“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

İdamlarının yirminci yılında: Denizler

Yoldaşları, dostları, gençlik arkadaşları ve Denizler denilince içinde, devrime, demokrasiye, insan olmaya dair bir şeyler kıpırdayan herkes, idam edilişlerinin yirminci yılında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ı, adlarına yakışır biçimde anmaya hazırlanıyor.
Emperyalizmin dizginsiz bir biçimde dünyanın her köşesinde dilediğince davranma özgürlüğünü elde ettiğine inandığı günümüzde, onların adı anti-emperyalist gençlik ve halk mücadelesinin bayrakları arasında bulunmaya devam edecektir. Onların halka ve gençliğe bıraktığı en önemli miras olan yurtsever, anti-faşist ve anti-emperyalist mücadele ruhunun, bugün küçük görülmesine, yozlaştırmasına, gereksiz bir maceracılık olarak adlandırılmasına karsı bir ses olacaktır bu anma süreci, Onların ve diğer şehit arkadaşlarının anısı, emperyalist gericilik, ırkçılık ve şovenizm tarafından kirletilmiş, depolitizasyon saldırılarıyla şaşırtılmış, uyuşturulmuş gençliğin ve halkın onlardan esen güçlü rüzgârlara ihtiyacı var.
Kavgacılığı kadar, sanata düşkünlüğü, insan-severliği ve arkadaş canlılığı ile de tanıyan herkesin kalbinde ve beyninde silinmez bir yer kazanmış olan Deniz Gezmiş’i, ağırbaşlı, bilgili, inatçı ve sabırlı örgütçü Hüseyin İnan'ı. yeteneklerinin ve cesaretinin sınırı olmayan Yusuf Aslan'ı, efsane yaratan kişilikleriyle olduğu kadar, canlı insani özellikleri ve yüksek ahlaki değerleriyle bugünkü kuşaklara anlatmak, anılarını yaşatmak ve gelecek kuşaklara eksiksiz, tahrifsiz aktarmak, yalnızca devrimcilerin, komünistlerin değil, demokratların, anti-emperyalist ve anti-faşistlerin de görevidir.
Bu görevi içinde duyanlar, bu yıl birçok etkinliğin yanı sıra, bir belgesel filmin yapımı için de bir araya geldiler. Filmin yapımında bulunduğum süre boyunca, onların mücadelesinin ve kişiliklerinin bıraktığı izleri, Şimdi sıradan insanlar olarak yaşamlarını sürdüren pek çok kişi üzerindeki etkilerini, bir anlamda yaşamaya devam eden ruhlarının ışığını görmek fırsatını buldum. Onların arkadaşı olmanın gururunu, onlarla aynı çağda, aynı kavganın içinde yaşamış olmanın mutluluğunu bir kere daha duydum.
Tanık oldum: onlarla bir kez bir yerde karşılaşan, onlarla bir yürüyüşte, bir mitingde, bir kavgada beraber olan herkeste, onların cesaretinden, onların iyiliğinden, onların devrimciliğinden bir iz yaşamaya devam ediyor.
Tanık oldum: Onların anısı, aralarındaki farklılıklar, şimdiki yaşam tarzları ve siyasi tercihleri ne olursa olsun, pek çok insanı bir yerde buluşturma gücünü hâlâ taşıyor.
"Terör" ve "anarşi" sözcüklerinin bunca yoğunlukla ve beyinleri yıkamak üzere kullanıldığı günümüzde, Denizlerin arkadaşları, bu kirletilmiş kavramların etkisinde kalmaksızın, onların yiğit mücadelesini sımsıcak anıyorlar. Düzene ve alışılmış siyasi yöntemlere karşı köklü başkaldırılarına rağmen, şimdi artık düzenle ve geleneksel siyaset tarzlarıyla bağdaşmış pek çok insan arasında bile onların neden hâlâ bunca sempatiyle anıldıklarını anlamaya çalışıyorum.
Deniz. Türkiye'nin bütün siyasi tarihi boyunca bir kez daha eşine rastlanmayan büyük bir kitle önderiydi. Gençlik yığınlarını cesaretlendirmeyi, onları kendi talepleri için en sert mücadelelere çekmeyi, mücadele içinde gidebilecekleri son noktanın neresi olduğunu önceden kestirmeyi ve o son noktaya varmadan önce, kitleyi dağıtmadan, yılgınlığa düşürmeden, kazanma duygusu ve yeniden dövüşme arzusu kazandırarak kavgayı o an için bitirmeyi bilirdi. Yaşadığı çağın kendisiyle övüneceği çocuklarından biriydi o. Ama yalnızca biriydi. Çünkü kendisini benzer özelliklerle donanmış, birçok arkadaşı kuşatıyordu ve o, bu anlamda, iyilerin en iyisiydi sadece. Dünyanın ve ülkenin büyük bir devrimci kasırga içinden geçmekte olduğu ‘60'ların sonunda, her halkın içinden çıkan yiğit devrimci militanlar yığınının bir neferiydi; abartmasız denilebilir ki, dünyadaki diğer kardeşleri içinde o, gerçekten en iyilerden biri, belki de en iyisiydi.
Birlikte aynı metanet ve devam eden mücadele duygusuyla ölümü kucakladığı arkadaşlarına bakarak, onun nitelikleri hakkında daha açık bir fikre varılabilir. Atasözünde denildiği gibi, "arkadaşının kim olduğunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim." Hüseyin ve Yusuf, Deniz gibi, kitle mücadelesinin içinden gelen ama onun taşıdığı heyecan uyandırıcı özellikleri, başka özellikleri altında açığa çıkarma ihtiyacı duymamış önderlerdendiler. Deniz'in yanında, kendilerinin bir tamamlayıcı olduklarını hissettiler. Deniz de onlarla kendisinin tamamlandığını, birlikte anlamlı olduklarını biliyordu. Tıpkı Cihan ve Sinan'ın yanında kendisinin bir sıra neferi olduğunu, hep birlikte anti-emperyalist mücadelenin yarattığı insanlar olduklarını bildiği gibi. Hep hatırlanacak olan bütün üstün meziyetlerinin yığınların mücadelesinin bir ürünü olduğunu, kimliklerini ve kişiliklerini, kendilerini adadıkları dünya çapındaki büyük devrimci dalganın yarattığını biliyorlardı.

Mayıs 1992