleplerden ayrı ve bağımsız olmadığına ilişkin görüşler, çok sayıda ileri işçi ve mücadeleci sendika temsilcileri tarafından dönem dönem çeşitli platformlarda dile getiriliyor.

Emek hareketini çeşitli yönlerden etkileyen, sınıfın beklentileri ve mücadelenin ihtiyaçları konusunda sendikalara önemli sorumluluklar düştüğü gerçeği, bugün çevresindeki gelişmeleri az çok gözlemleyebilen herkesin üzerinde ortaklaştığı bir durum. Ancak ileri işçi ve sendikacıların, sendikal mücadelenin niteliğine ve sendikaları daha mücadeleci bir çizgiye çekme yönünde yaptıkları değerlendirme ve tespitlerle, pratikteki uygulamalar arasında dağlar kadar fark olduğu da bir gerçek.

12 Haziran sonrasında iktidar partisi “her şeye rağmen” oylarını arttırırken, bütün baskılara ve yok sayma girişimlerine karşın, Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku beklentilerin üzerinde bir başarı elde etti. AKP’nin yüzde 50 civarında bir oy oranına ulaşmasıyla geçtiğimiz dönemlerde geri plana itilen saldırılar hızla yeniden gündeme getirildi. Başta esnek çalışma uygulamalarının yaygınlaştırılması ve kıdem tazminatlarının kaldırılmak istenmesi olmak üzere, elde kalan son hak kırıntılarının gasp edilmesi için düğmeye basıldı.

Genel seçimler öncesinde oluşturulan Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku, gerek bileşimi, gerekse seçim bildirgesi ile kendisini diğer bütün partilerden ayıran bir yapıda ortaya çıktı ve seçimlerde hiç kimsenin küçümseyemeyeceği bir başarı elde etti. İleri işçi ve sendikacıların, kendisini mücadeleci olarak tanımlayan, ekonomik sorunlar kadar demokratikleşme sorunları konusunda da duyarlı olan emek örgütleri ve sendikaların Blok karşısındaki tutumları, yıllardır sendikalar içinde, sendika genel kurullarında ve çeşitli platformlarda çeşitli yönleriyle tartışılan sendika ile siyaset ilişkisinin biçimi ve niteliğinin yeniden sorgulanması gerektiğini gösteriyor.

Sendikal mücadelede bugüne kadar benimsenen, çoğu zaman sadece söylemde kalan ve asla pratiğe yansımayan “siyaset dışı”* çizgiye, 12 Haziran Seçimleri’nin ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden bakıldığında; sendikaların kendi savunduğu ilke ve değerlere paralel siyasetlere olan mesafesi nedeniyle sendikal bürokrasinin nasıl her fırsatta kendisini yenileyebildiğini anlamak kolaylaşıyor. Bu durum, aynı zamanda, sendikaların ve sendikal mücadelenin siyasal alandan kendisini uzak tuttukça, gücü ve etkisini yitirmesinin kaçınılmaz olduğunu da gösteriyor. Öte yandan Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun başarısı, diğer pek çok nedenlerle birlikte, sendikaların çıkarlarını temsil etmeleri gereken sınıfın talepleri doğrultusunda hareket etmemesi ve siyasal alana müdahaleden uzak kalması durumu, sendikal mücadelenin alanını daraltmakta ve sendikal bürokrasinin sendikalar üzerindeki egemenliğini ve etkisini arttırmaktadır.

Sendikaların sahip olması gereken çizgi ile birbirinden farklı sendika ve konfederasyonlara uzunca bir süredir hakim olan “sosyal diyalogcu” ve “uzlaşmacı” yapının sendikaları getirdiği nokta ortadadır. Bu noktada pek çok sendika ve konfederasyonun “partilerüstü” olarak ifade ettikleri ve sendikaları işçi sınıfı politikasından uzaklaştırmayı hedefleyen adımların, işçi sınıfının mücadele örgütleri olması gereken sendikaları sermaye ve onun çıkarlarına, dolayısıyla burjuva siyasetine daha fazla bağlayan bir pratik ortaya çıkarmaktadır.

12 Haziran Seçimleri sürecinde kendilerini mücadeleci olarak tanımlayan kimi sendikaların, Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku karşısındaki tutumları; hem geçmiş seçimlerle benzerlikleri, hem de 12 Haziran sonrasında yaşanan siyasal gelişmeler açısından üzerinde durulması ve çeşitli yönleriyle mutlaka değerlendirilmesi gereken özellikler taşıyor. Bugünden geriye doğru baktığımızda ortaya çıkan tablo, emek hareketi ile demokrasi ve özgürlük mücadelesinin somut talepler üzerinden birleştirilmesinin öneminin sendikalar tarafından hâlâ yeterince anlaşılamadığını gösteriyor. Bu durumun çeşitli sendika, konfederasyon ve meslek örgütleri açısından farklı şekillerde değerlendirildiği, belli istisnalar dışında, bu konuda bugüne kadar başarılı bir sınav verilemediği de kabul edilmesi gereken somut bir gerçek.

 

SENDİKALARIN BLOK KARŞISINDAKİ TUTUMLARI

Geçtiğimiz yıllar içinde, işçi sınıfının büyük ölçüde sendikaları aracılığıyla sürdürdüğü ekonomik mücadelesi ile bununla temelden ilişkili olan siyasal mücadele arasında kurulması gereken ilişkiler kurul(a)madığında, ne hak kazanımlarının sağlanabildiği, ne de daha önce kazanılmış hakların korunabildiği görüldü. Kuşkusuz bugünkü bürokratik yapılarıyla sendikalar, “ekonomik” olarak ifade edebileceğimiz talepler için bile kararlı ve etkili bir mücadele yürütmekten uzaktır. Ancak sendikal alanda birleşik ve etkili bir mücadelenin yürütülmesi gerektiğine inanan ileri işçi, sendikacı ve kendisini mücadeleci olarak tanımlayan sendikalar tarafından yürütülen tartışmalar, bu kesimlerin talepleri ve seçimlere yönelik görüşleri ile seçimler sürecinde aldıkları tutumları arasındaki belirgin çelişkiler olduğunu göstermiştir.

Belirli talepler üzerinden mücadele eden her emek örgütünün, öne sürdüğü talepler ve yürüttüğü mücadele ile gücünü ve etkisini arttırmaya çalışması kadar doğal bir şey yoktur. Özellikle sendikaların, söz konusu etkiyi arttırırken, işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele merkezleri olarak, siyasete müdahalenin merkezinde olması gerekir. Bu amaçla sendikalar, eğer gerçekten işçi sınıfını temsil ettiklerine inanıyorsa ya da en azından böyle bir iddiaları varsa, sınıfın talepleri ve sendikal mücadelenin dönemsel doğrultusunda hareket etmeleri ve tutumlarını buna göre belirlemesi gerekmektedir.

Sendikalar, temsil ettikleri sınıfın talepleri doğrultusunda aldığı tutumlarıyla, yaptığı ya da yapacağı işin içte ve dışta ne tür etkilere bağlı olduğunu, sonrası için hangi sonuçlara yol açabileceğini düşünerek hareket etmek zorundadır. Çünkü kendisinden beklenenin çok gerisinde bir tutum belirlediğinde, bu tutumun hem örgütsel, hem siyasal anlamda olumsuz etkilerinin olması kaçınılmazdır.

Her mücadele örgütü gibi sendikalar da, uğruna mücadele ettikleri hedeflere yönelik mücadele stratejisini ve taktik politikalarını belirlerken ya da herhangi bir konuda tavır geliştirirken, öncelikle temsil ettiği sınıfın çıkarlarını gözetmek, sınıfın beklentilerine uygun hareket etmek zorundadır. Bu anlamıyla sendikaların, genel seçimler gibi son derece önemli dönemlerde yaptıkları tercihin basit bir tutum belirlemenin ötesinde anlamının olacağı açıktır. 12 Haziran Genel Seçimleri sürecinde sendikaların, ileri işçi ve mücadeleci sendikacıların tutumları, işçi ve emekçilerin ekonomik-siyasal talepleri ve emek hareketinin hedefleri ile ne kadar uyumlu olduğunun görülebilmesi açısından öğretici ve geleceğe yönelik dersler alınması gereken sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

Seçim süreci içinde, toplumun çeşitli kesimleri, kitle örgütleri, kamuoyu tarafından tanınan kişi ve kurumların önemli bir bölümü seçime yönelik tutumlarını çeşitli şekillerde açıklarken, yapıları ve işlevleri itibariyle siyasal alanın dışında olmayan sendikaların, mevcut sendikal hareket içinde en ileri olanlar dahil, açık ve somut bir tutum almaktan geri durdukları görülmüştür. Burada tutum almaktan kasıt, elbette sendikaların kabaca “şu partiyi ya da adayı destekliyoruz, bunlara oy verin” denmesi değildir. Ülkenin içinde bulunduğu siyasal atmosfer ve sendikaların üyelerinin hâlâ egemen siyasal güçlerin etkisinde olması, böyle bir çabayı en azından bugün için etkisiz kılabilecek özellikler göstermektedir. Ancak burada yapılması gereken, ama beklenen düzeyde yapılmayan, kendilerini daha ileri ve mücadeleci olarak tanımlayan sendikaların, ileri işçi ve sendika yöneticilerinin ekonomik, sosyal sorunların yanı sıra, ülkenin en temel ve çözüm bekleyen demokrasi sorunlarını çeşitli yönleriyle tartışması ya da tartıştırmasında gösterdikleri yetersizlikler olmuştur.

12 Haziran Genel Seçimleri süreci, demokratikleşme sorunları içinde en ön planda olan Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü konusunu yeniden gündeme getirdi. Bunun yanı sıra, anadilde eğitim ve kamu hizmeti verilmesi; laikliğin göstermelik değil, gerçek anlamıyla hayata geçirilmesi; Alevilerin ve diğer inanç gruplarının talepleri vb gelişmeler karşısında, sendikaların, çözümün aciliyeti ve bu taleplerin karşılanması gerektiğinin farkında olan ve çözüm talep eden açıklamaları yeterince yapmadıkları görüldü. Bu yönde açıklama yapma gayreti içinde olanların da, üyeleri içindeki ve kamuoyundaki olumlu etkilerini kullanarak, genel seçimde emek, demokrasi ve özgürlük savunucularından yana tutum almada çekingen davrandıkları, geri durdukları biliniyor. Oysa sendikalar, seçim sürecinin başından itibaren gerek üyeleri arasında, gerekse kamuoyunda, işçi ve emekçilerin oylarını taleplerine yanıt verecek olan parti ya da adaylara vermeleri gerektiğini tartışmaya açmış, en azından sendikal faaliyetleri içinde böyle bir gündem oluşturmuş olsalardı, bugüne kadar yapılanlardan farklı bir şey yapmış olacaklar ve bir seçim sürecini daha dışarıdan izlemek zorunda kalmayacaklardı.

Sendikaların, tek tek bireylerin kendine özgü tutum ve davranışlarından farklı kılan özellikleri olması kaçınılmazdır. Bu özellikleri nedeniyle herhangi bir konuda tutum belirlemeleri gerektiğinde ya da seçim dönemlerinde olduğu gibi bir tercihte bulunma durumuyla karşı karşıya kaldıklarında, kuşkusuz her zamankinden daha dikkatli olmaları, söylemlerini ve taleplerini dile getirirken en geniş kesimlerin onayını alabilecek bir içerikte olmasına özen göstermeleri gerekir. Bu açıdan bakıldığında, kendi sınıf çıkarları açısından aynı tarafta olan ya da olması gereken kimi sendikaların, bilerek ya da bilmeyerek, “karşı tarafın” işine gelen ve temsil ettiği sınıfın çıkarlarıyla taban tabana zıt tutumlar içine girmesinin mantıklı bir açıklamasını yapmak mümkün değildir. Sendikalar içinde bir taraftan emekten, barıştan, demokrasiden yana adaylara destek çağrısı yapıp, diğer taraftan sermaye partilerini ve adaylarını destekleyen tavırlar içine girmek gibi pratik tutumlar yaşanmış olması da, başka bir tutarsızlık örneği olarak dikkat çekici olmuştur.

Kendilerini işçi sınıfının birleşme ve mücadele örgütleri olarak tanımlayan sendikaların, emek ve meslek örgütlerinin genel seçimler gibi önemli bir konuda kendilerinden beklenenin gerisinde tutumlar almalarının ya da belirgin bir tutum almamalarının, ekonomik ve siyasal çelişkilerin bu kadar derinleştiği, demokrasi ve özgürlüklerin bu kadar tehdit altında olduğu bir dönemde ne kadar anlaşılabilir olduğu tartışılırdır.

Sistemin iç çelişkileri ve yaşanan olumsuzluklar nedeniyle daha da güçlenmesi gerekenlerin, nesnel koşullar son derece uygun olmasına karşın, öznel etkenlerin etkisiyle zayıf ve etkisiz kalmalarının en önemli nedeni, tartışmasız bir şekilde sınıf siyaseti ile aralarına koydukları mesafedir. Mevcut durum ve koşullardan rahatsız olan ileri işçi ve sendikacıların, mücadeleci sendikaların, taleplerini daha güçlü savunabilecekleri, kendilerini en etkin şekilde ifade edebilecekleri güçlü bir siyasal alternatif olan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku ile birlikte hareket etmekten uzak duran tutumları, bir kez daha milyonlarca işçi ve emekçiyi sistem partilerinin politikalarını desteklemeye yönlendirmiştir.

İşçi ve emekçilerin ancak sermayenin doğrudan saldırılarıyla bire bir karşı karşıya kaldığı durumlarda sistemi sorgulamaya yöneldiği bir dönemde, her fırsatta sermaye güçlerini ve onu çıkarlarının savunucusu hükümeti eleştiren sendikaların, 12 Haziran Seçimleri sürecinde neredeyse hiç sesinin çıkmamış olması, emekçilerin mevcut sistem partilerine doğru zorla itilmesinden başka bir anlam taşımamıştır. Emekçilerin talep ve çıkarları ile siyasal taleplerini birleştirme iddiasında olanların genel seçimler gibi önemli bir dönemde birkaç istisna dışında bir araya gelememesi, sermaye güçlerinin ve onların çıkarlarını savunan sermaye partilerinin halk nezdinde kendilerini yenilenme sürecine, dolaylı da olsa, yardımcı olmuştur.

Egemen sınıf siyaseti karşısında gerçek bir alternatif yaratılamadığı sürece ya da geniş katılımlı bir Blok oluşturulamadığında, mevcut sermaye partileri içinde birbirine alternatif gibi görünenlerden birisinin emekçiler tarafından tercih edilmesini doğal karşılamak gerekir. Çünkü emeğin sermayeden bağımsız olan sınıf çıkarlarından kopuk olan her siyaset, aynı zamanda sınıf siyasetinin nesnel temelinden kopmak anlamına gelecektir ki, bu noktaya gelindiğinde yıllarca savunulan değerlerin ve iddialı söylemlerin hiçbir anlamının kalmadığı/kalmayacağı açıktır.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun hem milletvekili sayısı hem de blok bileşenlerinin niteliği açısından belirgin bir başarıyla çıkmasının ardından, sınırlı sayıda sendika, ileri işçi ve sendikacılar tarafından olumlu değerlendirmeler yapılmıştır. Ancak aynı sendikalar tarafından bu değerlendirmelere uygun tavırlar geliştirildiğini söyleyebilmemiz, en azından şimdilik, mümkün değildir. Bugün böyle bir görüntünün ortaya çıkmış olması, elbette bunun gelecekte de böyle devam edeceği anlamına gelmemektedir.

Sendikal hareketin bir süredir içinde bulunduğu durgunluk ve gerileme, sendikal bürokrasinin bu durumu fırsat bilerek mevzilerini adım adım yenilemesi vb. nedenler, sendikaların sınıf siyasetine yönelik mesafeli duruşu ve dolayısıyla sendikalar ile Blok arasında kurulması beklenen ilişkilerin geliştirilmesini engelleyici kimi özellikler gösteriyor olabilir. Ancak bu durum Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun, işçi sınıfının ekonomik ve sosyal talepleri ile demokrasi ve özgürlük taleplerini birleştirmede göstereceği çabayla birlikte olumlu değerlendirilebilirse, bu durumu tersine çevirebilmek çok da zor olmayacaktır.

SENDİKALAR İLE BLOK İLİŞKİSİ NASIL KURULMALI?

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’na en zayıf katkının nereden geldiği konusunda bir belirleme yapılacak olursak, tartışmasız olarak söylenebilir ki, Blok’a en az katkı işçi hareketi ve sendikal alandan gelmiştir. 12 Haziran Seçimleri sürecinde birkaç yüz sendikacının destek kampanyasını çerçevesinde imza toplamasını saymazsak, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun işçi sınıfı ve sendikalar arasında, en azından şimdilik, beklenen düzeyde bir etki uyandırmadığı tespitini öncelikle yapmak gerekir. Burada, sendikalar ile Blok arasında kurulması gereken ilişki, sendikaların dışarıdan Bloğa katkı ve destek sunmaları değil, Bloku oluşturan asli ve dolaysız güçlerden birisi olmasıdır.

Sendikalar, Bloğun emek hareketi ve demokrasi mücadelesinin birliği ve başarısı için önemli bir ihtiyaç olduğundan hareketle tutum almak ve bu önemli olanağı kendi cephesinden en etkili şekilde değerlendirmek durumundadır. Sermaye güçleri ve partilerinin birbiriyle en acımasız rekabet içinde olduğu dönemlerde bile ortak çıkarları için bir araya gelebildiği, özellikle emeğe yönelik saldırılarda birlikte hareket ederek aynı “cephede” yer aldıkları bilinmektedir. Ancak benzer bir durum emekçiler ve onların örgütleri açısından henüz oluşturulabilmiş değildir. Bu nedenle, emekçilerin ve onların çıkarlarını temsil ettiğini iddia eden sendikaların kendi cephesinden güç birliğine girmesi ve Bloğu bu güç birliğinin somut bir adresi olarak değerlendirmeleri gerekmektedir.

12 Haziran Seçimleri’nde ortaya çıkan karşılıklı saflaşmada; Kürt sorununun demokratik çözümünden ekonomik haklar ve siyasal özgürlük taleplerine; Alevilerin inanç özgürlüğünden tüm anti demokratik yasaların kaldırılmasına; demokratik bir anayasa hazırlanmasından doğanın, tarihi ve kültürel değerlerin korunmasına kadar geniş bir alanda yaşanan sorunlara çözüm bulunmasını samimiyetle dile getirenlerin Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu dışında bir seçeneği yoktur. Ancak bu temel gerçek bütün açıklığıyla ortadayken, her fırsatta sermaye partilerine ve onların emek düşmanı politikalarına karşı olduğunu söyleyen kimi sendikaların, ilerici işçi ve sendikacıların 12 Haziran Seçimleri sürecinde, seçim bildirgesinde emek hareketinin taleplerine en fazla yer vermesine rağmen, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’na destek vermekten geri durmuş olmaları dikkat çekici olmuştur.

Sendikalar; ülke sorunlarının işçiler ve ülke lehine çözümleri üstünden, işyerlerinden başlayan ve işçileri bir tutum almaya yönlendiren; tüm sınıfı doğru tutum etrafında birleştiren bir siyaset tarzını esas alması gereken örgütlerdir. Örneğin sendikalar, yıllardır üzerine söz söylemekten bile çekindikleri Kürt sorununun çözümü konusunda, bu önemli sorunun yıllardır çözülmemesinden kaynaklı olarak, Türk ve Kürt işçilerin sınıf örgütleri olarak, mutlaka tutum almak zorundadırlar. Bu tutumun, bir taraftan Türk işçiler için, Kürt işçiler ve halkının Kürtler olarak haklarını savunmayı esas alan bir çizgide olması gerekirken; diğer taraftan Kürt işçiler için de, Türk işçilerle birliği ve birlikte mücadeleyi temel alan bir içerikte olması gerekir. Bu sağlanamadığında, özellikle Türk işçiler arasında etkili olan milliyetçi, şoven düşünce ve söylemlerin önüne geçmek, farklı milliyetlerden işçilerin birliğini halkların kardeşliği temelinde oluşturmayı kaçınılmaz olarak zorlaştırmaktadır.

Türk, Kürt ve diğer milliyetlerden yüz binlerce işçiyi aynı çatı altında birleştiren sendikaların, bu birliği savunarak ve en az sendikal talepler kadar Kürt sorunun demokratik, barışçı ve halkçı çözümünün dayanağı olan bir tutum ortaya koyup, bu tutum üzerinden Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun platformu ile birleşmeyi hedeflemesi ve açıkça barıştan yana “taraf” olması, işçilerin birliği ve halkların kardeşliği açısından tartışmasız derecede önemlidir.

Sendikal hareketin ekonomik taleplerinin gerçekleşmesinin, siyasal mücadeleden, demokratik, siyasal hakların savunulmasından bağımsız olmadığı gerçeğiyle birlikte düşünüldüğünde; sendika siyaset ilişkisinin ve sendikaların siyasal mücadelede oynayacakları güncel rolün nasıl olması gerektiğini anlamak kolaylaşmaktadır. Sendikal mücadeleye dolaysız bir biçimde katılan ve sermaye güçleriyle karşı karşıya gelen geniş işçi ve emekçi kitlelerin, aynı ülkede yaşamalarından kaynaklı olarak, en temel siyasi konulara bakışlarını değiştirerek, kendi sınıf çıkarları doğrultusunda siyasallaşmaları gerektiği açıktır. Sendikaların farklı milliyetlerden işçi ve emekçilerin en geniş kesimlerinin yine kendi sınıf çıkarları doğrultusunda birleşmelerini esas alan bir çizgiyi benimsenmesi durumunda, bugüne kadar olduğu gibi “siyaset dışına” düşmelerinin önüne geçilebilmesi mümkündür.

İşçilerin birliğinden doğan gücün verdiği özgüvenle, sendikalar ülke ve dünya sorunlarında kendi sözlerini söyleyip, bu sözler doğrultusunda tutum belirlemek zorundadır. Sendikalar, emek ve demokrasi mücadelesini bir bütün olarak görüp ona göre hareket etmeyi sağladıklarında, sendikal mücadelenin yıllardır yaşadığı durgunluğa son verilebilecektir. Bu durum, aynı zamanda, sendikal alanın sadece dar ekonomik çıkarlar temelinde yürütülmesinin aşılması ve sendikaların sınıf mücadelesinin önemli araçlarından birisi olarak, kendilerini işçi sınıfının tüm kesimlerinin temsilcisi olarak yenilemesini de kolaylaştıracaktır.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun toplumun farklı kesimlerinden gördüğü kitlesel destek, başta Türk ve Kürt emekçileri olmak üzere, farklı milliyetlerden emekçilerin, ekonomik, sosyal ve siyasal talepleri arasındaki dolaysız ilişkinin niteliği, emek hareketi ile barış, demokrasi ve özgürlük taleplerinin birbirinden ayrı değil, aksine iç içe olduğunun ve birbirini çeşitli yönlerden etkilediğinin en somut göstergesi durumundadır. Sendikaların Blok’la ve Blok’un savunduğu platformla kuracağı bağ, ekonomik-siyasal taleplerin iç içe geçtiği ve birbirini tamamladığı  gerçeğinin görülmesini de ayrıca zorunlu kılmaktadır.

BLOĞUN GENİŞLEME DİNAMİKLERİ VE SORUMLULUK

Gücünü yerellerden ve birlikte mücadeleden alan merkezi ve alternatif bir siyasal güç oluşturma ihtiyacı, 12 Haziran Seçimleri sürecinde ve sonrasında yaşanan gelişmelerle birlikte ele alınırsa, artık ihtiyaç olmanın da ötesine geçmiş, bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu noktada Blok bileşenleri ve önümüzdeki süreçte Blok içinde yer alması beklenen kesimlere önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir.

Blok’un, Kürtler başta olmak üzere halkın şu ya da bu oranda örgütlü kesimlerinin küçümsenemez bir bölümünün etrafında bir araya geldiği önemli bir “güç merkezi” haline gelmeye başladığı açıktır. Bu durum, aynı zamanda, Bloğu bir alternatif olarak gören ve toplumun en geniş kesimlerinin, örgütlü güçlerin geleceğe yönelik birlikteliklerini ve ortak mücadelesini pekiştirecek, güçlü ve etkili bir mücadele platformunu ortaya çıkarmıştır. Bloğun, başta sendikalar, emek ve meslek örgütleri, kadınlar, gençler, Aleviler, çevre örgütleri vb. gibi kapitalist emperyalist sistemle çıkarları temelden çelişen kesimleri kucaklayarak genişlemesi durumunda, sömürülen ve ezilenlerin hükümete ve sermayeye karşı mücadelesini daha büyük bir güç ve kuvvetle ilerletebilecek tek ciddi siyasal odak haline gelmemesi için bir neden yoktur.

İşçi ve emekçiler, toplumsal gerçekleri, çoğu zaman kendi yaşam pratikleri içinde yaşayarak öğrenmekte ve yaşam deneyimleri üzerinden öğrenebildikleri sürece, içinde bulundukları yanılsamalardan kurtularak, gerçekte içinde olmaları gereken ekonomik, siyasal örgütlere yönelebilmektedirler. Sınıf mücadelesi tarihi içinde bu tür örneklerin yaşandığı onlarca gelişmeye rastlamak mümkündür.

Kendisini somut ve gerçek bir alternatif olarak tarif eden herhangi bir siyaset aracının, gerçek işlevini kazanabilmesi için sadece toplumsal koşulların olgunlaşmasını beklemek tek başına yeterli değildir. Bu önemli sürecin temel bir parçası olmak yerine, “hele bir Blok Partisi kurulsun o zaman değerlendiririz” gibi beklentici tutumlar içine girmenin, Bloğun kendisinden beklenen genişlik ve içerikte oluşmasını zorlaştıracağı ortadadır. Bu nedenle Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun genişleyerek yoluna devam etmesi için toplumsal koşulların yanı sıra, mücadeleyi somutlaştıracak, bir anlamda emek hareketi ile demokrasi ve özgürlükler mücadelesini birlikte ele alarak ete kemiğe büründürecek dinamiklerin katılımı, samimiyeti ve bu konudaki ısrarcılığı belirleyici olacaktır.

Blok güçlerinin yanı sıra, söylem ve eylem olarak blok çizgisinde olan, ama şu ya da bu gerekçeyle blok dışında yer alan siyasal güçlerin tutumu da ayrıca önemlidir. Çünkü çeşitli nedenlerle Bloğa mesafeli duran kimi siyasal çevrelerin özellikle KESK ve bağlı sendikalarda yönetimlerde olmaları, sendikalar ile Blok arasındaki ilişkilerde potansiyel anlamda kimi gerilimler yaşanmasına neden olabilecek özellikler göstermektedir.

Yaptıkları açıklamalar ile Blok ile aralarına mesafe koyan ve “birleşik devrimci bir siyasi merkez” oluşturma iddiasında olan kimi siyasi çevreler ve bu çevrelerin sendikalardaki temsilcilerinin de çok iyi bildikleri gibi; sınıf adına söylenenler, sınıfa ulaşmıyorsa, işçi sınıfının ve ezilen halkın çıkarları ile örtüşmüyorsa, söylenenler ne kadar doğru olursa olsun, lafazanlıktan öteye gidebilmesi mümkün değildir. Sınıfı ve halkı örgütlemek için öncelikle güçlü bir siyasal alternatif yaratmak gerektiği doğrudur. Ancak siyaset kendisini sadece “muhalefet” yapmakla sınırlamak için değil, demokratik halk iktidarını oluşturmak ve tüm mücadele araçlarını bu hedef doğrultusunda seferber etmek için yapılır.

İleri işçiler ve mücadeleci sendikacıların, bir bütün olarak emek hareketinin mücadelesini Blok’la birleştirme yönünde atacağı her somut adım, bugüne kadar sendikal mücadele içinde yaygın olan “ekonomik mücadele ayrı, siyasal mücadele ayrı” yanılsamasının reddedilmesini beraberinde getirecektir. Böylece sendikalar sadece üyelerinin değil, geniş toplum kesimlerinin de yeniden güvenini kazanacak, sendikaların böyle bir hatta yönelmeleri, işçi sınıfı ve ezilen halkların iktidar yürüyüşünü güçlendirecektir.

Sömürü ve baskı sistemine karşı, bağımsızlık, siyasal özgürlükler, ulusal tam hak eşitliği için mücadeleyi farklı örgütlenmeler, partiler, sendika ve dernekler içinde yer alarak sürdürenlerin ülkenin içinde bulunduğu koşulları ve yaşanan siyasal gelişmeleri görmezden gelmeleri mümkün değildir. Emekçilerin ve ezilenlerin daha güçlü mücadele birliğini gerçekleştirme ihtiyacı, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun oluşturulması ile kuşkusuz artmıştır. Blok’a katılması ihtiyaç olan, ancak henüz dışında duran sendika, kitle örgütü, parti ve örgütler bu sorumluluğa uygun hareket ettikleri sürece gerçek anlamda temsil etme iddiasında oldukları kesimlerin siyasetini yapabileceklerdir. Bu kesimler daha etkili ve halk hareketini ilerletici olmasını istedikleri bir siyaset yapmak istiyorlarsa, bir araya gelip Blok ile birlikte hareket etmeleri, savundukları değerlerin ve halka karşı sorumluluklarının bir gereğidir.

Bütün eksikliklerine karşın, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku pratiğinin kanıtladığı temel gerçek, ülkenin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi konusunda sorumluluk duyan tüm parti, siyasal akım, sendika ve meslek örgütlerinin bu gerçeği özümseyerek, temsil ettikleri kesimlere ve halka karşı sorumlulukla hareket etmekten geri durmamalarıdır. Bu durum, samimiyetle ortak mücadelenin ortaya çıkardığı olanakları geliştirmeye ve güçlendirmeye yönelmek, hükümetin ve gericiliğin dayanaklarını yerle bir etmek için temel bir ön koşul niteliğindedir.

Türk ve Kürt işçi ve emekçilerin uyanış içinde olan kesimleri başta olmak üzere; emek, demokrasi ve özgürlük için daha sıkı ve kenetlenmiş geniş bir birlik ve onun çevresinde örülmüş bir mücadelenin emeğin hakları, demokrasi, barış ve özgürlük hedeflerine ulaşmaması için hiçbir neden yoktur. Blok kendisini bu hedefler doğrultusunda örgütleyip, güçlü bir alternatif olarak siyaset sahnesinde yer alabildiği ölçüde, geniş halk kitlelerinin sermayenin çeşitli türden örgüt ve partileri aracılığıyla bölünüp yönlendirilmesinin önüne geçilebilecektir.

Türkiye gibi şoven-milliyetçi bir devlet yapısının on yıllar boyunca elindeki egemenlik araçlarıyla halkı yönlendirdiği bir ülkede, Emek, Demokrasi ve Özgülük Bloku’nun başarısı, kuşkusuz sadece seçim sonuçları ile sınırlandırılamayacak kadar büyüktür. Yıllardır şoven milliyetçi söylemler ve şiddet üzerinden biçimlendirilen bir toplumu kazanmanın yolu, bu toplumun temel gereksinimleri ve çıkarları üzerinden siyasallaşmamış geniş kesimleri birleştirebilecek bir yönelime girmektir. Başta emekçiler ve ezilen halklar olmak üzere, geniş kesimlerin taleplerine tercüman olacak, kitleleri sarsacak, onları kucaklayıp harekete geçirecek mevcut sistem karşısında alternatif bir güç yaratma olasılığına bugüne kadar hiç bu kadar yaklaşılmamıştır. Bu nedenle bu tarihi fırsatı, ülkede yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyan herkesin doğru değerlendirmesi gerekmektedir.

SONSÖZ

Türkiye’nin bir süredir içinde bulunduğu derin yönetim krizi, egemenler arası çatışmalar, siyasetin aynı cephenin iki karşıt kutbu arasında sürekli olarak gerilmesi, Avrupa’dan Türkiye’ye doğru gelişmesi kaçılmaz olan muhtemel bir ekonomik-siyasal kriz ve yaratacağı sonuçlar, emek ve demokrasi güçlerinin en kısa sürede güçlü bir alternatif olarak ortaya çıkmalarını gerektirmektedir. Bu noktada gösterilecek herhangi bir tereddüt ya da geri adım, yıllardır sendikal-siyasal alana yönelik olarak dile getirilen birleşik mücadelenin oluşmasını zorlaştıracak, hatta geri dönüşü olanaksız kimi sonuçlar ortaya çıkarabilecektir.

Türkiye gibi bir ülkede, toplumsal ve siyasal gerçeklikleri dikkate alan, yıllardır çözümsüzlük içinde bırakılmış sorunların kökenine inen ve toplumun geniş kesimlerini kucaklayacak siyasal bir mücadele merkezine duyulan ihtiyaç ortadadır. Türkiye ile bölgenin barışçıl ve demokratik gelişimini tetikleyebilecek, aynı zamanda güçlü bir iktidar alternatifi olabilecek bir mücadele platformunun önemli bir siyaset aracı olarak sahip olduğu potansiyel ve harekete geçirebileceği kesimler vardır ve bu kesimler harekete geçirildiğinde kuşkusuz Bloğun bugünkü etkisinden çok daha fazlasıyla güçlü olması sağlanacaktır.

Kürt sorununun barışçıl çözümü ile ülkenin demokratikleşmesi arasında birebir ilişki olduğuna, Kürt sorunu çözülmeden diğer sorunların çözülemeyeceğine inanan kim varsa, artık ortak hareket etme iradesinin gereğini yerine getirme görev ve sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Bu noktada, emek hareketinin bir bütün olarak savunduğu taleplerle Blok içinde yer almasının taşıdığı önemi tekrar belirtmeye gerek yoktur.

Her an ve her yerde halk kitlelerine, emekçilere dayanan; yoksul, emekçi halk kitlelerinin doğrudan denetimine açık, onlara her an hesap vermeye hazır; toplumsal dayanışma ve yardımlaşmayı gerçekleştiren; hedeflediklerini önce kendi içerisinde yaşama geçiren; inandırıcı, güven veren, tutarlı, özgürlükçü, mücadeleci, işçilerin birliği ve halkların gönüllü birliği anlayışı üzerine kurulu bir Blok; demokratikleşme, barış ve özgürlük mücadelesini sadece bulunduğu alanlarda başlatmakla kalmayacak, aynı zamanda benzer mücadeleler içinde olan bölge halklarına da örnek olacak bir dönüşüm sürecinin kıvılcımı olabilecektir.


*Buradaki “siyaset dışı” ifadesinden kastımız, kendisini mücadeleci olarak tanımlayan sendikaların, temsil ettikleri sınıfın siyasetine olan uzaklıklarıdır. Yoksa sendikal mücadelenin niteliği itibariyle, geniş anlamda siyasetten uzak olduğu iddia edilemeyeceği gibi,  büyük ölçüde burjuva siyasetinin etkisinde olduğunu söylemek de mümkündür.