“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kadın Bakanlığı Aldatmacası

"... söz konusu olan yalnızca burjuva kadın hareketinin hedefi olan kadının erkekle eşitliğini mevcut devlet ve toplum düzeninde gerçekleştirmek değil; bunun ötesinde, insanı insana, yani aynı zamanda bir cinsi diğerine bağımlı kılan tüm engelleri ortadan kaldırmaktır" (1878) AGUST BEBEL

SHP 3. Olağanüstü Kurultayı’nda (1987) vaat edilen Kadın Bakanlığı, 20 Ekim seçimlerinde kurulan koalisyon hükümetince bir Devlet Bakanlığı'nın başka konularla birlikte "kadın-aile" konusunda da sorumlu sayılması ile gerçekleştirildi. İlk Kadın Bakanı'nın 'başını yeme' başarısını bile gösterdi. Yetkililer, bu bakanlığın işlevi üzerine düşünmekten çok, işlevsiz kalması üzerine kafa yormuş görünüyor. İlk 'icraat', "yetim hakkına göz diken bir kadın bakan" empoze etmekti. Ardından, kendine açındıran, acemiliğine hoşgörü ve bağış dileyen, "aile kurumunu tahrip ediyorlar!" çığlıkları arasında geleneksel sille-tokat yerine burjuva usulü ‘teselli yemeği’ ile uğurlanan, ilk Kadın Bakanlığı görevini gözü yaşlı terk etmek zorunda kalan bir kadın bakan, zavallı bir kadın görüntüsü... Bu traji-komik başlangıcı, şaşkın bakışlarla izleyen kadın kitleleri belki de bir kez daha bu toplumda kadın olmanın güçlüklerini düşünüp, iç geçirmişlerdir.

KADIN BAKANLIĞI NEDEN KURULDU?
Toplumda kadının erkekle eşitliğini sağlamayı öngören resmi, yarı-resmi kurumlar oluşturulması 1960'h yılların ortalarına kadar uzanıyor. Bu tür kurumlar 70'li yıllarda Avrupa ve İskandinav ülkelerinde yaygınlaştı.. 80li yıllarda da kurulmaya devam etti. 1990 yılında Avrupa Konseyi çevresindeki 23 ülkeden yalnızca, Türkiye'nin orta büyüklükteki bir şehri kadar olan San Marino Cumhuriyeti ve Türkiye, devlet düzeyinde kurumlaşmanın olmadığı iki ülkedir. Avrupa Topluluğu'na entegre olma uğraşı içindeki Türkiye, kendisini AT normlarına uygun davranış içinde göstermeye çalışmaktadır. Öte yandan Birleşmiş Milletler Örgütü, 1975 ve izleyen on yılı "Kadın On Yılı" olarak ilan etmişti. Bu çerçevede düzenlenen 1975 Meksico-City, 1980 Kopenhag, 1985 Nairobi Dünya Kadın Konferanslarında, kadının toplumdaki statüsünü iyileştirmeye yönelik öneri/politika ve planlar üretilmişti. Hükümetlere yönelik etkileyici (Bilgi için Doç.Dr. Şirin Tekeli, Doç.Dr. Meryem Koray, Devlet Kadın Siyaset-TUSES Vakfı Yayınları, 1991) nitelikteki bu uluslararası strateji ve kararlara Türkiye'nin tümüyle ilgisiz kalması, uluslararası normlar ve ilişkiler ağı içinde mümkün değildi. Ayrıca Türkiye 1985 yılında BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini, çekince koyarak da olsa imzalamıştı.
Bu etkenlere Türkiye'nin kendi iç dinamikleri ve gelişmesi açısından eklenebilecek etkenler de vardır. ‘80'li yılların yoğun faşist baskıları, sınıf kavgasını ve sosyal gelişmeyi önlemeye yöneltirken, işçi ve emekçi yığınlar ağır ekonomik koşullar altında yaşamaya zorlandı. Giderek artan uyanış ve mücadele eğilimi, sadece gasp edilen haklarını yeniden alınmasını zorlamıyor, aynı zamanda, siyasal, ekonomik, sosyal ve hukuksal eşitsizliklerin de iyice su yüzüne vurmasıyla, bir sistem değişikliğinin kaçınılmazlığını dayatıyordu. Örgütleri dağıtılmış, örgütlenmesinin önüne bir dizi engel konulmuş yığınlar, durumdan hoşnutsuzluğuna koşut olarak, beklenti ve çözüm arayışları içine girdiler. Bu beklentilere çare bulma iddiasıyla iktidar olan koalisyon hükümeti; çalışma yaşamı, sendikal örgütlenme, Kürtçenin serbest bırakılması, kadınlara yönelik eşitsizliklerin biçimsel de olsa giderilmesi, hukuk reformu taslağı vs. konularda doğrudan doğruya ezilen emekçi yığınlarını ve Kürt halkını ilgilendiren sorunlara eğilmek ve sözde iyileştirmeler yapacağını açıklamak zorunda kaldı. Açıktır ki, bunu dayatan, Türkiye gündemini kesinlikle belirleyebilirle potansiyelini taşıyan işçi sınıfı ve ezilen ulus dinamikleridir. Burjuvazinin, ezilen kitlelere demokrasi ve insan hakları vaat eden bu tür iyileştirme paketleri, kitlelerin hakları ve insanca bir düzen için mücadeleye yönelmelerini önlemeye, mücadele ile gündeme gelen kazanımları kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarının araçlarına dönüştürmeye yöneliktir. Kadınların eşitsizliğini gidereceğini öngören Medeni Kanun ve diğer değişiklik taslakları ve Kadın Bakanlığı kurulması aynı politikanın devamıdır. Kadın-erkek arasındaki yasal eşitsizliklerin düzeltilmesi yoluyla biçimsel eşitliğin sağlanması vaadini içeren Kadın Bakanlığı. Avrupa Topluluğu çevresindeki örnek alınan uygulamaların kapsamına göz attığımızda, esasen mevcut yanı içinde gerçekleşmesi zor, devlet politikaları ile bağdaşmasında yığınla gerici siyasal ve ekonomik engellere çarpacak bir girişimdir. Şimdiden bunun ipuçları görünmüştür. Kaldı ki, en ideal şekilde gerçekleştiği varsayılsa bile ezilen kadın yığınlarının toplumsal eşitsizliğine son verme yeteneğinde değildir. Buna aşağıda daha ayrıntılı değineceğiz.

EŞİTLİK KURUMLARININ HEDEFLERİ VE İŞLEVLERİ

Bu kurumların tek tek ülkelerdeki durumuna girmeden, (bazı ülkelerde eksiği veya fazlasıyla) genel bir çerçeve çizmek gerekirse, hedefleri şunlardır:
- İş yaşamı ve sosyal yaşamda cinsiyetçi uygulamaların giderilmesi, eşit işe eşit ücret,
- "İş"te, eğitimde, politikada, kamu yönetiminde fırsat eşitliği,
-Yasalardaki cinsiyetçi hükümlerin kaldırılması, hukuksal eşitliği sağlanması,
-Eğitimin cinsiyetçilikten arındırılması,
- Ev işlerinin kadın-erkek arasında paylaştırılması,
- Kitle iletişiminde cinsiyetçi değerlerin denetlenmesi,
- Mesleki eğitim, meslek eşitliği, yalnız çocuklu kadınlara destek,
- Kürtaj hakkı, geleneksel olmayan işkollarına kadınların teşviki vb.dir.
Devlet düzeyinde veya yarı-resmi kurumların kimi ülkelerde tümünü, kimilerinde farklı birkaçını veya çoğunu gerçekleştirmeye yöneldikleri hedefler ve çalışma alanlarıdır bu konular. Kurumların işlevi ise bazı ülkelerde yalnızca danışma, araştırma ve bilgi toplamakla sınırlı. Ayrımcı uygulamaya uğrayan kişi veya işkolu ile ayrımcılığı yapan kişi veya kuruluş arasında uzlaştırma ve/veya denetleme, bazı durumlarda yaptırım gücü veya mahkemeye başvurma yetkisi ile birlikle olabiliyor. Ayrımcılığın önlenmesine yönelik politika üretme ve karar organlarına önerme genel ortak bir benzerlik sayılabilir. Bazı ülkelerde bu konuya özgü parlamento veya bakanlıklar arası kurullar da var. Genel olarak bu eşitlik kurumları, işçi-işveren sendikaları temsilcileri, kadın örgütleri temsilcileri ve/veya bağımsız uzmanlardan oluşuyor.
Kulağa oldukça hoş gelen bu hedefler ve kurumların yöneldiği kitlenin, toplumsal durumları belirsiz bir genel kadın kitlesi olduğu dikkatlerden kaçmamıştır. Öte yandan ilgili ülkelerin düzenlerinde temel bir değişikliği gerektirmediği, iyimser bir yorumla süresi belirsiz uzun vadeli bir evrimi gerçekleştirmeyi uman, idealist, burjuva kadın hakçı bir politikanın, devlet katında uygulanma keyfiyetine bel bağladığı görülmektedir.
(Türkiye'de uygulanmaya sokulacak resmi politikanın değerlendirilebilmesinde ve aşağıdaki değerlendirmenin açıklayıcı olması için bilgi vermeye yönelik kısım uzun tutulmuştur.)

EŞİTLİK HEDEFLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Öncelikle, burjuva kadın-erkek eşitliği politikalarını/bunların hayata geçirilmesinde, ezilen kadın yığınlarını atıl, işlevsiz ve eşitsizliğe uğradığı somut durumlarda, bürokrasiden çözüm bekler bir durum içinde değerlendirmesi yönüyle kesin olarak proleter kadın hareketinden ayırmak gerekir. Ayrıca, tabandan, ev emekçisi, işçi ve emekçi kadınların örgütlenmesi ve kendileriyle ilgili konularda mücadele, söz ve kararlara katılması temeline dayanmayan niteliği ile de ayırmak gerekir. Her iki nitelik, burjuva politikaların kadının durumunu iyileştirme yolundaki çalışmalarının samimiyet derecesinin göstergesidir. Hemen buradan, bu konuda samimiyetsiz olduğunu görmek mümkün olmaktadır. Daha somut beliren hedef ve çalışma konularına gelince bunu daha acık olarak görüyoruz. Örneğin, çalışma yaşamında, eğitimde, kamu yönetiminde, politikada vs. fırsat eşitliği gerçekleşmiş olsun. On işçinin alınacağı, yüz işçinin başvurduğu bir işe beşi kadın, beşi erkek olmak üzere eşit sayıda işçi alınsın. Sonuç, doksan kişinin işsiz, eğitim olanağından yoksun, politika dışı vs. kalmasındaki eşitsizliktir. Yani burjuva hak eşitliğidir. Bazıları için varolan, herkes için olmayan haklara, sınırlı sayıdaki kişilerden yarısı kadar kadının sahip olması, çoğunluğun fiilen hak sahibi olmayışıdır; Yani fırsat eşitliği, milyonlarca ev kadınının, eğitim olanaklarından yoksun yığınlar, iş, insanca yaşamak için yeterli ücret, kültürel ve sosyal gelişim için gerekli eğitim araç, gereç ve olanağı sağlamaz.
Oysa yığınlarca ezilen kadın ve erkeğin, çocuğun ihtiyacı, din ve özel mülkiyet karşıtı, özgürlükçü, bilimsel eğitimdir. Burjuvazinin kârı ve saltanatı için üretim, işsizlik ve yoksulluk değil; emekçi yığınların ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş planlı üretim ve çalışabilir herkesin buna katılmasıdır. İşsizliği her geçen gün artıran, ev kadınlığını issizliği örten bir perde olarak 'meslek' sayan, milyonlarca ev kadınını üretimden uzak tutan kapitalist burjuvazinin fırsat eşitliği demagojisi, yığınların bu ihtiyaçlarına çözüm getirmiyor. Eğitim ve bilimin kapitalizmin çıkarlarına göre örgütlendiği, kadın ve erkek emekçilerin de bu çıkarlara ve ihtiyaçlara göre istihdam edildiği kapitalist düzende, fırsat eşitliği ezilen işsiz ve emekçi yığınlara yeni bir şey katmadığı gibi, kadınların kurtuluşunun da yolu olma özelliği aşamıyor.
Mevcut düzen, kadına özgülenmiş milyonlarca ailenin özel ev işlerinin koca ile paylaşılmasından bir zarara uğramaz. Külfete de girmez. Ev işlerinin eşler arasında paylaşımı, diğer koşullar aynı kaldıkça, kadının ve erkeğin küçük dünyalarını genişletmez.
Özel mülkiyet sisteminin modern tarzda kurumlaştırdığı özel ev işlerinin köleleştirici, bunaltıcı ve tüketici yükünün kocayla paylaşılması bir çözüm değildir. Yığınların ihtiyacı olan, milyonlarca ailenin özel ev işi yükünü, kadının erkekle paylaşması değil, kadınların (ve erkeklerin de) üzerinden almak ve genel çamaşırhaneler, genel mutfak ve yemekhaneler, yaygın ve ücretsiz çocuk bakım ve eğitim kurumlarına sahip olmaktır. Kadının toplumsal yaşama katılmasının önündeki en büyük engel de böylece ortadan kalkar. Ama burjuva sınıf çıkarları ve kâr üzerine kurulu kapitalist düzen bunu sağlamaz. Çünkü o zaman en basit hesapla milyonlarca aileye satmak için yeni model çamaşır makinası, bulaşık makinası, her aileye ve eve satılacak envai çeşit araç gereç üretmenin gereği kalmaz. Yani burjuvazinin kâr ve sömürü gereksinimi ile ezilen kitlelerin gerçek ihtiyaçlarının toplumsal çözümü asla bağdaşmaz. Bu nedenle, ev işlerini kadınla erkeğin paylaşması, ilerici, eşitlikçi hedef olarak sunulmaktadır.
Eğitimin cinsiyetçilikten arındırılması, kitle iletişiminde cinsiyetçi değerlerin denetlenmesi (kadının cinselliğinin reklâm aracı yapılmasının yasaklanması vs.) hedefleri de mevcut düzen(ler) içinde hayalci, soyut iddialardır. Miras hukukundan, aile içindeki rollerin yasalarla düzenlenişine, geleneksel-gerici değerlerinden, dinsel değerlerine kadar kapitalist-burjuva toplumun yapısında kurumsallaşmış değer, davranış ve ilişki biçimlerinin değiştirilmesi düzen değişikliği gerektiren bir devrim ve toplumun yeniden sosyalist tarzda örgütlenişine bağlıdır. Kendisini ve ideolojisini tarihe gömecek böyle bir değişikliği burjuvaziden beklemek de hayalciliktir. Burjuvazinin düzenine dokunmayacak 'arındırma' ve 'denetleme’lerin de ne derece gerçekleştirilebilir olup, ne derece etkili olacağı bir hayli tartışmalıdır.
Eşit işe eşit ücret talebi sadece kadın-erkek emeğine ödenen ücret farklılığının değil, aynı tür işi yapanlar arasındaki ücret farklılığının da giderilmesi talebini içermelidir. Ne var ki, görünüşteki haklılığına karşın, bu hedef de yetersiz, belirsiz, soyut bir içerik taşıyor. İşsizliğin sürekli arttığı, dolayısıyla işgücünün sürekli ucuzladığı, artan işsizliğin, ücret artış taleplerine karşı tehdit oluşturduğu ve böyle de kullanıldığı, her gün onlarca işçinin işten atıldığı ekonomik koşullarda "eşit işe eşit ücret" talebinin yaşam içinde bulduğu karşılık nedir? İşsiz yığınların ihtiyacı iş bulmaktır. Emekçi yığınların ihtiyacı insanca yaşayacak ücrettir. Gelecek kaygısından uzak, sosyal kültürel gelişmesinin olanaklarına kavuşacağı, bilimin, sanatın toplum yararına kullanıldığı, bunların eğitimine ve üretimine katılacağı, ürünlerine ulaşabileceği bir düzendir. Eşit işe eşit ücret ödenmesi bütün bunlara ulaşılmasını sağlamaz. Diğer biçimsel, yasal eşitlikler de, içeriği toplumsal düzen içindeki yaşamda karşılığı olmadıkça, ezilen kitleler, ezilen kadınlar için somut bir anlam taşımaz. Burjuva kadın hakları ve sıralanan hedefler, bütün bu alanlarda ezilen kadın kitlelerinin toplumsal olarak durumlarını değiştirme, eşitliğin onlar için yaşamın her alanında kullanılabilir sosyal, siyasal mekanizmalarını, katılımlarını sağlama yeteneğinden yoksundur. Böyle bir amaç da taşımıyor. Sadece, kadınları belirsiz, soyut, düzen içi iyileşmeleri ummaya yöneltiyor. Kadınları köleleştirme kurumlarını her gün yeniden üreterek yaşatan devlet veya onun onayını alan kurumlara bağlıyor.
Kurulan Kadın Bakanlığı, ailenin sarsılan kutsallığını sağlamlaştırmayı hedefliyor. Oysa evliliği kadınlar için bir yaşam güvencesi, bir sığınak durumuna getiren, aileyi kapitalist üretimin tüketildiği temel birim haline getiren, kadın ve erkek arasındaki sevgiyi, bağlılık ve çıkar ilişkisine dönüştüren kapitalist düzendir. Kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi cinselliğe hapsederek, cinselliği yoz ilişki ve düşüncelerle ayağa düşürerek toplumu dejenere eden, kapitalizmin ideolojik bombardımanıdır.
Kapitalizm, gerçek insani ilişkilerinin ve sevgi ilişkisinin önünde, ekonomik, siyasal, sosyal düzeni, çıkar ilişkileri, insanı kendisine, diğer insanlara ve topluma yabancılaştıran ilişki biçimleri, kültürü, değer, kurum ve kurallarıyla en büyük engeldir.

"KADININ STATÜSÜNÜ İYİLEŞTİRME" POLİTİKASININ NİTELİĞİ VE AMACI
"Kaçının toplumdaki statüsünü iyileştirme" politikası, Bakanlık tahsisi ile birlikte "eşit haklar komitesi", "fırsat eşitliği komitesi' ve "arabuluculuk komitesi" kurularak, model ülkelerdeki kurumlaşmaları taklide yöneliyor. İlk iş olarak yasalardaki kadınlar aleyhindeki hükümler belirleyip, bunların değiştirileceği basına ve kamuoyuna açıklanmıştı. Bu konuda ve bunun dışında henüz bir çalışma gözlemiyor. Ancak, bakanlığın gerçekleştireceği işlerden daha çok bu vesileyle yaydığı propaganda önem taşıyor. Çok ince bir propaganda taktiği ile bilinçler çarpıtılıyor. Basın, "kadın hareketinin son on yıldır kopardığı fırtınanın, devletin resmi katında kabul görmesi" gibi bir iddia ile resmi kurumlaşmayı, 'kopardığı fırtına' ezilen kadın yığınlarında hiçbir kıpırtıya yol açmamış 'kadın hareketi'nin yani feminist hareketin kazanımı olarak lanse ediyor. Yazının başında resmi kurumlaşmaya yönelinmesindeki etkenlere yer vermiştik. Belirleyici etkenin, emperyalistlerin çıkarlarına uluslararası alanda meşruiyet kazandırma örgütü olan -gerektiğinde halklar üzerine bomba yağdırılmasına da karar veren- BM örgütü, Avrupa Topluluğu etkisi, uluslararası sözleşme ve ilişkilerin, böyle bir kurumlaşma yükümü altına girilmesi olduğunu belirtmiştik. Sansasyonel feminist eylemlerin bu konuda belirleyici bir payı yoksa da, propaganda malzemesi olarak bilinçleri çarpıtmaya yaradığı görülüyor. Resmi politika, burjuva kadın hakçı söylemi ilgililerinin elinden kapıyor; feminist eylemler, 'kadın hareketi' adıyla genelleştirilerek kurumlaşma bu hareketin mücadelesinin ödülü olarak, yani bir mücadelenin meyvesi olarak sunuluyor.
Öte yandan, yüzyıllardır toplumsal, sosyal, siyasal yönden geri itilen, halen gerideki yeri pekiştirilen, kadın yığınlarına, devletin onları sorunlarını ciddiye alarak, bir bakanlık bile tahsis ettiği, artık durumlarının iyileşmesi için yolun açıldığı, alternatifin yine ancak bu düzen içinde ve devletten gelebileceği yargısı eşliğinde, burjuva devlet kavramı bu vesileyle bir kez daha onaylattırılıyor. Kadının uzun geçmişindeki eşitsizliğin sosyal, siyasal ve ekonomik temelleri değiştirmeksizin düzeltilebileceği aldatmacası ile tek düzenleyicinin ve örgütleyicinin devlet olduğu şüpheden uzak bir yargı olarak propagandanın içeriğine damgasını vuruyor. Düzen içi iyileştirmeleri aşmayan çözüm önerilerinin, mevcut sorun ve gereksinimlerin gerçekçi bir analizini bile içermediği gerçeğinin parlak vaatlerin yanında üzerinde durmaya gerek görülmüyor. Çünkü propagandanın kitleleri güncel politika bazında etkilemenin yanında asıl amacı uzun vadede kadın kitlelerinin mücadele ve örgütlenme eğilimlerinin önünü almaktır. Arlık mücadele edecek kadın kitlelerine gösterilecek adres bellidir. Düzen içi talepler mi, zaten 'bakanlıklarının programında vardır. Yasal eşitlik, fırsat eşitliği, eşit işe eşit ücret, sosyal güvenlik, vs. talepler, zaten 'hedefleri'dir. Böyle nedenlerle kadınların mücadele etmesine gerek yoktur. "Eşit Haklar Komitesi" yasalardaki ayrımcı ve kadın aleyhindeki hükümleri belirleyip, değişiklikleri hükümetin ve meclisin dikkatine sunacaktır. "Fırsat Eşitliği Komitesi" eğilim, iş, politika, vs. her alandan kadınların 'eşit olarak' yararlanması için öneriler geliştirecektir. "Arabuluculuk Komitesi" kadınların ayrımcılığa uğradıkları durumlarda, 'kendilerine başvurulması halinde' taraflar arasında uzlaşma sağlamak için uygun mekanizmaları ve önlemleri gerçekleştirmeye çalışacaktır. Eğer bu kurumlar çalışmaya başlar ve kadınlar başvururlarsa, sorunlar zaman içinde başvuranlar açısından bir sonuca bağlanabilecektir. Zamanla bu işleyiş toplumun içinde "arteller ve kılcal damarlar kurarak, merkezi bürokratik yapıya bağlanacaktır. Yeter ki, kadınlar sabretmesini bilsin, kendi başlarına örgütlenme, hak talep etme, mücadele etme gibi aykırı yollara yönelmesin! Bu çerçevenin dışında talepler öne sürenlerin ise niyetleri kötüdür. Bu çalışmaları baltalamak isleyen demokrasi düşmanlarıdır, teröristlerdir vs.
Burjuva politikanın yakın geçmişteki bu yeni taktiğinin kadın kitlelerine yönelik içeriği, alternatif devrimci politikaların cılızlığını ve kitlelere mal edilemeyişinin boşluğunu, burjuva içerikli kadın hakçı söylemi de yedekleyerek doldurmaya çalışıyor. Bu politika ve kurumlaşma henüz işçi sınıfı ve emekçi yığın hareketi içinde ağırlıklı bir yer tutmayan emekçi kadın hareketinin önüne erken bir tuzak oluşturuyor. Ama görüldüğü gibi, tüm ince çarpıtmalarına, propaganda atağına karşın, ezilen ve emekçi kadın yığınları, için alternatif bir politika olamıyor. Çünkü onların ne güncel düzen işçi somut gereksinimlerini karşılayacak, ne de geleceğe yönelik gerçekçi çözüm önermiyor. Ezilen ve emekçi yığınların ve bunlar içindeki kadınların ev kadınlarının iş, konut, sağlık, eğitim sosyal güvence istemleri gün geçtikçe ağırlaşan temel sorunlar olarak çözüm bekliyor. Hak istemlerinin önünde ağır siyasal baskılar ve örgütlenme engelleri duruyor. Resmi-gayri resmi burjuva politikanın çok yönlü propagandası kitleler üzerinde birçok araçla etkinliğini artırıyor. Şovenizm devlet terörünün meşruiyetini onaylamak üzere pompalanarak, kitleler kendi gerçek sorunlarından uzaklaştırılıp, kardeş halklara karşı yönlendiriliyor. Bütün bunlar, hukuk ve demokrasi edebiyatı eşliğinde yapılıyor. Kitleler bilinci çarpıtılıp, kendi aleyhlerindeki politika ve uygulamalara destekçi veya seyirci kılınıyorlar.
Bu koşullar altında daha da yakıcı bir görev ve gereksinim olan işçi sınıfı bilinci ile mücadele, ezilen kadın kitlelerinin örgütlü mücadelesinin de gerekli kılıyor. Atıl ve işlevsiz olması, bürokrasiden çözüm beklemesi istenen kadın kitlelerinin, mücadele potansiyellerini burjuvaziden çözüm beklemeye değil, sınıf çıkarları ve kurtuluşları için mücadeleye yöneltmeleri; örgütlenmeleri, düzene karşı genel bir mücadele hareket yaratmaları, ağır ekonomik ve siyasal baskılara karşı halen tek alternatif olarak duruyor.

Mayıs 1992