“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Almanya-türkiye gerilimi, abd'nin libya operasyonu ve türkiye Dış politikada yeni düğümler

Uluslararası ilişkilerin Sovyetler Birliği'ndeki çözülmenin kesinleşmesinden sonra yaşadığı gelişmeler, "Yeni Dünya Düzeni" kavramının, yalnızca bir konjonktürü tanımladığını, dünyanın en azından uzunca bir süre yaşayacağı bir dönemin temel özelliği olmadığı görüldü, "Yeni Dünya Düzenimin, propaganda edildiğinin aksine, "uluslararasında yeni bir barış dönemi" yaratmaktan çok güncel çelişmeleri özel dengeler içinde çözmeye yönelik bir taktik politika olduğu ve özellikle Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerindeki gelişmelerin kamuoyuna yansıtılış biçimiyle ilgili bir medya sloganı olarak işlendiği şimdi daha açık görülüyor.
Henüz Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adının, nükleer güç, Doğu Avrupa başta olmak üzere, dünyanın pek çok köşesinde siyasi ve ekonomik egemenlik, dünyanın paylaşılması savaşında göz ardı edilemez bir süper devlet anlamını taşımaya devam ettiği gecen iki yıllık son devirde. Gorbaçov önderliğindeki politika, bu kavramı, gerek SSCB'nin yeniden düzenlenmesi süreçlerini, gerekse bu süreç boyunca emperyalistler-arası ilişkilerde geçerli olması istenen temel uzlaşma noktalarını belirlemek için ortaya atmıştı.
Bir yandan nükleer silahlar tarafından oluşturulduğu ileri sürülen "toptan yok oluş" tehdidine son verilecekti, diğer yandan da, bundan böyle her ülkenin kendi iç yönetiminde geçerli kılacağı ilkeler belirlenmiş olacaktı. Savaşsız, diktatörlüksüz, insan haklarını temel alan bir d uma vaat ediliyordu.
"Yeni Dünya Düzeni'' kavramının, o zamanki iki süper devlet arasındaki anlaşmayı bütün dünya ilişkilerini belirleyecek bir kapsamda olduğu propagandası, ağır bir sis tabakası halinde sonraki sürecin bütün olaylarının üstünü örttü. Kamuoyu, barış, demokrasi ve insan hakları ideallerinin önde gelen temsilcisinin ABD olduğuna inanmaya zorlandı. ABD, elde ettiği moral üstünlüğü, "Yeni Dünya Düzeni"nin kurucusu ve kollayıcısı olarak kendisini kabul ettirme noktasına kadar zorladı ve "uluslararası adalet jandarması" rolünü üstlendi. ABD'nin Sovyetler Birliği'nin etki ve hegemonya alanlarını bir bir terk etmesinin ardında, buraları rakipsiz olarak ele geçirme girişimi, "Yeni Dünya Düzeni"nin bir ABD düzeni olduğu konusunda, barış, demokrasi ve insan hakları çağına girildiğinden kuşku duymayan en iyi niyetli yorumcularda bile "ciddi endişeler" ve korkular yaratmaya başladı. ABD, "adalet jandarmalığı" rolünün ilk sahnesini, Körfez'de Irak'a karşı oynadı.
Körfez krizi ve Irak'a karşı düzenlenen operasyon, büyük kamuoyu aldatmacaları içinde ABD'nin görülmemiş bir destekle hareketi yürütmesi sonucunu verirken, diğer yandan belli belirsiz, yeni yaratılan ortamın, çelişkisiz ve istikrarlı bir uluslararası ilişkiler ortamı olamayacağının da ilk işaretlerini verdi.
Sovyetler Birliği ile ABD'nin ayrı askeri ve siyasi kamplar olarak karşı karşıya durduğu günlere ait olan özel güç dengesi eridikçe ve ABD dünya hegemonya sahnesinde yalnız kalma eğilimini güçlendirdikçe, Sovyetler Birliği'ne karşı kurulmuş ittifak da kendi içinde çatlaklar doğurmaya başladı. Soğuk savaş ve karşıt askeri paktlar dönemi boyunca kendi varlıklarını ve etkilerini bu denge içinde tanımlamaya zorlanmış bulunan diğer emperyalist güçlerin kendileri için de bir yer aramaları zamanının geldiğini bildiren çanları çaldı.
Birinci ve İkinci emperyalist savaşlar öncesinde, daima emperyalistler-arası paylaşım mücadelesine gecikerek ama en zinde ve güçlü taraf olarak giren Almanya, bugün gene benzeri bir pozisyonda bulunduğu izlenimi veriyor. Bugüne kadar en sıkı müttefiki olan, Avrupa'da ve üçüncü ülkeler nezdinde temsilciliğini yaptığı ABD ile ciddi çelişmeleri olduğu ve bu çelişmelerin sertleşme potansiyeli taşıdığına dair işaretler, son günlerin olayları içinde bir kez daha görüldü. ABD'nin, askeri ve siyasi bakımdan, Sovyetler Birliği'nin varlığı koşullarında Almanya'nın yalnız müttefiki değil, aynı zamanda gerçek anlamda "patronu" olarak kaldığı günler, şimdi geride kalmaya başlamıştır. Almanya yalnızca ABD’den farklı değil, ona karşıt politikalar da izlemeye aday olarak kendisini yeniden organize etmektedir.
"Duvar"ın yıkılması, "Birleşik" bir Almanya doğurmakla kalmamış, Almanya'nın, emperyalistlerin gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu bile bile propaganda ettikleri "barış dünyası"nın, "kutupsuz dünya"nın kurulmasının başlıca engellerinden birisi olabileceğini de göstermiştir. Sermaye birikiminin düzeyi, işgücü fazlası ve ucuz işgücü olanakları, sanayi malları üretimi bakımından yüksek yoğunlaşma ile karakterize olan Alman emperyalist ekonomisi, bütün bu olguların iç etkileri bakımından da, kapitalizmin olağan çelişmelerini derinleşerek yaşama sürecine girmiş bulunuyor. Büyümenin ve krizin çelişmeli bütünlüğü içindeki Alman ekonomisinin ihtiyaçları, dış politika alanında, eski emperyalist müttefikleriyle ilişkisini yeni kurallara göre düzenlemeyi dayatıyor. Buna göre, Almanya, kendisi için kendi hedeflerini gözeten ve diğer emperyalistlerin değirmenine su taşımaktan büsbütün kopan bir yola girmek zorundadır. Almanya'nın geniş, sürekli ve istikrarlı bir pazara olan ihtiyacı büyümektedir ve bu ihtiyacı orta ve uzun vadede karşılayacak fırsatlar, günümüzün dünyasında çoğalmıştır. Almanya, olağan rekabet kuralları içinde çözüm bulamayacağı sorunlarını, diplomasinin ve politikanın, gizli, üstü örtülü araçlarını kullanarak gidermeye yönelmiş görünmektedir. Bu açıkça, emperyalistler arasındaki çelişmeler alanına "elde kılıçla" girmenin başlangıcı demektir.
NATO ve ABD merkezli emperyalist politik ilişkiler sisteminde. Varşova Paktı ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin varlığı belirleyici öğe idi. Her girişim, ekonomik, politik, askeri ya da kültürel her mücadele, ceninde sonunda bu "iki kutuplu", gerilimli alanın üzerinde cereyan ediyordu ve sonuçları bakımından da bu alanın işleyişinin gereklerine bağlanıyordu. Global çıkarları bakımından bu alan üzerinde kalmaya zorunlu olan emperyalist ülkelerin her biri, kendi çıkarlarını, kendi hesaplarını bu alanın genel ilişkileri içinde çözmek durumundaydı. Bu çerçevede, ABD, elindeki silah gücüyle, mali ve iktisadi imkânlarıyla, siyasi gücüyle ve kontrol mekanizmalarıyla, diğer emperyalistlerin tartışılmaz patronluğunu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında eline geçirmişti ve bu durum, büyük ölçüde değişiklik göstermeden, "Doğu Bloğu”nun yıkılışına kadar devam etti.
Şimdi bu çerçeve, dünya ilişkilerini sabit iki eksen etrafında hareket ettiren genel durum son bulmuştur. Bu çerçevenin artık geçersiz olduğuna inananların başında gelen Almanya, aynı zamanda bütün eğilimleriyle bu çerçevenin gerçekten aşılması için eyleme geçen ilk emperyalist ülke de olmuştur. Dünyanın iki ana uçla tanımlandığı dönemin sona ermesiyle, Batı emperyalizminin kendi içinde yeni uçlar doğuracağı, görünürdeki entegrasyonun ve bütünlüğün parçalanacağı, bilinmeyen bir şey değildi, Bu gelişme, esasen varolan ancak, temel çatışma ekseni dolayısıyla üstü örtülmüş bulunan çelişmelerin açığa çıkmasından başka bir şey değildi.
Şu anda Almanya ile diğer emperyalistler, özellikle de ABD arasındaki çelişmeler, gerçek boyutlarıyla açığa çıkabilmiş değildir. Şu anda çelişkilerinin ifadesini, aktif bir "muhalefet" düzeyinde tutan Almanya'nın, özellikle ABD ile olan çelişmelerini, daha çok, üçüncü ülkelerle olan ilişkisi aracılığıyla sergilediği söylenebilir,
Mart ayının son günlerinde Türkiye, Newroz olayları gerekçe gösterilerek bu türden bir üçüncü ülke rolü oynadı, Nisan ayında da bu rol Libya'nın üzerine düştü.

ALMANYA İLE TÜRKİYE'NİN NEWROZ BUNALIMI
Kuşkusuz, Almanya'nın Türkiye'de Newroz ve Libya'da "iki ajan" olayları sırasında takındığı tavrın, özel olarak ABD ile ya da diğer emperyalistlerle olan ilişkisinden bağımsız özel nedenleri vardır.
Newroz bahane edilerek Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından Kürdistan'da başlatılan operasyonlar sırasında, bunu daha önceden bekleyen ve çeşitli vesilelerle Türkiye'nin Kürdistan politikasına karşı eleştiriler yöneltmiş bulunan Almanya, silah sevkıyatını kestiğini ilan etti. Gerek NATO çerçevesinde, gerekse ikili ilişkiler içinde, silahlı kuvvetlerinin ihtiyaçlarının büyük bir kısmını ABD'den ya da dolaylı olarak. Almanya'dan sağlayan Türkiye için, bu gerçekten ciddi sonuçlar doğuracak bir tutumdu.
Resmi çevreler ve doğrudan yöneltilebilen basın, Almanya'nın tutumunu "anlayışsızlık", "yanlış anlama" gibi gerekçelere sığdırmak istediler. Almanya'nın Avrupa ve ABD ilişkileri içindeki yerini ve gelecekteki Avrupa Topluluğu üzerindeki etkisini hesap ederek hükümet, gene bir kısım basının değerlendirmelerinde kullandığı terimle "soğukkanlı" davrandı. Almanya'nın "doğru"lan er geç göreceğinin umut edildiği açıklandı, diplomatik dilin inceliklerinin kullanılmasından vazgeçilmedi. Türkiye'nin operasyonlarının, terörizmi hedef aldığına dair kanıtlar sıralanırken, "şu anda dünyada NATO ülkelerini ve savunma alanlarını tehdit eden en büyük tehlikenin terörizm olduğu" Öne sürüldü. Bu ana fikrin, Almanya'yı ikna edeceğinden emin olunduğu, sonradan Almanya'nın tavrı değişmeyince hiddetlenen Demirel'in sözlerindeki hayal kırıklığından anlaşıldı: "Onlar, Baader-Meinhoff’a ne yaptılarsa, biz de onu yapıyoruz!" Buna karşılık, Türkiye'nin Bonn büyükelçisi, resmi tutumu en ince biçimde ifade eden sözcü oldu: "Durumu abartmamak gerekir. Alman basınında Türkiye ile ilgili bazı haberler çıkmış. Biz kendilerine konuyu anlattık, bu haberlerin aslı yoktur. Alman kamuoyunda eksik ve yanlış bilgiler bulunuyor. Biz gerçekleri anlatıyoruz. Bu bakımdan yanlış bilgiler, izlenimler ortadan kalkacaktır" Büyükelçinin sözlerine inanılacak olursa, Alman hükümeti, bir NATO ülkesine yaptığı silah yardımını, gazetelerdeki haberleri okuyarak kesebiliyordu.
Almanya'nın silah sevkıyatını durduran kararı Türk iç politikasında en gerilimli günlerin, "bahar Sendromu", "Newroz bunalımı", "ayaklanma" gibi kavramlarla örülmüş ortamında gündeme geldiğinden ve Türkiye'nin o günlerdeki başlıca çelişkisiyle ilgili olduğu için milliyetçi çevrelerin özel tepkisine konu oldu. Milliyetçi öfkenin küfre dökülmesi işi, basında bu işi gönüllü olarak bihakkın yapacak kalem erbabına bırakıldı. Manşetler. "Domuz Alman", "Arkamızdan hançerlendik", "Ödlek Alman, PKK'dan Korktu. Silah Vermiyor". "Vermezsen Verme Be!", gibi "milli hisleri" yansıtan sloganlarla dolduruldu. Bu arada. ABD'nin PKK'ya karşı tavır alması, "Aferin Amerika'ya", "Dostumuz Düşmanımız Belli Oldu" gibi sloganlarla övüldü.
Almanya'nın Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar üzerindeki hesaplarıyla bu tavrı arasındaki ilişkiler ise gene şoven milliyetçi bakış açısından. "Türkiye'nin gelişmesini önlemek" amacına bağlanarak, emperyalist ilişkiler sitemi içindeki yeri geçiştirilerek ele alındı. Şoven basın, "Almanya'nın hesaplarının önündeki en güçlü engelin Türkiye olduğu" tezini işledi.
Almanya'nın silah ambargosu uygulamasının gerçek nedenlerinin ne olduğuna dair bir saptama yapılmaksızın olasılıklar üzerinde duranlar ise, o sırada Almanya'nın gündeminde bulunan eyalet seçimlerini öne çıkardılar. Cumhurbaşkanı Özal da, bu yorumun genelleşmesine ve resmi tutumun dışında bir yorum olarak işlenmesine önayak oldu. Özal'ın yorumuna göre, Almanya'da bazı güçler, PKK'yı destekliyorlardı ve bu güçlerin politikayı etkileme potansiyeli vardı. Bir ihtiyat payı bırakan Özal, "Belki bizzat hükümet değil, ama bu gruplar, açık surette Türkiye'nin karşısında terör örgütünü destekliyorlar" diyordu. "Bazı kuruluşlar, insan hakları vesaire adı altında resmen PKK'ya destek veriyorlar. Bay Genscher'in yaptığı iç politikadır. Kendi iç politikası. Önlerinde seçimler var. Ye bu gruplardan istifade etmek için Türkiye'yi kullanmıştır. Ama yaptığı iş fevkalade yanlıştır. Hitler Almanyası da bunu yaptı. Ekonomik gücünü kötü şekilde kullanarak ve bu şekilde tehditler savurarak yaparsa, çok kısa zamanda yanlış olduğunu görecektir."
Özal'ın kehaneti gerçekleşti! Almanya. Türkiye'ye uyguladığı "geçici silah ambargosu". TC’nin Kürdistan’daki Newroz operasyonunun esası bakımından sona ermesinden sonra kaldırıldı. Gerçekte ambargo, "Almanya'nın gerçekleri görmüş olmasından değil, iç politika bakımından bir gösteri, dış politika bakımından ise ABD-Türkiye ilişkileri karşısındaki tavrın ciddiye alınması gerektiği konusunda bir uyarı mahiyeti taşıyan oyunun amacına ulaşmış olmasından kaynaklanıyordu. Özal bunu söylemese bile, hemen hemen bütün beklentiler, ambargonun en çok bir hafta süreceği yolundaydı.
Şu anda, Almanya ve Türkiye ilişkileri, özellikle geçen hafta içinde Genscher'in görevinden uzaklaşmasıyla birlikte, "normal" seyrini bulma eğilimine girdi. Alman siyaset çevreleri ve kamuoyu odakları, Genscher'in istifasında. "Türk politikasındaki yanlışlıkların rol oynadığı" yorumunu yaptılar.
Böylesine önemli bir siyasi kararın, tek başına Genscher'den çıkmadığını, Alman devlet yetkililerinin, Kohl dâhil Türkiye'ye uygulanan geçici silah ambargosunu bir hükümet politikası olarak uyguladıklarını bilenler için bu "sorumlu tek adam" yorumunun fazla önemi yoktur.
Almanya'nın. Newroz bunalımını pek çok etkenle birleşen bir "master plan" çerçevesinde uyguladığı bir gerçektir.

"BÜYÜK ALMANYA" HEDEFİNİN ESAS UNSURLARI
Almanya'nın Doğu Avrupa ile birleşmesi sırasında, bütün Avrupa'da. Almanya'nın eski emperyalist savaşlardaki rolü hatırlatılarak, yeni dönemde de. Almanya'nın yeni bir savaşın nedeni olacak politikalar izleyeceği endişesi yayılmıştı. Almanya'nın üçüncü süper güç olarak uluslararası ilişkiler sahnesine çıktığı, büyük Alman sanayinin ve ileri teknolojisinin, yeni bir paylaşım savaşını öngörmeksizin yaşayamayacağı tahlilleri yapılmıştı. Avrupa'nın onde gelen basın tekelleri, ağız birliği yapmışçasına Almanya'nın üzerindeki Anglo-Amerikan denetiminin önemini propaganda etmişti.
Gerçekte, bütün bir İkinci Savaş sonrası dönemde, Almanya, ABD'nin Avrupa’daki siyasi ve iktisadi karakolu rolünü oynamıştı ve ABD politikalarının Avrupa'daki sözcüsü olmuştu, Almanya.  Politika ve diplomasi alanında, kendi kimliği ile konuşan bir ülke görüntüsü vermiyordu.
Bununla birlikte, Alman sermayesi ile ABD sermayesi arasında, sanayi ürünlerinin pazarlanması konusunda, siyasete fazla yansımayan, uluslararası ilişkiler alanında Alman- ABD ilişkilerini zorlamayan bir rekabet söz konusuydu. Bu, yukarıda da değinildiği gibi tamamen Sovyetler Birliği'nin varlığı koşuluna bağlıydı.
Birleşik Almanya'nın gerçekleşmesi sürecinde Almanya, diğer emperyalistlerde uyanan endişeyi gidermek üzere, kendisinin AGİK ve AT ilişkilerinin bir parçası olarak değerlendirilmesini istemiş, böylece bu kurumlar çerçevesinde gerçekleşen ilişkilere aykırı bir tutumun söz konusu olamayacağını açıklamak ihtiyacını duymuştu. Ne var ki, Almanya, söz konusu kurumları, herhangi bir emperyalist girişimin engeli olarak tanıtır ve kendisi hakkındaki kuşkulara karşı bu kurumların güvencesini ileri sürerken, söz konusu kurumlar içindeki etkinliğini pekiştirmek, belirleyici söz sahibi ülke haline gelmek için de birçok girişimde bulunuyordu. Örneğin, Yugoslavya ile ilgili tutumunda, AT ülkelerini kendi politikasının peşine takmayı başarmıştı. Bu, özellikle ABD ile ilişkileri daima sorunlu ve çelişkili olmuş olan diğer Avrupa ülkelerini kendi etrafında seferber etme imkânı gösteren bir örnek olarak belleklere yerleşti. Almanya, söz konusu platformlarda kendisini destekleyecek bir çoğunluk sağlayamasa bile, tek başına hareket etmekten çekinmiyor.
Türkiye ile olan ilişkilerinde de benzer bir olay tekrarlandı. Türkiye konusunda Avrupa Parlamentosundan karar çıkarma girişimi karşısında, Yunanistan ve Kıbrıs dışında "ciddi" destek bulamadı. (Kıbrıs sözcüsü, Türk basının abartma ve kışkırtma dolu üslubuyla bildirdiğine göre, "Lafla destek olmaz, PKK'ya silah verilmelidir" demişti!) Buna rağmen Almanya, tek başına kararını uygulamaktan geri durmadı. Hollanda, "prensip olarak" Almanya'nın tutumunu desteklemekle birlikte, Türkiye'ye karşı aktif bir yaptırıma girişmedi. Fransa, AT'nin tutum almasına yönelik girişimlerin ertelenmesi çağrısıyla, Almanya'yı köstekledi. Portekiz, "Türkiye'nin harcanmaması gerektiğini bildiren bir tavır takındı. İngiltere, İtalya ve İspanya da, Almanya'yla "uyumlu davranmakta isteksizlik gösterdiler'". Böylece, NATO, AT, AGİK gibi kuruluşlardaki etkisine rağmen, Almanya kendi tutumunun genelleşmesi konusundaki girişimlerinde başarısız kaldı. Almanya'nın çağrıda bulunduğu birçok devlet, "Kürdistan'daki durumu iyi belirlemek gerekir", "Ankara'daki elçiliğimizden yeterli değerlendirmeyi alamadık". "Şu andaki bilgilerimiz yetersiz" vs, gibi cevaplar verdiler. Bütün bu farklı duruşların altında, Almanya'nın "insan hakları, sivil katliamı" vs. gibi sloganlarına inanılmadığı, hatta bıyık altından gülündüğü seziliyordu.  Bütün emperyalist eşkıyalar, gündelik politikaların sloganları altında hangi gerçeklerin yattığını iyi biliyorlardı. Almanya'yı kendi başına çıktığı seferde yalnız bırakmak, hepsinin ortaklaşa çıkarları söz konusu olmadıkça, kaçınılmaz bir sonuç olarak doğacaktı.
Almanya'nın desteksizliğine karşı, Türkiye, ABD'nin gösterişli desteğini arkasına almış olmaktan mutluydu. Türk basını, durumu "Aferin Amerika’ya" sloganında en bayağı şeklini bulan değerlendirmelerle kutladı! Bu olay aynı zamanda, çelişmenin, uluslararası bir boyutu olduğunu, özellikle de ABD ile Almanya'nın Ortadoğu politikalarının birbirlerini dıştalayan bir içerik etrafında geliştiğinin göstergesi oldu.
Almanya'nın "Kürt Sorunu”na ilgisi, sadece Newroz olayları sırasında ortaya çıkmış değil. Almanya, bir süredir, ısrarlı bir şekilde, "Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını" istiyor ve Türkiye ile ilişkilerinde bu ilkeyi bir sıkıştırma aracı olarak kullanıyor. Kendi deyimleriyle, "Kürt faktörü" emperyalist Alman politikalarında önemli bir yer tutuyor.
Nedir Almanya'nın Türkiye'den istediği? Bu soru, "Neden Almanlar PKK'yı destekliyor" sorusundan daha anlamlıdır. Çünkü gerçekte, Almanya hiç bir zaman dolaysız olarak PKK'yı desteklememiştir. PKK ile ilgili politikalarında, Almanya açısından Kürt halkı ya da PKK değil, bölge ve dünya çapındaki planları önemlidir.
Sovyetler Birliği'nin dağılması sürecinde, Türkiye, ABD'nin soğuk savaş dönemindeki planlarının bir başka zeminde sürdürücüsü olma rolü ile ortaya çıktı. Orta Asya, Kafkasya, ve Orta Doğu'daki Amerikan politikalarının başlıca takipçisi, acentesi olarak Türkiye bu rolü benimsemiş bulunuyor. Daha önceki yazılarımızda da kısaca değindiğimiz gibi, Almanya, Türkiye'nin ABD ile giriştiği bu işbirliğinden hoşnut değil. Bunun göstergesi sayılabilecek bir olay, Doğu Almanya'dan dönen Sovyet askerleri için yapılacak konutlar konusunda, Türk ve Alman firmalarının rekabeti sırasında yaşanmıştı. İhaleyi Türk firmaları kazanmasına rağmen, Bonn hükümeti, siyasi ağırlığıyla inşaatı, Alman firmalarının üstlenmesini sağlamıştı. Türkiye, kaybetmiş olsa da, Almanya ile rekabet edecek düzeye geldiğini propaganda ederek avundu. Fakat bu olay, sıradan, basit bir firmalar rekabeti olarak değil. "Almanya ile Türkiye arasında Asya'da rekabet" olarak adlandırıldı. Bu küçük gösterge, Türkiye'nin ABD gibi bir süper emperyaliste dayanmaksızın, bölgedeki etkinliğini ve varlığını sürdüremeyeceğini de gösteriyordu.
"Büyük Almanya" hedefi, Asya, Orta Doğu, Kafkasya ve Balkanlar'daki girişimlerde kendisini gösterdiği gibi, dünya çapında bir hegemonya ve pazar kavgasını gerektiriyor.

LİBYA, ABD GERGİNLİĞİNDE ALMANYA
Libya ile ABD arasında, son ayların gündemini meşgul eden olay, Almanya ile diğer emperyalistler arasındaki çıkar çatışmasının bir başka örneğini sergiledi.
1986'da ABD. Libya'ya karşı giriştiği askeri eylemle, bu ülkenin, Müslüman Afrika'daki muhalif ve direnen tutumunu kırmak istemişti. Site Körfezi ablukası ve ardından gelen bombardıman, gerek Akdeniz ölçüsünde ABD hegemonyasının korunması bakımından, gerekse, Libya'nın takındığı radikal tutumun cezalandırılması ve yandaşlarına ibret dersi olmak bakımından önem taşıyordu.
Libya, son aylarda emperyalist terörün yeniden hedefi haline geldi.
1988 yılı 21 Aralık gecesi, İskoçya'nın Lockerbie kasabası üzerinde bir sabotaj sonucu düşen uçağın sorumluluğunu, ABD ve İngiltere, "uzun araştırmalar sonucunda" Libya'nın üzerine yıkmaya karar verdiler. İki Libyalı ajanın adı öne sürülerek, yargılanmak ve cezalandırılmak üzere kendilerine teslimini istediler. Libya'nın bu talebi reddetmesi üzerine, ABD konuyu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gündemine getirerek, uluslararası planda bir saldırı başlattı. Fransa'nın da desteği ile ABD ve İngiltere’nin saldırısı, gerçek anlamda bir uluslararası saldırı halini aldı.
Libya'nın adı geçen iki ajanı kendi kurumlan içinde gözaltına alıp yargılayacağını açıklaması, koparılan gürültüyü hafifletmedi. Trablusgarp hükümetinin ajanların Lahey'de uluslararası bir mahkemede yargılanması önerisi de reddedildi. ABD ve İngiltere kendi taleplerinde ısrar ettiler. Libya daha fazla gerilemeyince de, ekonomik ablukaya alındı. Türkiye, bu ablukaya ilk katılan ülkelerden biri oldu. Bu süreçte Almanya, gene emperyalist "müttefiklerinden" farklı bir tutum takındı.
Almanya, sanayide kullandığı petrolün özelliklen bakımından Libya ile ilişkileri en sıkı olan Avrupa ülkelerinden biri. Libya petrolü, Ortadoğu petrolüne göre, daha kolay rafine ediliyor, yüksek kaliteli ve Alman sanayi teknolojisinin ihtiyaçlarına daha kolay cevap veriyor. Alman sanayisinin petrol ihtiyacının büyük bir bölümünü bu özellikleri dolayısıyla Libya sağlıyor. Geçmişte, Almanya'nın Libya'da gizli askeri fabrikalar kurduğu da biliniyor.
Bu ilişkiler, ABD ve İngiltere'nin bölgede ABD hegemonyasının sürekliliğini sağlamaya yönelik operasyonlarının nihai amacıyla birleşince, Almanya, emperyalistlerin patronuyla olan çelişkilerinin sergilendiği yeni bir tavır takınmaya zorlandı.
Olayın en önemli sonucu, "Yeni Dünya Düzeni"nin, propaganda edilen içeriğinden farklı bir dünyada yaşamakta olduğumuzu göstermesi oldu. Belki de Almanya, "Duvarın yıkılışıyla sembolü haline geldiği "Yeni Dünya Düzeni" umudunun içi boşluğunu göstererek herkesin gerçekle yüz yüze gelmesine yol açıyor. Bunun gibi, Libya'nın ve Kürdistan'ın Almanya bakımından ne anlama geldiğini de anlamayı kolaylaştırıyor.

* * *
Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi gibi, küçük bölge devletlerinin kendi egemenliklerini pekiştirme mücadelesi de, emperyalistler-arası ilişkilerin karmaşık ağı içinde, bin bir hesap ve çıkar çatışmasının ortasından geçerek kendi yolunu çizmeye çalışıyor.
Emperyalistlerin kendi çıkarları için, ulusların varlık mücadelesine yandaş görünmelerine, onları destekledikleri görüntüsü vermelerine bakarak, bu mücadelelerin meşruluğu ve haklılığı tartışma konusu yapılamaz.
Ancak bunun yanında, ulusların ve halkların, emperyalistlerin tutumları konusunda uyarılmaları da aynı derecede önemlidir. Kürt halkı, ya da Libya, özel konjonktürde gerçekleşen olaylara bakarak, hiç bir emperyalist hakkında umut beslememeleri gerektiğini bilecek kadar tarihi tecrübeye sahiptirler.

Mayıs 1992