Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Bir "Türk Sorunu" Olarak Kürt Ulusal Mücadelesi ve Birlikte Yaşamanın Yolu

 

1. İNKÂRDAN DIŞLAYICI MİLLİYETÇİLİĞE GEÇİŞİN KISA TARİHİ

Kürtlerin ulusal varlığının ve bu varlığa dayalı haklarının kabul edilmemesinden kaynaklanan Kürt sorunu, Cumhuriyet tarihi boyunca başkaca olgularla izah edilen bir sorun olageldi. Dönemin koşullarına göre, ülke egemenleri Kürt sorununu, “dış güçlerin kışkırtması”, “ekonomik geri kalmışlık sorunu”, “terör sorunu” olarak gördüler/gösterdiler. Son Kürt isyanı olarak nitelenen ve 1980’li yılların başlarından bugüne devam etmekte olan Kürt ulusal mücadelesi sürecinde de geleneksel yaklaşım devam etti. Sorun Suriye, Yunanistan, Ermenistan gibi “dış güçlerin kışkırttığı bir terör sorunu” olarak gösterildi. Medya yıllarca “sünnet olmamış teröristler” söylemini dilinden düşürmedi. Toplumun algısının “devletin bölücü terörle mücadelesi” üzerine odaklanmasına yönelik politikalar geliştirildi. Bu politika ve söylemlere dönem dönem “Bölgenin ekonomik geri kalmışlığına son verecek paketler/planlar” eşlik etti. Bütün bu süreçleri karakterize eden temel olgu, Bölgede yaşananların Batıda yaşayan halka farklı biçimde yansıtılması ve bu manipülasyon üzerinden geniş halk kesimlerinin gerici, ırkçı-şoven politikalara kazanılmasıdır.

Çatışmaların en yoğun yaşandığı, binlerce faili meçhulün, yargısız infazların yapıldığı, köylerin yakılıp milyonlarca insanın evini yurdunu bırakıp göç etmek zorunda bırakıldığı 90’lı yıllarda bile soruna dair genel algı, “devletin bölücü terörle mücadelesi” biçiminde şekillendi.

Bu tablo, 1999’da Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinden sonra (bu arada Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesiyle artık sorunun da biteceği beklentisini yaratıldığını da belirtmek gerekiyor) Kürt hareketi tarafından ilan edilen tek taraflı ateşkesle birlikte Kürt ulusal mücadelesinin daha çok kitlesel halk eylemlerine yönelmesi ve ABD’nin Irak müdahalesi sonrasında algı, Bölgede oluşan yeni dengelerle değişmeye başladı. 2000’li yıllarla birlikte düne kadar askeri önlemlerle çözülecek bir “terör sorunu” olarak algılanan/görülen Kürt sorunu, artık talepleri için Bölgenin ve ülkenin çeşitli kentlerinde alanlara çıkan bir halkın sorunu olarak, Türk ve ülkenin diğer milliyetlerinden halkın önünde duruyordu. Üstelik Talabani ve Barzani, 90’lı yıllarda PKK’ye karşı mücadelede devletle işbirliği yapan “aşiret reisleri” olarak anılırken, yeni dönemde Irak’ta cumhurbaşkanı ve bölgesel yönetim başbakanı olarak karşımıza çıktılar. Varlıkları ve ulusal istemleri hep yok sayılan Kürtler, eğitimin her kademesinin Kürtçe yapıldığı, kendi bayrağı ve meclisi olan Kürt Federe Yönetimi ile kapı komşumuz oldular. Önceleri Kürtlerin federe oluşumunu tanımayı reddederek bunu ‘kırmızı çizgi’ olarak ilan eden Türkiye egemenleri, hem ABD’nin kendi Kürtlerine karşı mücadele için Güney Kürtleriyle işbirliğini işaret etmesi, hem de Irak’a savaş tezkeresinin reddedilmesinden sonra gözünden düştükleri ABD’nin Bölgesel taşeronu rolünü daha iyi oynayabilmek için 2005’te bu ‘kırmızı çizgi’ siyasetinden geri adım atmak zorunda kaldılar.

Ülke sınırları içinde yaşayan Kürtlerin demokratik istemlerinin reddi ve Kürt ulusal hareketinin imha edilmesi temelinde Güney Kürtlerinin Federe yönetimini tanıma, egemen sınıfları bugüne kadar devam eden bir çelişki ve açmaza sürüklemiştir. Artık Kürtleri yok saymanın olanakları ortadan kalkmış ve gelinen yerde ülkedeki Kürtlerin statü talebinin önüne geçmenin olanaklarının tükenmiş olduğu ortadadır. Bu noktada yapılması gereken açıktır; ya Kürtlerin taleplerinin karşılanması yönünde adımlar atılacak ya da Kürt düşmanlığı körüklenerek gerici politikalarla bu istemlerin önüne geçilmeye çalışılacaktır. Bugüne kadar ülke egemenlerinin temel eğilimi ikincisinden, Kürtlere karşı dışlayıcı bir milliyetçiliğin körüklenmesinden yana olmuştur. Geçtiğimiz günlerde Silvan’da 13 askerin öldürüldüğü çatışmadan sonra (burada, Demokratik Toplum Kongresi’nin “Demokratik Özerklik” kararını ilan ettiği gün yaşanan bu olayda –ki söz konusu çatışma PKK’nin ‘eylemsizlik’ kararına rağmen devlet güçlerinin yaptığı operasyon sonucu yaşanmıştır– askerlerin yanarak ölmesinin yine devlet güçlerinin müdahalesi sonucu olduğuna dair ciddi kanıtlar olduğunu da söylemek gerekiyor) yaşanan olaylar, dışlayıcı milliyetçiliğin ülkeyi bir iç savaşa sürükleyecek kadar tehlikeli bir hatta ilerlediğini göstermiştir. BDP binalarının yakılmasıyla başlayan saldırılar, Kürtlerle ilgili her şeye düşmanlık, Kürt müzisyen Aynur Doğan’ın susturulmasına ve Kürt işçilere karşı linç girişimlerine varmıştır. İşte bu dışlayıcı milliyetçilik, Kürtlerin inkâr koşullarının ortadan kalktığı ve üstelik ülke egemenlerinin kendi Kürtlerine karşı Güney Kürtleriyle işbirliğine yöneldiği süreçle başlayıp günümüze kadar gelmiştir. Hatırlayalım, 2005’te dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök, Mersin’deki ‘bayrak provokasyonu’ sonrasında Kürtleri “sözde vatandaş” ilan etmiş, yine “sosyal demokrat” CHP’nin faşist milletvekili Sinan Aygün, 2006’da Ankara Ticaret Odası başkanıyken “Kürtler beğenmiyorlarsa Barzani babalarına gitsinler demişti. Dünün hükümet sözcüsü, bugünün Meclis Başkanı Cemil Çiçek de “Nijerya’daki Nijeryalılara Türkçeyi öğrettik. Hakkâri’dekine, Diyarbakır’dakine halen Türkçeyi öğretemedik” sözleriyle dışlayıcı milliyetçiliğin AKP politikalarından azade olmadığını ortaya koymuştu. Ama Kürtlere karşı dışlayıcı milliyetçiliği açıktan dillendirerek ‘beyaz Türkler’in sözcülüğü yapan, Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök oldu. Özkök, geçen yaz (2010 Temmuz) Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan Bursalı’nın “Devletin Kürtlere karşı ayrılma kozunu oynamasını ve Kürtlere bunun faturasını göstermesini” öneren yazısından hareketle Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız?” sorusunu gündeme getirmişti. Özkök, Kürtlere kendilerini imtiyazlı hale getirecek kadar hak verildiğini, ama Kürtlerin yine de bunlarla yetinmediğini savunuyor ve bu soruyu sorarken, Kürtlerin ayrı bir ulus olarak haklarının tanınmasını değil, onların talepleriyle hesaplaşmayı esas alıyordu. Üstelik nankörlükle suçladığı Kürtlerle hesaplaşmayı bütün toplum kesimlerine yaymaya çalışarak, Türk-Kürt düşmanlığını körüklüyor, ırkçı-gerici bir zihniyete hizmet ediyordu.

Ertuğrul Özkök’ün “Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız?” sorusunu sorduğu günlerde KONDA tarafından gerçekleştirilen “Kürt Meselesi’nde Algı ve Beklentiler” konulu araştırmanın sonuçları, dışlayıcı milliyetçiliğin vardığı nokta konusunda çarpıcı sonuçlar ortaya koymaktadır. 59 il ve 374 ilçede yapılan araştırmaya göre, Türklerin yüzde 57,6’sı gelin veya eş olarak, yüzde 53,5’i iş ortağı olarak, yüzde 47,4’ü komşu olarak bir Kürt’ü istememektedir. Bu tür araştırmaların toplumsal gerçekliği yansıtmada yanılma paylarını göz ardı etmemekle birlikte, verilerin toplumsal ayrışma bakımından ciddi bir tehlikeye işaret ettiği açıktır. Dolayısıyla bugün Kürt sorununun eşit haklar temelinde birlikte yaşama dayalı çözümü önünde dışlayıcı milliyetçilik önemli bir engel ve tehdit durumundadır.

2.        TÜRK SORUNU

Ulus, kapitalist üretim güç ve ilişkilerin gelişerek feodalizmin duvarlarını yıktığı ve kendine yeni pazarlar yarattığı bir dönemde şekillenen tarihsel bir kategoridir. Uluslaşma süreci kapitalizmin anavatanı olan Batı Avrupa’da 19. Yüzyılda büyük oranda tamamlanırken, Doğu Avrupa ve Asya’da ise bu süreç 20. Yüzyılda da devam etmiş, hatta kimi ulusal meseleler, Kürt sorunu örneğinde olduğu gibi, Cumhuriyet rejiminin Kürt ulusunun varlığının reddi üzerine kurulmuş olması nedeniyle, günümüze kadar gelmiştir. Ulusal sorun, esas olarak burjuva karakterli bir sorundur. Ulus kategorisi, burjuvazinin kendi çıkarlarını ulusun bütün sınıf ve katmanlarının çıkarıymış gibi göstermesine hizmet eden bir örtüdür. Ancak işçi sınıfı ile burjuvazi arasında sınıf mücadelesinin sürdüğü koşullarda ulusal sorun, işçi sınıfının ulusal baskı ve ayrımcılığa karşı halklar arasında eşitliği ve bu eşitlik temelinde sınıf kardeşliğini örmek üzere uğruna mücadele ettiği demokratik bir talep haline gelmiştir.

Burjuvazi, kendi pazarını kurduğu, kendi uluslaşma sürecini sağladığı koşullarda da ulus/millet kategorisini sınıfsal çelişkilerin üstünü örtmek, kendi çıkarlarını bütün ulusun çıkarıymış gibi göstermek için kullanmaya; başka bir deyişle milliyetçiliği bir yönetme biçimi olarak kullanmaya devam eder. “Milli çıkar”, “milli birlik” gibi söylemler kapitalizm döneminde burjuva egemenlerin dillerinden düşürmedikleri kavramlardır. Türkiye’de Cumhuriyet burjuvazisi, “sınıfsız, zümresiz kaynaşmış bir kitleyiz” söylemiyle kendi çıkarlarını bütün halkın çıkarları gibi gösteren bir propagandayı sürdürmüş, üstelik rejimin kuruluş sürecinde iki kurucu unsur/ulustan biri olan Kürt ulusunu varlığını yok saymış, zor ve şiddet politikalarıyla Kürt coğrafyasını kendi pazarı içinde tutmuştur. Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan onlarca Kürt isyanı da, başka bir ulusun hak istemi olarak değil, “milli birliğimiz”e kasteden güçlerin kalkışması/kışkırtması olarak gösterilerek geniş halk kesimleri bu gerici/milliyetçi politikalara yedeklenmiştir. Dolayısıyla milliyetçi şoven söylem ve politikalar, sadece Kürtleri yok saymanın ve baskılamanın aracı olmakla kalmamış, aynı zamanda Türklerin ve diğer milliyetlerden halk kesimlerinin bu gerici politika ve söylemlere yedeklenerek yönetilmesinin bir aracı olarak da kullanılmıştır.

Marx, ulusal sorunun ezilen ulusları baskılamanın ötesinde ezen ulusun geniş halk kitlelerinin yönetilmesinin bir aracı olarak kullanılması gerçeğini “başka bir ulusu ezen ulusun özgür olamayacağı” sözleriyle ortaya koymuştur. Türkiye’de sadece Kürtler değil, Türkler ve diğer milliyetlerden halk kesimlerinin, öncesi bir tarafa, son otuz yılda yaşadıkları, bu gerçeği bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Kürt sorununda çözümsüzlük politikalarından beslenen şiddet ortamında yaklaşık 40 bin insan yaşamını yitirmiş, 17 bin faili meçhul, binlerce kayıp, işkence, tecavüz, adam kaçırma olayı yaşanmıştır. OHAL ile Bölgede her türlü demokratik hak ayaklar altına alınırken, ülke genelinde DGM’ler ve sonrasında özel yetkili mahkemeler düşünme, örgütlenme, basın özgürlüğünü ortadan kaldırmaya, ülke “terör yasaları” ile yönetilmeye devam etmektedir. Bu süreçte devletin savaş için harcadığı kaynaklar resmi rakamlara göre 350-400 milyar dolar civarındadır. Bu paralar halkın cebinden çıkmış, ama eğitim, sağlık, altyapı, istihdam için yatırım olarak kullanılmak yerine, başka bir halkın –Kürt halkının– topraklarının bombalanmasına, bu toprakların askeri ablukaya alınmasına harcanmıştır. Sadece Kürt halkının değil, Türk halkının da savaştan payına düşen ölüm, daha fazla işsizlik, açlık ve yoksulluk olmuştur. “Terörle mücadele” adı altında Bölgede 3800 köy ve mezra ya yakılmış ya da zorla boşaltılmış ve zorunlu göç uygulaması nedeniyle yaklaşık 3 milyon insan kentlerin varoşlarında barınma, beslenme, iş, sağlık başta olmak üzere her türlü insani yaşam koşularından mahrum şartlarda yaşamını sürdürme mücadelesi vermiştir. Bu politika, işsizlik, yoksulluk ve açlığı büyük kentlere de daha yoğun olarak taşımış; burjuvazi, bu gelişmeleri işçi-emekçileri her türlü haktan mahrum koşullarda çalıştırmak için kullanmıştır/kullanmaya devam etmektedir. Ülke egemenleri, savaşı, geniş halk kesimlerini gerici-şoven politikalara yedeklemek, daha fazla açlık ve işsizliğe razı etmek için kullanmış, ülke adeta burjuvazi için dikensiz gül bahçesi haline getirilmiştir. Kürt halkına ve demokrasi güçlerine karşı örgütlenip faaliyete sokulan JİTEM-kontrgerilla örgütlenmesi, zamanla çetelerin, mafyanın bütün ülkeyi kuşatmasına kadar varmıştır. Son dönemde futbolda şike ile ilgili ortaya çıkan gerçekler bu örgütlenmenin hem vardığı nokta, hem de mali gücü bakımından dikkat çekicidir. Burada, AKP döneminde yapılan Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının, JİTEM-kontrgerilla gibi karanlık örgütlerin ortaya çıkartılıp tasfiyesinden çok egemenlik mücadelesinde AKP’ye karşı olan güçlerin tasfiyesi biçiminde ilerlediğini, mesela gerçeklerin bütün yönleriyle açığa çıkartılması için gündeme getirilen ‘Hakikatleri Araştırma Komisyonu’ kurulması talebinin AKP tarafından engellendiğini de belirtmek gerekiyor. Bu sürecin ortaya çıkardığı bir diğer çarpıcı gerçek de, 1970’lerde yüzde birkaç oy alan ve sivil faşist örgütlenmeye dayanan MHP’nin yüzde 10-20’ler arasında oy alan bir kitle partisine dönüşmesidir (son seçimlerde AKP’nin MHP’yi etkisizleştirmesi ve bağlı gelişmeler ayrı bir tartışma konusudur). Özetle devletin son 30 yılda Kürt ulusal mücadelesine karşı uyguladığı baskı ve şiddet politikaları, Türk halkı için de her türlü demokratik hakkın ve mücadelenin “terör destekçiliği” ile damgalandığı, örgütlenmenin, sendikal hakların, düşüncenin engellenip suç sayıldığı, işsizlik ve yoksulluğun giderek arttığı, çocuklarının adı konmamış bir savaşta öldüğü ve hep korkuyla yaşadıkları ve bu korku nedeniyle gerici politikalara daha fazla sarıldıkları bir süreç olmuştur.

Bugün Kürt sorununun, baskı ve şiddet politikalarıyla, operasyonlarla çözülemeyeceğini askerler de söylüyor. Ama yine de şiddet ve çatışmalar toplumdaki milliyetçi algıyı, şovenizmi tırmandırmanın aracı olmaya devam ediyor. Öte yandan Kürt ulusal hareketi ve mücadelesinin bu geçen sürede egemenlerin bunca saldırısına rağmen güç ve etkisini, örgütlülüğünü arttırmaya devam ettiği ortadadır.  İşte ülke egemenlerinin 90’ların sonlarındaki AB Uyum Yasaları’ndan AKP’nin Kürt açılımına Kürt sorununu çözme adına gündeme getirdikleri ve genel olarak çerçevesi bireysel haklar temelinde atılacak adımlarla sorunu çözmek olan politikalar, bu gerçekliğe dayanmaktadır. Egemen sınıflar kendi çıkar ve egemenlik ilişkilerini zora sokacak kolektif hak ve statü taleplerini geriletmek, Kürt hareketini bölmek-etkisizleştirmek için çeşitli manevralar yapmaya çalışmaktadır. Mesela liberal burjuvazinin sözcülerinden Mümtaz’er Türköne, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in Diyarbakır’da katıldığı bir toplantıda konuşmasına Kürtçe selamlama ile başlamasını “Sermaye, piyasa ihtiyaçlarını merkeze alan evrensel duruşu ile Türkçeyi de, Kürtçeyi de hiç komplekse kapılmadan iletişime geçmek için seferber ediyor” sözleriyle değerlendirmektedir. Egemen sınıflar Kürtlerin üzerine bomba yağdırırken ya da Kürtlerin istemleri konusunda pazarlık yaparken, kendi sınıfsal çıkarlarının, egemenlik ilişkilerinin devamını esas almakta ve üstelik bu politikayı “milli çıkarlar” adına uyguladığı propagandasını yapmaktadır.

Peki, devletin Kürt halkına karşı uyguladığı inkâr, imha ve asimilasyona dayalı politikadan Türk halkının çıkarı nedir? Ya da tersinden sorarsak, mesela Kürtlerin okullarda kendi dillerinde eğitim görmesinin Türk halkına kaybettireceği bir şey var mıdır? Açıktır ki, bugün örnek olarak gösterilen burjuva demokrasisinin olduğu birçok ileri kapitalist ülkede birden çok dille eğitim yapılmaktadır. Demek ki, Kürtlerin kendi dillerinde eğitim görmesinin ülkeyi böleceği söylemi, halkı gerici politikalara yedeklemek için ortaya atılmış bir yalandır. Savaştan beslenen egemen sınıf ve güçler, Kürtlerin demokratik haklarını elde etmelerini egemen oldukları pazar ilişkileri ve çıkarları için bir tehdit olarak görmekte ve bu yüzden “bölünme” fobisini yayarak, bütün halk kesimlerini bu gerici politikalarına yedeklemeye çalışmaktadır.

Devam edelim. Demokratik Toplu Kongresi (DTK) geçtiğimiz günlerde “demokratik özerklik” kararını ilan ederek, kardeşliğin eşit haklar temelinde yeniden tesisini ve ortak vatanda birlikte yaşamın yolunu açacak statüyü ortaya koymuştur. DTK’nın “demokratik özerklik” modelini tarif eden taslağında ekonomik politika, “topluluklar ekonomisi yaratılması (köy komünleri, kooperatifler vb. -yyk) temelinde işsizliğin ve yoksulluğun ortadan kaldırılması” ve bu temelde “azami kârı hedeflemeyen kullanım değerini esas alan anti tekelci eşitlikçi dayanışmacı bir ekonomik sistemi oluşturmak” biçiminde açıklanmaktadır. Bu taslak, burjuvazi ve medyadaki sözcülerinin “tüylerini diken diken yapma”ya yetmiştir. Hemen “Stalin döneminden kalma bu modelin ekonomik çöküntüye yol açacağı” yalanına sarılmışlardır. GAP’ın emperyalist tekeller yerli ortakları tarafından parsellenmesi, Bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yağmalanması Türk halkına ne kazandırmaktadır? Daha doğrusu bir şey kazandırmakta mıdır? Elbette hayır. Bu kaynakların halkın çıkarına kullanılması, milyonlarca Kürtün iş, toprak taleplerinin karşılanması, aynı zamanda Türk halkının kazanımı olacaktır. Çünkü kaynakların halkın çıkarları temelinde kullanılması halkın refahını arttıracak, işsizlik ve yoksulluğu azaltacak, göç büyük oranda engellenmiş olacak ve Batı’daki Türk işçiye karşı sermayenin sömürüsü, düşük ücret ve ağır çalışma şartlarını dayatması belli oranda dizginlenmiş –bu yönde atılacak adımlar, elbette bir bütün olarak kapitalizmin işleyiş yasalarını değiştirmeyecektir– olacaktır. Yani yağmaladığı kaynakların özerk yönetim tarafından kamusal çıkarlar temelinde kullanılması ve Kürt coğrafyasından göçün büyüttüğü işsizler ordusunun bu politika nedeniyle küçülmesi ve dolayısıyla yoğun sömürü ve ağır çalışma koşullarını uygulamakta zorlanmaya başlayacak olması, ancak tekelci sermayenin, büyük burjuvazinin çıkarlarını tehdit etmektedir.

Görüldüğü gibi, Kürt halkının ulusal demokratik istemlerinin karşılanması, halkların eşit haklar temelinde birlikte yaşayacakları, emekçilerin sermayenin gerici politikalarına karşı birlikte mücadele edebilecekleri koşulları sağlamış olacak, öte yandan egemen sınıfların milliyetçi politikalarla halkı daha fazla baskı ve sömürüye mahkûm etme koşulları ise, büyük oranda ortadan kalkmış olacaktır. Bu yüzden burjuvazi, kendi sömürü ve yağma koşullarını için tehdit olarak gördüğü “demokratik özerklik” statüsünü bütün ülkeyi felakete sürükleyecek bir talep olarak göstererek, Türk halkı ve her milliyetten geniş emekçi kesimleri milliyetçilik üzerinden kendi gerici politikalarına yedeklemeye çalışmaktadır. Öyleyse Kürt sorunu, aslında bir Türk sorunudur; Türk halkının, işçi ve emekçilerin baskı, sömürü ve yağmaya dayanan sermaye düzeninin örtüsü olarak kullanılan milliyetçi-şoven politikalardan kurtarılması sorunudur.

Büyük burjuvazinin çıkarlarını yansıtıp işini gören şovenizm ve ezen ulus milliyetçiliği, ezen ulusun, Türk ulusunun başlıca burjuva orta sınıflarını, en başta küçük burjuvaziyi hedef almakta ve onu etkilemektedir; ancak tartışmasızdır ki, isçi sınıfı ve emekçilerin çeşitli kesimleri içinde de, sınıf birliğini ve birleşik mücadelelerini zayıflatıp güçten düşüren etkide bulunur. Bu da, işçi ve emekçiler içinde de şovenizme karşı mücadelenin önemini ve gereğini artırır.

3.        ŞOVENİZME KARŞI MÜCADELE VE BUNUN BİR OLANAĞI OLARAK BLOK

Milliyetçilik, egemen sınıfların çıkarlarını “ülke çıkarları” gibi göstermesine hizmet eder; şovenizm ise, bu çıkarların korunması adına başka halklara düşmanlığı temel alır. Türk egemen sınıfları, Kürt sorununu, Kürtlerin ulusal hak istemli kalkışmalarını on yıllarca sorunun adını koymadan “ülkenin bütünlüğüne yönelmiş bir tehdit” olarak gösterdiler. Kürtlerin varlığını inkâr edemedikleri son yıllarda da, Kürt ulusal hareketini “dış güçlerin maşası” gibi gösterme tutumunu sürdürdüler. Oysa bu sorunu çözmeyerek emperyalizmin bu sorun üzerinden ülke politikalarına müdahale zeminini hazırlayan yine ülke egemenleridir. Üstelik çözümü “dışarıda” arayanlar; yıllardır PKK ile mücadele konusunda ABD, İsrail, Irak Kürdistanı, Suriye, İran vb. ülkeler ile çeşitli pazarlıklar yapanlar, hatta NATO’yu bu sorun için Bölgeye müdahaleye çağıranlar yine bunlardır. ABD emperyalizmi, 1999’da Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ederken de, 2007’de PKK’ye karşı sınır ötesi operasyonlara izin verirken de, sorunu, ülke egemenlerini kendi Bölgesel emellerine bağlamak, onları kendi taşeronluğuna razı etmek için kullanmıştır. Burada, ulusal taleplerinin bastırılması emperyalizm ve işbirlikçi ülke egemenleri arasında pazarlık konusu yapılan Kürt halkının, bu politikaların doğrudan mağduru olduğu açıktır. Sadece buradan bakıldığında bile, Kürt halkının ulusal eşitlik mücadelesinin desteklenmesi, Türk halkı ve her milliyetten ülke emekçilerinin emperyalizme karşı bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin başarısı için olmazsa olmaz önemdedir.

Ezilen ulusun –Türkiye’de Kürtlerin– ulusal hak istemli mücadelesi karşısında egemen sınıflar şovenizm ve gericiliği kışkırtsa da, bu mücadelenin başarısı, egemen düzenin halklar arasına inşa ettiği milliyetçi duvarların yıkılmasına, şoven politikaların işlemez hale gelmesine hizmet eder. İşte her türden milliyetçiliğin yerine enternasyonalizmi geliştirmek için çalışan işçi sınıfı partisi, egemen ulus burjuvazisinin kendi çıkarları için halklar arasında ayrımları kışkırtan politikasına karşı ezilen ulusun kendi geleceğini belirleme hakkını, ulusal demokratik istemlerini savunarak, halklar arasında eşitliği sağlamak ve ulusal çelişki ve çatışmalara son vermek ister. Bu nedenle, Marksist-Leninistler, Stalin’in dediği gibi, “En incesinden en kabasına kadar ulusal baskıya ve ulusları birbirlerine karşı kışkırtma politikalarının bütün biçimlerine karşı savaşırlar.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun, sf. 24-25, Evrensel Basım yayın) Demek ki, burjuvazi ve işçi sınıfı arasında sınıf savaşının sürdüğü koşullarda her türlü ulusal baskı ve ayrımcılığa karşı mücadele, burjuva baskı ve sömürü düzenini yıkmak isteyen işçi sınıfı ve onun devrimci partisinin görevidir. Bu görev, günümüz koşullarında her milliyetten işçi sınıfının devrimci partisi tarafından, Kürt sorununda kazanılmamış –şovenizm ve gericiliğe karşı Kürt halkının ulusal hak eşitliği mücadelesini desteklemeyen– bir işçinin, aslında kendi sınıf davasına da kazanılmış olmayacağı biçiminde tarif edilmiştir. Dolayısıyla bugün ülkemizde Kürt halkının mücadelesine çeşitli gerekçelerle sırt çevirenler, bunu hangi adla yapıyor olurlarsa olsunlar, aslında işçi sınıfı davasına, bu davanın gelişip güçlenmesine sırt çevirmektedirler. Başka bir deyişle, egemen ulus burjuvazisinin ekmeğine yağ sürmektedirler.

İşçi sınıfı partisi, ezilen ulusun hak eşitliği mücadelesinin en tutarlı savunucusudur. Çünkü ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz olarak kabul eder, destekler. Bunu işçi ve emekçiler arasına dikilen milliyetçi duvarların yıkılmasının, şovenizm ve gericiliğin tasfiye edilerek sınıfın birliğini sağlamanın temel koşulu olarak görür. Ülkemiz örneğinde Kürt sorununun çözümünü isteyen/istediklerini söyleyen çeşitli “sol” ve liberal çevreler, Kürt ulusal hareketinin mücadelesini çeşitli kayıt/koşullara bağlamaktadırlar. Mesela liberaller artık savaşın bitmesi gerektiğini ve sorunun barışçıl yollardan çözülmesi gerektiğini söylemektedirler. Ama aynı liberaller, Kürt ulusal hareketinin demokratik özerkliğin çerçevesini belirleyen DTK taslağının halk meclislerini öngörmesi ve kimi kolektif üretim biçimlerini benimsemesi nedeniyle, kabul edilemez olarak değerlendirmişlerdir. Yine Kürtlerin ulusal mücadelesine sırt çevirip onlara sosyalizmi beklemelerini vaaz edenlerden bu mücadeleyi Kürt ulusal hareketinin sınıfın çıkarlarını gözetmediği vb. gerekçelerle reddedenlere kadar, birçok burjuva, küçük burjuva “sol”cu akım/siyasal eğilimin olduğu bilinmektedir. Oysa işçi sınıfı hareketi, sadece ezilen ulusun ulusal mücadelesinin destekçisi olmakla kalmaz; aynı zamanda burjuva sınıfın empoze ettiği milliyetçi önyargıların kırılmasını sağladığı için bu mücadelenin en önemli müttefikidir de. TEKEL direnişi, önceleri Kürtleri “terörist” olarak gören Türk işçilerin, mücadele içinde ulusal önyargılarını kırarak Kürt işçilerin farklı ulusal kimliklerini kabul edip benimsemelerinin, Kürtçe-Türkçe türkü ve sloganlar eşliğinde kardeşleşmelerinin canlı bir örneği durumundadır.

Bugün gericileşmiş burjuvazinin en temel demokratik istemleri bile reddettiği koşullarda, her türlü demokratik hakkın en tutarlı savunucusu olduğu, dahası gerici-şoven baskı ve kışkırtmalara karşı sınıfın birliğini ve halkların kardeşliğini örmeyi temel bir görev olarak gördüğü için, sınıf partisi, ezilen ulus hareketini –Kürt ulusal mücadelesini– desteklemekle kalmaz, onu temel bir müttefiki olarak görür. Dahası ezilen ulus hareketi, emek hareketi ile ittifak yapmaya, birleşmeye yöneldiği oranda en temel destekçisinden güç almakla kalmaz, en geniş emekçi halk kesimlerini kendi haklı davasına kazanmanın yolunu da açmış olur. İşte 12 Haziran Seçimleri sürecinde bu zemin üzerinde inşa edilen ‘Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’, Kürt ulusal hareketi ile emek hareketinin şovenizm ve gericiliğe karşı demokrasi, barış ve insanca yaşam mücadelesinde birleşmelerinin ifadesi olarak anlam kazanmıştır.  Blok, seçimlerin hemen öncesinde kurulmuş olmasına rağmen, Bölgede Kürt halkında ciddi bir moral yaratmış, Batıda da Türk ve Kürt işçi ve emekçileri, kadın ve gençlerinin yanı sıra yüzlerce sendikacı, sanatçı, aydın-akademisyenin de desteğini almıştır. Seçime günler kala YSK vetosunu boşa çıkaran geniş ve kitlesel halk eylemleri Bölgede ve Batıda 36 blok milletvekilinin seçilmesiyle sonuçlanmış; Blok, burjuva medya tarafından bile seçimin iki galibinden biri –AKP ile birlikte– ilan edilmiştir. Bu başarının önüne geçmek üzere egemen sınıfların temsilcileri hemen harekete geçerek, Hatip Dicle’nin vekilliğini düşürüp tutuklu vekillerin meclise gitmesinin önüne geçmişlerdir. Önümüzdeki sürecin yeni anayasa yapım süreci olduğu dikkate alındığında, yapılan saldırıların halk güçlerinin bu konuda inisiyatif almasının önüne geçme amaçlı olduğu açıktır. Blok bu saldırıları boşa çıkarabildiği; Kürtlerin “demokratik özerklik” statüsünün kabul edilmesi, ülkedeki tüm milliyet ve inançların eşitliğini esas alan, düşünme, örgütlenme, basın özgürlüğü önündeki gerici yasa ve yasakların kaldırıldığı bir anayasa için; Kürt ve Türk halklarını, her milliyetten işçi ve emekçileri, kadınları, gençleri, Alevileri ve çevre hareketlerini, sendikacı ve aydınları birleştiren bir cephe örgütü olarak yoluna devam edebildiği oranda rolünü oynayabilecektir. Bu rolün oynanabilmesi bakımından, Kürt ulusal mücadelesinin dinamizminin yanı sıra emeğin birleştirici gücünün belirleyici bir önem taşıdığı ve bu görevin asıl olarak sınıf partisinin omuzlarında olduğu açıktır.

Nihayetinde bugün ülke egemenleri, ırkçı-şoven politikaları kışkırtarak sorunun demokratik çözümünün önüne geçmek, en azından Blok güçlerinin bu konuda yarattığı güç ve etkiyi kırmak istemekte, halklar arasında düşmanlaşma ve kamplaşma yaratan tehlikeli bir tutum izlemektedir. Blok, bu gerici-şoven politikalar karşısında kardeşliği eşit haklar temelinde yeniden kurmak, başta Kürt halkı ve her milliyetten işçi ve emekçiler olmak üzere bütün halk güçlerinin demokrasi, barış ve insanca yaşam taleplerini yaşama geçirmenin bir olanağı durumundadır. Bu olanağın Bölgenin ve ülkenin her tarafında örülecek mücadele ağı ile gerçekliğe dönüştürülmesi, bugüne kadar başarılamayan ülkede demokrasi ve devrim mücadelesinin iki temel ayağının –Kürt ulusal mücadelesi ile sınıf/emek hareketinin– birleştirilmesinin; dolayısıyla emekçilerin ve halkların demokratik cumhuriyetinin yolunu da açacaktır.