Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kriz, Euro, AB ve Gelecek Hayali

2007-2009 dünya ekonomik krizinin temposunda sonraki yıllarda “düşüş”,”düzelme-toparlanma” görüldüğü propagandasının yükseltildiği bir dönemde, daha güçlü bir krizin söz konusu olduğuna dair tartışmalar yeniden yoğunluk kazandı. Bu büyük krizin faturasının emekçilerin, işçi sınıfının sırtına bindirilmesi yoluyla, sermayenin zararlarının bütün toplumun zararı haline getirilerek, devletler tarafından büyük tekellere “kurtarma fonları”, “konjonktür paketleri” adı altında zararların kamu kaynaklarından karşılanması etkisiyle meydana gelen devasa bütçe açıklarının devletlerin iflasını gündeme getirmesi şeklinde yaşanacağına dair görüşler giderek ağırlık kazanıyor.

Böyle olması şaşırtıcı da değil! Çünkü krizin etkisini/şiddetini azaltma adına büyük tekelci işletmelere ve bankalara yapılan kaynak aktarmaların mutlaka bir karşılığının olması gerekiyordu. Ekonomik kriz dolayısıyla hükümetler, mali sermayeye “konjonktür paketleri” adı altında toplam 33 trilyon 500 milyar dolar devlet güvencesi verdiler. Ancak şimdi iş tersine dönmüş gibi. Bu nedenledir ki; sermayenin kriz zararlarını karşılama ve konjonktür paketleri oluşturma politikası sonucunda, ABD’de ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde devlet borçları görülmedik şekilde yukarı fırladı. IMF’nin yeni başkanı Christina Lagarde’in büyük tehlikeyi önleme adına ABD başta olmak üzere aşırı borçlu ülkeleri “iflas tehlikesi” konusunda uyardı ve bütçe açığını en kısa zamanda frenlemelerini istedi. Bugüne kadar tek tek şirketlerin çökmesi, iflas etmesi bir yönüyle devletler tarafından telafi edilebilecek bir durum iken, şimdi devletler içine düştükleri kamu borcu krizinin yaratacağı “iflas” tehdidiyle yüz yüzeler. Bankalar başta olmak üzere tekellere güvence veren ve büyük miktarda mali destek sunan devletlerin büyük çoğunluğu “iflas etmemek için”(!) uluslararası sermaye kurumlarının kapısında dilenerek ve daha güçlü emperyalist devletlerin dayatmalarına boyun eğerek ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Bu yöndeki en çarpıcı gelişmeler, 2009’un sonundan bu yana Yunanistan başta olmak üzere İrlanda, Portekiz, İtalya, İspanya gibi Avro Bölgesi ülkelerinde yaşanıyor. AB ekonomisinin yüzde 2.4’ünü oluşturan Yunanistan’da “aşırı borçlanma krizi” ya da “bütçe açığı” ilk ortaya çıktığında, burjuva ekonomistleri ve birçok politikacı sorunun bu ülke ile sınırlığı olduğunu ileri sürerek, Avro’ya üyelik sürecinde yanlış rakamlar verildiğini; Yunan halkının gelirlerini gözetmeksizin “fazla harcadığını” ileri sürerek, sorunu bu ülkeyle sınırlı göstermeye çalışmışlardı. Ancak, meseleye oldukça yüzeysel yaklaşımı içeren bu popülist propagandanın gerçeği ifade etmediği kısa bir süre sonra anlaşıldı. Aşırı borçlanmanın Yunanistan ile sınırlı olmadığı, pek çok AB ülkesinin Maastrich Antlaşması’nda belirlenin “ortak ekonomik kriterler”e uymadığı dillendirilmeye başlandı. Yunanistan’ın ardı sıra İrlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya’nın (bu ülkelerin tümüne PIIGS devletleri deniliyor) aşırı borçlanma ile karşı karşıya kalmaları, uluslararası mali sermaye tarafından kuşatılan ülkelerin önce aşırı borçlanmaya, sonra da iflasa sürüklenmesinin tekil bir durum olmadığı ve bunun kapitalizmin temel yasalarının işleyişiyle ilişkili olduğu bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

MAASTRICH KRİTERLERİ VE BÜTÇE AÇIĞI

Aşırı kamu borçlanmasının Avro’yu ortak para birimi olarak kullanan ülkelerde meydana gelmesi, Avro’nun nasıl etkileneceği tartışmasını beraberinde getirdi. “Ortak para ve ekonomi politikası” için belirlenen kriterler yeniden masaya yatırıldı.

7 Şubat 1992’de, dönemin AB ülkeleri tarafından Hollanda’nın Maastrich kentinde imzalanan ve 1 Kasım 1993’te yürürlüğe giren Maastrich Kriterleri’ne göre, bir AB üyesinin bütçe açığının toplam Gayri Safi Milli Hasıla’nın yüzde 3’ünden, Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYİH) ise yüzde 60’ından fazla olamayacağı karara bağlanmıştı.

Maastrich Kriterleri arasında sayılan, bugün Yunanistan ve diğer ülkelerin durumunun tartışılmasına neden olan “GSYİH’nin yüzde 60’ndan fazla bütçe açığı olmama” kriteri baz alındığında, Avro’yu ortak para birimi olarak kullanan 17 ülkeden sadece Finlandiya, Slovakya, Slovenya, Lüksemburg ve Estonya’nın durumunu buna uygun düşüyor. Geriye kalan 12 ülkenin bütçe açığı GSYİH’larının yüzde 60’ından fazla. En çok borçlu olanların başında ise yüzde 157 ile Yunanistan, yüzde 120 ile İtalya, yüzde 112 ile İrlanda, yüzde 102 ile Portekiz, yüzde 97 ile Belçika geliyor. Bu beşliyi, Avro Bölgesi’nin en büyük ekonomilerine sahip Fransa (yüzde 85) ve Almanya (yüzde 82) takip ediyor.[1]

Benzer bir durum “yüzde 3 kriteri” için de geçerli. Dolayısıyla, Maastrich Kriterleri’ni aşma ve aşırı borçlanma içine girme, günümüz Avrupa’sında sadece Yunanistan’ın, İtalya’nın, Portekiz’in değil, bütün ülkelerin sorunu haline gelmiş bulunuyor. Uluslararası bankalar, mali sermaye fonlarının verdiği borçtan aldığı faizden çok daha fazlasını kazanmak için devlet tahvillerinin değerini düşürmüşler ve bu da bu ülkelerin borçlarının artmasına ve “iflas ile yüz yüze gelmeleri”ne yol açan etkenlerden biri olmuştur. Aşırı borçlanma içine çekilen ve iflas ile karşı karşıya kalan Yunanistan’ın kurtarılması adına başlatılan süreç de, ülkenin borç açığının azalmasından çok artmasına neden olmuştur.  AB Komisyonu’nun 2012 tahminlerine göre, Yunanistan’ın halen yüzde 157 olan bütçe açığı, bunca tasarruf paketine ve özelleştirmeye rağmen önümüzdeki yıl yüzde 166’ya çıkacak. Veriler, bu ülkenin bütçe açığının yıllara göre büyümeye devam ettiğini gösteriyor. 2007’te yüzde 105 olan bütçe açığı, 2008’de yüzde 111’e, 2009’da yüzde 127’ye, 2010’da yüzde 143’e çıkmıştır. Bu veriler, Yunanistan’ı kurtarma adı altında hazırlanan 110 milyar Avro’luk fona, sosyal kesintiler karşılığında verilen kredi dilimlerine rağmen, bütçe açığının büyümeye devam ettiğini gösteriyor. Ve şimdiden 2013’ten sonra ne kadarlık bir “yardım paketi”nin karar altına alınması gerektiğinin hesapları yapılıyor. Daha da önemlisi, AB Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası (AMB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından dayatılan 28 milyar Avro’luk tasarruf paketi, 50 milyar Avro’luk özelleştirme programı parlamentoda tarafından kabul edilmiştir.

Yunanistan’ın içinde bulunduğu/düşürüldüğü durum, Avro bölgesi ve AB ülkelerinin “birleşme” ve “ortak ekonomi” politikalarının sadece işçi sınıfı ve emekçiler için değil, bu “birlik”in ‘küçük’ ülkeleri açısından da tahrip edici sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Yunanistan’ın durumu bunu daha iyi anlamak açısından çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Kısaca bakalım.

YUNANİSTAN: ‘KURTARILDIKÇA’ BATAN ÜLKE

Son bir buçuk-iki yıldır AB Komisyonu-AMB-IMF troykası tarafından Yunanistan’a dayatılan reçeteler, borç krizini bitirme yerine daha kronikleştirmiş bulunuyor. “Kurtarma” adına atılan bütün adımlar Yunanistan’ı düzlüğe çıkarma yerine daha da batırdı. Kurtarılan ise sadece Avrupa’nın büyük bankaları, yatırım fonları ve sigorta tekellerinin yüksek faiz karşılığı Yunanistan ve onun gibi borç batağına itilen ülkelere verdiği paralar ile onların yüksek getirileri.

“Yunanistan’ın toplam 300 milyardan fazla borcunun yüzde 74’ünü, yani 218 milyar Avro’luk bölümünü, yabancı bankalar ve kurumlardan alınan miktar oluşturuyor. Yabancı bankaların toplam 146 milyar Dolar alacağı bulunuyor. Sadece Alman bankalarının 34 milyar Dolar (23 milyar Avro) alacağı söz konusu. Bu toplam içinde sigorta tekellerinin 49 milyar Avro, emeklilik kurumları ve fonların 47 milyar Avro’luk alacağı bulunuyor. Çeşitli ülkelerin Merkez Bankaları ise 33 milyar Avro alacaklı. Yunanistan’ın kamu borcunun yüzde 56 kadarı (164 milyar Avro) Avro Bölgesi ülkelerine ait. Bunun 72 milyar Avro’su bankalar, 44 milyar Avro’su sigortalar, 33 milyar Avro’su emeklilik kurumları ve fonlara, 9 milyar Avro’su Merkez Bankalarına ait. Alacaklı ülkelerin başında 50 milyar Avro ile Fransa, 28 milyar Avro ile Almanya, 20 milyar Avro ile İtalya, 17 milyar Avro ile Belçika, 15 milyar Avro ile Hollanda ve yine 15 milyar Avro ile Lüksemburg geliyor.[2]

Ülkeler adına sıralanan alacaklılar listesindeki gerçek alacaklılar elbette bu ülkelerin en büyük banka, sigorta, yatırım fonlarıyla özel ya da kamu tekelleri. Bu nedenle, “borçlu” ülke Yunanistan’ı kurtarma adına AMB-IMF tarafından 2013’e kadar ayrılan 110 milyar Avro’luk “kurtarma fonu”nun çok önemli bir bölümü bu tekellere gidecek.

Keza Alman bankalarının İspanya’dan 240 milyar Dolar, Portekiz’den 47 milyar Dolar, İrlanda’dan 184 milyar Dolar, İtalya’dan 190 milyar Dolar alacağı bulunuyor.[3]

Benzer bir durum kamu açığı krizi içinde olan başka ülkeler için de geçerli. Almanya’da yayınlanan Die Zeit gazetesine göre, “Aşırı borç içinde olan AB üyesi ülkelerden, Alman bankaları, sigorta şirketleri ve diğer finans kurumları 500 milyar Avro’luk; Fransız bankaları ve finans kurumları 400 milyar Avro’luk; aynı şekilde İngiliz bankaları ve kurumları da 400 milyar Avro’luk devlet tahvili satın aldı.[4]

Bu veriler, “Avro krizi”nin kazananlarının asıl olarak Almanya, Fransa ve İngiltere olduğunu ve bu üç ülkenin parasal ve politik gücünü kullanarak dayatmalarda bulunduğunu gösteriyor. Veriler, uluslararası tekellerin yüksek faiz karşılığında vermiş olduğu kredileri –bütçe açığı ve iflas tehdidi nedeniyle– geri alamama riskinin, sözünü ettiğimiz üç ülkenin bankalarının, sigorta şirketlerinin ve finans fonlarının “kurtarma” paketleriyle  devreye girdiğini gösteriyor. Hannover Leibniz Üniversitesi Kamu Finansmanı Enstitüsü Müdürü Stefan Homburg, uluslararası mali sermayenin Yunanistan’ın içini boşaltarak kamu borcu krizine sürüklemesini şu şekilde özetliyor: “Birinci aşama: Bankalar ve Hedge fonlar mağdur ülkeden devlet tahvili satın alıyorlar. İkinci aşama: Ülke hakkında kredi notunu düşürecek şekilde gevezelik yapmaya başlıyorlar. Üçüncü aşama: Bunun üzerine tahvillerin değeri artınca geri satıyorlar. Böylece hükümeti kandırarak yüksek kar elde ediyorlar.[5]

Bu büyük dolandırıcılık yoluyla en çok para kazananların başında Alman mali sermayesi geliyor. AB çapında “borç krizinin” bu denli derinleştiği bir dönemde Deutsche Bank’ın 2011 yılının ilk yarısında, kendi tarihindeki en büyük kâr miktarlarından birini yakalamış bulunuyor. Deutsche Bank, kendi verilerine göre, 2011’in ilk çeyreğinde 2.8 milyar Avro kâr elde etti ve bankanın şefi Josef Ackermann bu sonucu “Bankanın tarihindeki ikinci büyük kar” şeklinde kamuoyuna duyurdu. En dikkat çekici olan da bu kârın yüzde 96’sının “spekülasyon ticareti” (hisse alış-verisi) yoluyla elde edilmesidir. Bankanın hedefi ise yılsonunu 10 milyar Avro kâr ile kapamak.

Bu örnekler, uluslararası sermaye tarafından yüksek faiz karşılığında kamu borç sarmalına alınan Yunanistan gibi ülkelerin karşı karşıya geldikleri durumun, başka ülkeler açısından da beklenilir olması olasılığının yüksek olduğuna işaret ediyorlar. “Borç krizi” giderek derinleşecektir. Borçlu ülkelerin borçluluk durumu giderek ağırlaşacaktır.

Hemen belirtmek gerekiyor ki; riskin artması nedeniyle Yunanistan’a yüksek faizli borç veren bankalar ve yatırım fonlarının bir bölümü, şimdi daha temkinli davranıyorlar. Uluslararası Ödemeleri Denkleştirme Bankası (Bank für Internationalen Zahlungsausgleich - BIZ) tarafından yapılan bir araştırmaya göre, sadece geçen yılın son çeyreğinde, yabancı bankalar tarafından 10,3 milyar Dolar (7 milyar Avro) Yunanistan’dan çekildi. Avro Bölgesi’nde Almanya ve Fransa’dan sonra üçüncü büyük ekonomiye sahip İtalya’nın Yunanistan ile aynı kaderi paylaşması durumunda ise, AB’nin durumu içinden daha fazla çıkılmaz hale gelecek! Çünkü Yunanistan, Portekiz ve İrlanda gibi Avro Bölgesi’nin toplam ekonomisi açısından küçük olan ülkeleri, hazırlanan ve hazırlanacak “kurtarma fonları” ile idare etmek mümkündü. Ancak, İtalya’nın kredi notunun düşürüldüğü yönündeki haberler bile ilk günde Avrupa borsalarını sarsıp Avro’nun dolar karşısındaki değerini düşürdü. İtalya’nın borç krizi içine sürüklenmesi ise işin rengini iyice değiştirecek.

Gayrisafi Yurtiçi Milli Hasıla’sının yüzde 120’si kadar bütçe açığı, 1.8 trilyon Avro borcu bulunan İtalya’nın bu durumdan kısa zamanda çıkması beklenmiyor. Daha şimdiden, yükü emekçilere aktaran 47 milyar Avro’luk tasarruf paketi senatoda onaylandı. Emekçilerin yaşamı çok daha zorlaşacak.

AB’NİN ÜLKELER ÜZERİNDEKİ TAHAKKÜMÜ YOĞUNLAŞIYOR

Yunanistan’dan başlayarak genişleyen ve en son İtalya’yı da içine almaya başlayan “aşırı kamu borcu krizi” ya da yaygın tanımlanmasıyla “Avro Krizi”nin önlenmesi adına AB’nin egemen güçlerinin attığı adımlar, bugüne kadar ekonomik ve siyasi anlamda gerçekleştirilemeyen “tam birliğin” zor ve baskı yöntemiyle hayata geçirilmek istendiğini gösteriyor. Tek tek devletlerin ekonomi ve bütçe üzerindeki yetkisini Brüksel’e devretmesini düzenleyen yeni kurumların ve anlaşmaların oluşturulması, aynı zamanda normal koşullar altında ülkeler üzerinde “bütçe disiplini” ve “mali kontrolü” gerçekleştiremeyen sermaye güçlerinin, şimdi bu krizi bir fırsat bilerek adımlar attığı, dolayısıyla krizi fırsata çevirmek istediği görülüyor. AB bünyesinde bu amaçla birçok “pakt” oluşturulup anlaşma imzalanmış bulunuyor. Bu kurum-pakt ve anlaşmalar, AB’nin biçimlenmesinde rol oynayan Batı Avrupalı güçlü emperyalist ülkelerin nasıl bir Avrupa istediğini de ortaya koyuyorlar. Bunların başlıcaları şunlardır:

a-) AVRO-ARTI-PAKT: Mart ayının sonunda bir araya gelen AB liderleri, “Avro krizini” çözme adına, AB’nin ekonomi ve mali politikasını Brüksel’den belirleme, üye ülkeler üzerinde baskının çerçevesine tanımlamak üzere “Avro-Plus-[ARTI-] Paktı”nın kurulmasını karara bağladılar. Avro’nun yürürlükte olduğu ülkeler için bağlayıcı özelliği bulunan paktın amacı şu şekilde ifade ediliyor: “Farklı ekonomileri, ekonomilerdeki gelişmişlik düzeylerini ya da belli yapısal belirtileri (Maastrich kriterleri gereğince) birbirine yakınlaştırmak amacıyla böylesine bir paktın oluşturulmasına karar verilmiştir.”

Pakt gereğince her Avro ülkesi, her yıl için, diğer Avro ülkelerine karşı sorumluluklarını yerine yetirip getirmediği konusunda hesap verecek. Almanya Başbakanı Angela Merkel, bu durumu “karşılıklı sorumluluk” olarak adlandırırken, bunun ülkeler arasında “politik işbirliğini güçlendireceği”ne inanıyor.

Paktın amaçlarının başında, “ülkeler arasındaki mali ve ekonomik işlemler konusunda koordinasyonu sağlamak” olduğu açıklansa da, asıl amaç, ücretlerin, sosyal hakların daha da aşağıya çekilmesi.

“Avro-Plus-Paktı” kapsamında ayrıca “Avrupa 2020 Stratejisi” ve “Avrupa Sömestri” adlı planlar bulunuyor. “Avrupa Stratejisi 2020” ile 2020 yılına kadar Avro Bölgesi çapında farklı “sosyal piyasa ekonomisinin birbirine yakınlaştırması” amaçlanıyor. “Avrupa Sömestri” ise finans ve maliye politikaları koordine edilecek ve ulusal bütçelerin Brüksel ile konuşularak hazırlanmasını sağlayacak. Buna gerekçe olarak da tek tek ülkelerin bütün AB ekonomisini etkileme özelliğine sahip olması gösterilerek, “disiplinin zorunluluğuna” dikkat çekiliyor. “Avrupa Sömestri” 2005’te karar altına alınan Lizbon Stratejisi’nin sertleştirilmiş halinden başka şey değil.

b-) İSTİKRAR VE BÜYÜME PAKTI (SWS): Bu pakt ile AB üyesi ülkelerin “ulusal ekonomi pratikleri” kontrol altına alınacak. Bununla, henüz Avro Grubu üyesi olmayan ülkelerin Avro’ya geçişleri durumunda bütçelerinin disiplin altında tutulması hedefleniyor. Bu pakt öncelikli olarak Avro kullanan AB’nin 17 üye ülkesi için geçerli. Pakt gereğince ülkelerin ulusal yasalarını ve anayasalarını bu çerçeveye göre düzenlemeleri gerekiyor. Böylece “ulusal hükümetler”in AB’ye karşı görevlerini yapıp yapmadıkları sıkı şekilde denetlenmiş olacak. Pakta üye olan ülkeler, ücretleri “makul” düzeye indirme, emeklilik yaşını nüfus gelişmesine göre düzenleme, anayasalarına “borçlanmanın sınırlandırılmasını” öngören maddeler ekleyecekler. Yanı sıra, yılda bir düzenlenecek zirvelerde alınan kararların uygulanıp uygulanmadığı gözden geçirilecek. Uygulamada geri kalan ülkelere yaptırımlar gündeme gelecek. Almanya’nın talebi üzerine pakta 17 Avro ülkesinin yanı sıra Bulgaristan, Danimarka, Letonya, Litvanya, Polonya ve Romanya da dahil edildi.

c-) AVRUPA İSTİKRAR MEKANİZMASI (ESM):  Mart ayında yapılan AB Zirvesi’nde, Avrupa Mali İstikrar Fonu (EFSF) kredi havuzunun 250 milyar Avro’dan 440 milyar Avro’ya yükseltilmesi ele alınırken, Haziran 2013′de EFSF’nin yerine “Avrupa İstikrar Mekanizması” (ESM)  kurulması kararlaştırıldı. Sürekli hale getirilen “İstikrar Mekanizması” kapsamında üye ülkelere daha fazla bütçe ve borçlanma disiplinine ilişkin kurallar ve yine üye ülkelere uzun vadede tasarruf yapma zorunluluğu getirilirken, aşırı borçlu ülkelerin hükümetleri üzerinde bütçe açıklarını kapatmaları yönünde baskı artırılacak. Haziran 2013′de çalışmaya başlayacak ESM’nin toplam bütçesi 700 milyar Avro olacak. Bunun 80 milyar Avro’su nakit olarak fonda bekletilecek. 620 milyar Avro’luk bölümün 420 milyarı her an çekilebilir sermaye ve 200 milyarı ise kefalet sermaye bölümlerinden oluşacak. Avro Grubu ülkeleri fona nakit aktarmakla yükümlü oldukları miktarı 2017 yılına kadar beş taksitte ödeyecekler.[6]

TAHAKKÜM İÇİN YENİ KURUMLAR SIRADA BEKLİYOR

“Avro krizi”nin ortaya çıkmasından sonra, “aşırı kamu borçlanması” içinde olan ülkeleri kurtarma adı altında AB liderleri tarafından karar altına alınan Avro-Artı-Pakt, SWP ve ESM gibi yeni sözleşmeler ve kurumlar, eskiden de var olan ancak yaptırım bakımından esnek olan sözleşmelerin sertleştirilmesini içeriyor. Böylece, AB’nin asıl karar verici ülkeleri olan Almanya, İngiltere ve Fransa tarafından “disiplin” adına dayatılan anlaşmalar, her üç anlaşmada da görülebileceği gibi “ulusal karar mercilerini” (Parlamento, hükümet ve bakanlıklar) bir tarafa bırakıyor ve bütün ekonomi ve mali politikaların Brüksel’den belirlenmesini içeriyor. Ancak, bu “pakt”ların da istenilen disiplini sağlayamayacağının farkında olan AB’nin büyük sermaye güçleri, daha merkezi bir sistemin kurulması için yeni kurumların oluşturulmasını sıkça gündeme getiriyorlar.

Bunların başında AB Maliye Bakanlığı, Avrupa Para Fonu, mali politikalarla ilgilenen Ekonomi Hükümeti (Wirtschaftsregierung), Avrupa Reyting Ajansı geliyor. Hatta, kendisini dizginleyemeyen azgın sermaye sözcüleri Avro bölgesinde kontrol edilemeyen bütçe açıklarını engellemek amacıyla, bütün ülkelerin tahvillerinin “Avro Tahvilleri” olarak birleştirilmesini bile talep etti. Kurulan ve kurulmak istenen kurumların hedeflerine bakıldığında, AB’nin büyük ülkelerinin (Almanya/Fransa) AB ekonomisinin tek elde toplanmasını zorunlu gördükleri anlaşılıyor. Bunun anlamı; ekonomileri zayıf küçük ülkelerin büyük ülkeler tarafından mutlak olarak teslim alınmasıdır. Ne var ki; bunun için temel kabul edilen ortak pazar ve para birliği konusunda genel çerçeve açısından bazı adımlar atılmakla birlikte, bunun daha somut bir hal alması anlamına gelen bütün ülkeler için geçerli olan ortak maliye/finans, bütçe, vergi, ücret politikaları halen söz konusu değildir. Almanya ve Fransa’nın dış politikada olduğu gibi bu konularda da ortak politikanın oluşturulması gerektiği yönünde çeşitli dönemlerde ve biçimlerde yaptığı çağrılar, öneriler sonuçsuz kaldı, kalmaya da devam edecek. Çünkü farklı ülkelere ait sermaye grupları arasındaki rekabet ve daha fazla kậr arzusu bunu olanaksız kılıyor. Ve öyle görünüyor ki, son ekonomik kriz ve aşırı borçlanmayla birlikte bu yöndeki rekabet bundan sonra daha da kızışacaktır. Bu çelişkinin kendisi özünde mevcut AB içinde “çelişkisiz” ortak siyasi ve ekonomik politikaların mümkün olmadığını gösteriyor. Bu nedenle, Almanya ve Fransa ikilisi AB’de nihai hedef olan siyasi ve ekonomik açıdan “tam birliği” dayattıkça birliğin temelleri sarsılmaktadır.

Ama, “Birleşik Avrupa”dan en çok kazanç elde edenler bütün bu çelişkilere rağmen, genel hedeflerine varmak için, olanaklar elverdikçe azami dereceden süreçten yararlanacaklardır. Bu nedenle, Avro’nun “çöküşü” ve “dağılması” tehdidi kullanılarak normal koşullarda olması zor ya da uzun bir zaman alması tahmin edilen “merkezileşme/birleşme” politikaları daha hızlı bir şekilde, özellikle de Almanya ve Fransa tarafından gündeme getirilerek, üye ülkelere dayatılıyor.

AVRO KRİZİ Mİ AB KRİZİ Mİ?

Avrupa’nın büyük sermaye güçleri açısından, AB’yi kısa zaman içinde kendi çıkarlarına göre dizayn etmede fırsat olarak görülen “Avro krizi”nin bugünkü verili durumu itibariyle gerçekten parasal anlamda bir kriz olup olmadığı tartışmalı. Evet, ortada gelişmiş ekonomilere karşı rekabet gücü zayıflayan, bu yüzden de artık rekabet edebilecek durumda olmayan ülkeler ve bu ülkelerin vermiş olduğu büyük bütçe açıkları söz konusu. Yani, sorunun özünü “kamu borcu krizi” oluşturuyor. Ancak bunun “Avro krizi”ne dönüşmesi de pek mümkündür. Bir veya bir kaç ülkenin iflas etmesi ve buna bağlı olarak dünya piyasalarında Avro’nun değerinin düşmesi muhtemeldir. Ama bu durumun kendisi bile Avro’nun hemen ortadan kalkacağı, eski ulusal paralara geri dönüleceği anlamına gelmiyor.

Dolayısıyla bugün açısından tek tek ülkelerin içine düştüğü bütçe açığı elbette tek başına Avro’ya geçiş ile açıklanamaz. Bu nedenle, Yunanistan ile başlayan diğer ülkeler ile devam eden “aşırı borçlanma” krizinin kendisi asıl olarak kapitalist ekonominin işleyişiyle, yasalarıyla ve çarpıklığı ile ilgilidir. Ülkelerin tek tek mali tablosuna bakıldığında hemen hemen hiç bir Avro ülkenin borç sarmalından kurtulamadığı görülüyor. Dolayısıyla krizler ne şu ve ya bu hükümetin beceriksizliği, yanlış reçetelerinden, ne büyük tekellerin yanlış kararlar almasından kaynaklanıyor. Bu ülkelerin hükümetleri bir bütün olarak tekelci kapitalizmin işleyiş kurallarına göre hareket ederek kendi sınıflarının çıkarları ve ihtiyaçlarına göre hareket ediyorlar, kararlar alıyorlar.

Zira eşitsiz ve sıçramalı gelişme emperyalist kapitalizminin temel bir özelliğidir. Dolayısıyla, farklı ekonomi birikimine sahip olan AB ülkeleri arası eşitsizlikler ve dengesizlikler kaçınılmazdır. Ortak para birimi Avro, bu dengesizlikleri giderme yerine daha da büyütmüştür. Örneğin; en büyük ekonomiye sahip Almanya’nın ihracatının yarısından fazlası AB ülkelerine gitmektedir. Avro, Alman sermayesinin elini diğer ülkelerin sermayelerine karşı güçlendirmiş, dolayısıyla da gücünü artırmıştır. Avro sayesinde Almanya’nın ticaret fazlalığı, diğer ülkelerin ticaret açığını büyütüyor. Keza; Avro zayıf devletlerin kendilerine göre bir para politikası oluşturma olanağını da (devalüasyon yapma) ortadan kaldırdığı için, dışarıya borçlanma adeta tek seçenek olarak sunulmuştur.

Ama AB’nin egemen güçleri ve medyası bu gerçeği örtbas ederek, işi tek tek ülkelerin “hasta ekonomileri”nin durumuna indirgiyor ve sistemi aklıyor. Almanya’nın eski başbakanlarından Helmut Schimdt’in bir süre önce “Avro’nun durumu”na ilişkin bir tartışma vesilesiyle söyledikleri bu bakımdan hayli ilginçti. Schmit şöyle diyordu: “Gerçekten de Avro hem içeride hem de dışarıda Amerikan Dolarından daha istikrarlı. Bizde enflasyon oranı düşük, paranın değeri yüksek. Avro son 12 yıl içinde, Alman Markı’nın son 12 yılına göre çok daha istikrarlı. (...) Dünya çapında para rezervlerinin yüzde 30’u Avro, yüzde 60’ı Dolar, yüzde 10’u Yen, Sterlin ve İsviçre Frangı ve diğerlerinin üzerinden yapılıyor. Bu demektir ki, Avro bugün dünyanın ikinci büyük önemli parası, ancak önümüzdeki yıllarda Çin’in dövize bağlı ticaret zorunluluğunu bırakması durumunda, Ranminbi (Yuan-Çin parası) tarafından geride bırakılabilir” diyor.[7]

ORTAK PARA BİRLİĞİ “AVRUPA BİRLİĞİ”Nİ SAĞLADI MI?

Bütün bu gelişmeler ve ortadaki veriler, AB açısından bir “gelecek krizi”nden söz etmek için önemli nedenler olduğunu gösteriyor. Ortak ekonomik ve siyasi kriterlerin tam olarak benimsenmediği, her emperyalist ülkenin kendisine göre bir Birleşik Avrupa Devletleri hayali kurduğu günümüzde, tek tek ülkeler nezdinde yaşanan krizler, kapitalist devletler arasında rekabetin olduğu koşullarda, ekonomik ve siyasi açıdan “birleşik bir Avrupa”nın öyle beklenildiği kadar kolayca gerçekleşir olmadığını gösteriyor. Serbest dolaşıma imkan veren Schengen Anlaşması ile ortak para birimi Avro’nun yürürlüğe girmesini, “kıta Avrupa’sında artık ulus devletin yerine çok uluslu Avrupa Birleşik Devletleri’ne giden yolun yarılandığı” şeklinde yorumlayanlar bir kez daha yanılmış görünüyorlar.

Emperyalist devletlerin ve onların tekellerinin kendi çıkarlarına göre bir Avrupa yaratmak için ekonomileri zayıf ve güçsüz olanları ezdikleri; teslim almaya çalıştıkları “Birleşik Avrupa” yolculuğunda, önemli bir dönemeç olarak kabul edilen Avrupa Anayasası Fransız ve Hollanda halklarının duvarına çarpmış, ama onlar yine de hedeflerine varmak için Lizbon Sözleşmesi’ni gecikmeli de olsa yürürlüğe koymuşlardı.

Bu sözleşmeyle öngörülen ortak siyasi, mali, askeri ve dış politika hamlesi de “ulus devletler” arasındaki çelişkilerin giderilmesine, bastırılmasına yetmemişti. Bu anlaşılmış olmalı ki, şimdi ek anlaşmalarla bu baskı ve hizaya getirme çabası, bir kez de “kriz” tehdidiyle sonucuna ulaştırılmak isteniyor.

Ancak, buradan çok fazla bir şey çıkmayacağı bugünden görünüyor. En yetkili ağızlar bile artık belirlenen hedefe varmanın kolay olmadığını, varıldığı takdirdeyse, geride pek çok kaybın olacağını ifade ediyorlar.

Dolayısıyla, Avro ekseninde yapılan tartışmalar, duyulan kaygılar asıl olarak AB’nin geleceğiyle ilgilidir. Nitekim Almanya eski Başbakanı Helmut Kohl’un Avro’nun yürürlüğe girmesinden önce gündeme getirdiği ve “birlik” için şart olduğunu ileri sürdüğü “Politik birlik” üzerine söylemler yeniden yoğunluk kazanmış bulunuyor. Hatta bazıları, Avro’nun çökmesi durumunda, Avro Bölgesi’nin dağılacağını ve AB’nin geleceğinin tehlikeye düşeceğini ileri sürerek, “siyasi birliğin sağlanması”nı bunun çözüm yöntemi olarak gösteriyorlar. Örneğin, AB Ekonomi ve Para Politikası Komiseri Olli Rehn, Avro’nun çöküşünün asıl olarak siyasi bir çöküş anlamına geleceğini ifade ederek, şunları söylüyor: “Avro sadece bir ödeme aracı değil, tersine topluluğumuzun (AB) temel politik projesidir. Bu nedenle Yunanistan’ın Avro’dan çıkmasını hiç bir zaman kabul etmeyeceğiz.[8]

Demek ki; tek tek Avro Grubu ülkelerinin içinde bulunduğu durum tek başına onların geleceğiyle ilgili değil, bir bütün olarak AB’nin siyasi varlığı ile de ilgilidir. Bu gerçekten hareket edildiğinde, Avro’dan en çok yarar gören, kâr eden büyük ülkeler ve onların sermaye güçleri, şimdilik Avro’dan dönüşün mümkün olmadığını ifade ederek, sıkı sıkıya ilan edilen tasarruf planlarına bağlı kalınmasını istiyorlar.

Ancak, Avrupa’nın egemen güçleri ne yaparlarsa yapsınlar, kapitalizm koşullarında sonu gelmeyecek rekabet, aşırı kar hırsı, eşitsiz gelişim, güçlü olanların güçsüz olanları yutması vb. olgular, “ulusal çıkarlar yerine Avrupa’nın çıkarları”nı koyma iddiasını boşluğa düşürüyor. “Ortak siyasi iradeye ulaşma” adına başlatılan uygulamalar da, güçlü olanın sözünün geçtiğini kanıtlamış durumda. Günümüz AB’si de zaten parçalı halde varlığını sürdürebiliyor.

Bu bir yana, son “borç/Avro” krizi ile birlikte AB bir kez daha net bir şekilde Avro Bölgesi üyesi olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölündü. Avro’nun geleceği adına yapılan toplantılarda alınan kararların çoğu sadece Avro Grubu üyesi ülkelerin katıldığı toplantılarda alındığı dikkate alındığında, karar verici ülkelerin zenginler/büyükler durumundaki Almanya ve Fransa olduğu görülüyor. Keza; bu bölünmeye son zamanlarda bir de “istikrarlı kuzey”-“istikrarsız güney” ayrımı eklendi. Akdeniz’e sahili bulunan ülkelerde kendisini gösteren kamu borcu açığı dalgası karşısında özellikle İskandinav ülkeleri, kendisini korumaya aldı. İlk adımı ise Schengen Anlaşması’nı rafa kaldırarak sınır kontrollerini başlatan Danimarka attı. Bu nedenle AB’nin Kuzey-Güney olarak bölünmesi gerektiğini savunanların sayısı hiç de az değil. Daha önce de sıkça varlığından söz edilen “yaşlı Avrupa” (Batı Avrupa) ve “genç Avrupa” (1 Mayıs 2004’te üye olan Doğu Avrupa ülkeleri) ayrımları da göz önünde bulundurulduğunda, 27 üyeli AB zaten parçalı bir görüntü vermektedir.

BURJUVAZİSİNİN BİTMEYEN RÜYASI: “AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ” OLANAKLI MI?

Gelinen aşamada, Avrupa’ya egemen olmak isteyen ülkelerin burjuvazisinin uzunca bir süredir hayalini kurduğu ve atmış olduğu kimi somut adımlarla gözleri boyadığı “Avrupa Birleşik Devletleri” hayali yaklaşık iki yıldır cereyan eden ve bundan sonra da derinleşerek sürmesi beklenen “aşırı borçlanma” krizi, kapitalizm koşullarında farklı ulusal devletlerin kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarını bir tarafa bırakarak, yeni bir devlet ve “Avrupalılık kimliği” altında buluşmasının mümkün olmadığını gösteriyor. Bu gerçek Marksistler için bilinir olduğu halde, artık  “Avro’nun tutmayacağı ve bir gün çökeceği” üzerine tartışmalar kapsamında bazı liberal ekonomistler tarafından da dillendiriliyor.

Ekim 1917 devriminin lideri V. İ. Lenin, Ağustos 1915’te kaleme aldığı “Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı üzerine” başlıklı makalede bu sloganın gerçekleşmesinin mümkün olmadığını şöyle ifade ediyordu: “Emperyalizmin ekonomik koşulları —yani sermaye ihracı ve dünyanın “ileri” ve “uygar” sömürgeci güçler arasında paylaşılmış olması— açısından, kapitalizm altında bir Birleşik Avrupa Devletleri ya olanaksızdır ya da gericidir.[9]

Gelişmeler ve olgular Lenin’i haklı çıkardı. Son gelişmelerin kendisi “Birleşik Avrupa Devletleri”nin öyle kolay olmayacağını, olması durumunda bile denetim altına almaya çalıştığı ülkelere, işçi sınıfına ve emekçilere karşı muazzam derecede gerici olacağını gösteriyor. Daha birleşme gerçekleşmeden, birleşme yönünde atılan adımlar dolayısıyla, kurulan kurumlar ve imzalanan sözleşmelerin kendisi emekçilere karşı gerici karakterini yeterince ortaya koyuyor.

Ekonomik ve siyasi anlamda “birleşik” bir karakter kazanmadan, bunun gerçekleşmesini mümkün hale getirmek üzere oluşturulan kimi mekanizmalar, imzalanan sözleşmeler işçi sınıfı, emekçi kitlelere dayatmış olduğu politikalarda tam anlamıyla gerici bir hal almış bulunuyor. Buna, dış politikadaki militarizm, iç politikada emekçilere yönelik iktisadi-sosyal saldırılardaki yoğunlaşma ve demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanması yönünde atılan adımlar eklendiğinde, AB’nin emekçiler açısından oldukça gerici karakterde bir “oluşum” olduğu daha da netlik kazanıyor. Bu da, önümüzdeki süreçte, Alman/Fransız burjuvazisinin hem kıta içinde hem de kıta dışında çıkarlarını koruma ve geliştirmeye dayalı bir proje olan AB’nin işçi sınıfı ve halklar nezdinde hızla itibar kaybetmesi ve dayatılan gerici politikalara karşı öfkenin büyümesi anlamına geliyor.

Yunanistan başta olmak üzere aşırı borçlanmanın olduğu ülkelerdeki emekçiler ve gençler arasında, gelinen durumun sorumlusunun AB/Avro olduğu bilinci hızla gelişiyor ve AB’nin asıl olarak burjuvazinin çıkarlarını kıta Avrupa’sında ve dünyada korumak ve geliştirmek amaçlı olduğu daha yalın hale geliyor.

Dolayısıyla, AB’nin “halkların ve ülkelerin eşit ve gönüllü birliği” olduğu şeklindeki burjuva propagandası bundan sonra eskisi gibi geniş kitleleri etkilemeyecektir. Zira; zaman, AB’nin, halkların ihtiyaçları temelinde ülkelerin ve halkların gönüllü birliği olarak gerçekleşmediğini, tam tersine burjuvazinin pazar alanını genişletmek ve rekabet gücünü artırmak için oluşturduğu bir birlik olduğunu bir kez daha kanıtlanmış bulunuyor.

MUHTEMEL GELİŞMELER VE EĞİLİMLER

Son iki yıldır yaşananlar ve gelecekte yaşanması muhtemel gelişmelere bakıldığında, AB açısından önümüzdeki dönem şu gelişmelerin meydana gelmesi olanak dahilindedir:

a- Avro Grubu’na yön veren Almanya ve Fransa, yürürlükte olduğu 12 yıl boyunca yararını gördükleri Avro’yu güçleri yettiğince koruma çabası içinde olacaklar. Ancak, siyasi gelişmelere bağlı olarak, rekabet gücü iyice dibe vuran küçük ülkelerin burjuvazisi, kendi çıkarlarına bağlı olarak AB ve Avro’dan çıkmayı ciddi olarak gündeme getirebilir. Bu durumda, sözünü ettiğimiz AB’nin egemen güçleri “giden gider, kalan sağlar bizimdir” diyerek yoluna devam etmeye çalışırlar.

b- Ekonomik ve siyasal anlamda tam birliği isteyen ve istemeyen ülkeler olarak AB’nin “iki vitesli” ya da “çekirdek-çevre” olarak bölünmesi güçlü olasılık bir halindedir. Mevcut üye ülkelerin tümünün sonuna kadar birlik içinde kalıp kalmayacağı çoktandır tartışma konusu. Bu yüzden “siyasi birliği” savunucusu durumundaki Almanya, Fransa ve Benelux ülkelerinin katılımıyla “iki vitesle” (hızlı ve yavaş olanlar) giden bir çekirdek Avrupa planı, Almanya ve Fransa’nın “B planı” olarak kenarda duruyor. Hemen belirtmek gerekiyor ki, çekirdek ülkeler arasında yer alan Belçika’daki siyasi istikrarsızlık, –iki yıldır koalisyon hükümeti kurulamadı– bu çekirdeğin de fire vermesine yol açabilir. Görünen o ki, birbirine sıkı sıkıya bağlı olması arzulanan çekirdek, öyle “çelikten” olmayacak.

c- Hem Almanya ile Fransa arasında, hem de tek tek ülkeler arasında pazar rekabeti kızışacak, çelişkiler derinleşecek. Dış ticaret bakımında Almanya’nın mallarının yarısından fazlasını AB ülkelerine satması, herkesten önce Fransa’nın işine de gelmiyor. Bu nedenle, dışarıdan çelişkisiz görünün Alman-Fransız ittifakı her biri için aslında hedefe varmak için “zorunlu evlilik”ten başta bir şey değildir.

d- Avro’yu kurtarma adına dayatılan tasarruf paketleri, başta iflasın eşiğindeki ülkelerde olmak üzere, kıta genelinde işsizlik ve yoksulluğu artıracak. Çünkü dayatılan paketler bir taraftan kamu iş kolunda çalışanların maaşlarını yüzde 30-40 düşürmeyi öngörürken, diğer taraftan emeklilik yaşını yükseltiyor, emeklilik maaşını da düşürüyor. Borç içinde olan ülkeler yeni işyerleri açacak sabit sermayeye yatırım yapamadıkları için işsizlik sürekli artacak. En çok da genç yığınlar arasında.

500 milyonluk AB’de 30 yaşının altında 100 milyon genç yaşıyor. Bu gençlerin 15-24 yaşları arasında olanlarının yüzde 20’sinden fazlası işsiz. Genç işçilerin yüzde 40’ı güvencesi olmayan süreli işlerde çalışıyor ve her an kapı dışarı edilmeyle karşı karşıya. Ekonomik kriz sırasında zaten önce gençler işten atıldı. 18-28 yaşları arasındaki gençlerin yüzde 15’nin lise bitirme, yüzde 30’nun üniversite diploması yok. AB ortalaması açısından bu şekilde ifade edilen rakamlar tek tek ülkelere indirgendiğinde daha vahim bir tablo ortaya çıkıyor. On binlerce, yüz binlerce gencin meydanları terk etmeme kararı alarak protestolara başladığı İspanya’daki gençlerin yüzde 43.6’sı işsiz. Bu oran, uluslararası tekellerin, emperyalist kuruluşların boğazını sıktığı Yunanistan’da yüzde 33.4. AB’nin Doğu Avrupa’daki üyelerinde de durum çok farklı değil. Litvanya, Estonya, Slovakya’da gençler arasında işsizlik yüzde 35-40 arasında. İtalya, İrlanda, Macaristan’da da benzer bir durum söz konusu. Dolayısıyla, borç açığının kapatılması adına kamu kurumlarının yabancı ülkelere ve tekellere kelepir fiyatına özelleştirmesi, ardından başlayacak “yeniden yapılandırma planları” da on binlerce, yüz binlerce emekçinin işinden olmasına neden olacak.

e- Benzer şekilde büyük ve zengin ülkelerdeki emekçilerin kazanımları da birer birer kesilmek istenecek, krizin yaşandığı ülkelerdeki kesintiler ve gelişmeler bunlara temel dayanak olarak gösterilecek. İş piyasasında ve çalışma yaşamında kriz içinde olan ülkelerdeki emekçilerin durumu, burjuvazi için “aynılaştırma kriteri” olarak sunulacak. Keza, “kurtarma paketleri” ya da “yardım fonları” adına AB çapında karar altına alınan fonlara aktarılacak milyarlarca Avro’nun halkın sırtından karşılanması için özel vergiler, kesintiler gündeme getirilecek. “Krizdeki ülkelerle dayanışma” adına yapılacak bu kesintiler asıl olarak bu ülkelerdeki halkın değil, uluslararası tekellerin cebine indirilecek. Bu nedenle; işsizlik ve yoksulluk aynı zamanda zengin ülkelerde de artacak, sınıflar arası çelişkiler derinleşecek.

EMEKÇİ MUHALEFETİNİN YÜKSELMESİ İÇİN KOŞULLAR FAZLASIYLA OLGUN

Bütün bu gelişmelerin emekçilere getirdiği yeni yükler ve bununla bağlı olarak artacak olan sosyal-siyasal saldırılara karşı emekçilerin önünde, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek ve sermaye ve hükümetlerinin saldırılarını püskürtmek için daha fazla birleşmek, örgütlü birliklerini güçlendirmek ve Avrupa çapında birbirleriyle dayanışma içinde mücadeleyi yükseltmektir. Bunun için koşullar olgunlaşmıştır ve sermaye-emek çelişkisinin giderek sertleşmesi kaçınılmazdır.

Son yıllarda ortaya çıkan kitle hareketleri, İspanya, Yunanistan, İtalya gibi ülkelerde ortaya çıkan kitlesel gençlik eylemleri bunun olanaklarına işaret ediyor. Avrupa emekçileri, son yıllardaki birçok eylem sırasında birbirleriyle dayanışma içinde mücadeleyi ilerletmeye istekli olduklarını da dile getirdiler. Buradan çıkan sonuç, ileri işçilerin, emekçilerin ileri kesimlerinin, halkın çıkarlarını savunan parti ve örgütlerin içinde bulunduğumuz ve önümüzdeki dönemde daha büyük sorumluluklarla yüz yüze olacaklarıdır. Bu sorumluluğun layıkıyla yerine getirilmesi sürecin Avrupa halkları ve dünya emekçilerinin yararına ilerlemesine hizmet edecektir.



[1] AB Komisyonu 2011 tahminleri, Der Spiegel 20/2011

[2] Financial Times’ten aktaran Deniz Gökçe, finanstek.net, veriler, Ekim 2010’a ait

[3] ISW Report, Nisan 2010

[4] Die Zeit, 19/2011

[5] Der Spiegel, 26/2011

[6] www.bundesregierung.de

[7] Die Zeit, 07.05.2011

[8] Der Spiegel, 21/2011

[9] http://www.enternasyonalforum.org/arastirma-ve-calisma-gruplari/2002-avrupa-birlesik-devletleri-siari-uzerine-vilenin.html