Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kapitalizmin muhafazakar bekçiliği ve muhafazakar totaliterizm

Muhafazakar otoritarizm üzerine kuramsal-siyasal tartışmaların son on yıl(lar)da yoğunluk kazanmasının asıl nedenini, karmaşık, kaotik ve çok yönlü gelişmelere sahne olan kapitalist dünya gerçekliğinde aramak gerekir. Bazı yazarlar tarafından “yeni muhafazakarlık” olarak da tanımlanan kapitalizmin daha tutucu, daha bağnaz ve dini anlayış, yorum ve argümanlar desteğindeki savunusu; 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, ABD başta olmak üzere Batı’nın ve Doğu’nun devlet yöneticilerinin çoğunluğu tarafından siyasal-ideolojik, kültürel ve “ahlaki” yöneliş öncelikleriyle örtülmek istenmesine rağmen, muhafazakarlığın yeniden güç kazanması ve etki alanını genişletmesi, iktisadi-sosyal gelişmelerden bağışık değildir. Ne demek istediğimizi; ya da siyasal gericiliğin yoğunlaşması ve muhafazakarlık dahil otoriter yönetim anlayışı-politikalarının hemen tüm toplumlarda etkin eğilimi oluşturması ile, bunu temelleyen ve körükleyen dünya kapitalizmi gerçekliği arasındaki bağın ne olduğunu, özetle açmaya çalışarak, işçi sınıfı ve emekçilerin önüne barikat olarak çıkarılan muhafazakar ideolojiye karşı mücadelenin önemi üzerinde durmak bu kısa makalenin konusunu oluşturuyor.

A-) TANIM OLARAK MUHAFAZAKARLIK VE MUHAFAZAKARLIĞIN SİYASAL-İDEOLOJİK “KİMLİĞİ”
Kavramsal anlamıyla korumacılığa-tutuculuğa karşılık gelen muhafazakarlığın kuşkusuz çeşitli biçimleri, ve içeriğine uygun tanımlar yapılabilir. Burada ama biz, esas olarak kapitalizmin muhafazakar savunusu ve onun dini ideolojiyi de kullanan; veya onunla ağırlıklı olarak tahkim edilmiş kimliği ve biçim(ler)iyle ilgiliyiz. Bu açıdan belirtildiğinde, muhafazakarlık örneğin kapitalizmin liberal savunusundaki ısrarcılık anlamında da tanımlanabilir. Ne var ki, son zamanların aktüel tartışma konuları arasında yer alan yeni muhafazakarlık, kapitalizmin bu liberal ve dünya işlerini dünyevi-maddi ilişkiler dolayımında izahla savulmasından farklı olarak dini ideolojiye, geleneksel “değer” ve anlayışlara daha ağırlıklı yer veren, aynı nedenle de dini ideolojiyle ilişkiler bağlamında tanımlanan bir biçime denk düşmektedir. Muhafazakarlığın bu biçimi ya da türü kapitalist toplumu içinde, bu toplumun ilişkileri, yaşam tarzı, kültürü vb.’nden hareketle bunlara bir tür itirazı; toplumsal değişimin bu yönlü sürmesine endişeli bir karşı koyuşu ve geleneksel kültür, değer, anlayış ve ilişki biçimlerine öykünme ya da bağlılığı ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Muhafazarlığın bu biçimi, aşkınlaştırılmış kurucu ve düzenleyici bir iradeye tanıdığı mutlak belirleyicilik anlayışıyla mevcut toplumsal düzeni (kapitalizm), karşı çıkılamazlık içeren bir iman anlayışı ile sahiplenme gibi bir özellikle de belirlidir. Dünyayı ve toplumu sonsuzca belirleyen merkezi güce iman ve inanç, muhafazakar politik yönetimlere gösterilen bağlılık ve biatı kolaylaştırmış; İslamcı muhafazakar iktidarların dinin toplumsal yaşama etkisini artırmak için giriştikleri hızlı-sert ve ardışık politik uygulamaların yaygın kabul görmesinde işlevli olmuştur.
Bu farklılığı da belirtmek üzere, muhafazakar dünya görüşünün genel-geçer ve bütün toplumlar için geçerli ya da burjuva-emperyalist güçlerin bütün bölüklerinin politikasında aynı şekilde içerilmiş bir tanımından söz etmek mümkün görünmemektedir. Muhafazakar dünya görüşü çünkü tarihsel seyri içinde, burjuva demokratik devrimini gerçekleştiren, Aydınlanma ve Reformasyon sürecini yaşayan Batı Avrupa’da ve çok daha farklı gelişmelere sahne olan ABD’de farklı; burjuva demokratik devrimlerin ya hiç gerçekleşmediği ya da esas olarak tamamlanmadığı ve dini reformasyonun gerçekleşmediği Doğu ve İslam toplumlarında farklı bir seyir izlemiş; gelişmesi ve şekillenmesi farklılık göstermiştir. Kapitalizmin gelişme süreciyle dolaysız bağlı bu farklılık, dini ideolojiye ve kurumlarına verilen önem ve tanınan yer açısından da belirli bir biçimde geçerlidir.
Din ve kurumları kuşkusuz tüm kapitalist toplumlarda kutsanmış, bir tür dokunulmazlık zırhıyla korunmaya alınmıştır. Ancak burjuva demokratik devrimlerinin gerçekleştiği ülkelerde, feodal aristokrasinin iktidarını yıkan burjuvazinin Kilisenin mutlak otoritesini ve dini aristokrasiyi de –en radikal biçiminde Fransız Devrimi’nde yaşandığı üzere– darbelediği; devletin dinden, dinin devlet yönetiminden ayrı tutulması yönünde hukuksal vb. düzenlemelere gittiği, tarihin gerçekleri arasındadır. Kapitalizmin gelişmesine ve Hollanda, İngiliz ve Fransız burjuva devrimlerine bağlı olarak feodal aristokrasinin iktidarına son verilmesi, kaçınılmaz şekilde muhafazakarlığın kapitalizm öncesi biçimlerine de sınırlama getirmiş; onu darbelemiştir. Fransa’da aristokrasinin iktidarı yıkılarak kilise aristokrasisinin etkisi sınırlanır ve laiklik devlet politikası ilan edilirken; İngiltere’de uzlaşıcı bir yol izlenmiş ve öteki Avrupa ülkelerinde de Kilisenin mutlak otoritesi zaman içinde güç kaybına uğrayarak, devletin dinden bağımsızlığı ve uzaklığını hukuksal olarak da teminat altına alan bir siyasal yapılanma gerçekleştirilmiş; bu bağlamı içinde belirtilirse, burjuva laisizmi hayata geçirilmiştir. Bu gelişmelere bağlı olarak, Klisenin ve Hıristiyan din ideolojisinin politik-toplumsal yaşamdaki rolü belirli bir kısıtlılık yaşamış; doğrudan politikanın konusu olarak gündeme getirilip herkesten kabulünün istenmesi yerine kişinin iradesine bırakılmıştır. Ancak, bu gerçekliğe rağmen, Hıristiyan Ruhaniliği ve Vatikan’ın, Papalık kurumunu da kullanarak halkları sermaye dünyasına bağlı tutma çabası devam etmiş; sosyalizme karşı emperyalist burjuva savaşının bileşeni olarak rol oynamış ve Doğu Avrupa halk demokrasilerinin yıkımında aktif bir yer tutmuştur.
Kapitalist gelişme sürecine geç bir dönemde ve emperyalizm koşullarında giren; burjuva devrimlerinin, Aydınlanma ve Reformasyonun gerçek anlamda yaşanmadığı, İslam ideolojisini inanç kültürü edinen toplumlarda ise, bu ideolojinin burjuva iktidarları tarafından istismar konusu edilmesi ve kullanılması daha ağırlıklı bir yer tutmuştur. Dini reformasyonun gerçekleştirilmemiş olması bu istismar ve kullanmayı kolaylaştırmış, merkezi belirleyici güç anlayışı dolayımında “kutsanmış”(!) değerlerin kitleselleştirilmesini esas alan bir politik-ideolojik toplum-doğa yorumuna dayandırılan muhafazakar dünya görüşü, kapitalist “girişim özgürlüğü”nden(!) beslenirken, toplumsal-sınıfsal eşitsizlikleri “değiştirilemez belirlenmişlik”ler olarak gösterip, özel mülkiyetçi-eşitlik karşıtı bağnaz gerici tutuculuk olarak şekillenmiş; muhafazakar sağ, liberal, faşist vb. gibi iktidarlar, kapitalizmi sürdürmek amacıyla kitlelerin yönetime sadakatini sağlamak için, dini ideoloji başta olmak üzere muhafazakar “değerler” anlayışını politikalarının önemli bir bileşeni yapmışlardır. Türkiye’nin “Yeni Osmanlı”cı yönetiminin “ecdat” söyleminde içerilen Osmanlıcı-İslam tebaacı Türkçü muhafazakarlık, hem geleneksel muhafazakar “değerler” savunuculuğuyla hem de kimi modernist anlayış ve unsurlarla yüklüdür ve Cumhuriyetin “Laiklik” ve “Türklük” anlayışından beslenir.
O halde şunu söyleyebiliriz: Muhafazakarlık, vazedildiği üzere ılımlılık politikasıyla özdeşleştirilemez; amaca ulaşmak için her yolu mübah sayması bağlamında ılımlılık ve uzlaşmacılığı da içermekle birlikte, bu siyasal-ideolojik görüş ani ve hızlı dönüşlere, ani ve hızlı değiştirmelere, riskli tutumlara; en baskıcı, en zorba yönetim şekillerine de açık olup, totaliter-faşizan yönetim biçimlerine asla uzak değildir. Muhafazakar dünya görüşünde (muhafazakar politika ve ideoloji), aile, gelenek, ahlak, gibi tarihsel “miras” savunuculuğu ortak paydayı oluşturmasına; bu kurumsal kategorileri temel alır görünmesine ve toplumsal değişimi bu kurumları ve “değerleri”ni sarsmayacak ılımlı-tedrici düzenlemeleri ön gören bir düşünüş tarzı, politika ve ideoloji olarak tanımlanmasına rağmen, yakın dönem İngiliz, Amerikan ve Türk muhafazakar iktidarlarının pratiğinde görüldüğü üzere, sermayenin çıkarlarına bağlanan en katı siyasal-sosyal ve ekonomik uygulamaların faili olmaktan kaçınmaz. Kapitalist sistemin gereksinmelerine bağlanan ani, hızlı, sert ve saldırgan değişimleri gerçekleştirmekten; bu “değerler”in yıkımında ve kitlelerin çözümsüzlüğe sürüklenmesinde rol almaktan geri durmaz. Reagan, Thatcher, Bush ve Türkiye’de sonuncusu Tayyip Erdoğan yönetimindeki olan muhafazakar sağ iktidarlar, işçi sınıfı ve emekçiler başta olmak üzere sisteme muhalefet eden güçlere karşı, dogmatik-mekanist anlayışlardan beslenen ideolojik argümanlar eşliğinde siyasal zor ve baskıyı yoğunlaştırmaktan kaçınmadılar.

B-) YENİ MUHAFAZAKAR AKIMA GÜÇ VEREN KOŞULLAR; “KÜRESEL KAPİTALİZM” VE MUHAFAZAKARLAŞMA
Burjuva muhafazakar politika ve ideolojinin kitlesel boyutta destek görerek ulusların ve halkların yaşamında etkili bir güç olarak yer alması, kapitalist dünyada yaşanan gelişmelerin kitlelerin yaşamında yol açtığı değişim, yıkım, tahribat, çözülme, bozulma ve bunlardan güç alan arayışlarla bağlı olagelmiştir. Toplumsal çözülme ve kapitalizmin kitleleri işsizlik, yoksulluk, açlık, şiddet ve savaşlar sarmalına alması nedeniyle, bu sorunlardan kurtulma ve bir çıkış yolu bulma arayışındaki yığınlar, özellikle de genç kuşaklardan insanlar, bu arayışlarına yanıt olmak üzere kendilerine sunulan maddi-manevi “çözüm ve çıkış yolları”, araçları, kurumları ve düşünceleri arasında, etkisi altında oldukları dünya görüşü ve çözüm anlayışı doğrultusunda bir tercih ya da seçim yapma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmışlar; işçi sınıfı ve emekçi hareketinin sermaye saldırılarıyla geriye püskürtüldüğü ve sosyalizmin yenilgiye uğratıldığı dünya koşullarında, ortalığı saran gerici-tutucu, bireysel çıkarcı ya da dini karekterli düşüncelere yönelmişlerdir. Bu yönüyle muhafazakar ve dini politik-ideolojik dünya-toplum anlayışının bu körleştirici-bağnaz kapanına kapılmanın kapitalizmin ve kapitalist emperyalizmin günahlarının kefareti olduğu söylenebilir.
Kapitalizmin uluslararası gelişmesinin son elli-altmış yıllık süreçte ivme kazandığı; meta ve sermaye dolaşımının uluslararası boyutlarının çok daha fazla netlik gösterdiği; emperyalist ve bağımlı ülkeler ekonomisinin bir dünya ekonomisi zinciri içinde birbirine bağlanmasının, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi eğilimi ve gerçekliğine bağlı olarak daha ileriden gerçekleştiği; ve buna bağlı olarak üretim ve örgütlenmesinin uluslararasılaştığı, itiraz götürmez, evrensel bir olgudur. Dünya kapitalist sisteminin bugünkü temel özelliği, sömürü, eşitsizlikler, pazar kavgaları, farklı kimlikler (sınıfsal-etnik-cinsel vb. gibi) arası gerginlik ve çatışmalar; etki alanları üzerine kıyasıya rekabet, bireycilik, çıkarcılık vb. olarak belirtilebilir. Bir yanda aşırı darlaşma; iktidar aygıtı –devlet– ve sermayenin merkezileşmesine bağlı olarak, belirli kapitalist güçlerin diğerlerine karşı, onları geriye atarak etki alanlarını ele geçirme ve denetleme politikasındaki aşırı yoğunlaşma; diğer yanda parçalanma, düzensizlik ve dağılma vardır.
Bu olgusal gerçeklik, kapitalist üretim sisteminin tüm çelişkilerini taşıyan/barındıran bir gerçekliktir. Temel karakteristik özelliği rekabet ve eşitsizlik olan; sömürüye, yutma ve yok etmeye dayanan kapitalist emperyalizm, “küresel merkezileşme” eğilimine rağmen, içsel çelişkileri nedeniyle herbir “bileşeni”nin şahsında, ötekine karşı koyuşu, pazarlar ve kaynaklar üzerinde daha fazla söz sahibi oluşu ve bunun, belirli koşullarda silahlı çatışmalara ve büyük savaşlara dek genişleyebilen kavgasını içerir ve kaçınılmazlaştırır. Bu nedenle o, bir “tek bütün” oluşturmaz; tek merkezli olmasına engel oluşturan çok çeşitli güçlerin varlığı koşullarında, kendileri de tekeller ve emperyalist büyük güçlerin baskısı altındaki daha küçük kapitalist işletmelerin varlığına da, aynı nedenle bütünüyle son verme olanağı bulamaz. Ya da başka türlü söylenirse, bu gibi küçük-orta işletmeler ile bir arada, ancak onları baskılayan bir güç “merkezi” olarak, varlığını sürdürür. Bu ilişki, farklı özellikte, ancak benzer biçimde, emperyalist büyük güçler ile bağımlı ülkeler arasındaki “karşılıklı ilişki” açısından da geçerlilik gösterir. Ekonomik bağımlılık, siyasal bağımsızlığı biçimsel kıldığı ve bağımlılığın her türüne dayanak oluşturduğu için, eski tür sömürgeleştirme “yerine”, işbirlikçi “bağımsız” yönetimler aracıyla ülkeleri bağımlılık koşullarında tutma politikası, anti emperyalist kalkışmaların önünü de almak üzere, daha karlı ve uygun bir yöntem olarak uygulanır-“tercih edilir!” olmuştur.
Bu durum, hakimiyeti esas alan ve siyasal gericiliği temsil eden tekelci kapitalizmin muhtevasıyla uygunluk gösterir ve kriz koşulları ve hegemonya kavgasının sertleştiği dönemlerde, bu özellik artan yoğunlukta öne çıkar. Kâr için üretim sistemi olarak kapitalizm, eşitsiz ve sıçramalı gelişme yasasıyla bağlıdır ve aynı nedenle de, ‘asıl güç merkezleri’ndeki gelişmeler (ekonomik-siyasal vb), zincirin herbir halkasını sarsıp-sararak, daha güçlü bir etkiyle dalga alanına çekebilmektedir.
Öyleyse, son on yıllarda güç kazanıp yaygınlık gösteren “yeni” muhafazakar politika-ideoloji ve kültür yerel, çeşitli toplumlar yönünden gösterdiği farklılıklara rağmen, bölgesel olmakla sınırlı bir gelişme ve büsbütün yeni bir olgu olarak alınamaz. Kapitalizm, birkaç yüzyıllık tarihinde, burjuva öncesi toplum koşullarından devralınan gelenek-anlayış ve düşünüş tarzlarını tümüyle ortadan kaldırmamış; dinin toplumsal işlevini sermayenin gereksinmelerine bağlı olarak elinde tutmayı sürdürmüş; ihtiyaç duyduğu her dönemde, yığınları sistemine bağlı ve boyun eğer halde tutmak amacıyla dinsel söyleme baş vurmuştur. Batı Avrupa’da kapitalizmin gelişmesiyle aristokrasinin iktidarına son verilmesi, dini ideolojinin kapitalizme bağlanması ve dini aristokrasinin iktidarının sarsılarak zayıflamasına da yol açmış; burjuvazi, Fransa’da en radikal biçimini alan laisizm uygulamasıyla Katolik Kilisesinin ruhani ve ruhban hakimiyetine darbe indirirken, dini ideolojiyi kitlelerle ilişkisinde araçsallaştırmayı elden bırakmamış; onu ihtiyaç duyduğu yer ve zamanda kullanma olanağını ele geçirmiştir.
Günümüzde yeniden güç kazanmış olan ve yeni muhafazakarlık olarak da adlandırılan ideolojik-siyasal görüşün uluslararası alanda kazandığı popülarite, burjuvazinin bu “geçmiş zaman geleneği”ni devralıp çıkarlarına uygun kullanmasından kopuk olmamakla birlikte esas olarak tekelci gericiliğin yüzyüze olduğu kaos, kargaşa, bölünmüşlük, çatışma, işsizlik, yoksulluk gibi toplumsal sorunlar karşışındaki çözümsüzlüğüyle de bağlı bulunmaktadır. Yeni olan, ABD ve Avrupa ülkeleri dahil, dünyanın hemen her bölgesi ve ülkesinde, tutucu, bağnaz ve bilimsel olmayan anlayışların, burjuva devlet-hükümet yönetimleri başta olmak üzere, sermaye kurumları ve parti fraksiyonları tarafından aktüelleştirilerek kitlelerle ilişkinin “araçları” kapsamında daha etkili halde kullanılmaya başlanmasıdır. Kapitalist toplumsal gelişmenin ürünü olarak ortaya çıkan çözülme, çürüme ve kaotik-belirsiz bozuşmalardan sözüm ona çıkış ve kurtuluş adına –ve bu sorunlardan sorumlu tutulan “Aydınlanma” ve “modernizm”in alternatifi olarak– muhafazakar “değerler manzumesi”ni öne çıkaran burjuva güçleri, özgürlük ve eşitlik talepli mücadeleleri, bu bozulma, “başıboz yozlaşma”nın, “kimliksizleşme”nin “günahı” hanesine yazarak fazlalık gösterdiler ve şiddetle bastırmaya yöneldiler.  ABD’de ve Avrupa‘da, dini argümanlar ve figürler başta olmak üzere muhafazakar düşünceler başlıca bazı düzen partileri tarafından popülerleştirilirken, “İslam ülkeleri”nde politik-ideolojik baskı politikasının (otoriterleşme ve totaliterleşme) yoğunlaştırılmasının dolaysız bileşeni olarak ve halk kitlelerini “biat” kültürüyle yönetime yedekleme amacıyla daha pervasızca kullanıldı. Tarihsel iktisadi-sosyal koşulları önemsiz gösteren ve sözüm ona onlardan bağışık, belirsiz-muğlak anlayışlar güç bulurken; birey ve sınıfsal toplulukların toplumsal herhangi rollerinin olamayacağını ileri süren kaderci, mekanist metafizik dünya ve toplum görüşü yaygınlaştırılarak, burjuva diktatörlüklerine ve sermaye hakimiyletine boyun eğmenin teorisi geliştirildi. Muhafazakar anlayış, özellikle bazı ülkelerde sermayenin merkezi ve dar; oligarşik-zümresel “tekçi” siyaseti ve ideolojisinin etkili bir bileşeni haline getirildi. ABD’de “Cumhuriyetçi Parti”; Avrupa’da Hıristiyan Demokratlar ve ırkçı faşistler; Türkiye’de AKP ve BBP başta olmak üzere Türk-Sünni şoven tebaacılığı, Ortadoğu ülkelerinde ve Kuzey Afrika’da mezhepçi milliyetçilik, dinsel ideolojiyle sarınmış bir kapitalizm savunusu olarak, güç kazandı. Faşist akım ve örgütlenmesi, bu gelişmeden yararlanarak daha fazla sayıdaki ülkede, daha fazla yandaş buldu.
‘Siyasal İslam’ olarak adlandırılan akımın, radikal-terörist ya da sözde ılımlı biçimleriyle Afganistan’dan Mısır ve Tunus’a, Irak, Suriye, Türkiye’den Endenozya, Pakistan ve Somali’ye güçlenmesinin etkin bir faili olarak emperyalist politika ve saldırı, önemli bir yere ve role sahiptir. Muhafazakar parti ve akımlar, emperyalist sömürgeci yayılmacılığa karşı oluş ve “kendine ait olanı savunma” ihtiyacından güç almış; bu akımın siyasal temsilcileri, özellikle de onun iktidar olan güçleri, emperyalist yayılmacılığa karşı korunma ve direnç tutumunu istismar ederek sömürmüş; aynı nedenle kitlelerden destek görebilmişlerdir. Muhafazakar-liberal, faşist ya da burjuva demokrat kimlikli hakim sınıf güçleri ve temsilcileri, dini ideolojinin toplumsal yaşama etkisinden, mevcut düzeni güvenceye almak üzere yararlanmışlar; bir sadakat ve biat kültürü olarak diri tutmuş; ve mücadeleye yöneldikleri her durumda işçi sınıfı ve tüm öteki emekçi kesimlerinin önünü kesmek üzere, öne çıkarmışlardır.  Irkçılığın ve şovenizmin yükselişi, Batı’da ve Doğu’da faşist akımın güç kazanması, modern değerler düşmanlığı ve Aydınlanma karşıtlığı dahil bilim ve akla karşı dinsel hurafelerin yaygın etkiye ulaşması, emperyalist “küresel” çakal politikasından ve işbirlikçi hakim güçlerin kapitalizmi sürdürmek için baş vurmadık zalimlik ve iğrençlik bırakmamalarından soyutlanamaz. “Yeni Dünya Düzeni” adıyla kapitalist dünyaya boca edilen stratejinin bir özelliği de, yeni muhafazakarlığın hegemonya mücadelesinin aracı olarak kullanılmasıydı. Eski Sovyetler Birliği topraklarında, Balkanlar’da ve Ortadoğu’da yaşanan parçalanma, dağılma ve ulusal-etnik, dinsel vb. tandanslı çatışmalar bu amaçlı olarak istismar edildi. Özellikle, sosyalizmin dünya kapitalist sisteminin tüm güçlerinin işbirliğiyle yenilgiye uğratılması ve ardından sosyalizm döneminden arda kalan ne varsa, tümünü tasfiye ederek kapitalizme yeniden “rücu eden” ya da kapitalizmin yeniden inşa olduğu ‘revizyonist’ Sovyetler Birliği’nin 1990’larda dağılmasıyla birlikte, dünya halklarının ve dünya işçi sınıfının önüne, burjuva ideolojisinin çeşitli türleri; ağırlıklı olarak da liberalizm ve muhafazakarlık ve bu ikisinin bulamacı anlayışlar, bir “kurtuluş” ve sorun çözücü olarak çıkarıldılar. Bir yandan, “ideolojilerin-izmlerin sona erdiği”, “sınıflar ve mücadelesine ihtiyaç kalmadığı”; “dünyanın evrensel bir barış, özgürlük ve demokrasi sürecine girdiği” yönündeki burjuva propagandası yoğunlaştırılır ve yaygınlaştırılırken, diğer yandan “yeni liberalizm”-“Yeni Muhafazakarlık”,  demokrasi-demokratizm şeklinde gösterilerek, yığınlara tek seçenek olarak sunuldu. “Büyük anlatıların zaman aşımına uğrayıp geçersizleştiği” yönündeki burjuva emperyalist “anlatı”ya, modernizm ve aydınlanmanın ilerici karakterli ne kadar unsuru varsa, onların saldırı hedefine yerleştirilmesi, eşlik etti. “Küreselleşme”-“Yeni Dünya Düzeni” propagandası eşliğinde artan ve şiddetlenen emperyalist yayılma ve saldırganlık, özgürleşme ve demokratikleşmenin uluslararası boyutlarda yaygınlaştırılması, diktatörlüklerin ve baskı rejimlerine son verilmesi olarak gösterildi. Bu propaganda örtüsü altında gerçekleşen ise, düpedüz ilhakçılık-yayılmacılık, kaynakların denetimi, halkların tarihsel birikimleri ve kültürlerinin imhası ve talan edilmesiydi.
ABD’nin koordine ettiği ve Ortadoğu-Kuzey Afrika’da değil sadece, Afganistan, Pakistan, Endonezya gibi Asya ülkelerini de kapsayacak daha geniş bir alanda, hakimiyet sahasını genişletme ve rakiplerine karşı mevzilerini artırma amaçlı olarak kullanmaya kalkıştığı “İslamist” politika, İslamcı radikalizmin terörizm düzeyinde güç bularak, politik sahnenin etkin bir gücü haline gelmesine hizmet etti. Bu akımın terörist-radikal biçiminde ortaya çıkan temsilcilerinin, ABD ve diğer Batılı güçlerle çıkar dalaşına girmeleri üzerine, ona alternatif olarak sahiplenileceği ve güç verileceği ilan edilen “Ilımlı İslam”cılık politikası ise, Ortaçağcıl dinsel ideoloji ile donanımlı şoven ve mezhepçi-dinci muhafazakarlığın, farklı yorum ve biçimleriyle “gemi azıya alma” yolunda daha ileri mevziler kazanmasına yaradı. Bu “stratejik” emperyalist politikanın yıkıcı-tahrip edici ve geriye çekici sonuçlarını en fazla yaşayanlar ise, bölgemiz ve ülkemiz halkları oldular.  Fiili saldırıya hedef olan ve gelecek tahayülleri yıkıma uğratılan/uğrayan ülkelerin halkları başta olmak üzere Balkanlar’dan Afrika ve Kafkasya’ya geniş bölgede, bir bölümünde zaten güçlü tarihsel-toplumsal dayanaklara sahip olan muhafazakar anlayışlar giderek güçlendi ve etki alanlarını genişlettiler. “Toplum üstü-tarih dışı”, hayali ve önsel belirleyici-kurgucul anlayış ve düşünüş tarzı yaygınlaştı. Bilimsel materyalist ve akli dünya görüşü/görüşlerine karşı saldırılar yeniden yoğunluk kazandı. Burjuva-şoven, ırkçı ve din istismarcısı parti ve yönetimler, sahte bir “öz değerler savunusu” aracıyla kitlelerin önemli bir kesimini daha katı muhafazakar-otoriter görüşlerine yedeklemeyi başardılar. Dini ve şovenist ırkçı ideolojiye daha fazla sarılan totaliter-faşizan yönetimlerin işbaşına gelmeleri ya da işbaşındakilerin siyasal baskı, yasak ve şiddeti daha fazla kullanmaları böylece daha kolaylaştı.
Türkiye dahil olmak üzere, bölgemizde son on yıllarda yaşanan toplumsal-siyasal   gelişmeler ve bu gelişmeler kapsamında toplumsal yaşama etkisi artan muhafazakarlaşma ve muhafazakar ideolojinin etki alanını genişletmesi, uluslararası bu gelişmelerden soyutlanamaz. Amerikan emperyalizmi başta olmak üzere emperyalist büyük güçlerin politikaları, ister yedeklenip uyum göstersinler isterse çıkarlarının çatışması üzerinden savaşır duruma gelsinler (IŞİD ve Taliban örnekleri) işbirlikçi yönetimlerin ve sistemin “değerler”ini Ortaçağın dogmalarıyla birlikte bir yaşam “ilkesi”-kültürü ve görüşü olarak dayatan dinci-şoven politik örgütlerin daha fazla güç kazanmalarına güç vermiştir. İşçi sınıfının, emekçilerin, ilerici aydın kuşaklarının daha ileri, özgürlükçü, eşit haklara dayanan, sömürü ve baskıyı reddeden talepleri ve mücadelesine karşı, kapitalist sistemin bu temsilcilerinin konumu ve tutumu, sınıf düşmanlığı ve ekonomik-sosyal, siyasal ve kültürel baskı ve zorlalık olarak, daha fazla yoğunluk kazanmış, daha belirgin biçimlerde yeniden şekillenmiştir. Bencil bireyciliğin ve tekelci-tekçi totaliter siyasal zorbalığın “birliği ve zıtlığı”yla tekelci kapitalist hegemonya ve insanı insanın kurdu haline getiren kapitalist sömürü, rekabet, yağma sistemi, bu “bütün”ü, yalnızca egemen özellikleriyle resmetmektedir. Sorunların sınıfsal-toplumsal çözümü yerine hakim olana biata çağıran; bireyi, sınıfları ve toplulukları bu çarkın parçası olarak kalmaya; uyumlu davranmaya, kendilerine verildiği kadarıyla yetinmeyi bir belirlenmişlik ve değişmezlik sayarak kabule çağırmakla kalmayıp buna zorlayan hakim sınıf ve temsilcilerinin, çiziminde aktif özne olarak rol oynadığı bu resmi yırtıp atmadıkça, emek gücünün sömürüsü üzerinden şekillenme olanağı bulan bu düzen, liberal, muhafazakar anti demokrat ve gerici, faşist vb. gibi siyasal dayatmalarla varlığını sürdürecektir. “Demokrasi ve özgürlük” adına, proleterya ve emekçilerin ulusal ve uluslararası mücadelesinin ürünü olarak elde edilmiş ve kabul ettirilmiş demokratik hakların bütün kapitalist ülkelerde budanması; güvenlik politikalarının öne çıkarılması, “önleyici savaş” stratejisi diye bir strateji ilanıyla emperyalist ve işbirlikçi devletlerin uluslararası yayılmacı ve istilacı politikalara daha fazla yönelmeleri, militarist politikalara ve silahlanmaya daha fazla yönelinmesi ve tüm bunların ABD’den Türkiye’ye, Rusya’dan Almanya’ya, İngiltere’den Mısır ve Fas’a; Fransa’dan S. Arabistan’a, muhafazakar ve sözde liberal tüm burjuva yönetimlerinin öncelikli politikaları haline gelmesi, “küresel demokrasi ve özgürlük” söyleminin, sistem savunusu temelli muhafazakar, gerici ve anti demokratik bir yalanın örtüsü ve hatta formülü olduğunu göstermiştir. Sosyalizmin yenilgiye uğratılmasını ve Sovyetler Birliği’nin çökertilip tasfiye edilmesini özgürleşmenin ve demokrasinin gerçekleşmesi ya da koşullarının oluşması olarak propaganda edenlerin dünyası, şimdi tam da böylesi bir dünyadır.

C-) KAPİTALİZMİN KORUMALIĞI OLARAK MUHAFAZAKARLIK  VE EMEKÇİLERİN MÜCADELESİ
Üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde tutarak ekonomik-sosyal yaşama hakim olanların ideolojik-politik ve kültürel yaşamı konrol etme ve denetleme olanaklarını da ellerinde tutacakları, tuttukları tarihin gerçeğidir. Muhafazakarlığın ya da yeni muhafazakar “dünya görüşü”nün, kapitalizm ile ilişkisi içindeki gelişme seyri, siyasal-ideolojik kimliğinin açıklığı yönünden önem taşır. Burjuvazi, daha 1789 Fransız Burjuva Devrimi sonrasından başlayarak, sınıf düşmanı proletaryaya karşı, bir örneği 1830-48 Kıta Devrimi döneminde ve sonrasında 1871 Paris Komünü’nü kana boğmak üzere, bütün kıtalarıyla harekete geçtiğinde, geleneksel-feodal değerlere sarılmayı ihmal etmemiş; devrimci gelişmeye karşı tutucu-muhafazakar ve gerici bir konuma yerleşmiştir. Paris Komünü’nü Alman-Fransız işbirliği ve kıtasal destekle kana boğan karşı-devrimin ilk işlerinden birinin, Kömünarların kurşuna dizildikleri mekanın karşı tepesine Beyaz Kilise inşa etmek olması, simgesel olmanın ötesinde anlama sahiptir. Burjuvazinin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik şiarlarını “geminin bordasından aşağı atması”ndan sonra ve özellikle de tekelci kapitalizm koşullarında insan hakları artık sadece burjuva ikiyüzlülüğünün ifadesi olmuş; gerici burjuvazi, kapitalist sömürü düzenini sürdürmek üzere liberalizm, muhafazakarlık ve faşizm dahil burjuva politikası ve ideolojisinin her türünü  yönetim biçimi ve aracı olarak kullanmaktan kaçınmamıştır. Doğu-Asya toplumlarında ise, geleneksel muhafazakarlık ile modern burjuva muhafazakarlığı içiçe geçmiş, daha gerici-tutucu bir anlayış olarak şekillenmiştir. Muhafazakar söylemde öne çıkarılan aile, cemaat, millet vb. gibi toplumsal formasyonlar vurgusu, verili toplumsal koşullara ve ilişkilere uyum gösterilmesini ve bu “devamlılığa” hizmet eden ve önceki kuşaklardan devralınan “miras”ın korunup sonrakilere iletilmesi amacına bağlanmıştır.
Yukarıdan beri belirtilenler, muhafazakarlık olarak adlandırılan politika ve ideolojinin tüm görünüm ve biçimleriyle kapitalist toplumsal sistemin sürdürülmesine bağlandığını; işçi sınıfı ve emekçiler ile ilişkilerinde, sistemin savunusu ve sürdürülmesini esas aldığını ortaya koyuyor. Burjuva laisizmini “dinsizlik” ile eş anlamlı alan bir muhafazakar politika ve ideolojinin Doğu-İslam toplumlarında iktidarlar düzeyinde etkili olması, kapitalizmin kitleleri çözümsüzlüğe sürüklemesinden ve emperyalist burjuvazinin dini ideolojiyi egemenlik ve yayılmacı politikanın yedekliğinde tutması ve istismarından kopuk olmamıştır. Bugün, uluslararası alanda “küresel kapitalizm” ile karşıt görünümlü, ancak onunla uyumlu ve yedeklenmiş olarak şiddet üreten bir Sünni-İslâm radikalizminden, üstelik uluslararası alanda söz ediliyorsa; ve Doğu toplumlarındaki başta olmak üzere, muhafazakar sağ gerici anlayış kitlesel etkisini artırma eğilimindeyse, sorun artık ne Batı Avrupa’da bir eğilim olarak uç veren “İslamofobi”yle, ne de Samuel Huntington’un teorisini yaptığı “medeniyetler çatışması” söylemi ve yaklaşımı çerçevesine sığdırılabilir. Yaşananlar kapitalist sömürü kaynaklı rekabet ve çatışmalardan ve burjuva emperyalist dünya politikasından kopuk değildir; ve doğrudan doğruya dini ideoloji ve onun şovenist-mezhepçi anlayışlarının günümüz toplum yaşamında daha etkin işlev görüyor olmasının sorumluluğu uluslarası sermayenin ve gericiliğin temsilcilerine aittir. Muhafazakar politik ideolojinin günümüzde yeniden etkili olması, gerici ideolojik kuşatmanın etkin bir biçimde yoğunluk kazanması, kapitalist emperyalizmin uluslararası  çelişkilerinden ve bununla bağlı politikalarından bağımsız değildir. Sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi, uluslararası büyük tekellerin etki alanlarının genişlemesi ve etki düzeyinin büyümesi, sermaye iktidarının daha dar ve merkezi-oligarşik karakterini artırmış; büyük sermayenin küçük-orta burjuvaziyi de baskılayan ve halk kitleleri üzerinde sınır tanımaz bir zorbalık olarak şekillenen hakimiyetini olanaklı hale getirmiş; ABD başta olmak üzere uluslararası düzeyde belli sayıdaki büyük emperyalist güçlerin  etkinliği daha fazla belirginlik kazanmış; rekabet ve daha fazla sömürü için güç kullanımı; Yakın Doğu, Asya, Afrika, Balkanlar gibi dünyanın büyükçe bir kesiminde mali-ekonomik, siyasal ve askeri emperyalist denetim ve baskı belirgin biçimde öne çıkmıştır. Güce bağlı bu ekonomik-siyasi ve askeri politika, cinsiyetçi, ulusçu yerelci-muhafazakar politikaların güç bulmasının koşullarını da, bir önceki döneme göre daha fazla olgunlaştırmış; burjuva emperyalist gericilik, kapitalizm ürünü kaos, çürüme, çatışma, belirsizlik ve düzensizlikleri “giderme” olanaksızlığına rağmen, kendini sürdürmek üzere ve bunların bir tür çözümü adına, baskı ve şiddeti yoğunlaştırmanın yanı sıra dinsel ideolojiyi politik-iktisadi hegemonya için daha fazla devreye sokmuştur. Kitlelerin sermaye hükümetleriyle uyumu için yeni hiyerarşik düzenlemelere gidilmiş, yönetim yetkisinin daha fazla merkezileştirilmesi girişimleri (Türkiye en güncel ve canlı örneği oluşturuyor) yoğunluk kazanmıştır.
Bütün bunlar, işçi sınıfının ve emekçilerin ileri kesimleri başta olmak üzere, geniş kitlelerinin önüne, muhafazakarlık ve modernizm adına kendilerine sunulanın, esasen, burjuva-burjuva öncesi ve kapitalist emperyalizme ait öncelikler, çıkarlar ve anlayışlara denk düştüğünü bilerek bir ayrıma gitmeleri ve kendi sınıflarına ait değerleri; mücadele-dayanışma-paylaşma, birleşme-örgütlü mücadelelerinin tarihsel deneyimini özümleme ve aktarma; burjuvazinin dinsel, etnik, cinsiyetçi ayrım politikası ve ideolojisinin halkların köleliğini “daim kılmak” amaçlı olduğunu görüp buna karşı tutum almayı; faşist, muhafazakar-liberal ve gerici antidemokrat tüm  düzen partileriyle aralarına sınıfsal temelli bir sınır koyarak, emperyalizme ve işbirlikçi gericiliğe karşı, halk demokrasisi ve sosyalizm için mücadeleyi yükseltme gibi bir sorumluluğu getiriyor. Burjuvazi, kitlelere bir tür “yer yüzü cenneti” vaad etmişti; ancak sömürü, baskı ve eşitsizliklerden, açlık, yoksulluk ve işsizlikten; işgal, kırım ve savaşlardan başka bir şey vermedi. Az çok bir hak mümkün olduysa, bu da işçi sınıfı ve emekçilerin kan-can bedeli mücadelelerinin ürünüydü. Fazlasını vermeyeceğini, yüz yıllara yayılan siyasal-sosyal-ekonomik, askeri ve kültürel hakimiyetiyle kanıtlamış bulunuyor. Muhafazakar ideoloji ve politikanın, kapitalist barbarlıktan bağışık olmadığı, sermaye düzeninin devamına çalıştığı; ve fakat buna rağmen halkın geleneksel kimi anlayışlarını ve inançlarını istismar ederek, etkili olma ve etkisini sürdürmeye soyunduğu ise, yine uzak-yakın tarihin, özellikle de bölgemiz ve ülkemiz toplumlarının yaşam pratiklerinde açıklık kazanmıştır. Söylemsel vaazına rağmen, muhafazakar sağ anlayış, insanı, insan olarak değil belirli kimlik mensubu “aşağı” - “yukarı” bir tür; Türk, İngiliz, Yahudi, Arap olarak görür. İslamcı muhafazakarlık, bütün bunları “üst belirlenimci” fıtrata bağlar, kaderden sayar, gereklilikler ve zorunluluklar bahsinde, hatta değiştirilemezler içinde görür. Bu anlayışın Sünni-İslamcı Türk versiyonuna göre, kişi, Sünni Türk ise, “makbul ve makul mümin kollektif”in bir parçası-unsurudur; yönetim politikalarına uyum gösterip sadakatte kusur etmiyorsa, saygın ve üstündür! Öteki “yaratılanlar” ise, devşirilmeyi ve uşaklaşmayı kabullenmedikleri sürece, “münafık-zındık” olarak görüleceklerdir vb. Muhafazakar politika ve ideoloji bu söylem ve argümanlarla, konumları kapitalist sömürü sesteminde istikrarsızlık gösteren ya da istikrarsızlığa mahkum toplumsal kesimlerin, özellikle de küçük işletici ve üreticinin, küçük ve orta burjuva kesimlerin korkularına, gelecek tahayyülleri ya da güvensizliklerine, “istikrar, güven ve koruma” vaadiyle yanıt olma iddiasındadır ve aynı nedenle de bu kesimlerden destek görebilmektedir.
Demek oluyor ki, işçi sınıfının kurtuluşu aracıyla insanlığı kurtarmak üzere, sınıf mücadelesini yükseltmek dışında, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik dünyasına götürecek bir yol kalmamıştır.  Muhafazakar-liberal ve gerici doğmaların etkisinden kurtulmak, kendi somut taleplerini, haklarını savunmak, bu temelde burjuvaziyle ideolojik-politik ve sosyal-kültürel düzeyde de ayrışmak gerekmektedir. Bu yönlü gelişmenin güç bulması için sorumluluk ise özellikle sınıf bilinçli işçi-emekçi, genç militanlarla birlikte sınıfın davasına baş koymuş aydınlara düşmektedir.