Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Milli Gelir Üzerine

Milli gelir kavramı güncel iktisadi gelişmeleri kavramak için büyük bir önem taşır. Belli bir ülkenin iktisadi yapısını, gelişmişlik düzeyini, gelir bölüşümünü anlamak için ilk elde bakılacak iktisadi gösterge, milli gelirdir. Ancak bu göstergeler, burjuva iktisadının mantığı doğrultusunda burjuva iktisadının kategorilerine göre üretildikleri için, bu göstergelere bakarak, kapitalist ekonominin yapısı hakkında sağlıklı bilgi edinmek güçtür. Mevcut halleriyle milli gelir istatistikleri, emekçilerin iktisadi ve sosyal talepleri karşısında sermaye medyası ve hükümetleri tarafından iktisadın karmaşık ve teknik dilinden yararlanarak çarpıtılır. Ya da kapitalist ekonominin istikrarının emekçilerin de çıkarına olduğu düşüncesini yerleştirmek için milli gelir istatistikleri kullanılır. Bu yazıda, milli gelir kavramının ortaya çıkışı, içeriği, burjuva iktisadı ve Marksist iktisadın kavrama yaklaşımı ele alınacak ve bu tartışmalar ışığında, Türkiye’nin son yıllardaki milli gelir rakamları üzerindeki başlıca çarpıtmalara değinilecektir.

MİLLİ GELİR KAVRAMININ DOĞUŞU

Milli gelir kavramı, kapitalizmin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan bir kavramdır. Kapitalizmin ilk dönemlerinde, kapitalist gelişmenin bir sonucu olarak, Roma kilisesinin egemenliği altındaki feodal prensliklerden oluşan birleşik Hıristiyan uygarlığı ortadan kalkarak, yerini mutlakiyetçi krallıklar tarafından yönetilen ön-ulus devletlere bıraktı. Bu ön-ulus devletler, sermaye birikiminin erken döneminin ürünüydü. Bu dönemde, meta üretimi henüz iktisadi yaşamın temel düzenleyici ögesi değildi. Bu nedenle, zenginlik konusunda ortaçağ düşüncesinden gelen bir kavrayış vardı. Zenginlik, bir ülkenin sahip olduğu değerli madenler, toprak, binalar toplamı olarak görülüyordu. Başka bir deyişle, zenginlik ülkenin ve Krallık hazinesinin sahip olduğu stokla ölçülüyordu.[1] Bu dönemdeki zenginlik kavrayışının bir diğer özelliği ise, dünya üzerindeki zenginliğin sabit bir miktarda olduğu ve zenginliğin ancak ticaret yoluyla artacağı düşüncesiydi. Burada esas olan dış ticaretti; iç ticaret, ülkenin sahip olduğu zenginliğin yurttaşlarının birinin cebinden ötekinin cebine girmesiyle sonuçlanan yararsız bir etkinlikti. Bu durumda, bir ülkenin zenginliği, dünya ticaretindeki payını artırmasıyla artacaktı. Ulus devletler, zenginliği artırmak için merkantilizm adı verilen bir iktisat politikasını benimsediler. Merkantilist doktrine göre, ihracat ve ithalatı arasındaki farkı oluşturan dış ticaret dengesinin pozitif olmasıyla ülke zenginleşecekti. Bu çerçevede ihracatın desteklenmesi ve ithalatın caydırılmasıyla ülke hazinesinde daha fazla altın ve gümüş birikecekti. Hazineyi zenginleştirmek için, merkantilist dönemde mutlakiyetçi ulus devletler, devlet desteğiyle tekelci dış ticaret şirketleri kurarak, uluslararası ticaretteki paylarını artırmaya çalıştılar. Merkantilist politikalar, kapitalizmin erken gelişme döneminde önemli bir sermaye birikimi kanalı olarak işlev gördüler. Merkantilist düşünceyi sistematize eden en önemli eser, Thomas Mun adlı bir tüccarın kaleme aldığı “England’s Treasure by Forraign Trade” (İngiltere’nin Dış Ticaret Yoluyla Zenginleşmesi) başlığını taşıyan bir risaleydi. Bu risale, Marx tarafından, dönemin düşünce dünyasındaki etkisinden dolayı “merkantilist İncil” diye adlandırmıştı.

Merkantilistler, zenginliğin kaynağını değişimde gördükleri için doğrudan üretim sürecinin sorunları ile ilgilenmediler. Aslında, meta üretiminin yaygınlaşmadığı koşullarda iç ticareti verimsiz görmekte tümüyle haksız değillerdi. Çünkü ucuza alıp pahalıya satarak elde edilen kâr, tek tek bazı tüccarları zenginleştirse de, bir bütün olarak hepsinin çıkarına değildi. Tüccarlar arasındaki alışveriş bazılarını zenginleştirirken, bazılarını da yoksullaştıracaktı. Bu nedenle, sermaye birikiminin mekansal temeli olarak ulus devleti gördüler ve dış ticarete odaklandılar. Marx, metaların dolaşımı sürecinde elde edilen bu zenginliği “devir üzerinden sağlanan kâr” (profit upon alienation) diye tanımlar. Burada tüccar sermayesi, başka bir pazarda daha pahalıya atmak için meta satın alır ve bunu satarak kâr elde eder.

Para 1- Meta –Para 2 biçiminde ifade edebileceğimiz bu devreye Marx, sermayenin basit dolaşımı adını verir. Ne var ki, sermayenin basit dolaşımı kapitalizmin ilk dönemine özgüdür. Sermayenin gerçek dolaşımını anlayabilmek için ise, üretim sürecine bakmak gerekir.

Nitekim, 17. yüzyıl sonlarından itibaren meta üretimi geliştikçe, iktisadi düşüncede zenginliğin kaynağının dolaşım süreci değil, üretim süreci olduğu anlaşılmaya başlandı. Ancak kapitalist üretim ilişkileri, tam manasıyla ilk olarak tarımda ortaya çıktığı için üretim sürecinin analizi tarım sektöründen hareketle yapılmaya çalışıldı. Bu yöndeki en önemli girişim, Fransız Fizyokrasi okulundan geldi. Fizyokrasi okulunun kurucusu François Quesnay’ın 1758 yılında yayınlanan Ekonomik Tablo adlı eserinde, üretim, tarım üretiminin kendi üzerinde ve ötesinde bir artık üretilmesini sağlayan tek sektör olarak görülüyor ve ekonomi, yıllık dönemler temelinde basit yeniden üretimi gerçekleştiren bir mekanizma olarak tasvir ediliyordu. Fizyokratlar, bu yanlış algılamaya karşın, artığın üretimini dolaşım alanından üretim alanına taşıyarak, iktisadi düşüncede büyük bir devrim yarattılar. Marx “sermayenin tüm üretim sürecini bir yeniden üretim süreci olarak gözler önüne serenEkonomik Tablo’nun kavramsal yapısını “ekonomi politiğin o zamana kadar ortaya koyabildiği, rakip kabul etmez en parlak yaklaşım” ifadeleriyle övmüştür.[2] İktisadın kurucusu olarak kabul edilen Adam Smith’in Ulusların Zenginliği’ndeki başarısı, Fizyokratların sermaye teorisi ve yeniden üretim modellerini sanayi sektörünü de kapsayacak şekilde genelleştirmekten ibarettir.

Marx’ın sermayenin genel formülü olarak adlandırdığı süreç şöyle formüle edilebilir: Para 1 - Meta 1 (üa+e) …Üretim Süreci... - Meta 2 – Para 2

Sermayenin genel formülüne göre, para biçimindeki sermaye, artı-değer elde etmek için, öncelikle üretim araçları (üa) ve meta biçiminde mübadele edilen emekgücü (e) satın alır. Burada üretim araçları, makine, teçhizat (sabit sermaye) ile hammadde ve aramallarını (döner sermaye) kapsar. Üretim sürecine katılan üretim araçları yeni metanın değerine bir şey katmazlar. Bunların değeri değişmeden yeni metaya aktarılır. Sadece emekgücü eliyle biçim değiştirirler. Bu nedenle Marx, üretim araçlarına değişmeyen sermaye adını verir. Kapitaliste artı-değer yaratan sermaye unsuru ise, emekgücüdür. Emekgücü, piyasadan satın alınan bir metadır. İşçinin üretken kapasitesini ifade eder. Ancak, emekgücü özel türde bir metadır. Diğer metalardan farklı olarak, nicel olarak ifade edilebilen bir kullanım değeri vardır. Kapitalist açısından emekgücünün kullanım değeri işgünü uzunluğundadır. Emekgücünün değişim değeri ise, ücret olarak ödenir. İşçi, işgünün bir bölümünde ücretiyle satın alabileceği geçim mallarının eşdeğerini üretir. Kalan zamanda ise, kapitalist için artı-değer üretir. Başka bir ifadeyle, artı-değer emekgücünün kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki farkı ifade eder. Burada dikkat edilmesi gereken şey, işçi çalışmadığı zaman, kapitalistin elindeki üretim araçlarıyla ya da para sermayesiyle baş başa kalacağıdır. İşçi kapitalist için çalışırken, hem kendi ücretini, hem de bütün çalışmayan sınıfların paylaşacağı artı-değeri üretir. Marx, emekgücünü, kendi değerinin üzerinde ve ötesinde bir değer yaratma kapasitesinden dolayı değişken sermaye olarak tanımlar. Emek süreci sonucunda elde edilen toplam yeni değer, işçi tarafından yaratılır. Canlı emeğin katkısı, net ürün ya da katma değer olarak tanımlanır.

Bu söylenenler ışığında değerin unsurları şöyle yazılabilir:

Değişmeyen Sermaye (Sabit Sermaye+Döner Sermaye)+Değişken Sermaye+Artı Değer

Değişmeyen sermaye unsurları, emeğin koşullarını ele geçiren kapitalist tarafından geçmişte işçiler tarafından üretilen artı-değerle satın alındıkları için, bu sermaye unsurları, birikmiş emek ya da ölü emek ürünleri olarak tanımlanır. Değerin yeni yaratılan bölümü ise, canlı emeğin katkısını ifade eder. Bu durumda değer, birikmiş emekle canlı emeğin katkısının toplamından oluşur.

Bir ülkenin gerçek milli geliri, işçi sınıfı tarafından bir yıl içinde yaratılan toplam katma değeri ya da canlı emeğin yarattığı yeni değeri ifade eder.

Katma değeri hesaplarken, metanın değerinden, bu metanın üretiminde kullanılan değişmeyen sermaye unsurlarının değerini çıkarmak gerekir. Döner sermaye denilen aramalı ve hammadde için hesaplama kolaydır. Çünkü bunlar, üretim sürecinde kullanılıp tüketilirler; ya da ürünün içinde şekil değiştirerek yer alırlar. Metadaki sabit sermayenin değeri ise, söz konusu metanın üretiminde sabit sermayenin yıpranan bölümü dikkate alınarak hesaplanır. Sözgelimi 1 makine ile 1000 tane meta üretildikten sonra makine hurdaya çıkıyorsa, her birim metada makinenin binde biri tüketilmiş demektir. Bu durumda, katma değere ulaşmak için, metanın değerinden döner sermaye unsurlarının yanı sıra makinenin değerinin binde birini de düşmek gerekir. Tüm bu söylenenlerden, milli gelir hesaplarının piyasaya yönelik meta üretimini temel aldığı anlaşılmış olmalıdır. Bu çerçevede, değişim değeri değil, kullanım değeri üreten, kendine yeterli üretim yapan çiftçiler ve ev kadınları gibi kesimlerin üretimleri milli gelir hesaplarında dikkate alınmaz.

Kapitalist ülkelerde milli gelirin hesaplanmasına 1929 büyük bunalımından sonra başlanmıştır. Bilindiği gibi, 1929 bunalımı, piyasaların kendiliğinden dengeye geleceğine körükörüne inanan geleneksel liberal iktisat düşüncesine büyük bir darbe vurmuştur. Krizi izleyen yıllarda giderek artan işsizlik ve gerileyen talep karşısında devletin ekonomiye doğrudan müdahale ederek fiili talebi canlandırması gerektiğini söyleyen Keynes’in görüşleri, kapitalizmin içine sürüklendiği çıkmazdan bir kurtuluş yolu olarak görülmüştür. Bu çerçevede devletin talep yaratmak ve işsizliği düşürmek için para ve maliye politikası yoluyla ekonomiye müdahale edebilmesi için, başta milli gelir, enflasyon ve işsizlik olmak üzere temel iktisadi göstergeleri yakından izlemesi gerekiyordu. Yine aynı dönemde Sovyetler Birliği’nin planlamadaki başarıları, kapitalist ülkelerin krizden çıkmak için planlama fikrini benimsemelerine yol açtı. Plan hedeflerinin ve bu hedeflere varmak için kullanılacak araçların etkinliğinin izlenebilmesi için düzenli istatistiklerin üretilmesi zorunluydu. Bu gelişmeler, milli gelir hesaplarının düzenli olarak üretilmesini gündeme getirdi. Peki, neydi bu istatistiklerin özelliği? İzleyen başlıkta kapitalist milli gelir hesaplarının dayandığı yöntemsel esasları tartışacağız.

BURJUVA İKTİSADI VE MİLLİ GELİR

Geleneksel burjuva iktisadı, milli geliri, milli gelir muhasebesi başlığı altında bir dizi büyüklükle birlikte ele alır. Birbiriyle yakından ilişkili olan bu kavramların en başta geleni, istatistik kurumları tarafından üretilen Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) serileridir.[3] Standart iktisat ders kitaplarında Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, bir ülkede belli bir yılda üretilen nihai mal ve hizmetlerin (metaların) piyasa fiyatları üzerinden değeri şeklinde tanımlanır. Bu tanımdaki nihai mal ve hizmet vurgusu, hammadde ve ara malların dikkate alınmadığını ifade eder. Aynı yıl içinde üretimde kullanılan hammadde ve ara malların değeri, nihai malların değerinin bir parçası olduğu için çifte sayıma yol açmamak için hesaba katılmaz. Örneğin bakkala satılmak için getirilen un hesaba katılırken, fırıncının kullandığı un dikkate alınmaz. Başka bir deyişle, değişmeyen sermaye ögelerinden birisi hesaba katılmayarak, belli bir yılda üretilen net ürüne ulaşılmaya çalışılır. Değişmeyen sermayenin sabit sermaye bölümü için ise, piyasa faiz haddi üzerinden belli bir amortisman oranı saptanarak bulunan rakam GSYH’dan düşülür ve net yurtiçi hasılaya ulaşılır. Net yurtiçi hasıladan malların piyasa fiyatlarının parçası olan dolaylı vergiler çıkarıldığında, milli gelire ya da emekgücü tarafından yaratılan katma değer toplamına ulaşılır.

Ancak kapitalist ülkelerdeki milli gelir hesapları çok ciddi bir sorun içerir. Yukarıdaki tartışmada, katma değeri, artı-değer üretimiyle ilişkili olarak ele aldığımız hatırlanacaktır. Ancak kapitalist ekonomideki bütün sektörler artı-değer üretmez. Kullanım değeri üreten kesimlerin üretimlerinin piyasaya bir meta sunmadıkları için dikkate alınmadığını vurgulamıştık. Kapitalist ülkelerdeki milli gelir hesapları da bunları dikkate almaz. Sorun, esas itibariyle burjuva milli gelir metodolojisinde hizmetler sektörü diye geçen alanla ilgilidir. Klasik ekonomi politiğin ve Marx’ın temel izleklerinden birisi olan üretken emek ve üretken olmayan emek ayrımının ele alınış biçimi, burjuva milli gelir hesaplarının en temel açmazlarından birisini oluşturur.

Kapitalist ekonomide meta üretimi, esas itibariyle ücretli emeğe dayanır. Bağımsız zanaatkar ve küçük üretici köylülüğün meta üretimindeki giderek payı yok olma sürecine girmiştir. Türkiye’de küçük üreticiliğin nüfustaki payı görece yüksek olmasına rağmen, aşağıda göreceğimiz gibi, değer cinsinden meta üretimindeki payı oldukça düşüktür.

Ücretli emeğe dayalı üretimin en önemli unsuru, sermaye ile mübadele edilen emekgücünün üretimidir. Bu, kapitalizmin varlık koşulu olan sermaye birikimi için zorunludur. Sermaye birikimi, ücretli emekçinin artı-değer üretmesi ve buna kapitalist tarafından el konulmasıyla gerçekleşir. Ancak sermaye ile satın alınan emekgücünün tümü artı-değer üretmez. Sermaye tarafından istihdam edildiği halde hizmetler sektörü içinde yer alan, banka, sigorta ve diğer finansal kurumların çalışanları, ticari şirketlerin işçileri, üretim alanında değil, dolaşım alanında (artı-değerin dolaşımı) istihdam edildikleri için artı-değer üretmezler. Bu nedenle, bu emekçiler, sermaye için üretken emekçi değildir. Bunların ücretleri, üretken emekçilerin ürettiği artı-değerden ödenir. Artı-değer üreten emekçiler sadece, mal ve hizmet üretimi ile üretimin bir parçası olan ulaştırma (nakliye) sektöründeki emekçilerdir.[4] Oysa burjuva milli gelir hesaplarında, bu kesimler için katma değer hesaplaması yapılır. Dolayısıyla ortaya oldukça yanıltıcı sonuçlar çıkar.

Burada, genel olarak hizmetler sektörünün üretken olmadığını söylemek doğru değildir. Geçmişte, SSCB’de yapılan milli gelir hesaplarında yanlış bir şekilde hizmetler sektörü tümüyle üretken olmayan sektör olarak değerlendirilmiştir. Buradaki karışıklık, metanın tanımından kaynaklanmaktadır. Sovyet istatistikçileri, metayı sadece elle tutulur fiziki bir ürün olarak değerlendirmiştir. Hizmet üretiminde, üretimi ve tüketiminin eş zamanlı olması nedeniyle ortaya somut, fiziksel bir ürün çıkmaz. Ama metayı tanımlayan temel unsur, fiziksel bir ürün olması değil, kullanım değeri ve değişim değerine sahip olmasıdır. Bu çerçevede, otel çalışanları, restoran çalışanları, temizlik şirketi çalışanları gibi hizmetler sektöründe çalışan emekçiler artı-değer ürettikleri için üretken emekçidir. Yine eğitim, sağlık gibi kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi (ya da kısmen de olsa ve kamu kesimi tarafından sürdürüldüğü halde ticarileştirilmesi) ile birlikte, bu sektörlerde çalışan öğretmen, hemşire, doktor gibi çalışanlar da üretken emekçi haline gelmiştir.

Ücretli emeğe dayalı üretim, kendi içinde, ücretleri gelirden ödenen, hizmetçiler, aşçılar, şoförler, korumalar vb. bir alt kesimi de içerir. Bunlar, hizmet ürettikleri halde, üretken emekçi değildir. Burada emekgücü sermaye ile mübadeleye girmez. Yani bunların ürettiği hizmeti satın alan kişiler, bu hizmeti satıp gelir elde etmek üzere değil, kişisel ihtiyaçları için talep ederler. Elbette, bir otelde çalışan aşçı ya da bir şehiriçi servis hizmeti sağlayan bir şirkette çalışan şoför, temizlik firmasında çalışan temizlikçi, hizmet biçiminde bir meta ürettiği için artı-değer üretir ve bu nedenle üretken emekçi sayılır.

Burjuva milli gelir hesaplarında üretken emek ve üretken olmayan emek ayrımına gidilmeden, artı değerin dolaşımı ile ilgili sektörler için de katma değer hesaplandığını vurgulamıştık. Yine bu milli gelir hesaplarında, kamu çalışanları ile ilgili olarak, katma değer hesaplandığı görülecektir. (Bkz. Tablo.I) Oysa kamu çalışanlarının KİT’lerde çalışan işçiler dışında kalan ezici çoğunluğu, üretken emek kategorisine girmeyen, toplumsal düzenin yeniden üretimi (ordu, emniyet, yargı,) alanında ve eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetlerde çalışmaktadır. Bu söylenenden kapitalist işletmeler olan KİT’lerde çalışan işçilerin üretken emekçi olduğu açıkça anlaşılmış olmalıdır.

Özellikle sermaye ile emek arasındaki birincil bölüşüm ilişkisini ifade eden sömürü oranı hesaplanırken, milli gelir hesapları üretken emek üretken olmayan emek ayrımına göre ele alınmadığında, oldukça yanıltıcı sonuçlar ortaya çıkabilir.

Bu sorunları göz ardı ederek, milli gelirin en geniş tanımıyla işçi sınıfı tarafından üretilen toplam değeri ifade ettiği söylenebilir. Bu değerin bir bölümü, işçi sınıfının emekgücünü yeniden üretebilmesi için gereken ücretlere giderken, kalan bölüm burjuvazi başta olmak üzere mülk sahibi sınıfların kâr, faiz, kira ve sigorta gelirleri ile üretken olmayan emekçilerin gelirlerini oluşturur. Ancak burjuva iktisadı, milli geliri açıklarken, sermaye ile bina ve toprak sahiplerinin gelirlerini, bu kesimlerin sahip olduğu üretim unsurlarının üretkenliğinin bir sonucu olarak ele alır. Burjuva iktisadına göre, üretim süreci, firmalar olarak tanımlanan soyut karar birimlerinin emek, sermaye ve doğa biçimindeki üretim faktörlerini, bu faktörlerin sahiplerinden, en düşük maliyetli üretimi sağlayacak şekilde satın alması olarak tanımlar. Ve üretim sürecini, üretim fonksiyonu adı altında matematiksel olarak kanıtlamaya girişir. Ama bunu yaparken, burjuvazinin üretimden aldığı payı meşrulaştırmak için bilimsellik iddiasını bir kenara bırakır. Q=f (K, L, N) biçiminde tanımlanan üretim fonksiyonunda, Q üretim miktarını, K sermayeyi, L emek miktarını, N ise toprağı (binaları) tanımlar. Bu üretim fonksiyonunun her bir üretim faktörüne göre türevi, o üretim faktörünün üretime katkısını verecektir. Marjinal verimlik diye tanımlanan bu katkı, malın fiyatı ile çarpılırsa, her bir üretim faktörünün alacağı pay ya da bu üretim faktörünün fiyatı parasal olarak ifade edilmiş olacaktır. Yalnız burada ciddi bir tutarsızlık vardır. Bir fonksiyonun türevinin alınabilmesi için fonksiyondaki bütün terimlerin aynı cinsten yazılabilmesi gerekir. Oysa burada üretilen mal miktarı (Q) ve emek miktarı (işçi sayısı) fiziki birimler cinsinden yazılabilirken, sermayenin bu şekilde ifade edilmesi mümkün değildir. Sermaye, çok farklı biçimler altında üretime katılır ve fiziksel olarak ifade edilemez. Örneğin bir traktör fabrikasında, 100 işçinin günde 50 traktör ürettiğini varsaydığımızda, ürün miktarı ve işçi sayısı fiziksel olarak ifade edilebilirken, sermaye unsurları olan bir dizi aramalı, makine ve robot kullanılır. Yani bunları işçi sayısı ve ürün sayısı gibi tek bir birime indirgemek mümkün değildir. Burjuva iktisadı bu güçlüğü görmezden gelerek, sermayenin üretime katkısını ölçmek için sermaye mallarının fiyatını dikkate alır. Yani hesaplamaya çalıştığı şeyi, biliniyor varsayar. Burjuva iktisadı, bu mantıksal tutarsızlığa getirilen eleştiriler karşısında metafizik bir piyasa inancı dışında hiçbir sav ileri sürememiştir.

UYGULAMADA MİLLİ GELİR

Milli gelirin ekonomideki bütün sektörlerde üretilen katma değerin toplamı olduğunu yukarıda vurgulamıştık. Hatırlanacağı gibi katma değer, üretim sürecinde canlı emeğin katkısını ifade eden net üründen başka bir şey değildi. Resmi istatistik kurumu (TÜİK) ekonomideki her alt sektör girdi çıktı tabloları oluşturarak, toplam katma değere ulaşmaya çalışır. Bu durumda, milli geliri, ekonomideki ana sektörlerin her birinde ne kadar katma değer yaratıldığına bakarak tanımlamak mümkündür. Ekonomideki ana sektörler olan tarım, sanayi ve hizmetlerin toplam katma değer içindeki payına göre yapılan hesaplamaya, üretim yöntemiyle milli gelir adı verilir. Bu yöntem, ekonominin yapısal özellikleri hakkında kuş bakışı bir fikir verir. Örneğin Türkiye’nin cari fiyatlarla 2010 yılı GSYH’sının sektörel dağılımı Tablo I.’de aktarılmıştır.

 

 

Tablo I. Cari fiyatlarla sektörlerin GSYH içindeki payları

2010

TARIM

8,4

Tarım, avcılık ve ormancılık

8,2

Balıkçılık

0,2

SANAYİ

19,2

Madencilik ve Taşocakçılığı

1,4

İmalat Sanayi

15,5

Elektrik, gaz, buhar ve sıcak su üretimi ve dağıtımı

2,3

HİZMETLER

63,0

İnşaat

4,1

Toptan ve perakende ticaret

11,2

Oteller ve Lokantalar

2,3

Ulaştırma, depolama ve haberleşme

13,3

Mali aracı kuruluşların faaliyetleri

3,8

Konut Sahipliği

11,3

Gayrimenkul, kiralama ve iş faaliyetleri

4,8

Kamu yönetimi ve savunma, zorunlu sosyal güvenlik

4,2

Eğitim

3,3

Sağlık işleri ve sosyal hizmetler

1,6

Diğer sosyal, toplumsal ve kişisel hizmet faaliyetleri

1,7

Eviçi personel çalıştıran hanehalkları

0,2

Sektörler Toplamı

89,3

Dolaylı ölçülen mali aracılık hizmetleri

1,8

Vergi-Sübvansiyon

12,5

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (Alıcı fiyatlarıyla)

100,0

 

Tablo I’de görüldüğü gibi, Türkiye’de tarım sektörü en düşük katma değer yaratan sektör durumundadır. Bu eğilim gelişmiş kapitalist ülkelerde de görülmekle birlikte, bu ülkelerde ücretli işçi kullanan geniş ölçekli kapitalist tarım egemendir. Türkiye’de ise, istihdamın yüzde 25’i tarım sektöründedir. Ve bu kişilerin ezici çoğunluğu, küçük ölçekli aile işletmelerinde tarımsal üretim yapan ücretsiz aile işçisidir.

GSYH, sektörel katma değer toplamına dayanarak hesaplanabileceği gibi, toplam katma değerin toplumsal sınıflar arasında nasıl bölüşüldüğüne bakılarak da hesaplanabilir. Bu yönteme gelir yöntemi denilir. Gelir yönteminde katma değerin ücret, kâr, faiz, kira gibi gelir unsurlarına hangi oranda ayrıştığı dikkate alınır. TÜİK’in sunduğu 2006 yılına ait son rakam, işgücü ödemelerinin toplam GSYH’nın yüzde 26,2’sini oluşturduğunu göstermektedir. Ancak bu rakamın, bir yandan, kapitalist sınıfın bir parçası olan profesyonel yöneticilerin gelirini de ifade ettiği gözden kaçmamalıdır. Yine toplumsal düzenin yeniden üretimi alanında çalışan asker, polis, istihbaratçı, korucu gibi ortalama emekçiden daha yüksek gelir elde eden kesimlerin gelirleri de, bu başlık altında toplanmıştır. Türkiye’deki uygulamada, ücret geliri dışında kalan gelirler, işletme artığı başlığı altında toplanmıştır. Bu rakamın içinde üretici köylülüğün geliri ile kâr, faiz ve kira gibi diğer gelirler yer alır.

Son olarak GSYH, elde edilen toplam gelirin nasıl harcandığına bakılarak hesaplanabilir. Bu yöntem, toplam GSYH’nın nasıl harcandığını gösterir. Katma değerin, ücretler ile kârlar, faiz, kira ve sigorta gelirleri gibi artı-değer ögeleri arasında paylaşıldığını söylemiştik. Bu gelirler, bütün toplumsal sınıflar tarafından öncelikle yaşamlarını sürdürmek için gerekli olan tüketim harcaması şeklinde harcanacaktır. İşçiler ücretlerinin neredeyse tümünü tüketim harcamalarına aktarırlar. Yine ücret geliri elde eden profesyonel yöneticiler, mühendisler, doktorlar gibi toplumsal kesimler ise, gelirlerinin bir bölümünü tasarruf ederler. Kapitalistlere gelince, bu sınıf üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulundurduğu için toplumsal üretimin büyük bir bölümüne kâr biçiminde el koyar. Kapitalistlerin tüketim harcaması için ayıracakları tutar, zorunlu ihtiyaç maddelerinin yanı sıra eğlence ve lüks tüketim harcamalarını da kapsar. Ancak tüm bunlar toplam kâr içinde çok küçük bir meblağ oluşturur. Kalan bölüm ise, daha fazla artı-değer elde etmek üzere sermayeye eklenir. Bu tutara yatırım harcaması denilir. Yine, artı-değerden pay alan diğer mülk sahibi kesimler ise zorunlu ve lüks tüketim harcamalarından kalan miktarı bankacılık sistemine aktararak, yeni yatırımların finanse edileceği kredi havuzunu genişletirler. GSYH’nin bir bölümü ise, devletin doğrudan tüketim harcamalarına, altyapı yatırımlarına ve personel harcamalarına gider. Öte yandan, ülkede üretilen metaların bir bölümü ihraç edildiği için yabancı ülkelerde harcanır. Son olarak, Türkiye’de elde edilen katma değerin bir bölümü, yabancı ülkelerde üretilen metalara harcanır. Başka bir deyişle, başka ülkelerde yaratılan katma değere katkıda bulunur. Dolayısıyla harcamalar yoluyla GSYH hesaplanırken dış ticaret, ihracat-ithalat farkı (net ihracat) bulunarak hesaplamaya dahil edilir. Sonuç olarak, harcamalar yöntemiyle GSYH hesaplamasında tüketim harcamaları, yatırım harcamaları, devlet harcamaları ve net ihracat kalemleri yer alır.

Tablo 2. Harcamalar Yöntemine Göre GSYH

(cari fiyatlarla)

 

GAYRİ SAFİ YURTİÇİ HASILA 2010

1.105.101.110

YERLEŞİK HANEHALKLARININ TÜKETİMİ

786.079.201

DEVLETİN NİHAİ TÜKETİM HARCAMALARI

157.451.278

Maaş, Ücret

87.344.368

Mal ve Hizmet Alımları

70.106.910

YATIRIM HARCAMALARI

206.879.576

Kamu Sektörü

42.558.113

Makine- Teçhizat

6.426.472

İnşaat

36.131.641

Özel Sektör

164.321.462

Makine- Teçhizat

108.826.482

İnşaat

55.494.980

(*) Stok Değişmeleri

15.646.824

MAL VE HİZMET İHRACATI

233.076.618

(EKSİ) MAL VE HİZMET İTHALATI

294.032.387

Harcamalar yoluyla milli gelir hesapları bağlamında değinilmesi gereken en önemli konu, bu yöntemde hesaplamalar kapsamında yer alan yatırım harcamaları kalemi içinde, ilgili yılda üretilen ancak satılamayan metaların yer almasıdır. Sermayedarlar açısından meta-sermayeyi ifade eden bu büyüklük, “stok değişmeleri” başlığı altında değerlendirilir. Ekonominin durgunluk ya da daralma yaşadığı dönemde bu rakam büyük meblağlara ulaşır. Milli gelir metodolojisiyle ilgili bu genel bilgilerin ardından, milli gelirin mutlak büyüklüğü ile kişi başına milli gelir arasındaki farka dikkat çekmek yararlı olacaktır.

Bilindiği gibi, Türkiye ekonomisi dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer almaktadır. AKP hükümeti ve yandaş basın, bu olguyu sıkça AKP döneminde yaşanan “büyüme mucizesi”ne bağlamaktadır. Oysa Türkiye, 1980’li yıllardan bu yana, satın alma gücü paritesine göre (döviz kuru yerine satın alma gücüne göre hesaplanan reel kura dayalı) hesaplanmış GSYH büyüklüğü bakımından 20 büyük ekonomi içinde yer almaktadır. Bu olgunun temel nedeni, Türkiye’nin büyük bir nüfusa sahip olmasıdır. Kapitalist gelişmenin düzeyi bakımından daha anlamlı gösterge, GSYH’nın ülke nüfusuna bölünmesiyle elde edilen kişi başına GSYH rakamıdır. 2010 yılı rakamlarına göre, Türkiye, kişi başına GSYH bakımından dünya sıralamasında 60. sıradadır. Elbette kişi başına GSYH’nin, ülke içindeki gelir bölüşümünü dikkate almadığı unutulmamalıdır. Türkiye, emek hareketinin yaşadığı gerileme nedeniyle gelir bölüşümü açısından dünyanın en adaletsiz ülkelerinden birisi haline gelmiştir.

Kişi başına GSYH konusunda hükümet sözcüleri ve sermaye basınının AKP yandaşı kesimi, sıkça AKP döneminde kişi başına milli gelirin 3500 dolardan 10.000 doların üzerine çıktığını iddia ediyor. Normalde ciddiye alınmaması gereken bu iddia, propaganda malzemesi olarak kullanılınca, aslında bütün iktisatçıların bildiği bir gerçeği hatırlatmak gerekiyor. GSYH’nin 10.000 doların üzerine çıkması, GSYH hesaplamalarında 2006 yılında gerçekleştirilen teknik düzeltmeden ve AB sistemine uyum sağlamak amacıyla hesaplama yönteminin değiştirilmesinden kaynaklandı. AKP’nin hükümet yıllarında, kişi başına GSYH artışı, yaklaşık olarak yüzde 33 olarak gerçekleşti. AKP’nin 8 yıllık iktidar dönemi dikkate alınırsa, bu durum, kişi başına gelirin yılda ortalama yüzde 4 civarında büyüdüğünü göstermektedir.

Buraya kadar söylenenlerden, burjuva milli gelir hesaplarının Marksist bilimsel ekonomi kategorilerine göre ele alınmasının işçi sınıf hareketi açısından daha anlamlı çözümlemeler yapmak için zorunlu olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu yöndeki çalışmaların değerlendirilmesi başka bir yazının konusu olacaktır.



[1] İngilizce’de 18. yüzyıla kadar sermaye yerine “stock” teriminin kullanılması bu algılamayla bağlantılıdır.

[2] Karl Marx, Artık Değer Teorileri, c. I., Çev. Y. Fincancı, Sol Yayınları, Ankara, 1998, sf. 325-6.

[3] Milli gelir istatistiklerinde hesaplanan bir başka kavram ise, Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH)’dır. GSMH kavramı, belli bir yılda belli bir ülkenin vatandaşlarının ülke içinde ve yurtdışında elde ettiği katma değeri (kâr ve ücretleri) dikkate alır. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’da (GSYH) ise, esas olan ülke içinde yaratılan katma değerdir. Örneğin yabancı bir firmanın Türkiye’de el koyduğu artı-değer GSYH içinde yer alır. Ama Mısır’da yatırım yapan Türk kapitalistin el koyduğu kâr Türkiye’nin GSYH’si içinde değil, GSMH’si içinde yer alır. Benzer bir şekilde, Almanya’daki Türkiyeli işçinin ücretlerinden artırarak Türkiye’ye gönderdiği paralar GSMH hesapları içinde yer alırken, Türkiye’de çalışan Gürcü işçilerin burada kazanıp burada harcadığı ücret gelirleri Türkiye’nin GSYH hesapları içinde yer alır. GSMH ile GSYH arasındaki fark “net dış alem faktör gelirleri” başlığı altında muhasebeleştirilir.

[4] Bu tartışma, şu yazıda geliştirilen tartışmaya dayanıyor: Sungur Savran, E. Ahmet Tonak, “Üretken Emek ve Üretken Olmayan Emek: Bir Açıklığa Kavuşturma ve Sınıflandırma Denemesi”, Praksis, sayı 16, Güz 2007