“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Irkçılık, Şovenizm ve Milliyetçilik Üzerine Birkaç Söz

Farklı etnik toplulukların bir tarihsel süreç içinde ve belli topraklar üzerinde şekillenen iktisadi-sosyal ilişkiler içindeki ruhi biçimlenmeleriyle ve kendi aralarında geliştirdikleri dil birliğiyle uluslaşma yolunda ilerlemeleri, bugünkü çok sayıda ulusun ve ulusal toplulukların varlık temelini oluşturuyor. Uluslar, belirli bir toprak üzerinde birlikte yaşayan, birbirleriyle iktisadi-sosyal ilişkileri olan, bu ilişkiler içinde ruhi şekillenmede ve dilde birliği gerçekleşen toplulukların hareketiyle ve kapitalizmin gelişme sürecinde şekillendiler.

Tarihsel eğilim tek uluslu devletlerin oluşması yönündeydi. Kapitalizmin anavatanı Avrupa başta olmak üzere Amerika ve Asya’da çok sayıda ulusal devlet bu tarihsel eğilime uygun olarak birbiri ardına ve bazıları gecikmiş olarak ortaya çıktılar. Feodal merkezi imparatorlukların olduğu topraklarda ise, kapitalizmin eşitsiz ve dengesiz gelişmesiyle dolaysız bağlı olarak birden fazla ulus ve ulusal topluluk içinden onların tipik olarak en gelişmiş olanı, devlet hakimiyetini eline geçirerek diğerlerini boyunduruğu altına aldı.

Kapitalizmin bir dünya sistemi olarak şekillenmesi ve tekelci sermayenin hakim güç haline gelmesinin sonuçlarından biri de az sayıdaki emperyalist ve gelişmiş güçlü devletin çok sayıda diğer ülke ve ulusu bağımlılık ilişkileri içine alması, topraklar, pazarlar ve zenginlik kaynakları üzerinde denetim kurmasıydı. Uluslar ezen ve ezilenler olarak farklılaştılar. Şovenizm ve ırkçılık ile fetih politikaları, işgal ve sömürgecilik arasında birbirini besleyen ve tamamlayan bağlar güçlenirken, sömürgelerin, bağımlı ulus ve halkların ulusal hak eşitliği ve bağımsızlık için mücadeleleri de yaygınlaşmaya başladı.

Uluslar arasındaki bu ilişki, başlıca olarak ‘deniz aşırı’ ya da sınırlar ötesi işgal ve sömürgeleştirme durumuyla çok uluslu merkezi devletler içindeki ezen-ezilen ulus ilişkileri yönünden bazı farklılıklar göstermekle birlikte; ezen ya da sömürgeci ulusun hakim sınıfları tarafından toprakları işgal edilen, sömürgeleştirilen ya da boyunduruk altına alınan ulusa iktisadi, sosyal, kültürel ve diğer hemen her alanda dayatmalarda bulunulur; kendi kültürü ve dilini özgürce geliştirmesinin önü kesilir ve egemen kültür ve dilin benimsetilmesi için çeşitli yöntem ve araçlar kullanılırdı. Buna rağmen, sömürgeciliğin bu dayatılmasının “deniz aşırı” ya da “sınırlar ötesi” işgalcilik durumunda, toprakları işgal edilen ulusun varlığının görmezden gelinmesi daha zordu; işgal ve ‘dış düşman’ olgusu gizlenemeyecek kadar belirgindi. Merkezi devletin bir ulusun devleti olarak şekillenmesi ve devleti oluşturan ulusun -o ulusun hakim sınıfı ya da sınıflarının- devlet sınırları içinde kalan tüm öteki ulus ve ulusal topluluklar üzerinde hakimiyet kurması durumunda ise, ezen ulusun çıkarları için, ezilen ulus ve ulusal toplulukların varlığının inkarına özel bir ağırlık verilmesi; onların kültürel-ulusal ve dil ile ilgili farklı özelliklerinin reddedilmesi daha fazla öne çıkıyordu. Bu ikincisi esas olarak merkezi feodal imparatorlukların bulundukları topraklarda ortaya çıktı. Bu tür ülke ve devletlerde, ulus devletin egemen burjuvazi, kendi ulusal devletini örgütlerken, siyasal, iktisadi ve kültürel olarak tek sınıf ve tek ulus çıkarlarını “ulusal tek gerçek” ilan etmesi ve diğer ulus ve ulusal toplulukların varlığını yok sayması tipik bir özellikti. Kapitalizmin eşitsiz ve dengesiz gelişmesinin sonucu olarak daha önce uluslaşma sürecini sancılı yaşamış veya henüz tamamlayamamış ya da tamamladığı ve ulusal kurtuluş mücadelesine giriştiği halde bunu başaramamış halkların, ulusal devletini kurma kavgasına girişmeleri karşısında hakim ulus burjuvazisi tek ulusçu şoven ve inkarcı politikayı güç dayatmasıyla kabul ettirmeye çalışıyordu.

IRKÇILIĞIN VE ŞOVENİZMİN TOPLUMSAL ÖRGÜSÜ YA DA “TOPLUMSALLAŞMA”SI

Kapitalizmin basitten karmaşığa, manifaktürden makineli üretime ve tekellerin hakimiyetine doğru gelişme seyri içinde gerçekleşen merkezileşmesi, hakim ulus burjuvazisinin farklı sınıf ve ulusların varlığını ret politikalarının dayanağını oluştururken, kapitalist rekabet ve burjuvazinin kendi pazarına hakim olma ihtiyacı ve anlayışı onu ‘sınırlarla bölünme’ye ve “ulusal” savaşlara sürüklüyordu. Burjuvazi bu nesnel durum ve gelişmeyi dayanak ediniyor; hakimiyetini tesis etmek ve sürdürmek üzere “herkesin çıkarlarını temsil etme” iddiasıyla ortaya çıkıyor; dışındaki sınıf ve tabakaların kendisiyle uyumlu olmalarını ve biat etmelerini istiyordu. O, “hakim ulus” konumundan da, ezilen-bağımlı ve sömürge ulusların asimilasyonuna yönelik politikalar izliyordu. Hakim ulus egemen sınıfı bir yandan “herkesin bir ve aynı haklara sahip olduğu” söylemiyle “özgürlük” ve “hak eşitliği” propagandası yürütüyor, diğer yandan “farklılıkların yok edilmesi”[1] amaçlı asimilasyon, o da olmazsa açık baskıyla sindirme politikası izliyor; herkesin hakim ulusun, onu tamamlayan ve ancak onun içinde var olabilecek bir parçası ya da unsuru olmasını dayatıyordu. Milliyetçilik, yurtseverlik, şovenizm ve ırkçılık kavramlarında ifadesini bulan anlayış ve politikalar bu sosyal-iktisadi ilişkiler zemininde boy verdi. Bir ulusun bağımsızlığı ve çıkarlarının savunulmasıyla bunun başka ulus ve halklara karşı baskı, sindirme, boyunduruk altına alma ve yok sayma duygu, düşünce ve politikası olarak şekillenmesi birbirleriyle çatışmayı da içeren iki farklı eğilimdi. Irkçılık ve şovenizm, başkaca ulus ve ulusal toplulukların hakim ulus içinde eritilmesi-etkisiz kılınması ya da bunun başarılamaması durumunda şiddetle “yok edilmesi” ve sınırlar dışına sürülmesini politika ediniyor; ezen ulusun emekçilerinin kendi uluslarının başka uluslar ve ulusal topluluklar karşısındaki ayrıcalıklarını “üstün millet” (!) görüşü açısından haklı görmeleri ve bu ulus ve ulusal topluluklara karşı girişilen saldırı ve asimilasyona sessiz kalmaları amacıyla üst sınıfların ideologları, politikacıları, sosyologları ve tarihçileri tarafından yaygınlaştırılıyordu.

Sömürgeleştirilen halklar bir yandan asimilasyoncu politika ve kültür dayatmasıyla egemen ulus içinde eritilmeye çalışılırken, diğer yandan en basit insani haklardan dahi dışlanıp yoksun bırakılıyorlardı. Böylece yok oluş dayatmasıyla -bu ancak bir süreç içinde gerçekleşebilir ya da gerçekleştirilmesi olanaksız hale gelir ve ilgili halk ulusal kurtuluş savaşına girişerek kaderini kendi ellerine alır- aşağı gruplar/ ‘alt insan toplulukları’ muamelesi iç içe geçiyor; ulusal hak eşitliğinin inkarı, ulusların boyunduruk altına alınarak kaynaklarının sömürülüp yağmalanması haklı gösterilerek devlet tarafından kuramsal “doğru” olarak sunuluyordu.

İngiliz, Hollandalı, Belçikalı, Fransız ve Portekizli sömürgecilerle 20. yüzyılın en saldırgan ve fetihçi gücü ABD’nin politikalarında, bu iki unsur bir aradaydı. Feodal aristokrasi, daha sonra da burjuvazi, beyaz ırkın üstünlüğü fikriyle hareket ettiler ve “aşağı-geri halklar” olarak gördükleri halklara karşı vahşi uygulamaları “uygarlaştırmanın gerekleri” olarak göstermeye çalıştılar. Fransız burjuvazisi, kendi kültürünü “insanlığın eğitimi için” evrensel bir işlevle yükümlü görüyor; Fransız sömürgeciliğini, Afrika halklarının “uygarlaştırılması” politikası olarak sunuyordu. Bu, sömürge ve bağımlı ulusların yağmalanması politikasının aklanarak mükafatlandırılmasıydı. İngiltere bir tür sömürge imparatorluğu olarak da adlandırılabilecek şekilde, 19. ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinin “deniz aşırı” en büyük gücüydü. Hindistan’dan Afrika’ya kadar geniş toprakları “medeniyet götürme” iddiasıyla sömürge bağımlılığı içine almıştı ve bu halkların kaynaklarını yağmalamayı onlar için “ilerleme” olarak gösteriyordu.

ABD emperyalizminin temsilcileri ise kendilerine “dünyayı kurtarma” misyonu biçiyorlardı. “Seçilmişlik” miti Siyonist ırkçı propagandanın en önemli unsurlarından birini oluşturuyordu.

Naziler, “ari ırk”ın dünya ölçeğinde hakimiyetinin teorisini ve politikasını yaptılar. Kalıntıları ve özlemcileri aynı çizgiyi sürdürüyorlar. Türk şovenizmi “Türkün üstün meziyetleri-ululuğu” üzerinden Rumlara, Ermenilere, Kürtlere karşı düşmanlığı geliştirdi.

Irkçı-şovenist politikanın en sert ve bariz örnekleri Nazi Almanya’sının Yahudi kırımında, Güney Afrika beyaz yönetiminin Siyah Afrikalılara karşı yok etme siyasetinde, Siyonistlerin Filistin Arap halkına karşı politikalarında yaşandı. Fransız gericiliğinin Afrika’daki barbarlığı 20. yüzyılın ortalarına kadar devam etti. Cezayir halkının ulusal kurtuluş savaşını kana boğma politikası 1962’de, bu mücadele başarıyla sonuçlanana dek sürdürüldü. Fransız emperyalistleri günümüzde de Afrika’daki entrikalarını bu halkların yararına gösterecek denli yüzsüzlüğü sürdürüyorlar. Türk devlet ve hükümetlerinin Ermeni kırımı, Rum nüfusu göç ettirme ve Kürtlere karşı inkarcı-asimilasyoncu politikası bunlara eklenebilir örneklerden bir diğeridir.

Bu politika, Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarının demokrasi ve özgür yaşam olanaklarını ancak büyük ve gelişmiş ileri güçlerin (emperyalistler) müdahaleleriyle elde edebilecekleri propagandası eşliğinde ve bazı bakımlardan daha da gelişmiş ve inceltilmiş yöntemlerle günümüzde de devam ediyor. Neoliberal burjuva-emperyalist çetelerin yönlendirmesi ve kontrolünde, uluslararası sermayenin olanaklarıyla donatılmış ‘medya’ desteğinde sürdürülen bu politika, bağımlı-ezilen ulusların bağımsızlık mücadelelerine karşı, mücadeleyi etkisizleştirme işlevi görmekte ve bu halkların saflarında büyük tahribatlara neden olmaktadır.

Ezilen ulusların kurtuluş ve hak eşitliği mücadelesinin hakim ulus emekçileri, özellikle de kent küçük burjuvazisi tarafından kuşku ve tepkiyle karşılanmasının önemli etkenlerinden biri, herkesin ezen ulus kültürüyle yetiştirilmesi ve farklı etnik kökenlerden toplulukların kendi ana-babalarından ve onların eski kuşaklarından aktarılarak biriktirilen kültürlerinden uzaklaştırılmaları için sürdürülen eğitimdir. Ezen ulus burjuvazisinin “milletin eğitimi” için bir kültür olarak kurumsallaştırdığı milliyetçilik, farklı etnik kökenden ve uluslardan olanlara karşı şovenizmin boy vermesini ve “yurttaşlar kitlesi”nin henüz önemli bir güç oluşturmaya devam eden kesiminin etki altına alınmasını kolaylaştırmış; ezen ulusa mensup kitlelerin diğer devletler karşısında olduğu kadar kendi ülkesinde kendiyle bir arada yaşayan ancak farklı ulus ve topluluklardan olanlara karşı da devleti “kendi devleti” olarak benimsemesine; devlete, onun kurumlarına ve bu kurumlardan biri olarak hükümete karşı mücadeleyi “yıkıcı ve bölücü” saymasına yol açmıştır. Ezen ulus milliyetçiliği - şovenizminin bu özelliği, kolektif kabul görmüş, toplumsallaşmış / toplumsallaştırılmış diğer değer yargıları, sembol ve anlayışlar gibi kitlesel etki işlevi görmekte; “ideal”leştirilen ulusal değerler üzerinden kendi devletine dokunulmazlık atfetmektedir.

Bu özel ve kutsanmış-popüler rol, diğer yandan ırkçı- şoven anlayışların devlet ve burjuva partilerinin politikasında kolektif kimliğe bürünmesi ve örgütlü - ‘resmi’ kurumsal kimlik kazanmasını kolaylaştırmakta, böylece bireylerin veya şu ya da bu grupların şovenist politika ve tutumlarından yüzlerce kat daha tehlikeli bir durumun oluşmasına yol açmaktadır. Kendini “ulusun hizmetinde” gösteren burjuva devleti, bir sınıf egemenliği aracı olarak diğer sınıf ve kesimler üzerinde baskı gücü oluşturmasına rağmen, onların da içinde yer aldıkları “ulusun devleti olma” görünümü ve iddiasıyla bu etkiyi diri tutmakta; burjuvazi için ve onun adına kitleleri böylece “ulusal birlik” ve “aynı ulusun bireyleri olma” söylemiyle kontrol altında tutmaktadır.

IRKÇILIK VE ŞOVENİZMİN KİTLESEL YIKIM-KİTLESEL YOK EDİŞ KARAKTERİ

Irkçılık en ilkel ve kaba biçimiyle bir ırkın “diğerlerine üstünlüğü” teori ve düşüncesine dayanır. Irkçı teorilere göre “üstünlük” göstergeleri kategorisindeki gelişkin fiziki özellikler, zeka ve kültür kalıtım yoluyla kuşaklar arası geçiş yapar ve “üstün ırklar”ın diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürmeleri böylece “doğal yasalar çerçevesinde” ve meşru olarak gerçekleşir! Farklı “ırklar”dan ve etnik kökenlerden toplulukları birbirleriyle düşmanlaştıran bu ayrıcalıklar politikası, “geri ve henüz yeteri düzeyde gelişmemiş” halklara karşı kapitalist barbarlığı ve bu halkların hegemonya altına alınmasını “kaçınılamaz sosyal gerçeklik” sayar.

Eski Yunan’da, Köleci Roma İmparatorluğu’nda, eski Mısır’da egemen olanlar, kendi dışındakileri “ikinci sınıf, köle ve hizmetçi” topluluklar olarak değerlendirirlerken, İsrailoğulları “Tanrı tarafından kurtarıcı olarak seçilmiş oldukları” iddiasında bulunuyor; İspanyol sömürgeciler Amerika kıtasını “keşfettikleri”nde, kıta halkına karşı giriştikleri katliamı, onların “insan dahi sayılamayacak kadar ilkel oldukları” ırkçı savıyla meşru gösteriyorlardı.

“Beyaz adamın misyonu” üzerinden geliştirilen ırkçılık, sömürgeci fetihlerin örtüsüydü.  Avrupalı “özel misyon sahibi beyaz ırk”ın egemenleri soykırımlara varan şiddet hareketlerini, “ilkel-barbar” halkların “medenileştirilmesi” için kaçınılmaz uygulamalar olarak sundular. Asya, Afrika ve Uzak Doğunun Hindistan gibi ülkelerinin sömürgeleştirilmesi benzer gerekçelerle meşrulaştırıldı.

Beyaz ırkın “bu üstün” ve “özel misyonu”, Amerika kıtasında yerli halklara Amerikan saldırısı olarak devam etti. ‘Kızılderili’ halkın yüzbinlercesi kırımdan geçirilerek toprakları işgal edildi. ‘Amerikan ulusu’, yerli Amerikalıların (Kızılderililer ve diğerleri) ‘soykırım’dan geçirilmesi ve Siyah ırkın köleleştirilmesi üzerinden oluşturuldu.[2]

19. yüzyıl ‘Amerikan Tarihi’, Kızılderililere ve Siyahlara karşı ırkçı vahşetin tarihi oldu. Beyaz işgalci ve egemen için Kızılderilileri öldürmek serbestti. Başlarına ödül konmuştu ve onları öldürmek ceza nedeni sayılmıyordu. Kitlesel yok etme politikası sonucu, Kızılderili nüfusu 1850’lerde 150 bine,1880’de 20 binin altına kadar düştü/düşürüldü.

Amerikan ırkçılığını besleyen diğer kaynak Siyah ırkın köleleştirilmesiydi. 1850’de 3 milyon iki yüz bin civarında Siyah köle olarak tutulmaktaydı. 1860’da bir Siyah köle 1300-2000 dolara satılıyordu. Beyaz Kontra olarak da tanımlanabilecek olan Ku Klux Klan’ın cinayetleri devlet korumasındaydı.

Beyaz ırkın ayrıcalığı sadece 19. yüz yılda değil, 20.yüzyılda da okulda, lokantada, tuvalette, kütüphanede devam etti. Theodore Roosevelt, Kızılderililere karşı politikaları; Kızılderililerin katledilmeleri ya da topraklarından zorla sürülmelerini ‘Anglosaksonlar’ın “ileri ve gelişkin ırk oldukları” teziyle haklı göstermekteydi. Beyaz-Siyah evliliği 1883’e dek yasaktı. Irkçı ayrımcılık yasal düzeyde 1954’e kadar yürürlükte kaldı. Bu tarihte ise, “eşit, ama ayrı tutulma” maddeleri anayasaya kondu.[3] Siyahlara karşı ırkçı ayrımcılık yakın döneme kadar devam ede geldi. Siyahlar Beyaz derili olanlarla aynı okulda okuyamaz, toplu taşım araçlarına onlarla birlikte binemez, aynı semtlerde ve iç içe oturamazlardı. Bunu olanaklı kılan ise doğrudan doğruya tekelci burjuvazi ve onun devlet erkini oluşturan siyasal-askeri aygıttı.[4]

ABD okullarında ırk ayrımcılığına karşı yasal önlemler esas olarak ancak 1950 li 60’lı yıllarda yürürlüğe konabildi. 1961’de “Amerikan vatandaşlarının ırk ayrımcılığı olmaksızın ‘eşit istihdam’dan yararlanması” yönünde girişimleri olan Kennedy, bir suikastla öldürüldü. Yüz yıllarca süren/sürdürülen ayrımcı-ırkçı politikaların sonucu olarak, Beyazlar, Siyahlarla bir araya gelmeyi reddediyor, Beyaz ve Siyahların aynı semtlerde oturmaları yönündeki girişimler başarısızlığa uğruyordu. Siyah ırktan olanlar “sağlık alanında ilerleme kaydetme” gerekçesiyle kobay olarak kullanılıyor, bulunan ilaçlar ise öncelikle zengin Beyaz egemenin hizmetine veriliyordu. ABD egemenleri, bu ırkçı uygulamaların dünya ölçeğinde açığa çıkması nedeniyle1997’de “özür dileme” ikiyüzlülüğüyle tepkilerin önünü kesmeye yöneldiler. 1998 yılı verilerine göre Beyaz çocukların %16’sı, Siyah çocukların ise %41’i yoksul olarak, yoksul ailelerin çocukları olarak doğuyorlardı. Dünyanın bu en gelişmiş, en zengin ve her bölgesinde ordular bulunduran ülkesinde, Siyah yoksullar, 50 milyon barınaksız ile birlikte, gettolarda yaşıyor ve başka yerlere gidebilecek olanak dahi bulamıyor ve toplumsal yaşamdan soyutlanıyorlar. Bu o denli belirgin bir olgudur ki, Bil Clinton 1995’te, “ırk ayrımcılığı ABD’nin daimi lanetidir” diyerek durumu kabullenmişti. Bu durum, milyonlarca Siyah’ın on yıllar boyu ırkçı ayrımcılığa karşı sürdürdüğü mücadele sonrasında ve ‘çok yakın’ denilebilecek bir süre öncesinde ancak değişebildi.

J.W. Bush çetesinin yönetimindeki 2000’ler ABD’sinin, Huntington’un “Medeniyetler Savaşı” teorisinde de ifadesini bulan “İslam Dünyası”nı (!) terörle topyekûn ilişkilendirmesi ve “Genişletilmiş Ortadoğu ile Kuzey Afrika”ya “demokrasi ve özgürlük götürmek” üzere bir tür “Haçlı” politikası izlemesi salt sömürgeci yayılmacılığın değil, “üstün ve kurtarıcı misyona sahip” olma iddiasının da güncelleştirilmiş biçimlerinden biridir.

Beyaz ırkın üstünlüğü teorileri 19. ve 20. yüzyıllar Avrupa’sında da revaçtaydı. Buna göre, Beyaz ırk gelişmiş üstün vasıflara sahipti ve bu üstünlük ona “daha geri olanlar”ı ya da “geriden gelenler”i yönetme ayrıcalığı sağlamalıydı! F. Nietzsche gibi ideologların teorilerinden de güç alan Nazi faşizmi ve ırkçılığı, bu ırkçı anlayışı başka halkların kırımına dönüştüren politikanın en uç örneklerinden birini oluşturuyordu. Faşizm başka halklara karşı ırkçılık ve şovenizmin körüklenmesi ve bu “aşağı halklar”ın katledilmesinin hak sayılması da demekti. Nitekim yalnızca Nazi faşizmi örneğinde değil, faşist diktatörlüklerin hakim olduğu hemen tüm toplumlarda ve faşist partilerin politikalarında kendi ulusu dışındaki ulus ve halklara karşı düşmanlık en önemli özelliklerden biriydi.

Nazi ırkçılığı ve faşizmi, dönemin sözde en demokrat devletleri dahil, birçok ülkenin yöneticilerini kendi şoven milliyetçiliklerinin teorisini geliştirmede motive edici rol oynadı ve elli milyondan fazla insanın ölümüyle sonuçlanan dünya ölçeğindeki bir savaşla yenilgiye uğratılmasından sonra da İspanya’dan Filipinler’e, İran’dan Şili’ye birçok ülkede faşist barbarlıklara ilham kaynağı olmaya devam etti. Güney Afrika’da ırkçı beyaz azınlık tarafından onlarca yıl sürdürülen Siyah çoğunluğa karşı ırkçılık Nazi ideolojisinden beslenirken en büyük desteği Amerikan emperyalistlerinden aldı. Irkçı-faşist kırımın hedefi olan Yahudiler, galip devletlerin desteğinde yerleştirildikleri topraklarda Filistin Arap halkına karşı ırkçı politika izlemekten geri durmadılar. Filistinliler topraklarından sürüldü, binlercesi katledildi ve tüm bunlar “Tanrı tarafından seçilmiş kurtarıcı halk-ulus olduğu” saçma iddiasıyla “İsrailoğullarının hakkı” olarak kutsandı. Bu Siyonist-ırkçı politikanın ilk sırada gelen destekçisi ise, dünyanın kendini en ileri, en demokratik ve özgürlükten yana gösteren gücü Amerikan emperyalizmiydi.

TÜRK ŞOVENİZMİNİN DEVLETÇİ KARAKTERİ

Türk devleti çok uluslu Osmanlı İmparatorluğundan ‘arta kalan’ topraklar üzerinde kurulduğunda, Balkan Savaşları’yla ve Birinci Dünya Savaşı sürecinde kaybettiği topraklar üzerinde birçok ulusal topluluk kendi ulusal devletlerini kurmuş; ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ olarak adlandırılan devlet sınırları içinde Kürtlerin yanı sıra Arap, Rum, Ermeni, Suryani toplulukları kalmışlardı. Türk nüfus dışındaki en kalabalık ulusal topluluk Kürtlerdi. Kürtlerin üzerinde yaşadıkları topraklar ilkin Osmanlı İmparatorluğu ile Pers İmparatorluğu-İran Safavi Devleti arasında (1639) bölündükten sonra, ikinci kez birinci dünya savaşıyla pazarların, nüfus alanlarının ve toprakların emperyalist yeniden paylaşımı sonucu bölünmüş; etkin güçleri Fransız-İngiliz emperyalistleri olan devletlerin himayesinde Irak ve Suriye ile “bağımsız Türk Devleti”nin sınırları içinde kalan Kürt nüfus birbirinden ‘suni’ sınırlarla ayrılarak, farklılaşan bir gelişme sürecine girmişlerdi. En kalabalık kesim Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırları içindeydi. Türkiye Kürtleri, kapitalizmin gelişme seyrine bağlı olarak sonraki süreçte en gelişmiş Kürt kesimini oluşturdular.

Türkiye Kürtlerinin, Türk Devletinin kuruluşu öncesinden başlayarak ve aralıklı olarak gerçekleşen isyanlarının başlıca ve temel nedeni, ‘Türk ulusçuluğu’nun Kürtler başta olmak üzere diğer ulusal toplulukları ve haklarını ret etmesiydi. Türk burjuvazisi ‘son’ ve en modern Kürt isyanına; bu isyanın ateşlediği Kürt ulusal mücadelesinin kitlesel boyutlar kazanarak inkarcılığı fiilen geçersiz kılmasına dek, Kürtleri “Türk sayarak” (!) hem ulusal varlıkları ve haklarını reddetti hem de “bu Türkler”i (!) Türk nüfus içinde asimile etmek üzere kültürel-politik-ideolojik ‘yeniden şekillendirme’ye tabi tuttu. Türk şovenizmi, Avrupalı ‘Beyaz Adam’ın kendini yükümlü ve yetkili kıldığı işlevi ve özel olarak da 1930-40’lı yıllarda bu kıtayı baştanbaşa ateşe atan ve dünya halklarını alevle imtihana sürükleyen Nazi kıtalarına yön veren düşünce sisteminden “feyz” alarak gelişti. “Türkçülük” akımına göre, Türkiye toprakları üzerinde ve devlet sınırları içinde yaşayan herkes Türk’tü. Türk egemenleri, Türk ulusundan olmayanların “ancak Türk’e hizmet edebilecekleri” propagandasıyla ezen ulus şovenizmini körüklerken, ideolojik gıdalarını aynı zamanda “ari ırkın üstünlüğü” teorisinden almışlardı. “Türk Tarih tezi” ve “Güneş Dil Teorisi”yle Türk ve Türk’e dair özelliklerin “ayrıcalığı” ve “mutluluk kaynağı” olduğu iddiası, “ulusal eğitim ve şekillendirme”nin dayanağına dönüştürüldü. Bu teori, Türk olanı “üstün özelliklere sahip ve ayrıcalıklı olmaya layık” gösteren ırkçı bir teoriydi. İttihat ve Terakki yönetiminden başlayarak günümüzün muhafazakar milliyetçi Türk politikasına, yüz yıla yakın süredir “Türk’ün gücü”, “Türk’ün ululuğu”, “Türk’ün dünyaya bedel oluşu” üzerinden Türk olma “mutluluk” nedeni ve kaynağı gösterilerek sürdürülen propagandanın temel özelliği budur. Şovenizm böylece bizzat devlet ve kurumları eliyle, hükümetlerin ve sermaye partilerinin politikalarında, eğitim sistemi ve politikası aracıyla ve kesintisizce sürdürülen kültürel, ideolojik “terbiye edicilik ve şekillendirme” ile güçlendirilip kitle dayanağına kavuşturuldu.

Okullarda bunun eğitimi verildi. “Ulusal marş” ve “ant”larda bu anlayış dile getirildi. “Türklük” dışındaki ulusal-etnik kimliklerin varlığının kabulü ve bunlara dair haklardan söz edilmesi dahi “Türklüğe hakaret”, “Büyük Türk Milletinin birlik ve bütünlüğüne karşı caniyane düşünce ve eylem” olarak mahkum edildi.  Bunlara karşı her tür yaptırım; fiili saldırı, tutuklama ve cezalandırma hak sayıldı. Tüm bunlar yasa ve anayasa ölçeğinde hukuki korumaya alındı. Hem dayanaktan yoksun oluşu hem de şovenist karakteri nedeniyle tepki görmesi sonucu inandırıcılığını önemli oranda yitirmesine rağmen bu teori hala bazı sermaye partileri ve Türkiye’de yaşayan farklı ulusal kimliğe sahip ulus ve ulusal toplulukların inkarını sürdüren devlet kurumları tarafından sürdürülmektedir. Devlet tarafından kuramlaştırılan bu Türkçü söylem ve iddiaya göre, “herkesin Türk olduğunu” savunanlar gerçek, buna karşı ulusal-etnik çokluğu reddetmeyenler “sözde vatandaş”tırlar! MGK ve Genelkurmay bu iddianın sözcülüğünü yapmada başı çekmektedir. Geniş Türk halk kitlelerinin, devletin ve sermaye güçlerinin Kürtlere karşı izlediği yok sayma-hak tanımama, hak sahibi olmaya layık görmeme politikasına gereken tepkiyi ve yeterli düzeyde gösterememeleri; daha da önemlisi, bir bölümünün, sürdürülen “bölünme” propagandasının etkisinde kalarak Kürtlere karşı şovenist politikaya yedeklenmeleri, devlet güdümünde ve kurumları aracıyla sürdürülen bu kesintisiz şovenist ve inkarcı politika ve ideolojik-kültürel eylem bütünlüğünün sonucudur.

“Ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü” (!) propagandasının ulusal azınlıklara ve Kürtlere karşı politikayı kitlelerin belirli kesimleriyle “paylaşır” kılmasının etkenlerinden biri de, Türk halk kitlelerinin emperyalist baskı ve ülkenin işbirlikçi tekelci burjuvazinin temsilcileri tarafından uluslararası sermayenin piyonu haline getirilmesine karşı duygu, arayış ve öfkesidir. Türk devlet ve hükümet yöneticileri ve kapitalist parti sözcüleri bu tepkiyi Kürtlere yönelterek, hedef şaşırtmış; Kürtlerin ulusal tam hak eşitliği istemlerini “Türk vatanı ve milletini bölme girişimi” göstererek, Türk ulusuna siyasal-kültürel-ulusal ayrıcalıkları hak gören; diğer ulus ve ulusal toplulukların ve haklarının inkar ve ihlalini kaçınılmazlık sayan şovenist milliyetçiliğe kitle desteği sağlayabilmişlerdir. Kürtlerin ulusal varlıklarının 80 yılı aşkın süre inkar edilmesi ve bunun bizzat devlet kurumları tarafından ve sermayenin parti, dernek, kuruluş, basın-yayın ve diğer güçlerinin katılımıyla sürdürülmesi, Kürtlere karşı baskı, sindirme ve asimilasyonun Türk halk kitlelerinin bir kesimi açısından da kabul görür olmasını sağlayabilmiş; ezen ulus milliyetçiliğinin devlet kurumlarının ve sermaye partilerinin politikasında kolektif-örgütlü karakter kazanması, diğer ulus ve ulusal topluluklara karşı düşmanca duyguların kitlesel boyutlara ulaşmasının önemli bir etkeni olmuştur. Muhafazakar Türk milliyetçiliği sadece MHP başta olmak üzere sağ-gerici parti ve örgütlerin ve “devleti kuran parti” olmakla övünen CHP’nin politikalarının değil, devletin temel kurumlarının politikalarının da içeriğini oluşturmuştur.

Kürt, Ermeni ya da Rum karşıtı şovenizm, şu ya da bu kişinin şoven-ırkçı hezeyanına değil, burjuva-küçük burjuva kitleleri başta olmak üzere toplumsal ilişkiler özelliği gösteren ‘kolektif tepki’ye dayanır ve bu ‘kolektif tepki’yi üreten ve canlı tutan devletin temel kurumsal yapılarıdır. Kendisini “milletin partisi” olarak reklam eden, ancak “millet”in ana kitlesini oluşturan Türk halk kitlelerinin hak ve çıkarlarının da karşısında yer alarak, uluslararası sermayeye hizmete odaklanan AKP ve hükümetinin “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” bu şovenist politikayı “hepimiz eşit ve kardeşiz” söylemiyle sürdürmeyi esas almaktadır.[5]

ULUSAL AYRIMCILIK VE ŞOVENİZMİN KAPİTALİST TEMELİ

Sermaye birikimi ve artı-değer üretimini esas alan ve bu temel üzerinde kurulan kapitalist dünya ekonomisinin en belirgin özelliği ürün, sermaye, emek-gücü dahil her şeyi metalaştırmasıdır. Kapitalist toplumsal ilişkiler içinde her şey pazarlanabilir değeriyle bir değerdir ve bu değeri de parayla ölçülür. Kapitalizmin uluslararası bir dünya sistemi ve emperyalist aşamasında her bir ülkenin halkalarından birini oluşturduğu bir zincir teşkil etmesi bu ‘gelişme eğrisi’ne uygun düşer. Sermayenin emek-gücüne ihtiyacı, dar kalıpların kırılmasını; dışlayıcılığın dışlanmasını gereksinir.

Sermaye için emek-gücünü en düşük maliyetle elde etmek; ona, ürettiğinin çok küçük bir bölümüne denk gelecek bir ücret ödeyerek karını artırmak, başlıca amaçtır. Kapitalist, emek gücünün düşük ücretle mal edinilmesini hedeflerken, kendi ülkesinin yedek ve ucuz işgücü kitlelerinin yanı sıra düşük ücretle çalışmaya ‘hazır’ bağımlı ülkeler emekçilerinin geniş kitlesine de göz diker. Kapitalizmin bu temel özelliği, pazarın bölünmesi ve meta ve sermaye hareketine devletler ve hükümetler eliyle sınırlamalar getirilmesiyle çelişir. Sermayenin genişleyen yeniden üretiminin ihtiyaç duyduğu engelsiz kapitalist pazardır.

Ancak kapitalizmin bir diğer ve başlıca özelliği de, dengesiz gelişmeye ve rekabete mahkum oluşudur. Kapitalizm, büyüklerin küçükleri yutması / yok etmeleri, rakiplerin keskin pazar kapışmaları, pazarların ve toprakların fethi / işgali, sömürgeleştirme ve bağımlılık ilişkileri içine almayla “at başı” ilerler. O, burjuvazinin ulus çıkarları gerekçesiyle başka ulus ve halklara karşı ve pazarlar-etki alanları için politikalarını, rekabet ve çatışma içinde sürekli yeniden üretir. Milliyetci ideoloji ve politika bu kapitalist “iklimi”nde; bu ilişkiler üzerinde gelişir ve yükselir. Modern ulus devletlerin oluşumunda, geçici bir süre için ulusu birleştirici rol oynayan milliyetçi ideoloji, ulusların birbirleriyle ilişkilerinde ayrıcalıklar isteyen, şoven ve ırkçı bir “aşırılık” olarak şekillendiğinde ise, ulusal düşmanlıkların körükleyicisi olma işlevi görür ve kurtuluşları kapitalist sömürünün ortadan kaldırılmasında olan işçi sınıfıyla tüm emekçi ve ezilenlerin önüne bölücü-yıkıcı engeller çıkararak toplumu geriye doğru sürükleme etkeni olur. Ezen-ezilen ulus ilişkileri kapitalist emperyalizmin bu iktisadi-sosyal ve siyasal “gerçekliği” temelinde şekillendiler ve farklı ulusların birbirleriyle ilişkileriyle bu ilişkilerdeki değişim son tahlilde bu kapitalist temel tarafından belirlenmiştir.

Şovenist-ırkçı söylem ve politikaları sürdürelenler, kapitalizmin bu özelliklerine ve bu politikanın dışlayıcı, yok sayıcı ve asimilasyoncu karakterine rağmen, kapitalist uluslararasılaşmaya işaret ederek, “dar yerel çıkarlara bağlılıkların sınırlarının aşıldığı zamanlarda olduğumuz” vaazıyla halkları boyunduruk altına almak üzere giriştikleri saldırılara sessiz kalınmasını, ulusal kurtuluş kavgalarından geri durulmasını istiyorlar. Küreselleşme” söylemi eşliğinde ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, sömüren-sömürülen; ezen-ezilen ilişkisi en modern biçimlerinden en ilkel biçimlerine bir karışım içinde doğrudan ve dolaylı, açık ve sinsi yöntemlerle sürdürülürken, buna karşı mücadele “dar çıkarlara bağlanma, yerelcilik ve bölücülük” olarak suçlanıyor.

Burjuva kapitalist sistemin uluslararası kurumlarında ve her bir “ulus devlet”te, bu kurum ve devlet sözcülerinin “insan hakları”, “hak eşitliği” ve “uluslararası ilişkilerin karşılıklı saygı temelinde ve içişlerine karışmadan” sürdürülmesi üzerine iddialı sözlerine rağmen, ulusal baskı, horgörü ve ayrımcılık devam etmektedir.[6]

Kapitalizm, rekabet ve çıkar kavgası sistemidir ve tekellerin hakimiyeti bunu daha sert, daha keskin hale getirmiştir. Ulusal ayrımcılık ve baskı politikaları, eşitsizlik ve hegemonya, toprakların fethi ve ülkelerin işgali rekabetin; pazar ve etki alanı kavgalarının kapitalist emperyalizm koşullarında kaçınılamaz olmaları olgusuyla bağlıdırlar. ABD başta olmak üzere başlıca emperyalist ülkelerin yönetimleri, günümüzde de sınırlarının binlerce hatta on binlerce kilometre uzağındaki ülke ve toprakları işgal ediyor ve bunu “ulusal çıkarlarının gereği” olarak açıkça ilan ediyorlar. “Ulusal çıkarlar” söyleminin emperyalist politikadaki anlamı başka halkların, toprakların ve pazarların denetim ve boyunduruk altına alınmasıdır. En yakın örnek, petrol sahalarına el koymak üzere Libya’ya karşı girişilen saldırıdır. Irak ve Afganistan’ın işgali bu yayılmacı politikanın “teröre karşı savaş” gerekçesiyle uygulandığı diğer iki ülkedir.

bitirirken

Irkçılığa ve şoven ayrımcılığa karşı ezilen ulusların, bağımlı halkların ve işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerin sürdürdükleri mücadele sonucunda bu baskıcı ve ayrımcı politika ve kültür süreç içinde geriletilmesine; NAZİ ırkçılığının, ırkçı beyaz Afrika diktatörlüğünün ve Siyonist işgalcinin Filistin Arap halkına karşı politikalarının uluslararası ölçekte teşhir olması, Yahudi katliamının yol açtığı tepkinin hala etkili olmaya devam etmesi, G. Afrika’da beyaz ırkçılığın yenilgiye uğratılması vb. gelişmeler, bu politika ve kültürün eskisi gibi sürdürülmesini zora düşürmesine karşın, o, en açık biçimleriyle Filistinlilere karşı İsrail politikasında, Kürt ulusunu ve haklarını inkar eden Türk şovenizmi pratiğinde, siyahlara karşı horgörüde ve Avrupa’daki yeni NAZİ hareketleriyle sağ partilerin yabancılara karşı politikalarında görüldüğü üzere hala güncel ve aktiftir.

Milliyetçilik ve onun şoven-ırkçı biçimleri sınıf farklılıklarının, sınıf sömürüsü ve mücadelesinin üzerini örterek tüm toplumu bir “tek ve bölünmez bütün” gibi göstererek muhafazakar milliyetçi politikalara güç verir. Bu politikalardan en fazla zarar görenler ise işçi sınıfı ve emekçilerdir. Milliyetçilik önünde sonunda bir burjuva akımı-politikasıdır. Tarihsel olarak burjuvazinin kendi pazarına hakim olma, pazarını sömürme politikasına bağlanmıştır.

Ancak, ‘milliyetçilik vardır, milliyetçilik vardır’. Ne her tür milliyetçilik ırkçılık ve şovenizmle maluldür ne de baskıya karşı hak eşitliğini hedefleyen ve boyunduruktan kurtuluşu amaçlayan milliyetçilik (yurtseverlik), başka halkların ulusal haklarının gaspını-yok sayılmasını politika edinen şovenizmle aynıdır. Emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı ulusal kurtuluş savaşları örneğin, ulusal haklar gibi ulusun ortak duygu ve istemlerinin savunusunu esas alan bir yurtseverliği gerektirirken, bir ulusun başka bir ülke ve ulusun boyunduruk altına alınması için seferber edilmesini kışkırtan ulusçuluk politikası doğrudan doğruya ilhakçı, gerici ve şovendir.

Irkçı ve şoven politika ve kültür, milliyetçiliğin başka ulus ve halklara karşı ayrıcalıklarını esas alan “aşırı bir yoğunlaşması”dır ve milliyetçiliğin başka halklara karşı düşmanca politikalar olarak devlet ideolojisi şeklinde bu biçimlerdeki belirmesi, tüm uluslardan işçi ve emekçilerin uluslararası kardeşliği, dayanışması ve birliğinin önündeki en önemli barikatlardan biridir.

Kendi ulusuna ayrımcılığı hak gören ya da öyle olması gerektiğini vaaz eden ezen ulus milliyetçiliği baskı ve ayrımcılığa hedef olan ezilen ulusun kurtuluş hareketi ve politikasıyla “eşit” görülemez. Milliyetçilik başka halklara karşı ayrıcalıklar savunusu ve başka halklara baskıya dönüştüğünde gerici bir karakter kazanır ve buna karşı mücadele şarttır. Boyun eğdirmeye, asimile ederek yok etmeye çalışan milliyetçilik ile ulusal haklarına sahip olarak ve başka uluslarla eşit haklar temelinde yaşama mücadelesini içeren milliyetçilik aynı değildir. Egemen ulus burjuvazisinin “vatanın bölünmezliği ve savunulması” söylemiyle yürüttüğü politikanın haksızlığı ve şovenist karakteri, onun kendi dışındaki ulus ve etnik grupların haklarını reddediyor oluşunda; onları kendi vatanlarında, kendi ulusal haklarını özgürce kullanmaya layık saymamasındadır. Buna karşı mücadele ezen ulus işçi ve emekçilerinin tarihsel, zorunlu ve ertelenemez sorumluluğudur.



[1] Farklılıkların ortadan kalkmasının zora dayanmayan, iktisadi temelin sömürü ve eşitsizlikleri doğurmayan değişimiyle devrimci bir tarzı ve yolu da vardır.

 

[2] Burada ABD'nin soykırımcı uygulamaları ve sömürgeci politikalarına özel dikkat çekilmesinin nedeni, onun kapitalist dünyanın en gelişmiş temsilcisi olmasının yanı sıra, "özgürlük ve eşitlik" üzerine uluslararası burjuva yalanının da en önemli sözcüsü olmasıdır.

[3] "Eşit ama ayrı" uygulaması o denli ayrımcıydı ki, Oklohama’da, üniversiteye kabul edilmek zorunda kalınan bir siyah öğrencinin sandalyesi sınıfının dışına, kapı önüne konmuş; dersleri böyle dinleyerek eşit haklardan yararlanması sözüm ona sağlanmıştı!

[4] 1968'de Mexico City’de  yapılan Olimpiyat koşuları 200 metre finalini birincilikle bitiren ABD’li Tommie Smith (Siyah) üçüncülükle bitiren John Carlos (Siyah) ve ikincilikle bitiren Avusturyalı Peter Norman (Beyaz) kürsüye yoksul ve Siyah ırka karşı izlenen politikaları protesto eden işaretler yapmaları nedeniyle cezalandırılmış ve ülkelerinde spor yapmaları olanağına son verilmiştir.

[5] Söz konusu dayanaksız iddia bu makalenin konusunu oluşturmuyor. Bu nedenle, iki noktaya  işaret etmekle yetineceğiz: "Milli birlik ve bütünlük" ya da "Milli Birlik ve Kardeşlik" üzerine söylem, toplumsal nesnel durumu gözardı etmektedir. "Ulus", "bütün"lük içinde homojen bir "kitle" değildir. O sömüren-sömürülenler olmak üzere sınıflara bölünmüştür ve bu sınıflar birbirleriyle kıyasıya mücadele içindedirler. Egemen sınıf ve siyasal-askeri ve ideolojik temsilcileri basın-yayın araçları başta olmak üzere ellerindeki araç ve olanakları kullanarak üstünü örtmeye çalışmalarına karşın, işçi sınıfı ve kent-kır yoksullarıyla başta tekelci kesimi olmak üzere burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesi, fabrika ve işyerlerinde, yoksul semtlerinde, ücret sorunlarından yaşam ve çalışma koşullarına dair her alanda iktisadi-siyasal ve partiler düzeyinde örgütlenmiş şekilde giderek keskinleşmektedir. "Milli Birlik ve Kardeşlik" ya da "Milli Bütünlük" söylemi diğer yandan, ulusal eşitsizlik, baskı ve ayrıcalık politikasını ve bu politikanın yol açtığı çelişkilerin üstünü örtmektedir. Türkiye, Türk ve Kürt ulusları ve Arap, Zaza, Rum, Ermeni, Suryani gibi çeşitli ulusal toplulukların yaşadıkları çok uluslu bir ülkedir ve bu durum "tek millet" iddiasını geçersiz kılar. Bu iki olgusal gerçek "Tek millet, tek dil" iddiası gibi "milli birlik ve bütünlük" ya da "milletin bölünmez birliği" varsayımlarını geçersiz kılmakta ve milliyetçiliğin, özellikle de ezen ulus milliyetçiliği / şovenizminin sınıf çelişkilerinin üzerini örtme ve farklı diğer ulus ve ulusal toplulukların ülkedeki varlıklarını inkarı esas aldığını göstermektedir.

[6] Birleşmiş Milletler Örgütü, örneğin 1965'te imzaya açıp 1969'da yürürlüğe koyduğu "Irk Ayrımcılığının Bütün Biçimlerini Kaldırmaya İlişkin Sözleşme"nin 1. maddesinde, "Siyasal, ekonomik, toplumsal ya da kamusal yaşamın herhangi bir alanında eşit, insan hakları ve temel özgürlüklere dayalı, yararlanma ya da kullanmayı ortadan kaldırma ya da engelleme amacına dönük ırk, renk, soy, ulusal ya da etnik kökene dayalı herhangi bir ayrımın, dışlamanın, sınırlamanın veya tercihin ırk ayrımcılığı anlamına geleceği" ni ilan etmişti. (abç)