Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Emperyalist Müdahaleler ve Halklar

Emperyalist müdahalelerin hız kazandığı bir dönem yaşanıyor. En son örnek Libya’da da görüldüğü gibi, bu müdahaleler, açık askeri müdahale ya da üstü örtülü politik müdahaleler olarak devam ediyor. Libya ilk örneği oluştururken, Mısır ikinci türe giriyor. Müdahalelerin gerekçeleri ise hemen hiç değişmiyor. Ya diktatörlerinin bazı istisnalar dışında hemen hepsinin emperyalistler tarafından desteklendiği ve yine pek çoğunun bir darbe ile iş başına getirildiği çok iyi bilinmesine rağmen, halkların kendi diktatörleri tarafın ezilmesi, katledilmeleri gerekçe olarak kullanılıyor. Ya da “korkunç kitle imha silahları geliştirdikleri ve terörizme destek verdikleri” ilan ediliyor.

Irak örneğinde, “Saddam yönetiminin korkunç kitle imha silahları geliştirdiği” gerekçesi emperyalist dünya için başat bir rol oynadı. Müdahale ve işgal sonrasında ülke yakılıp yıkılmış, ama ortaya bu silahlara ilişkin bir kanıt konulamamıştı. O dönemde ABD yönetiminde olan üst düzey görevliler bu kanıtları ortaya koyamayınca “yanıltıldıklarını” itiraf etmişler, ama bu arada ülke harabeye çevrilmiş, yüz binlerce insan katledilip, işkencelerden geçirilirken, bir o kadarı da yurtlarını terk etmek zorunda kalmış, mülteci durumuna düşmüştü.

Emperyalistler ve özellikle ABD emperyalizmi Irak örneğinde, yine de “rahatlatıcı” bir gerekçe bulmuşlardı. Irak Kürtleri zülüm altındaydı ve Saddam yönetimi zehirli gazları da kullanarak kitle katliamları yapmıştı. Gerçi ABD yönetimi Halepçe’de rahat bir katliam yapabilsin diye Saddam yönetiminin ellerini serbest bırakmıştı, ama bu durumu nasıl olsa dünya halklarının gözünden kaçırabilirdi. Kürtler ulusal baskı ve zülüm altındaydılar, ama ne emperyalist müdahale istemişlerdi, ne de emperyalistler onların on yıllardır süren mücadelesine, esaretine ilgi göstermişlerdi. Kürtlerin müdahale sonrasında yaptıkları ise, benzer durumdaki hemen her halkın yapacağı şeydi. Ortaya çıkan durumdan yararlanmak ve kendi kaderlerini kendilerinin tayin edebileceği koşullara kavuşmak için çaba göstermek.

Genel olarak çok iyi biliniyor ki, halkların, pek çoğu emperyalizmin işbirlikçisi olan kendi yönetimlerine karşı mücadelesi on yıllardır sürüyor. Bu mücadelelerinin hedefinde de –mücadele edenler bunun bilincinde olsunlar ya da olmasınlar ya da taktik nedenlerle açık bir tutum açıklamaktan kaçındıkları durumlarda bile– gerici yönetimlerin destekçisi olan emperyalizm bulunuyor. Ancak uluslararası gelişmelerin karmaşık gibi görünen örgüsü, halkların özü aynı olsa da yaşadıkları farklı süreçler, emperyalist müdahalelerin anlaşılmasını zorlaştırıyor ve kuşkusuz bu zorlaşmada emperyalizmin ideologlarının büyük propaganda aygıtını kullanarak sürdürdükleri demagojilerin ve onların izinden giden liberallerin yanıltıcı propagandalarının büyük etkisi bulunuyor.

Bu nedenle, emperyalist müdahalelerin gerçek amaçlarını yeniden yeniden tartışmak, durumu olabildiğince berrak bir biçimde halkların önüne getirmek, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi veren işçi sınıfını ve halkları bu bakımdan silahlandırmak büyük önem kazanıyor. Şurası açık ki, hiçbir müdahale ya da halkların müdahaleye olanak tanımayan atılımları –Tunus gibi– birbiri ile aynı özellikleri taşımıyorlar ve hepsi birden tek bir torbaya doldurulamazlar. Tunus ve Mısır’daki gelişmeler, benzer yönleri olmasına karşın aynı özellikleri taşımadıkları gibi, Mısır ve Libya’yla bu ülkelerde olanlar da aynı özellikleri taşımıyorlar. Diğer taraftan bir süre önce ABD tarafından açıklanmış, ancak halklar tarafından iç yüzü çabuk anlaşıldığından adı değiştirilmiş, ama stratejisi değiştirilmemiş olan bir Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) var ve bazı ulusalcılar ve solcular halkların eylemlerini BOP’un bir uygulama tahtası olarak görme ve böyle yansıtma eğilimindeler.

Bütün bunlar dikkate alındığında, emperyalist müdahaleleri ana hatları ile yeniden ele almak, sorunu mümkün olan açıklıkta işçi ve emekçi halkların, gençliğin bilincini geliştirecek bir mevziden ortaya koymak zorunlu ve gerekli olmaktadır.

AFYON SAVAŞLARINDAN LİBYA’YA

Çin’e karşı afyon savaşlarını başlatan sömürgeci koalisyonun açık bir gerekçesi vardı. Çin yönetimi sömürgeci güçlerin ticaretini ellerinde bulundurdukları afyonun pazarlanmasını serbest bırakmalı ve halkının uyuşturulmasına kapıları ardına kadar açmalıydı. Gerekçe, “serbest ticaret” adına bu kadar arsızca ve utanmazca orta yere konmuştu. Çünkü o devirde henüz “demokrasi ve özgürlük uğruna” müdahale yapmak icat edilmemişti.

Örneğin Alman İmparatoru II. Wilhelm, 27 Temmuz 1900’de, Bremerhafen’da, Boxer ayaklanmasını bastırmak üzere Çin gönderilecek askerlere şöyle sesleniyordu: “Askerlerim! Kurnaz, tam silahlı ve tehlikeli bir düşmanla karşılaşacağınızı bilmelisiniz. Onunla çarpışın ve yenin; ona hiç alan bırakmayın, hiç esir almayın. Elinize düşerse onu öldürün. Bin yıl önce Atilla’nın liderliğindeki Hunlar öyle bir nam saldılar ki, hala masallarda ve efsanelerde yankılanmaktadır. Dolayısıyla Almanların ismi de Çin tarihinde bin yıl sonra bile yankı yapmaya devam etsin, öyle ki çekik gözlü ya da değil, hiç bir Çinli, bir Alman’ın yüzüne bakmaya cesaret edemesin.” (Atilla, Christopher Kelly).

Çin’deki anti-sömürgeci hareketleri bastırmak için İngiltere, Fransa, Almanya, ABD, Japonya vb. ülkeler uluslararası bir güç oluşturarak, Çin’in tepesine çullandılar. Elbette Çin halkı sömürgeci müdahaleye direndi ve sömürgeciliğe karşı bir mücadeleler zinciri başladı. Kuşkusuz Afyon Savaşları ile başlayan, Boxer ayaklanmasına ulaşan anti-sömürgeci hareketleri uluslararası koalisyon oluşturarak bastırmak, geri ve bağımlı ülkelere müdahale etmenin ilk örneği değildi. Ama müdahalenin gerekçesi oldukça çarpıcıydı ve sömürgeci, emperyalist müdahalelerin tüm mantığını ve özünü açıkça ortaya koyuyordu. 1814’te Napolyon’un Waterlo’daki yenilgisinin ardından Avrupa’nın büyük devletleri, kralların ve imparatorların saltanatlarını güvenceye alacak, halklara karşı ortak hareket edecek bir sistem kurmuşlardı. Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nun güçlü adamı Kont Maternich’in adını taşıyan bu sistem, 1848 devrimlerine kadar varlığını sürdürmüş, pek çok halkın ayaklanması bastırılmış, tahtların taçların korunması sağlanmış, bu gerici sistem en büyük destekçisini de Rus çarlarında bulmuştu. Avrupa’daki pek çok devrim ve özgürlük hareketi Çarlık orduları tarafından ezilmişti.

Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşları’nın –dünya savaşları–, Cemiyet-i Akvam’ın deney ve tecrübeleri üzerine Birleşmiş Milletler kuruldu ve emperyalist güç ilişkileri ve onun etrafında şekillenen dünya sistemi “uluslararası hukuka” kavuşturuldu. Stalin döneminde sosyalist Sovyetler Birliği’nin bu örgütlerde ulusların eşit koşullarda temsil edilmesine yönelik mücadelesi, çeşitli gerici gerekçelerle engellendi ve Kruşçev yönetimiyle ve daha sonrasında da zaten durum bütünüyle değişti, Sovyetler kendi gerici, emperyalist çıkarlarını gütmeye başladı.

Güç ve paylaşım ilişki ve çekişmelerinden dolayı kendi aralarında savaşların eksik olmadığı büyük devletler, küçük devletlerde patlayan bağımsızlık eğilimlerini, halkların mücadelelerini bastırmak için neden bir araya geliyorlar, emperyalist koalisyonlar oluşturuyorlar ve halklara karşı saldırganca savaşlar yürütüyorlar? Kuşkusuz bu sorunun yanıtlanması çok uzundur ve üzerinde ciltler dolusu kitap yayınlanabilir ve zaten yayınlanmıştır da. Lenin, Emperyalizm –bu kitabın Evrensel Basım yayın tarafından yeni bir baskısı yapıldı– kitabında, kapitalizmin tekelci evreye geçmesi ve emperyalizm halini alması, büyük tekeller ve devletler tarafından dünyanın paylaşılmasının kaçınılmazlığını büyük bir açıklıkla ortaya koydu.

Konumuz açısından durum bir cümle ile şöyle özetlenebilir: Kapitalist emperyalist sistem en tepede yer alan birkaç büyük devlet tarafından korunacak ve savunulacak, bağımlı devletlerin ve halkların sistemi tehdit eden her hareketi bastırılacak, büyük tekellerin ve devletlerin kârları, stratejik çıkarları ne pahasına olursa olsun güvenceye alınacaktır. Bütün bunların doğal ve zorunlu uzantısı ise, emperyalist güçler arasındaki bölgesel ve genel savaşlardır. Bir halkın tepesine çullanıldığında sadece o ülke tam bir emperyalist denetim altına alınmıyor, aynı zamanda paylaşılıyor. Son dönemde gerçekleşen emperyalist koalisyonların temel özelliklerinden birisi işte bu paylaşımdır. Dünyayı güçleri oranında paylaşmaya devam ediyorlar.

Bugün bu paylaşımın nasıl devam ettiğini şu gazete haberi olanca açıklığı ile özetliyor: “İngiliz Independent gazetesinin ele geçirdiği binden fazla gizli belge, İngiltere’nin Irak işgalindeki asıl amacını gözler önüne serdi. Irak işgalinin başlamasından 1 yıl önce dünyanın büyük petrol şirketleri ile İngiliz hükümeti arasında Irak’ın dev petrol rezervleri üzerinde görüşmeler yapıldığı anlaşıldı. Petrol aktivisti Greg Muttitt tarafından, 5 yıllık bir çalışmanın sonucu ulaşılan belgeler, 2002’nin sonunda, devlet memurları ve bakanlar ile BP ve Shell arasında yapılan en az 5 görüşme hakkında detayları içeriyor. Belgelere göre, Mart 2003’teki işgalden 5 ay önce, dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Barones Symons, Başbakan Tony Blair’in Irak’ta rejim değişikliği isteyen ABD’nin planlarına verdiği destek için, İngiltere’nin enerji şirketlerine Irak’ın dev petrol ve doğalgaz rezervlerinden pay verilmesi gerektiğine inandığını kaydetti. Belgelerde, ‘Irak’ın çok büyük bir petrol potansiyeli var. Saddam sonrası Irak’ta, İngiliz şirketleri için adil bir pay elde etmek konusunda kararlıyız’ ifadeleri yer aldı. Yine belgelere göre, BP, ABD’nin, Fransız TotalFinaElf’in Saddam rejimiyle olan sözleşmesini işgalden sonra iptal etmemesi halinde Fransız holdingin dünyanın en büyük petrol şirketi olacağından endişe duyuyordu. Irak’ın işgalinden hemen sonra petrol rezervlerinin paylaşılma şekli, belgelerin doğruluğunu kanıtlıyor. İşgalin akabinde, 20 yıl süreyle geçerli olmak kaydıyla atılan imzalar tarihe geçti. Bu anlaşmalarla Irak’ın petrol rezervlerinin yarısı (60 milyar varil), BP ve Çin Ulusal Petrol Şirketi’nin (CNPC) oluşturduğu konsorsiyuma satıldı. Bu konsorsiyum, sadece Irak’ın güneyindeki Rumaila petrol yataklarından yılda 658 milyon dolar kazandı.” Hatırlatmakta yarar var, işgalin gerçek nedenlerini ortaya koyan bu belgeler, daha sonra İngiltere’nin Irak savaşındaki rolünü sorgulayan Chilcot Soruşturması’nda yer almadı. Shell ve BP de, Irak petrolü için İngiliz hükümetiyle görüşüldüğü iddialarını reddetmiş, dönemin Başbakanı Tony Blair “petrol komplosu teorisini saçma bulduğunu” ifade etmişti. Ancak gelişmeler gerçeği tüm çıplaklığı ile orta yere getirdi.

ARAP AYAKLANMALARI BOP’UN LABORATUVARINDA MI HAZIRLANDI?

Çok iyi hatırlanacağı üzere, ABD emperyalizmi Bush döneminde BOP’u ortaya atmış, Bush yönetiminin son dönemine doğru bu “proje”den söz edilmez olmuştu. Projenin özü şuydu ki, Kuzey Afrika’dan Kafkaslara kadar olan bir bölgede büyük değişimler olacak, krallar, şeyhler, diktatörler devrilecek, bu bölgelerde ‘daha demokratik yönetimler’ kurulacaktı! ABD’de, kendisiyle birlikte hareket etmeyi kabul eden müttefikleriyle bu süreci destekleyecek ve yönetecekti. ABD bu projeyi ilan ederek iki yönlü bir saldırıya hız kazandırmak istedi. Bu saldırının bir yönü, bölge halklarına ve diğer emperyalist rakiplerinin bölgeye ilişkin besledikleri hevesleri kırmaya yönelikti. Kısacası ABD’nin emperyalist çıkarlarının yenilenmesi ve güçlendirilmesi amaçlanıyordu. Ama bu projenin iki temel zaafı vardı.

Birincisi, kralların, şeyhlerin ve daha modern diktatörlerin büyük çoğunluğu –Libya’da Kaddafi, Suriye’de Esad yönetimi farklı özellikler gösteriyor– ABD’nin sadık destekleyicileri ve uşakları idi. Bunların değişmesi söz konusu değildi. ABD Yemen’de diktatör Salih’in arkasında durarak, Bahreyn’de muhalefetin Suudi desteğiyle ezilmesini sağlayarak, zaten bunun olamayacağını fiilen kanıtlamıştı. Mısır’da ise, halk hareketini kontrol altına almak için Mübarek yönetiminin kalıntıları ve Müslüman Kardeşler ile yakın bir işbirliği yürütmekte. Krallar ve şeyhlerle yönetilen ülkelerde Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadığı türden bir süreç, yani ABD kontrolünde ve denetiminde çok partili yaşama geçilmesi ve demokrasi görüntüsü verilmesi mümkün olabilir mi? Bu da mümkün gözükmüyor, çünkü örneğin Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki şeriat yönetimi buna bütünüyle kapalıdır. Ancak demokratik ve laik bir halk hareketi bu yolu açabilir, ama bu durumda da ABD’nin stratejik çıkarları tehlikeye atılmış olur. Açıkçası BOP, daha baştan çıkmaza girmeye mahkumdu.

İkinci olarak, Ortadoğu’daki halk kitleleri BOP’un “demokrasi” vaadini ciddiye alırlarsa ya da bu proje onlarda bu yöndeki istekleri kışkırtırsa ne olacaktı? Bu yöndeki her gelişme zorunlu olarak anti-ABD ve anti-Batı olmak, anti-emperyalist potansiyel taşımak zorunda idi. Gerekçesi ise açıkça ortada duruyordu, ilk olarak devrilmesi gereken yönetimler ABD uşakları idi ve onlar devrilmeden demokrasi yönünde bir gelişme söz konusu olamazdı. Ama onların baş destekçisi de ABD idi. İkinci olarak, Filistin sorunu gibi büyük bir sorun vardı ve aşağıdan gelişecek her halk hareketinin Filistin halkıyla yakın bir dayanışmaya yönelmesi hemen hemen kaçınılmazdı. Bu ise, ABD ve İsrail karşıtlığından başka ne anlama gelebilirdi ki? Çok açıktır ki, bu durum, emperyalist ve gerici emellerin darbe yemesi anlamına gelir.

Açıkçası BOP “olmayacak duaya amin” demekti ve sessizce ABD Dışişleri Bakanlığı’nın gerçekleşmeyen projeler rafına kaldırıldı. Ama rafa kaldırılmayan bir amaç vardı ve bu amaç bölgeye ilişkin ABD’nin stratejik çıkarları ve hesapları idi. Yani asıl amaç ortada duruyor, ama kılıf değişiyordu. Bu kolayca anlaşılacağı üzere şu anlama geliyordu: ABD’nin emperyalist çıkarları bir “proje çerçevesine” sığdırılamaz, emperyalist çıkarlarımız her durumda korunmalı ve geliştirilmelidir, bunun için hedefleri ilan edilmiş projelere değil, Amerikan pragmatizmine ihtiyaç var! Herkesle konuş, denetim dışı hareketleri kontrol altına almaya çalış, yönetimler nasıl olursa olsun, ama Amerikan çıkarları her durumda korunsun ve geliştirilsin! Sorun yönetimlerin aldığı biçimler değildir, ABD çıkarları karşısında aldığı tutumlar belirleyicidir, çıkarlarımız savunuluyorsa yönetim biçimlerinin bir önemi yoktur! ABD emperyalizmi açısından sorun bu kadar açık ve net ortaya konmuştur ve uygulanan gerici politikalar da bütünüyle bu anlayış tarafından belirlenmektedir.

Burada, kısaca uluslararası medya tarafından “Arap Baharı” olarak adlandırılan, Arap halklarının devrim, isyan ve ayaklanmalarından oluşan sürecin, tek tek ülkelerdeki farklılıklarına da değinmek gerekir. Tunus, bütün diğer ülkelerden ayrılan bir özellik göstermektedir. Tunus halkı emperyalistlerin müdahalesine fırsat tanımadan bin Ali diktatörlüğünü devirmiştir. Fransız emperyalistlerinin Ali’ye destek verme girişimi başarısızlığa uğratılmıştır. Ayaklanma birden bire gelişse de, sürecin bu yana doğru gittiğini Tunus İşçileri Komünist Partisi çok önceden tespit etmiştir. Tunus işçileri ve halkı, diğer Arap ülkelerinden farklı olarak bir partiye sahiptir. Diktatörlük devrilmiş, halk bilincini ve örgütlenmesini daha fazla ilerletecek bir sürece girmiştir. Halk hareketi diktatörlüğün tüm kalıntılarını temizlemekte kararlıdır. Emperyalistler AKP benzeri bir partiyle devrimi denetim altına almaya, Tunus halkının kazanımlarını gasp etmeye çalışmaktadır. Ama Tunus halkı tecrübesi ve mücadele deneyimi ile böyle bir duruma izin vermeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Mısır halkı isyanıyla Mübarek yönetimini devirdi. Başta ABD olmak üzere belli başlı emperyalist güçler, ABD Dışişleri Bakanı Clinton’un deyimi ile, “halkların ne yöne gideceği belli olmayan” hareketini kontrol altına almaya çalışmaktadırlar. Emperyalistlerin istediği Mübareksiz bir Mübarek rejimidir. Ancak Tahrir Meydanı’nı yeniden dolduran Mısır halkı buna izin vermeyeceğini tutumuyla ortaya koymaktadır. Mısır’da ayağa kalkmış bir halk vardır ve bu halk hızla bilincini artırmakta, örgütlenmelerini geliştirmektedir. Ayaklanma günlerindeki her bir gün “olağan zamanın onlarca yılına bedeldir” sözü burada da geçerliliğini korumaktadır. Mısır’da da Müslüman Kardeşler’in emperyalizmle uzlaşma tutumları, halk tarafından boşa çıkarılabilir ve gelişmeler durumun bu yöne doğru ilerlediğini göstermektedir.

Bahreyn ayaklanması, ABD’nin bölgedeki temel dayanaklarından birisi olan Suudi diktatörlüğü tarafından bastırıldı. ABD, Yemen’de diktatör Salih’i desteklemeye sonuna kadar devam etti. Ürdün’deki hareketlenme şimdilik kontrol altına alınmış görünüyor. Libya’da özellikle gençlerin başı çektiği ilk hareketlenme diktatör Kaddafi tarafından bastırıldı. Emperyalist güçler, NATO şemsiyesi altında Bingazi’de işbirlikçileri örgütleyerek, vurucu gücünü Fransa, İngiltere ve ABD’nin oluşturduğu, sonradan çıkarlarının güvence altına alınacağı garantisini alan İtalya’nın da katıldığı emperyalist bir koalisyonla Kaddafi yönetimini devirmeye çalışıyorlar. Türkiye gericiliği de bu emperyalist koalisyonun içinde aktif bir biçimde yer alıyor ve Libya’nın emperyalistler tarafından işgaline ve paylaşımına doğrudan katılıyor.

Suriye’de de muhalif gösteriler başladı ve Esad yönetimi bu gösterileri vahşice bastırmaya yöneldi. Bu durum “Batı” için bölgedeki çıbanbaşlarında birisi olarak kabul edilen Suriye yönetimini devirmenin gerekçesi yapılıyor. Suriye’ye karşı henüz emperyalist bir koalisyon oluşturulamasa da, Esad yönetimini devirmek için her fırsattan yararlanılıyor. Emperyalist güçler Suriye halkının kendi kaderini kendisinin tayin etmesine olanak tanımamak, süreci kendi kontrollerine almak istiyorlar. Türkiye gericiliği de bu gerici planda aktif bir rol oynuyor.

Görüldüğü gibi her bir Arap ülkesinde yaşananların kendine özgü bir gelişme özelliği ve farklı niteliği bulunuyor. Bunların aynı torbaya doldurulamayacağı, hepsi için geçerli genel tespitlerin yapılamayacağı ortadadır. Ortak bir gerçek varsa, o da Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da halklar hareketlenmişlerdir ve bu hareketlenme eski gerici statükoyu parçalamakta, halkların uyanışını hızlandırmakta, halk hareketleri objektif olarak ABD ve Batı’lı emperyalistlerin çıkarlarını tehdit etmektedir. Emperyalist güçler, Arap halklarının başlattığı bu süreci yeniden sıkı bir biçimde kendi kontrolleri altına almaya çalışmaktadırlar. Yaşanılanları böyle değerlendirmeyip, ABD’nin “planları” olarak görmek, sadece siyasi körlük değil, Arap halklarının çıkarlarının, onların isyan ve devrimlerinin karşısında yer almak, eski statükoya destek vermek anlamına gelmektedir.

Mayıs ayı sonlarında toplanan G-8 Zirvesi’nin şu bildirisi aslında fazla söze gerek bırakmamaktadır. “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da devam eden tarihi değişim, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra Orta ve Doğu Avrupa’da ortaya çıkan değişimlere kapıyı açan bir potansiyele sahiptir. Biz G-8 üyeleri olarak Arap Baharı’nın taleplerini kuvvetle destekliyoruz. ... Fransa’nın ev sahipliğinde gerçekleşen G-8 zirvesinde ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, İtalya, Kanada ve Rusya devlet başkanları, Batının yardım ve desteği olmazsa Arap Baharı’nın aşırı uçlara kayması tehlikesine değinerek her ülkeye ayrı ayrı çağrıda bulundu.” (Sabah 28 Mayıs, abç.) Arap halklarının hareketlerinin aşırı uçlara kaymaması için emperyalist müdahalelerin şart olduğu, gelişmelerin yönünü etkilemek için her türlü yolun kullanılacağı böylece bir kez daha ilan edilmiş oluyor. “Aşırı uç”un demokrasi ve bağımsızlık olduğunu her halde ayrıca belirtmeye gerek bulunmuyor.

HALKLARIN YAŞADIKLARI DRAMLAR EMPERYALİST MÜDAHALELERİN HAKLI GÖSTERİLMESİNE MAZERET OLABİLİR Mİ?

Bu soru boşuna sorulmamıştır. Arap ülkelerinde yaşananlar eski bir tartışmayı yeniden güncelleştirmiştir. Hatırlanacağı gibi, bu tartışma Irak işgali ve sonrasında gelişen olaylar bağlamında yürütülmüş, Irak Kürtleri bazı kesimler tarafından işbirlikçi ilan edilmiş, bazı kesimler de ABD ve müttefiklerini Irak Kürtlerini özgürleştiren güçler olarak selamlamışlardı. Sorunun bu kısmına aşağıda yeniden döneceğiz ve İsmail Beşikçi ile Mesele dergisinde yapılan bir röportajı ele alacağız.

Görülüyor ki, bugün yukarıdaki tartışma farklı biçimlerde devam etmektedir. Emperyalizmin “liberal” savunucuları, bu müdahalelerin halkları kendi diktatörlerinden kurtardığını ve “halkları özgürleştirdiğini” savunmaktadırlar. Halkların yaşadıkları büyük dramlar, onlara yöneltilmiş katliamlar, bu katliamların hemen çoğunun arkasında emperyalist güçler olduğu unutularak ya da üzeri örtülerek, emperyalist müdahalelere haklılık kazandırma çabasına girişmişlerdir. Onlar, bırakalım geçmiş örnekleri, yaşanmakta olan süreçteki Yemen’deki Salih örneğini, Bahreyn’de olup bitenleri görmezden gelmektedirler. Ne gariptir ki, bunların estirdikleri rüzgarlar ilerici, demokrat çevrelerde de etkili olmaktadır. Süreçlerin karmaşıklılığının bazı kafa karışıklıklarına yol açmış olması anlaşılır olsa da, bu durumu anlayış düzeyine yükseltmiş olanların mahkum edilmesi gerekmektedir. Çünkü bu anlayışların emperyalizme, onun bugünkü dünya sistemine ilişkin tozpembe, liberal bir beklenticilikle sarıp sarmalanmış hayaller yaymasına seyirci kalınamaz.

Mesele Dergisi’nin 52. Sayısında Berat Günçıkan tarafından İsmail Beşikçi ile yapılan bir söyleşi yer alıyor. Beşikçi, söyleşinin içindeki bir bölümde kendisinin genel yaklaşımını özetle ifade eden şu tespitleri yapıyor: “Zeynel Abidin Ali, Hüsnü Mübarek, Kaddafi, Beşar Esad gibi diktatörlerin, geçmişte Saddam Hüseyin, Hafız Esad gibi diktatörlerin kendi halklarına karşı katliam yapmalarına uluslararası güçler izin vermemelidir. Egemenlik, bağımsızlık gibi ilkelerin böyle katı bir şekilde değerlendirilmesine karşı konmalıdır. Aslında bütün devletler, birbirlerine ekonomik ve siyasal ilişkiler yönünden bağımlı olmalıdır.” Anlayış bu olunca, doğal olarak örneğin Libya’ya yönelik müdahalenin emperyalist bir müdahale olduğuna ilişkin tespitler de Beşikçi tarafından eleştiri konusu yapılıyor. Sorunun Kürt sorununa ilişkin boyutları da bulunuyor. Bunlara da aşağıda değineceğiz. Ancak önce bu genel yaklaşıma ilişkin bazı değerlendirmeler yapmak gerekiyor.

Sorunu şuradan değerlendirmeye başlamak sanırız yararlı olacaktır. Bugün dünyada halkların özgürlüğünü savunan, onların kendi demokrasilerini kurmalarına yardım eden “uluslararası güçler” var mıdır? Eğer böyle güçler varsa, kuşkusuz doğru yapıyorlardır ve onlar desteklenmelidir. Ama bugünün dünya sisteminde böylesi güçler bulunmamaktadır. Ama bir “uluslararası güç” bulunmaktadır ve bu güçler egemen ilişkiler ve kurallara dayanarak veya dayanmayarak ülkelere çeşitli müdahalelerde bulunmaktadırlar. Dahası bu işgal ve müdahalelerden çok sonra ortaya çıkan belgeler, işgal edilen ülkelere ilişkin, bu ülkelerin enerji kaynaklarının, hatta tarihi eserlerinin nasıl yağmalanacağı ve paylaşılacağına kadar ayrıntılara giren hazırlıklar yapıldığını göstermektedir.

Bugün “uluslararası güçleri” kimler temsil etmektedir ve müdahale mekanizmaları nasıl işlemektedir? BM, BM Güvenlik Konseyi bu müdahalelerin “karar alıcı” organı durumundadır. Onunla işbirliği halindeki NATO ve AB’nin kurumları da alınan kararların yürütücüsü durumundadır. BM Güvenlik Konseyi beş daimi üyeden oluşuyor. ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin bu daimi üyeleri oluşturuyor. Bunlara birde 5 artı 1 formülü ile Almanya ekleniyor. Buradan çıkan kararlar genellikle BM Genel Kurulu’nda onaylanıyor. Eğer ortak bir karar çıkmazsa, Güvenlik Konseyi üyesi bir veya birkaç ülke “uluslararası hukuku” hiçe sayarak, eğer gücüne güveniyorsa, karar Güvenlik Konseyi’nin bazı üyelerince veto edilmiş olsa da, açık bir meydan okuma ile kendi müdahalesini ve işgalini, Irak ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi gerçekleştiriyor. Soyut olarak mekanizma bu!

Peki, bu mekanizma pratik olarak nasıl işliyor? İşleyiş genellikle şöyle oluyor: Dünyanın en büyük emperyalist gücü ABD hedefi ve amacı belirliyor. Genellikle yanında İngiltere de oluyor. Eğer yanına Fransa ve Almanya gibi ülkeleri de almışsa “uluslararası koalisyon” daha geniş oluyor. Çin ve Rusya ise bazen karşı çıkıyor, bazen sessiz kalıyor, bazen de destekliyor. Karşı çıktıkları durumlarda da, söz konusu kararı fiilen engelleyebilecek bir tutum almıyorlar. Hem buna güçleri yok, hem de bu durum açık bir gerici çatışmayı gündeme getireceği için böyle bir yolu henüz göze alamıyorlar. Bütün bu adı geçen devletlerin kendi içlerindeki yönetin farklılıkları bir yana, örneğin “aynı değerlere sahip olduklarını” iddia eden Batı’lı güçler, kendi ülkeleri dışında, özellikle de bağımlı ülkelerde demokrasi ve özgürlüğü hiç desteklemişler mi? Çin’de Rusya’da nasıl bir demokrasi bulunuyor?

ABD’nin diktatörleri nasıl desteklediğini uzun uzun anlatmanın bir gereği bulunmuyor. ABD, kendi halklarına karşı en ağır zulmü yapan en azılı diktatörleri hem destekledi, hem de onların işbaşına gelmelerine yardım etti. Evren ve Pinochet, Sedat ve Salih, Kral Abdullah ve bilumum şeyhler ve burada sayıp dökemeyeceklerimiz ABD’nin kara sicilinin sadece bir bölümü. ABD’nin Irak’a nasıl “demokrasi” götürdüğü ise artık kara mizah konusu. Eski sömürgeci, ABD’nin yamağı İngiltere’nin sicili ise daha parlak değil. Fransa, bırakalım eski dönemlerini, daha dün Ruanda’da soykırımını desteklemekle suçlandı. Tunus diktatörü bin Ali’ye destek sunmayı teklif etti. Almanya ise hevesle av peşinde koşuyor ve Afganistan’da halkı katletmekte ABD’nin sağlam bir ortağı durumunda. Çin’de en küçük bir muhalif hareket kan ve terörle bastırılıyor; Rusya ise kendi etki alanında halkların özgürlük hareketlerini kan ve terörle bastırmakla kalmıyor, kendi içerisinde de muhalif güçleri ezmeye çalışıyor.

Bugün “uluslararası toplum” adına hareket eden “uluslararası güçler” bunlar. Bunlara Japonya, Kanada, İtalya gibi ülkeleri, emperyalizmin sadık destekçileri Kuzey ülkelerini eklemedik! Bu tablodan halklara özgürlük çıkar mı ya da bugüne kadar çıktı mı? Gerçekler çıkmadığını gösteriyor. Bu emperyalist devletler kendi stratejik çıkarları peşinde koşuyorlar ve enerji kaynaklarını, bunların geçiş yollarını, ülkelerin zenginliklerini güçleri ve etkileri oranında paylaşıyorlar.

Bu genel tablo içerisinde, Irak Kürtleri, farklı bir yerde duruyor gibi gözüküyor. Bu nedenle, bu konuyu yine Beşikçi’nin iddiaları temelinde irdelemekte yarar bulunuyor. Beşikçi, aynı söyleşide şunları ileri sürüyor: “Saddam Hüseyin kendi halkı Kürtlere karşı kimyasal silahlar kullanmıştı. O zamanda Irak’ın egemenliğini, Irak’ın bağımsızlığını savunanlar, Kürtlere karşı tırmandırılan devlet terörünü, soykırımı görmezlikte gelerek Saddam Hüseyin ve rejimine karşı geliştirilen müdahaleye karşı çıkıyorlardı. Aslında bu, diktatörler tarafından ezilen halkların durumunu anlamak için daha önemlidir.” İddialar büyük ve suçlamalar kesin!

O zaman gelişmelere, olup bitene yakından bakalım. Ama önce şu ayrımı yapmak gerekiyor. Irak müdahalesine, soruna tutarlı bir anti-emperyalizm cephesinden bakanlar da, örneğin farklı bir gerekçe ile bizde olduğu gibi ulusalcı bir bakış açısıyla bakanlar da karşı çıktılar. Ulusalcıların gerekçelerini burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ama tek cümle ile özetlersek, onları harekete geçiren etken, Türkiye’de de bir Kürt sorunu olması, müdahalenin Türkiye açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı, benzer müdahalelerin Türkiye’ye karşı da gündeme gelebileceği korkusudur. Nitekim onlar, Irak’ta PKK güçlerine karşı operasyona izin verildiği koşullarda “ABD ile ilişkilerden memnun oldukları”nı –örneğin Baykal gibi– açıklamakta bir sakınca görmediler. Biz burada sorunu doğal olarak anti-emperyalizm ve sosyalizm cephesinden ele alanlara yönelik eleştirileri yanıtlamak durumundayız.

Irak’a yönelik emperyalist müdahalenin gerekçesi, Saddam yönetiminin kitle imha silahları ürettiği ve 11 Eylül saldırısı ve El Kaide ile bağlantılı olduğu iddialarıdır. Ki bu iddiaların doğru olmadığı ortaya çıktı ve o dönemin baş aktörleri bunu açıkça itiraf ettiler. Müdahale gerekçeleri içerisinde Irak Kürtlerinin durumuna ilişkin tek kelime bulunmuyordu. Üstelik ilk müdahale sonrasında, 90-91’de, Saddam’ın Kürtleri Halepçe’de kimyasal gazlar da kullanarak rahatça katletmesine göz yumanlar da ABD ve İngiltere idi. Kürt halkının toplu katliamı, bu emperyalist güçlerce, son derece soğukkanlı bir biçimde, sonra atılacak adımın “malzemelerinden” birisi, Irak Kürtlerini kendilerine bağlamanın taktik adımı olarak değerlendirilip kullanıldı.

Irak’a müdahale ve Saddam yönetiminin devrilmesi, elbette ki Irak Kürtlerine yaradı. Irak Kürtlerinin ortaya çıkan bu durumdan yararlanmaması düşünülebilir miydi? Dahası Irak Kürtleri bu durumdan yararlanmış olmalarından dolayı eleştirilebilirler mi? Irak Kürtleri, kendileri dışında gerçekleşmiş olaylardan ve sonuçta ortaya çıkan durumdan akıllıca yararlandılar ve zaten on yıllardır verdikleri mücadelenin sonuçlarını almaya başladılar. Olup bitenin özeti budur. Soruna anti-emperyalizm ve sosyalizm cephesinden bakanlar için olup bitenin açıklaması budur. Bugün Irak Kürtlerine ne denilebilir? Herhalde ancak şunlar: “Barzani ve Talabani gibi işbirlikçileri ve gericileri değil, demokratik bir yönetime varacak hareketleri destekleyin, sizin bu yöndeki her çabanıza destek vereceğiz. Ama bunu yapmasanız da kendi kaderinizi tayin hakkına sahipsiniz ve size yönelik her türlü müdahaleye ve sizi boğma girişimlerine sonuna kadar karşı çıkacağız.” Bundan başka ne söylenebilir ki?

Ama önemli bir noktaya daha işaret etmek gerekiyor: Açıkça görüldüğü gibi, Beşikçi’nin temel dayanağı olan Irak Kürtleri örneği, çok farklı bir gelişim yoluna işaret etmektedir. Ama Beşikçi’nin mantığı kabul edildiğinde ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır. Irak Kürtleri, sonuçlarından yararlandıkları bir olayın –Irak’ın ABD tarafından işgali ve yakılıp yıkılması– gerçekleşmesini sağlayan bir faktör gibi ele alınıp anlatılmakta, on yıllardır direniş ve mücadele içinde şekillenmiş Kürt kimliği ve karakteri–Beşikçi bunu kötü bir şey olarak görmese de– sıradan bir işbirlikçiliğe indirgenmektedir. Aklı başında ve vicdan sahibi her Kürdün Beşikçi’ye, “şimdiye kadar bize yaptığın olumlu katkılar için sağol hoca, ama bize işbirlikçiliğin olumlu bir meziyet olduğunu kabul ettirmeye çalışma” deme hakkı herhalde olacaktır!

Beşikçi önem vermese ve farkında olmasa da, ulusal karakter ve kimlik şu açıdan önemli: Tutarlı bir ulusal şekillenme ve karakter oluşumu ancak bağımsızlıkçı –illa bağımsız bir devlet kurma yönelimi kast edilmiyor– bir tutuma sahip olmakla olanaklıdır. Aksi durumda bir ulus iradesini şu ya da bu emperyalist devletin iradesine, dolayısıyla çıkarlarına bağlamaktan, büyük güçlerin oyuncağı ve nihayetinde uşağı olmaktan kurtulamaz. Ulusal karakterin demokratik bir biçimde şekillenmesi açısından da bu durum belirleyici bir öneme sahiptir.

Öte yandan Irak Kürtleri Barzani ve Talabani taraftarlarından ibaret değiller ve demokrasi ve özgürlük için mücadele edenlerin güçlendiği bir süreç yaşıyorlar. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi yöneten gerici rejimlerin, Irak Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olduğunu ve bunu kabul edeceklerini açıklamaları durumunda –bu onların hiç yanaşmayacakları bir tutum– Irak Kürdistan’ında çok farklı gelişmelerin yaşanacağı da bir gerçektir. Ama ne olursa olsun, Irak Kürtlerinin farklı bir tecrübe yaşıyor olmaları bugünün bir gerçeğidir ve her halka güvenildiği gibi, Irak Kürtlerine de güvenilmelidir. Beşikçi, Irak Kürtlerinin kendi güçlerine dayanarak bugünkü duruma geldiklerini vurgulama ihtiyacını duymuş olsa da, olup biteni baskı altındaki halklar açısından “genel bir-çözüm” olarak göstermekte bir sakınca görmüyor.

Aynı söyleşide, Berat Günçıkan Beşikçi’ye, Bahreyn ve Yemen’de olup bitenleri hatırlatıyor ve BM ve NATO’nun neden müdahale etmediğini de soruyor. Beşikçi’nin buna yanıtı ise şudur: “Ortadoğu’da yeni gelişmeler oluyor. Bahreyn’de Şiiler Sünni yönetime karşı mücadele içindeler. Suriye’de Sünniler Şii yönetime karşı mücadele ediyorlar. Ortadoğu’da bu tür dinamiklerin harekete geçmesini gelecek bakımından olumlu buluyorum.” Ne dersiniz, çok aydınlatıcı bir yanıt olmuş değil mi? Emperyalist müdahalelerin temel karakteri göz önüne alınmazsa, emperyalizmin stratejik amaçları dikkate alınmazsa, bu tür sorulara verilecek başka bir yanıt bulunamaz.

Başta ABD emperyalizmi olmak üzere emperyalizmin derdi halkların kaderi ve özgürlüğü değildir. Bağımlı ülke yönetimleri hangi biçimleri alırsa alsın, emperyalist ülkelerin stratejik çıkarlarını savunuyorlarsa, bir sorun yoktur. Bu çerçeve içerisinde, Kaddafi ve Saddam’ın eli kanlı şeytani diktatörler olarak gösterilirken, Salih’e arka çıkıp, Suudi Kralı’nın desteklenmesinin garip bir yanı bulunmamaktadır. Emperyalizm açısından bu durum bir çelişkiyi ifade etmemektedir. Ama emperyalizm açısından bir çelişkiyi ifade etmeyen bu durum, bazı ilericilerimizin ve solcularımızın kafasında ciddi çelişkiler yaratmakta, onları oportünizmin karanlık sularında kulaç açmaya zorlamakta, emperyalizmden liberal beklentilere kapıyı ardına kadar açmaktadır. Ama gerçekler sadece inatçı değil, oldukça aydınlatıcıdır. Olup bitenlerde herkesin öğrenebileceği epeyce tecrübe bulunmaktadır.