“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kamu Çalışanlarının Yükselen Mücadelesi Ve Bazı Sorunlar

Kamu çalışanları, uzunca bir zamandan beri sendikalaşma mücadelesi içindeler. Kamu çalışanlarının en ileri unsurlarının bir araya gelmesiyle başlayan sendikalaşma çabaları, bugün, 100-150 bin kamu çalışanını kapsayan oldukça geniş sendikaların örgütlendiği bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Ancak, kamu çalışanları bu aşamaya kolayca gelmediler: Hükümetler ve polisin baskı ve tehditlerine, yasal ve yasadışı sindirme ve yıldırma uygulamalarına direnerek geldiler.
Kamu çalışanları, sendikalaşma mücadelesine başlamalarıyla birlikte eyleme de geçtiler; başlangıçta dar çevreli toplantılar ve kamu çalışanları arasında sözlü ve yazılı ajitasyonla süren eylemler, giderek kapalı ve açık alanlarda kitle toplantıları ve protesto gösterilerine dönüştü. Son Ankara yürüyüşü ve Ankara'da bir gün arayla yapılan iki gösteriden birincisine beş, ikincine 10 bin dolayında kamu çalışanının katılması ise, kamu çalışanlarının sendikal mücadelesinin boyutunu ortaya çıkarması bakımından önemli bir gösterge oldu.
Bugün, çeşitli işkollarında resmen kurulmuş ya da kurulmak üzere olan 11 kamu çalışanı sendikası faaliyet göstermektedir. Diğer işkollarında ise çalışmalar sürdürülmektedir. Öyle görünmektedir ki, önümüzdeki kısa sayılacak bir dönemde, sendikasız işkolu kalmadığı gibi, sendikaların üye sayıları da hızla çoğalacak, bu sendikalar dost düşman herkesin hesap etmek zorunluluğunu duyacağı bir kitleselliğe kavuşacaklardır. Aslında, daha bugünden devlet, memurların sendikalaşmasını güçleştirmek için elinden geleni yaptığı gibi, içi boşaltılmış bir sendika "hakkı" için de çalışma içindedir. Dahası, çeşitli siyasi eğilimler ve devlet tarafından desteklenen kimi çevreler, içine sadece kendilerine yakın kişilerden oluşan "sendikalar" kurarak kamu çalışanlarının eylemini ve örgütlenmesini parçalayan bir tutum içine girmişlerdir. Bugün bunlar, kısmi bir etkinlik ve yerel bir durumda olsalar bile, geniş kamu emekçilerinin örgütlenmesinde ikircik yaratan bir pozisyon yaratmaktadırlar.
Öte yandan, bir yandan kamu çalışanlarının son 25-30 yıllık mücadelesi bir yandan ülke genelinde gelişen özgürlük mücadelesinin boyutları, kamu çalışanlarının sendikalaşmasını, sendikal haklara kavuşmasını toplum gündeminin ön sıralarına çıkarmıştır. Bu durum, daha 3-5 yıl önce kamu çalışanlarına sendika hakkı istemeyi "komünistlik", "bölücülük" diye suçlayan düzen partilerini, seçim bildirgelerine bu hakkı yazmaya zorlamıştır. Nitekim bugün, iki partili koalisyon hükümetinin her iki partisi de seçim meydanlarında kamu çalışanlarına sendika ve grev hakkı vereceklerini yüksek sesle bağırarak oy toplamış ve iktidar olmuşlardır. Gerçi bu iki parti, meydanlarda söylediklerinden "iktidara geldiğimizde yapacağız dediğimiz bazı şeylerin yapılamayacağını gördük" diyerek çark etmektedirler, ama kamu çalışanlarının mücadelesinin boyutuna bakıldığında bunların sendikalaşma ve grev hakkının yasallaştırılmasından hükümetin kolayca çark edemeyeceği görülmektedir. Ne var ki, bütün belirtiler, hükümetin kamu çalışanlarına sadece sendikalaşma hakkı tanıyıp grev hakkı olmayan bir sendika ile işin içinden sıyrılma eğiliminde olduğunu da göstermektedir. Ve yine bütün belirtiler, kamu çalışanlarının nasıl bir sendikaya sahip olacaklarını, onların mücadelesinin boyutları tarafından belirleneceğini göstermektedir. Bu durumda da, her şeyi belirleyen kamu çalışanlarının mücadele istek ve yeteneği olacaktır.
Kamu çalışanları, bugün, tarihlerinde görülmedik bir kararlılık ve istekle öne atılmaktadır. Ama aynı zamanda henüz çözemedikleri pek çok sorunla da savaşmak zorundadırlar. Dahası bu sorunlar çözümlenmeden mücadelenin ilerlemesi de beklenemez. Bu yüzden biz burada bir dergi yazısı çerçevesinde değinilebileceği kadarıyla bu sorunlar üstünde duracağız.

"YENİ DÜNYA DÜZENİ" VE BEKLENTİCİIİK
Emperyalistlerin kurmaya çalıştıkları yeni dünya düzeninin propagandasının merkezinde "insan hakları", "demokrasi" ve "özgürlük" sloganları olduğu artık bilinen bir gerçek. Bu propagandanın demokrasi motiflerinden birisi de tüm çalışanların sendika hakkına kavuşmasıdır. Ama bu gerçeğin diğer yanı ise, laftaki bütün özgürlük ve demokrasi propagandasına karşın, bütün bu hakların içinin boşaltıldığıdır. Bu, tarihi boyunca burjuvazinin genel tutumudur. Ama son 10 yıl içinde emekçi haklarının içinin boşaltılıp kullanılmaz hale getirilmesi işi, burjuvazi ve gericilik için, adeta bir sanat biçimini almıştır. Türk egemen sınıflan da, son yıllarda "yeni dünya düzeni"nin kampanyasına katılmıştır. Özellikle koalisyon hükümetini oluşturan partiler, demagojik propagandayla, tüm emekçilere özgürlük getirecekleri gibi bir beklenti yaratmayı başarmışlardı. Bu çerçevede kamu çalışanları içinde de bir beklenti eğilimi ortaya çıkmış, koalisyon hükümetinin vaatlerine uygun olarak, sendika ve grev hakkını kamu emekçilerine bahşedeceği gibi bir hava doğmuştu. Dahası bu sendikaların yönetici kesimleri arasında da uzlaşmaya hazır unsurlar, beklenti eğilimini güçlendiren bir tutum almışlardı. Hükümetin bu konuda da ayak sürümesi, hatta grevsiz bir sendika yönünde çalışmaların yapıldığı bilinirken, bu çevreler uzlaşıcı tutumlarını sürdürmekte, kamu çalışanlarının birleşip mücadele etmesi durumunda, "ipler elimizden kaçar mı" endişesiyle engellemeye çalışmaktadırlar.
Kuşkusuz kamu çalışanlarının sendikalaşma mücadelesi içindeki en baş engellerden birisi; bu tutumun alt edilmesi, bütün dünya emekçilerinin "Haklar, ancak mücadeleyle alınır" ilkesinin kamu çalışanları sendikalarının ilkelerinin en başına yazılmasıdır.
Bugün kamu emekçilerinin gündeminin başında yer alan madde, hükümetin bir kamu sendikaları yasası çıkararak bu sendikaları resmen tanıması değildir. Çünkü birincisi, kamu çalışanlarının sendikaları zaten vardır ve kitle mücadelesi hükümeti sıkıştırdığında hükümet bunların yöneticileriyle görüşmektedir. İkincisi ise; kamu çalışanlarının yıllardır sürdürdüğü mücadelenin bugün geldiği aşamada, hükümet ve parlamento, kamu çalışanlarının sendikalarını resmen tanımak zorundadır. Bu yüzden de bugün asıl olan, nasıl olursa olsun bir sendika yasasının çıkarılması değil, bu yasanın kamu emekçilerinin sendikalarının elini kolunu bağlamayan, onları bir dayanışma derneği derekesine düşürmeyen bir yasanın çıkarılması için mücadeledir. Dahası tek başına sendika yasasının anlamı da yoktur. Bu yasa grevli toplu sözleşmeli bir çalışma yasasıyla birleştiği zaman anlamlanacaktır. Kamu emekçilerinin örgütlenmiş kesimlerinin çoğunluğu eylemleri ve sloganlarıyla bunun bilincinde olduklarını gösteriyorlar. Ama bu talepler yüz binlerce kamu çalışanına mal edilmedikçe hükümet ve parlamentonun entrikalarının bozulması oldukça güçtür. Bugün sendikalar ve ileri unsurlar, öne çıkardıkları talepleri geniş çalışan kesimlerine ulaştırmak, onları bu taleplere kazanmak, bunun yol ve yöntemlerini bulmak zorundadır.

KİTLESELLEŞME SORUNU
Kamu çalışanları sendikasının bugün en önemli sorunu kitleselleşmedir denirse gerçek ifade edilmiş olur. Çünkü bugün kamu çalışanları sendikaları, sendikalaşabilir kamu çalışanlarının sadece yüzde 8-10'unu çatıları altına toplamış durumdadır.
Bu sendikaların pek çoğunun henüz kuruluş aşamasında olduğu, en eskisinin iki yıllık bir geçmişi bulunduğu göz önüne alınırsa, bu oran küçük değildir. Gerçi kapitalist dünyada işçi ve emekçilerin sendikalaşma oranı çok düşüktür ve pek çok ülkede sendikalaşma oranı yüzde 10-25 arasındadır. Örneğin Türkiye'de, iş ve sendika yasalarındaki bütün kısıtlamalara karşın, sendikalaşabilir 6 milyon dolayında işçi vardır. Ama sendikalı işçi sayısı 1 milyon 200 bin kadardır. Yani, işçi sınıfı verdiği onca mücadeleye karşın yüzde 20 dolayında bir sendikalaşma düzeyine ulaşabilmiştir. Bu oranlar göz önüne alındığında, birkaç yıl içinde, henüz devlet tarafından resmen tanınmamış olmasına karşın, kamu çalışanı sendikalarının yüzde 8-10 dolayına ulaşan sendikalaşması, bu sendikaların kitlesel sendikalara dönüşmüş olduğu sanısını uyandırır. Ama bu aldatıcıdır. Çünkü bir kitle örgütü, bir sendikadan söz edildiğinde kitleselleşme o örgütteki üye sayısının belirli bir rakamın üstünde olması değildir sadece. Kitleselleşme ancak, daha üst düzeyde de örgütlenip seferber edilecek kesimleri aşarak "sıradan" unsurları da kapsadığı ölçüde sözü edilebilecek bir özelliktir. Örneğin pek çok işletmeden 5-10 bin ileri, az çok politikleşmiş kişiyi kapsayan bir sendikanın kitleselliği tartışılır, ama bir kaç işletmeden işçilerin çoğunluğunu kapsayan ama daha az sayıda işçiyi birleştiren bir sendika kitleselleşmiştir diyebiliriz. Çünkü sendika işçileri, emekçileri birleştiren en geniş ve en kitlesel örgüt olarak ancak politikleşmemiş emekçileri de kapsamaya başladığı andan itibaren anlamlı olur. Bu açıdan kamu çalışanları sendikalarına bakıldığında, varolan durumun iç açıcı olmadığı görülür. Çünkü bu sendikalar içinde örgütlenmiş olan emekçiler, uzunca bir zamandan beri özgürlük ve demokrasi mücadelesi içinde olan, ya da bir biçimde bu mücadeleden etkilenmiş olan kesimlerdir. Bunlar, sendika olmasa da değişik örgütlenmeler içinde örgütlenip mücadele edebilecek kapasitededirler zaten.
Kısacası; bugün kamu sendikaları, en geniş çalışan kesimlere ulaşma, onları mücadeleye çekmiş olmaktan uzaktır henüz. Ama bu sendikaların somut olarak kurulmalarının çok yakın bir geçmişte gerçekleşmiş olması, hükümet, idare, polis ve hükümetin baskıları, en önemlisi de bu kategorinin, öğretmen, sağlıkçı gibi bir kaç kesimi dışında örgütlenme geleneğinin cılızlığı göz önüne alındığında, bugünkü durum olağandır. Ama bir olgunun olağan olması problemleri azaltan bir etken değildir. Tersine, olgu ortaya çıkmışsa, hele mücadele bir yükseliş seyri izliyorsa, giderek büyüyen bir engel olarak kendisini daha çok hissettirir. Atılan her adımda daha büyük sorunlar çıkarmaya başlar. Bu yüzden mücadelenin ileri atılımı için engelin ortadan kaldırılması daha büyük bir aciliyet olarak kendisini dayatır.
Son aylarda kamu çalışanlarının hareketlenmesi, artarda yapılan kurultay ve kongreler ile sokak çatışmalarına, bakanlık kapılarına dayanmaya varan eylemler, kitleselleşmemiş olmaktan doğan sorunları daha çok göze batar hale getirmiştir. Biraz yakından bakıldığında görülür ki; kitleselleşme sorunu bu sendikaları sadece nicel bakımdan güçsüz bırakmakla kalmıyor, daha da kötüsü, sendikal demokrasi, yönetim ile sendika tabanı, sendika ile örgütlenmemiş geniş kitle arasında da aşılması güç sorunlar ortaya çıkarıyor. Örneğin bu sendikaların, devlet ve polis baskısını olağanüstü çabalarla aşarak topladıkları kurultay ve kongreler, mücadelenin heyecanının yansımadığı, sonuçları önceden belli toplantılara dönüşerek işlevsizleşebiliyor. Oysa bir kitle örgütü, bir sendika için kongre ve kurultaylar, bir önceki dönemin muhasebesinin yapıldığı, sonraki dönemin politikalarının tartışılıp kararların alındığı, mücadelenin bütün sıcaklığı ile delegeleri ve adayları sardığı, sonuçlarının tüm çalışanlar içinde olumlu dalgalanmalar yarattığı gerçek bir eylemdir. Bu heyecanı yaşamayan, geniş yığınların istem ve duygularını yansıtmayan kurultaylar ve kongrelerin amaca hizmet etmesi beklenemez. Nitekim son 3 ay içinde kamu çalışanı sendikalarının kurultay ve kongrelerinin, içinde bulundukları mücadelenin sıcaklığını duyurmaktan uzak, grupçuluk, entrikacılık, ilkesizlik, kişisel ya da çevre çıkarlarının daha çok hissedildiği alanlar olmasının başlıca nedeni, bu faaliyetin kitle denetiminden uzak, kitlelere hesap verme kaygısı taşımayan bir faaliyete dönüşmüş olmasıdır. Bütün bu olumsuzlukların delegeler ve giderek üyeler üstünde olumsuz etkiler yarattığı, yeni atılım yapacak kararlar beklentisiyle gelen delegelerin hayal kırıklığına uğramış olarak bölgelerine döndüğü bilinen bir gerçektir.
İlk bakışta bütün bu olumsuzlukların nedeni olarak kimi kişi ya da çevrelerin olumsuz tutumları gerekçe olarak gösterilebilirse de daha yakından bakıldığında olumsuzluğun köklerinin daha derin olduğu görülür. Bu olumsuzluklarda elbette kişi ya da çevrelerin rolü vardır; ama bu rol belirleyici değildir. Burada asıl belirleyici olan çeşitli vesilelerle oluşmuş çevrelerin kitle denetiminden yoksun oluşudur. Çünkü bu grupların çoğu, bulundukları politik ve ideolojik zemin gereği, kendi dar çevresini tatmin etmek ötesinde, yığınlara hesap vermek gibi bir kaygı taşımamaktadırlar. Bu yüzden de kazanmak için "her yol mubah" sayılabilmektedir. Tersi olsaydı; seçilenler ya da seçime katılanlar yığınlara hesap vereceği endişesini taşısaydı, hiç kimse, "Bu seçilen, yönetime gelen de kimmiş?" denilecek birilerini, bırakalım seçmek önermek cesaretinde dahi bulunamazdı. Bu kaygıyı taşımayanlar da eninde sonunda kitle tarafından cezalandırılırdı.
Sendika demokrasisi açısında da durum çok farklı değil. Bir kitle örgütünde demokrasinin garantisi yöneticilerin yığınlara hesap verme ihtiyacıdır. Eğer kitle örgütü gerçekten kitlesel bir nitelik kazanmışsa, (demokrasiyi engelleyen başka etkenler bir yana bırakılırsa) yöneticiler tıpkı seçildikleri gibi kitleler tarafından görevden alınabilir. Bu yüzden de kötü yöneticiler bile yığınların istek ve taleplerini her zaman gözetmek zorunda kalırlar. Bugün kamu çalışanları sendikalarında işlerlikteki demokrasiye ilişkin yakınmaların başlıca nedenlerinden birisi de yöneticilerin bu yığınlara hesap verme ihtiyacını henüz duymamalarıdır. Çünkü henüz hesap verecekleri, vermedikleri zaman da kendilerini alaşağı edebilecek düzeyde kitleselleşmemiştir bu sendikalar.
Kuşkusuz, kamu çalışanları sendikalarının gerek demokrasi gerekse mücadele alanındaki sorun ve zaafları Türk-İş'e bağlı belli başlı sendikalarla karşılaştırıldığında sözü bile edilemez şeyler olarak görünür. Ama en kötü ile kıyaslayarak "Biz iyiyiz!" demek kimseye bir şey kazandırmadığı gibi, bir süre sonra Türk-İş sendikalarından kötü bir çizgiye düşmenin yolunu açar. Bu yüzden de kamu çalışanları gerek mücadeleciliklerini, gerekse sendikal demokrasi vb. konulardaki tutumlarını Türk-İş gibi en kötü örneklerle ölçmemek durumundadırlar.
Kısacası kamu çalışanları sendikalarında, bugün yakınılan sorunların büyük bir çoğunluğunun maddi temelinin ortadan kaldırılmasının başlıca koşulu kitleselleşmeyi gerçekleştirmektir.
Burada yine Türk-İş'le ilgili bir soru hemen akla gelebilir: "Türk-iş kitleseldir; ama kamu çalışanlarının sendikalarından çok daha anti-demokratik, çok daha içine dönük ve uzlaşmacı değil midir?" Elbette öyledir. Ama Türk-İş'in kitleselliği tamamıyla görünüştedir. Gerçekte ise, Türk-İş geniş yığınları sendikal faaliyetin her alanından dıştalamış, üyelerini sendikalara yabancılaştırmayı başarmıştır. Dolayısıyla da sendika ağaları, bir tür çete örgütlenmesi, ek olarak hükümet ve patronların desteği ile yönetimlerini ellerinde tutmakta, işçilerin onca tepkisine karşın yerlerinde kalmaya başarabilmektedirler. Öyleyse, kitleselleşme kavramını salt kuru kalabalıklar olarak almamak gerekiyor. Tersine, kitleselleşme mücadelesini devlet memurunu "memurluk”tan kurtarma mücadelesi olarak da anlamak, geniş yığınları dönüştürme faaliyeti olarak ele almak gerekiyor. Çünkü kalabalıkların kendiliğinden sendikalara katılması sorunu zaten devletin sendikaları yasallaştırması ile gerçekleşecek bir olgudur. Dahası bu durum kamu çalışanlarının sendikalarının bugüne kadar mücadeleye katkıda bulunmak bir yana onu engellemek isteyen orta ve üst düzey bürokratlarının denetimine girmesi tehlikesini de birlikte getirecektir. Kamu çalışanları alanında, hükümet ve amirlerin baskılarının sonuç vermesinin olanakları çok daha fazla olduğu hesap edilirse; bugün belirli bir ilerici misyona sahip sendikaların kısa zamanda birer sarı sendikaya dönüşmesi için pek çok neden vardır. Bu yüzdendir ki kitleselleşme sorunu çalışanların dönüştürülmesi sorunuyla, onların azami talepleri doğrultusunda seferber edilmesi sorunuyla yakından ilgilidir.
Yığınlar ancak kendi talepleri doğrultusunda harekete geçirilebilir ve ancak eylem içinde bilinçlenip örgütlenebilirler. Bu tarihin gösterdiği en yalın gerçeklerden birisidir. Öyleyse, kamu emekçileri sendikaları kitleselleşme sorunun doğru ve mücadelenin ihtiyaçlarına uygun bir tarzda ancak, hitap ettikleri kesimlerin taleplerini savundukları, onların istemlerini gözeten bir ajitasyon faaliyeti gerçekleştirdikleri ölçüde onlarla bağ kurma, sendika çatısı altına çekme olanağına sahip olacaklardır. Sendika binaları içinde farklı sendika anlayışları tartışmalarıyla sınırlı bir "propaganda" faaliyetiyle yığınların etkilenemeyeceği, ya da çalışanların bu tartışmalarla şu ya da bu çizgiye çekilemeyeceği artık anlaşılması gereken bir gerçektir. Elbette herkesin kendine has bir sendikacılık anlayışı vardır ama bu sendikacılık anlayışlarının yaşama geçmesi için de bunların yığınlara ulaşması, anlayışın savunucularının ve ilkelerinin bizzat mücadele içinde sınanması gerekir.   Uzlaşmacılar, sözde devrimciler, emekçilerin sahte ve gerçek dostları ancak sıcak mücadelesinde herkesçe görülür hale gelebilir. Öyleyse bugün yapılması gereken, geniş kamu emekçilerinin taleplerinin sözlü yazılı her araçla yaygınlaştırılıp, içinde yaşadıkları koşulların teşhir edilmesi, bunların değiştirilmesi için çalışanların bizzat kendilerinin mücadeleye çekilmesi, kamu çalışanlarının mücadelesine önderlik etmeye soyunanların, sendikaların yakalaması gereken halkadır. Bugün mücadeleye uzak duran, hala "devlet memuru" anlayışının simgesi olanlar da dâhil kamu çalışanlarının çok büyük çoğunluğu mücadele içinde, talepleri etrafında birleştirilip seferber edildiklerinde kendi konumlarını fark ederek sorunlarına sahip çıkmaya sendikal ya da siyasal eyleme bilerek isteyerek katılmaya başlayacaklardır. Yoksa bugün yönetimlerinin büyük çoğunluğu ilerici, devrimci-demokrat ve Marksistlerden oluşan ve az çok demokratik bir yapı ve oldukça mücadeleci bir anlayışın egemen olduğu kamu sendikaları yakın gelecekte Türk-İş’vari bir kitleselleşmeyle yüz yüze kalmaktan kaçınamayacaklardır. Ve bu durumun kaçınılmaz sonucu olarak da, ya mücadeleye emek vermemiş ama en gerici değer yargıları istismar eden, hükümet destekli bürokratlar işbaşına gelecektir. Daha da kötüsü, bugün ilerici konumda olanların pek çoğu da bu düzene ayak uydurup adım adım birer sendika bürokratına dönüşecektir.
Ünlü bir atasözü "Görünen köy kılavuz istemez" der. Kamu çalışanları için görünen köy, doğru bir kitleselleşme çizgisinin zorunluluğudur. Ya talepleri doğrultusunda geniş kitleler mücadeleye çekilip dönüştürülecek ve bunlar sendikalarında demokrasinin, mücadelenin asıl dayanağı olacaklar; böylece sendikalar devrimci konumlarını koruyacak, ya da kitleselleşmek yerine bu sendikalar var olduğu biçimiyle kamu çalışanlarıyla kalabalıklaşacak, bugün olumlu bir platformda bulunan sendikaları kendi düzeylerine çekip kamu çalışanı Teksif ve Türk-Metal’lerini yaratacaklardır. Bugün girilecek yol bu sendikaların geleceğini belirleyecektir. Bu yüzden de geleceğin sorumluluğu bu günkü sendika yöneticilerinin, ileri kamu çalışanlarına aittir. Vakit henüz geç değildir, ama zaman kısadır. Bu sendikaların deneyimleri ve son iki yıl içinde kamu çalışanları içinde edindikleri prestij, geniş kitlelerin içinde bulundukları kötü ekonomik ve sosyal koşullar, doğru talepler öne sürüldüğünde onların kazanılması için önemli bir dayanaktır. Yeter ki, enerji ve zaman sonu gelmez boş tartışmalarda harcanmasın!

Temmuz 1992