“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Gezi, Negri ve otonomculuğun eleştirisi

Gezi Direnişi, Türkiye tarihinin en büyük halk hareketlerinden birisi olarak siyasal mücadele tarihindeki yerini alırken; sol entelektüel çevrelerce iki biçimde; sınıf analizi ve komünizm fikrinin karşısına konuldu.
Birincisi; Gezi eylemleriyle kanıtlandığı varsayılan; “sınıf hareketinin çağı geçmiş”, toplumsal gerçeklerle bağdaşmayan idealize bir düş olduğu; talep odaklı, pratik, pragmatist; çevre, kent, özgürlükler gibi insanların günlük yaşamlarını ilgilendiren konular üzerinden ortaya çıkan yeni toplumsal hareketlerin değişimin temel gücü olduğu fikri. Bu yaklaşım ‘solcu’ ve ‘sosyal demokrat’ entelektüeller, hatta bir kısım muhafazakar gazeteci-yazar içinde de karşılık buldu. Konuya ilişkin tartışma, Özgürlük Dünyası’nın daha önceki sayılarında da ayrıntılı bir biçimde yapıldı.
İkincisi yaklaşımsa şöyle özetlenebilir: Gezi eylemleri; komünizmi gelecek bir ütopya olarak tasarlayan geleneksel komünist ve sosyalist anlayışları bir kez daha yıktı. “Komünist hipotezleri” doğrudan yaşama uygulayan, alternatif yaşam alanları kuran, hiyerarşik ilişkiler yerine yatay örgütlenmeleri, öncü parti yerine demokratik karar alma mekanizmalarını kullanan otonomcu komünal çerçeveyi doğruladı. Gezi Parkı’nda kurulan alternatif yaşam da bunu pratik olarak gösterdi. Mısır, Tunus, Yunanistan, İspanya ve ABD’deki Occupy Wall Street eylemleri dünya örnekleri olarak önümüzde…
Bu ikinci politik yaklaşım; Gezi Direnişi’nin ardından kurulan işgal evleri, işgal bostanları, belli bir mekanın işgal edilerek orada dayanışmacı ilişki ağlarının kurulması gibi pratik etkinliklerin de kendi doğrulanması olduğunu ifade etti. Gezi Parkı işgalini bunun en gelişmiş örneği olarak kutsadı. Mekan işgali ve otonom yaşam alanlarının oluşturulması birer araç olmaktan çıkarılıp ulaşılması ve bir ağ halinde tüm ülkeye yayılması gereken “komünist bir ideal” olarak sunuldu.
Burada sorun nedir?
İnsanların bulundukları mahallerde boş, kullanılmayan ya da bakımsız binaları dayanışmacı, sosyal ve kültürel iddialarla işgal etmeleri, bir halk inisiyatifiyle ‘toplumsallaştırmaları’ mı?
Elbette bu bir sorun değil, tersine olumlu ve önemli bir inisiyatif. Gezi Direnişi’yle birlikte giderek bir kırılma halinde ortaya çıkan, insanların kendi mahallelerine, mahallelerindeki bir ağaca bile sahip çıkmaları, “bize sormadan yapamazsın” demeleri, burjuva temsili demokrasisinin biçimselliğinin aksine halka ve yerele dayanan gerçek bir demokrasinin nüvelerine işaret ediyor.
Bu tip örgütlenmelerin ve mekânsal işgallerin; işçi sınıfının doğrudan üretim sürecinden çıkan eylem biçimleri olmaması hasebiyle klasik bir form arz etmedikleri de doğru… Bu açıdan kesin olarak ‘sınıf dışı’ ve ‘reddi mübah’ aktiviteler olarak damgalanmalı mıdır?
Ya da ‘postmodern’ dünyanın yeni mücadele tipi olarak kutsanıp idealleştirilerek “yeni dünya”nın böyle kurulabileceği sanısına kapılıp gidilmeli midir?
Burada iki sorun, özü itibarıyla birbirinden ayrı değerlendirilmeli. Tartışma şöyle ifade edilebilir:
Birincisi; işgal evleri, bir mekanın işgal edilerek ‘halkın kullanımı’na açılması, buranın sosyal ve kültürel faaliyetler için kolektif buluşma alanı olması, forumlar eliyle takip edilmesi; ihtiyaca bağlı olarak değişebilen ‘örgüt’ formları olarak değerlendirilmesi…
İkincisi; mekanın işgali ve ‘ortak varlık’ olarak yeniden kazanılması, iktidara dokunmadan otonomcu, yarı-anarşist bir perspektiften; bir komün ideali olarak toplumsal devrim ve işçi sınıfı iktidarının yerine konulması; sosyalizmin reddedilmesi…
Birincisi; insanların yerelde somut talep ve hedeflerle (çoğu zaman ilerici bazen ihtiyatla yaklaşılması gereken bir yönelimle) eyleme girişmesiyken, ikincisi ‘komün’ savunusu adı altında kapitalizmin sınırlarına bile yaklaşamayan reformculuktur. Bu ikisi kesin olarak birbirinden ayrıdır ve ayrılmalıdır.

***
Türkiye’de “iktidardan uzak durma”, “iktidara sırtını dönme”, “otonom”, “karşı-kültürcü” ve “alternatif yaşam alanları kurma” gibi sloganların son 15 yılda özellikle ‘sol’ akademik entelektüel kuşak  içerisinde karşılık bulduğunu söylemek mümkün. Gezi Parkı direnişinin ardından yapılan ve sayıca azımsanamayacak analizde, Negri, Hardt, Badiou, Zizek, Deleuze, Foucault, Guattari gibi isimlerin referans olması; toplumsal ve siyasal koşullarından koparılarak “tekilliklerin arzu/özgürlük arayışı” ve “otonom yaşam alanları” kurma isteği olarak tanımlanması; bunun göstergelerinden…
Genel olarak kapitalizme, özel olarak sermaye iktidarına karşı kararlı, istikrarlı, nispeten uzun vadeli bir örgütlenme, güç biriktirme ve ardından iktidarı alma mücadelesinin yerine; hemen, yani bugünden “alternatif yaşam alanları kurma” fikri cazip gelebilir. Bu konum alış, “iktidara karşı mücadeleyi” ve bir iktidar olarak örgütlenmeyi reddederken; esas olarak ‘işçi iktidarı’ fikri yani “kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması” olarak sosyalizmle arasına kesin bir mesafe koyuyor.
İktidarın kimin iktidarı olduğunu gözetmeyen, hangi sınıfsal işlevlerle donandığını dikkate almayan, kapitalist toplumsal ilişkilerle sıkı bağlantısını göz ardı eden bir iktidar eleştirisinden geriye Weberci “şiddet kullanma hakkına sahip” bir “bürokratlar yığını”nın kalması kaçınılmaz. Weberyan devlet anlayışındaki sivil toplumculuğun bu anarşist perspektifle uzlaştığı söylenebilir. Buna göre; devlet ‘sivil’ toplum üzerinde özel olarak örgütlenmiş bir baskı gücüdür. Hangi devlet? Anarşist ve otonomcu yaklaşıma göre; her türlü devlet… Peki; devletin küçük bir kapitalist azınlığın çıkarlarını milyonlarca yoksul ve sömürülen, baskı ve şiddet gören emekçiye karşı savunmasıyla; sosyalizmde tam tersini yapması arasında fark yok mudur? Otonomcu yaklaşıma göre; bu fark olsa olsa ikincildir.
Bu teorik sığlığına rağmen, kirlenmiş araçlardan, iktidar olmakla birlikte ortaya çıkan risk ve tehlikelerden, en azından düşünsel planda kurtuluyor olması; otonomculuk için bir çekim kaynağı… SSCB başta olmak üzere sosyalist ülkelerin kapitalist restorasyon sonucu antidemokratik baskıcı uygulamaları, işgalleri ve girdikleri yozlaşma sürecinin ardından devletsiz bir ‘komünizm’ fikri, ayrıca, çekici de olabilir…
Bu anarşist/otonomcu ve postmodern yaklaşımın en önemli temsilcileri; İtalyan Otonomcu geleneğin önde gelen isimlerinden Negri, ortak çalışmalara imza attığı Hardt, Badiou, Holloway, Murray Bookchin, Wallerstein, Jean-Luc Nancy, Guattari gibi düşünürlerdir. Eski ‘komünizm’in devlet/iktidar/parti odaklı olduğunu, sınıfa dayanan devrim anlayışının güncelliğini yitirdiğini iddia eden ‘yeni’ bir ‘komünizm ideası’ konusunda ortaklaştıkları söylenebilir. Çeşitli görüş ve yaklaşımları olmakla birlikte, bu ‘idea’nın temel özelliği, sınıfın iktidar olarak örgütlenmesinin reddedilmesi, otonom yaşam alanları üzerinden ‘sivil itaatsizlik’ ya da ‘çokluk’ eylemleri ve kendiliğinden hareketlerle, komünizmin “bugünden başlayarak kurulması” iddiasıdır.
“İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek” kitabının yazarı John Holloway, sanki komünistler, devrim için çalışmayı ve örgütlenmeyi erteliyormuş gibi şu değerlendirmeyi yapar:
“Leninist devrimci gelenek bize beklememizi söyler. ‘Bir sonraki devrimci durum ya da uzun dalganın bir sonraki düşüşüne kadar bekle, biz iktidarı alana kadar bekle, o zaman toplumu değiştireceğiz ve arada partiyi inşa ederiz.’ Ama bekleyemeyeceğimizi biliyoruz. Kapitalizm dünyayı ve bizi öyle bir hızla mahvediyor ki bekleyemeyiz.” (Holloway, İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek mi, s. 77)
Peki ne yapmayı öneriyor Holloway:
“Reddetmeliyiz. … Sadece onu bugün yarattığımız için var oluyor kapitalizm. Kapitalizmi yarın yaratmazsak, o zaman yarın var olmayacak.” (Holloway, agy, s. 77)
Reddetmek! Kapitalizmin çöküşü; insanların sadece reddetmesine, “hadi alternatif ilişki ağı kuralım” demesine bakıyormuş gibi… Peki ya devlet? Sermaye? Kapitalist ilişki ağı? Daha sonra tartışmak üzere devam edelim… Gelelim; Holloway’ın alternatif toplum önerisine:
“Devlete sırtımızı geri çevirmek ne demek peki? Bazı durumlarda, devleti tamamen görmezden gelmek, devlet üzerinde hiçbir talepte bulunmamak, sadece kendi alternatiflerimizi inşa etmeye devam etmek anlamına gelir bu.” (Holloway, agy, s. 76)
“Anti-iktidar günlük yaşantının onuru içindedir. Anti-iktidar sürekli olarak biçimlendirdiğimiz ilişkilerin, aşk, dostluk, yoldaşlık, topluluk, işbirliği ilişkilerinin içindedir.” (Holloway, agy, s. 60)
Yani? Biraz daha ayrıntı? Daha somut bir tasarı? Ne yapmalıyız, neyi kurmalıyız? Bunların hiçbirisi yok… “Cevabı bulmanın tek yolu onu yapmakta yatıyor.” (Holloway, agy, s. 97) Çünkü daha fazlasını tartışmaya kalkarsa, kaçınılmaz olarak bu ilişkilerin nasıl sürekli kılınacağını, kapitalist devletin saldırıları karşısında neler yapılacağını, kapitalist üretim ilişkilerine nasıl sırt çevrileceğini açıklamak zorunda kalır ki; bu da onu kaçınılmaz olarak ‘yeni bir iktidar’a götürür.
Badiou’nun söylediği de daha fazlası değildir. Kapitalizm içerisinde, devletten ‘çıkarılmış’ bir otonomi noktası:
“[bir çıkarma işlemi] bir durumun politik gerçekliğinin hakim yasalarına bağlı değildir. Bu yasaların imhasına da indirgenemez. Bir çıkarma işlemi durumun yasalarını onlara dokunmadan bırakabilir. Çıkarmanın yaptığı şey bir otonomi noktası getirmektir. Bir olumsuzlamadır ama olumsuzlamanın iyice yıkıcı kısmıyla da özdeşleştirilemez… durumun hakim yasalarından yeni bir bağımsızlık ve otonomi alanı açabilecek ‘özgün bir çıkarmaya’ ihtiyacımız var.” (Badiou’dan alıntılayan Lotta, Duniya, K.J.A, Alain Badiou Eleştirisi, s. 154)
Çıkarma yapılacak ama kapitalizmin ve “politik gerçekliğinin hakim yasaları” devam edecek. Otonomi noktası kurulacak, “devletten eksiltilecek” ama dışarıda kapitalizm ve onun devleti varlığını koruyacak. Kapitalizmi ortadan kaldırma hedefi ise, “komünizmi bugünden kurma” iddiasının yanından bile geçmeyerek vazgeçilen eski “hedefler” rafına konulacak.
Örnekler çoğaltılabilir…

***
1950’li yılların ikinci yarısından itibaren sosyalizmin kapitalist restorasyon sürecine girmesi, kapitalist iktidarın modern araçları da kullanarak artan denetimci ve kontrolcü işlevi; 1968 isyanına katılan genç kuşaklarda “anti-otoriter” ve her “türlü iktidara karşı” bir tutum alışı koşulladı. Eski anarşist tezler; yeni biçimler altında ve başkaca teorilerle uzlaştırılarak güncel bir hal aldı. İtalya’da oldukça etkili olan Otonomi hareketi; düşünsel alanda da Foucault, Deleuze ve Guattari’nin toplumun tüm hücrelerine nüfuz etmiş postyapısalcı ‘iktidar’ yaklaşımları; anarşist temaları canlandırdı. İktidardan uzak durmak, onunla ilişkiye girmemek, “kendi kendini yöneten yaşam alanları” kurmak, egemen kültüre “karşı kültür” pratikleri geliştirmek, işçi sınıfı iktidarı karşısında belli belirsiz bir strateji olarak şekillendi. Elbette bu ‘sol’ hareketteki genel bir eğilimi hiçbir zaman temsil etmedi. Ancak 1970 ve 80’lerde yükselen feminist, nükleer karşıtı, çevreci ve hayvan hakçı vb. hareketler içinde açık ya da kapalı olarak yer aldı.
1994’te Zapatistlerin Chipas’ı işgal etmesi, 1999 Seattle’da simgesel çıkış yapan küreselleşme karşıtlarının eylemleri ve özellikle de Negri ve Hardt’ın İmparatorluk kitabıyla Otonomcu perspektif yeniden dikkatleri çekti.
Türkiye’de de işçi ve halk hareketi içerisinde karşılığı olmayan anarşist ve otonomcu tezler, özellikle Negri ve Hardt’ın İmparatorluk kitabının Türkiye’de yayınlanmasıyla akademik platformlarda dikkat çekti. Postmodern ve postyapısalcı çalışmalar, uzun zamandır ilgi odağı olsa da, otonomcu düşünürlere ilgi son 15 yılın olgusu. Gezi Parkı’nın işgaliyle başlayan Gezi direnişi, ardından işgal evleri gibi pratikler; akademi için Otonomcu düşünürlerle pratik arasındaki bağı, daha ‘gerçekçi’ kıldı.
Otonomcu ilginin bir diğer büyük kaynağı ise; Kürt ulusal hareketi. Abdullah Öcalan’ın Murray Bookchin’dan esinlenerek önerdiği; işçi, köylü, patron, tüm sınıfları kapsayan ‘komün’ ve ‘doğrudan demokrasi’ kurumları; devlet iktidarı ve iktidar olarak örgütlenmenin ‘demokratik özerklik’ kavramıyla teoride reddedilmesi  açıkça otonomcu bir içerik taşıyor. Bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı açısından, sınıfsal analiz ve eleştiri bir yana, bu ‘demokratik özerklik’ perspektifinin elbette anlamı vardır. Ancak, küçük komünler ve alternatif yaşam alanları (Kürtçenin ve bazı kültürel ögelerin günlük yaşamda yaygınlaştırılması gibi pratikler dışında) önerisinde, ulusal haklar ve pratiklerin güçlü bir halk inisiyatifiyle yaşama geçirilmesi söz konusu olabilirken; bunun bir ekonomik ve toplumsal model olarak yaşam geçirilmesi mümkün değildir. Devlete ilişkin olan kısmı ise zaten pratikte işlememektedir: Kürt hareketi Rojava’da açıkça iktidar olarak örgütlenmektedir; düşmanlarına karşı savaşmak için başka da bir yolu yoktur.
***
Biz bu makalede; iktidardan uzak durarak ve onu hedeflemeden ama “komünizmin ilkelerini hiç beklemeksizin doğrudan yaşama geçirerek”; kapitalizm içerisinde ‘soluk alınabilecek’ adacıklar, otonom yaşam alanları ya da komünler kurma politikasını; en önemli teorisyenlerinden ikisi olan Negri ve Hardt’ın görüşleri üzerinden değerlendireceğiz.
Negri ve Hardt’ın görüşlerinin genel çerçevesi İtalyan Otonomist geleneğe dayanıyor. Bu gelenek sadece kapitalist devleti değil her türlü devleti reddederken anarşizme yakın bir çizgi izliyor. İtalyan topraklarındaki özgün bir deneyimi, 1960’lı yıllarda Güney İtalya’dan gelen köylülerin Kuzey İtalya’daki fabrikalarda işi reddetme tavrını genelleştirirken, teorik olarak da kapitalist ya da sosyalist her türlü işin reddine vardırıyor. İşin reddedilmesi, sermaye ilişkisinden toplu çıkış; emeğin üretici kapasitesine dikkat çekerek ‘kendini değerli kılma’sı, ‘ortak varoluş’un sahiplenilmesi, ‘sevgi’nin gücüyle bir araya gelen ‘çokluk’un tekillikleri koruyan yerel otonom toplulukları oluşturmasını öngörüyor. (Negri ve Hardt, 2011b: 186-188) Bu ‘otonom’ kavram setinin kısa bir sıralanışı bile renkli bir idealizm sergisi gibi…
Negri; modern düşünce içerisinde ikili bir gelenek olduğunu; Hobbes, Rousseasu, Hegel’in devletçi-otoriter çizgisi ile Machiavelli, Spinoza ve Marx’ın ‘demokratik’ çizgisinin karşı karşıya geldiğini ifade ediyor (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 125). İşçi sınıfı mücadelesinin baskısı ve 1973 kriziyle birlikte kapitalizmin postmodern bir aşamaya girdiğini düşünen Negri (ve sonrasında Hardt) küreselleşmenin yarattığı ekonomik dönüşümün siyasal karşılığının ulus devlet ve mekanın aşıldığı “İmparatorluk” (Negri, İmparatorluktaki Hareketler, s. 20), üzerinde yükseldiği “değiştirici özne”nin ise “çokluk” olduğunu savunuyor (Negri, Ortak Zenginlik, s. 36). Ve üretim; bilgi, iletişim, duygulanım üretimi haline gelirken, “çokluk” bu üretimi giderek daha ‘özerk’ yaşama geçirmeye başladı. İşte Negri ve Hardt’a göre; bu durum kapitalizm içinde ‘özerk’, iktidara ilişmeyen, otonom yaşam alanlarının kurulmasına ve Machiavelli, Spinoza, Marx’ın temsil ettiği demokratik geleneğin yaşama geçirilmesine ‘nesnel’ bir zemin hazırladı (Negri, İmparatorluk, s. 36).

TOPLU ÇIKIŞ
“Bir ilk hipotez geliştirme cesaretini gösterebiliriz: Sınıf mücadelesi, biyo-politik bağlamda toplu çıkış biçimine bürünür.” (Negri ve Hardt, Çokluk, 160)
Negri ve Hardt’ın bu ‘hipotezi’ yeni değil; 1970’ler İtalya’sındaki otonomist hareketin temel stratejisidir: işin reddi ve çıkış!
Peki, Negri ve Hardt toplu çıkışla ne demek istiyor?
“… en azından başlangıçta, emek gücünün potansiyel özerkliğini gerçekleştirerek sermayeyle olan ilişkisinden çıkma sürecini kastediliyoruz. Dolayısıyla toplu çıkış, biyo-politik emek-gücünün üretkenliğinin reddi değil; tersine onun üretici kapasitelerine sermaye tarafından konulan ve kısıtlayıcılığı giderek artan engellerin bir reddidir.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 160)
Sermaye ilişkisinden çıkış… Radikal bir söylem! Emek-gücünün üretkenliğinden şüphesi yok! Tersine özgürce üretebilmesi ve yeteneklerini sergileyebilmesi için… Otonomist hareketin stratejisinin ikinci ayağı: Kendini değerli kılma süreci…
Devamla:
“O halde bir ilk yaklaşım olarak, sınıf mücadelesinin bu formunu bir tür maroonage  olarak düşünmeliyiz. Kendini yöneten toplumlarını ve quilombo’larını  kurmak için toplu olarak köleliğin zincirlerini kırıp kaçan köleler gibi, sermayeyle olan bağından çekilen biyo-politik emek gücü de üretici güçlerini gerçekleştirmesine olanak veren yeni yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkiler kurmak ve keşfetmek zorundadır. Ancak maroon’ların aksine bu toplu çıkış, zorunlu olarak başka bir yere gitme anlamına gelmez. Tam burada kalırken, içinde yaşadığımız toplumsal örgütlenme tarzı ve üretim ilişkilerini dönüştürerek bir kaçış çizgisi takip edebiliriz.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 160)
Bu nokta; konumuz açısından kritik. Sermaye ilişkisinden çıkıp “yeni yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkiler kurmak”… Ve diğer bir önemli kavram; “Kendini yöneten toplumlar kurmak”; başka bir ifadeyle öz-yönetim.
Peki, bir bölgede, örneğin Gezi Parkı’ndaki direniş gibi, ‘çokluk’, sermaye ile ilişkisinden çekildiğinde, kendi kendini yöneten bir topluluk kurup alternatif bir yaşam örgütlediğinde; dışarıdaki kapitalist ilişkiler ağı varlığını korumaya devam edecek mi?
Negri ve Hardt’a göre; evet. İktidardan uzak durulmalı; kapitalist toplum içinde komünist otonomlar oluşturulmalı… Zapatistalar örneğinde olduğu gibi (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 117)…  Küçük özel mülkiyet ve yoksulluk devam etse bile Chipas’ta kahve kooperatifleri kurmak; kararları beraber almak… Belki de o kadarına bile gerek kalmadan. Yunan ve İspanyol anarşist ve otonom hareketinin işgal evlerindeki gibi alternatif kültürel faaliyetlere girişmek. Ya da 1973 İtalyan otonom hareketinin işgal ve karşı-kültür hareketindeki gibi otonom yaşam alanları kurmak.
Özetle; Negri ve Hardt’ın önerisi; kapitalist üretim ilişkilerini parçalamadan, hatta mevcut devlet aygıtı egemenliğini sürdürürken; kapitalist toplum içinde otonom bir yaşam alanı kurmak.
Martin Thomas’ın dediği gibi; “Otonomcular hareketin kendisine ‘alternatif toplum’un onaylanması olarak bakarlar. Hareket kendi mekânlarını fethetmeli ve kontrol altında tutmalıdır. Bugün otonomizmin politikası karikatür bir anarşizmle (otonomcu bir bildiride görüldüğü üzere, ‘çalışmak değil, isyan etmek istiyoruz!’) ılımlı bir reformizm (Fransız otonomcu gazete Çokluk’un editörü Yann Moulier Boutang, Fransa’da saygıdeğer bir hükümet partisi olan Yeşiller’in saygıdeğer bir üyesidir) arasında salınır.” (Thomas, İtalya’da Otonomculuk, s. 6)

***
Kapitalizm içinde ‘özerk’ “komünist” toplumlar kurma iddiasını, birbiriyle bağlantılı dört açıdan ele alacağız:
1. Negri ve Hardt, üretim yapısı ve emeğin teknik bileşimindeki değişikliklere dair postmodern paradigmanın belli başlı bütün tezlerini bir araya getirirken; yeni bir sınıf olarak “çokluk” kavramını öneriyor. ‘Maddi olmayan emeğin hegemonyası’ndan (Negri ve Hardt, Ortak Zenginlik, s. 122) ‘biyo-politik sömürü’ye, ‘üretim ve yeniden üretim arasındaki ayrılıkların ortadan kalkması’ndan ‘yoksulluğun genelleşmesi’ne kadar “çokluk” kavramına ilişkin ‘nesnel bir zemin’ iddiasında ısrar edilse de; “çokluk” esasen öznel bir kurgu ile ‘komünizmi’ isteyen farklı sınıflardan insanların bir araya gelişini tanımlıyor.
2. Komünizmi; toplumun yaşamsal zorunluluğu olan üretim sürecinin ve ona burjuva-kapitalist bir nitelik veren üretim araçlarındaki özel mülkiyetin ilgası olmadan; hatta bu ilişkiler devam ederken kurabilecek bir “proje” olarak tasarlıyor.
3. Devlet ya da başka bir deyişle iktidar problemi. Negri ve Hardt; iki açıdan devlet sorunuyla yüz yüze. a) mevcut devleti ortadan kaldırmayı ya da yıkmayı değil onu bir bakıma boykot ederek ya da ‘cumhuriyetten toplu çıkış’la zora sokmayı planlıyor (Negri ve Hardt, Porselen Yapımı, s. 112): Devletin kontrol edemediği öz-yönetim toplulukları oluşturulması, mevcut devletin uzun bir süre varlığının devamını öngördüğü gibi, onun saldırıları karşısında da hareketi savunmasız bırakıyor. b) alternatif/devrimci bir ‘sınıf’ iktidarı kurma fikrine de karşı çıkıyor. Her türlü devleti; bu işçi sınıfının devleti olsa bile, anti-demokratik ve kapitalist ilişkiler ağının bir parçası olarak görüyor.
4. Negri ve Hardt’ın “komünizmi” ve “çokluk”un talepler dizgesi; basit bir reformizmle sınırlı kalıyor. “Otonom toplumları” kapitalizmin sınırları içerisindeyken, dile getirilen talepler kapitalizmin sınırına dahi yaklaşamıyor. Zaten program da ‘sermayeyi kurtarma programı’ olarak sunuluyor (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 303).
Şimdi bu 4 başlığı tek tek ele alalım...

1. SINIF MÜCADELESİZ “KOMÜNİZM” VE “ÇOKLUK”
Özgürlük Dünyası’nın daha önceki bir sayısında  uzun uzadıya ‘çokluk’ tartışması yapıldığı için, bu bölümde sadece makalenin ana konusu açısından dikkat çeken noktalara değineceğiz.
Otonom ve kendi kendini yöneten topluluklar kurma projesinin öznesi olarak “çokluk”.
Bir sınıf kavramı mıdır?
Negri ve Hardt’a göre; hem öyle hem değil. Bir yandan “postmodern ekonomi” ve siyasal ilişkiler ağı içinde yeni sınıf gerçekliğini temsil ediyor. Ama diğer yandan sınıf; halk, ulus vb. “çokluk”u ‘bütünleştiren’, ‘tekilliklerin özgünlüklerini göz ardı eden’ bir kavram olduğu gerekçesiyle reddediliyor.
Peki; nedir “çokluk”?
Maddi olmayan emek, maddi emek, köylüler, işsizler, göçmenler, yerliler, kadınlar, ezilen ırklar, LGBTİ bireyler vb. sayılabilecek çeşitli kimlikleri kapsayan bir kavram. Ancak bu kategoriler içinde yer almakla birlikte “çokluk”u bunlarla ifade etmek doğru değil! Çünkü “çokluk”; bunların toplamından değil, ama Negri ve Hardt’a göre bunları da kapsayarak, “postmodern çağ”ın yeni ekonomi/politikasından doğuyor.
Buna göre; modern çağın üretimi sanayi ve tarım gibi maddi üretime dayanırken, “postmodern çağ”da esas olan maddi olmayan üretimdir: bilgi, iletişim, kodlar, dil, duygulanım… Bu üretimin öznesi de; eskisi gibi işçi sınıfı değil; ‘maddi olmayan emek’ kavramı altına doldurulan mühendis, bilişimci, yazılımcı vb. ‘bilgi-işçileri’ ve hizmet sektörü çalışanlarıdır.  (Negri ve Hardt, Ortak Zenginlik, s. 112).
Ve Negri, bir kavramsal oyunla “çokluk”u son noktasına kadar genişletiyor: İktidar dışındaki tüm ‘tekillik’ler, günlük dil, iletişim ve bilgi ‘üretim’ine katılırlar. Günlük yaşamdaki her türlü ‘maddi olmayan üretim’, üretimin bir bileşeni, dolayısıyla iktidar sömürüsünün bir parçası haline gelmiştir. Yani; günlük konuşmalar dahi “postmodern maddi olmayan üretim” sürecine dahildir. Negri ve Hardt, bu üretimin iktidar tarafından mass edildiği tespitiyle; bunu “biyo-politik sömürü” olarak adlandırırken; sömürünün iktidar dışındaki tüm toplumu yani herhangi bir kimliğe indirgenmesi mümkün olmayan ‘çokluk’u kapsadığını savunur (Negri ve Hardt, İmparatorluk, s. 406). “Çokluk”, bu açıdan hiçbir nesnel ve ampirik gözleme dayanmayan; tamamen kavramsal düzeyde ve ‘yapısöküm’ yönetimiyle oluşturulan “postmodern dünya”nın ‘materyalistçe’ bir sonucu olur!
Kapitalist üretim ilişkilerinin tahliline dayanarak toplumun işçi sınıfı ve burjuvazi olmak üzere iki temel sınıfa bölündüğünü savunan Marksizme karşı; Negri ‘iktidar’ı toplumsal bölünmede merkeze koyan ve sınıfları en genel anlamda ‘iktidar olan’ ve ‘olmayan’ (“çokluk”) olarak tanımlayan yaklaşımı benimser. Artık sınıf değil, iktidarın dışında olmasıyla tanımlanabilecek “çokluk” direnişin temel öznesidir: “Öznellik üretiminin nedeni ve motoru iktidar ilişkilerinin içinde, yani aslında sürekli olarak bir yaşam arzusu tarafından kat edilen bir karmaşık ilişkiler oyununda bulunmaktadır.” (Negri, Porselen Yapımı, s. 46)
Negri, bu sonuca ulaşabilmek için; kapitalizmin “fordizmden postfordizme”, “modernizmden postmodernizme”, “maddi emekten maddi olmayan emeğe” geçtiğini iddia ederken; üretim araçları üzerindeki mülkiyeti, bu mülkiyetten kaynaklı ilişkileri, bu ilişkinin ‘özneleri’ ve nesnelliği olarak sınıfları tamamen göz ardı ediyor. Negri ve Hardt bir yandan kapitalizmin tüm toplumu sarıp sarmadığını kabul ederken diğer yandan toplumdaki sınıfsal yarılmanın önemli ölçüde değiştiğini; yerini sivil toplum (çokluk) ve iktidar karşıtlığına bıraktığını savunuyor.
Son 40 yıllık neoliberal dönem; kapitalizmin temel özelliklerinin ortadan kaybolması, sınıfal bölünmenin aşınması bir yana; onun özsel niteliklerinin tüm açıklık ve gerçekliğiyle ortaya çıktığı bir dönemdir. Dünyada ve tek tek ülkelerde; giderek daha az sayıda insan üretim araçları üzerinde kontrol sahibi olurken; milyarlarca insan üretim araçlarından koptu. Emek güçlerinden başka satacak hiçbir şeyleri olmaksızın kapitalist piyasaya girmek zorunda kaldı.
Çin’de, Hindistan’da, Türkiye’de, Mısır’da, Brezilya’da; dünyanın geç kapitalistleşmiş coğrafyalarında; şu ya da bu şekilde geçimini sürdüren yüz milyonlarca (Çin ve Hindistan’ı düşününce milyarı aşkın) köylü; sadece son 15 yıl içinde bile büyük kitleler halinde topraklarından koptu. Şehirlere işsiz ve enformal sektörlerde çalışacak işçi kitleleri olarak akın etti.
Özelleştirmeler, liberal deregülasyon politikaları, sermayenin önündeki ‘ulusal’ engellerin tamamen kaldırılması, çevre maliyetlerinin ‘çevre’ye yıkılması, işçi ücretlerinin baskılanması, esnek ve kuralsız çalışma; 19. yüzyıl kapitalizminin vahşi koşullarının, daha ileri bir teknolojik seviyede günümüze zuhur etmesi; sınıf gerçekliğini; sınıflar arasındaki uçurumu ve mücadeleyi gün gibi ortaya koyuyor. Ve bu eşitsizlik; iktidardakilerle iktidar olmayanların karşı karşıya gelişini körüklediği gibi, esas olarak siyasi hiyerarşiye değil, siyaseti de koşullayan ve yine onun tarafından etkilenen sosyo-ekonomik bir zemine dayanıyor.
Özetle; Negri’nin yeni ‘sınıf’ı; iktidar-dışı ‘tekil’liklerin birliği olarak ‘çokluk’; burjuva liberalizminin devlet-toplum karşıtlığından devşirilen yarı-anarşist bir sivil toplumculuğun sonucu. Kapitalist üretim ilişkilerinin siyasetten ekonomiye, kültürden ideolojiye toplumun tüm gözeneklerini sardığı günümüzde, sınıfın ekonomik ve toplumsal köklerinin gözardı edilmesi olsa olsa ‘ideolojik’ bir körlük olabilir.

***
Negri’nin “çokluk” kavramında Spinoza etkisi de oldukça belirleyici. Bireylerin ‘doğal’ haklarını, en azından haklarının tamamını iktidara devretmediği vurgusu, iktidarın gücü (potestas) karşısında “çokluk”un gücü (potentia) tahlili; Negri’nin otonom toplulukları için önemli bir zemini oldu. “Çokluk”un gücünün dayandığı temel ilke canatus. Canatus; varlığın “kendi varlığında devam etmek için elinden gelen çabası” (Spinoza, 2011: 137). Bu bilinçsiz çaba, bilinçle birleştiğinde ortaya yaratıcı arzu (cupiditas) çıkıyor. Bu da “çokluk”un gücünün temeli. Negri ve Hardt’a göre; bu güç yaratıcı ve kurucudur; yeni bir toplum kurma potansiyeli içermektedir.
‘Çokluk’, ‘güç’, ‘arzu’ ve ‘direniş’… Negri, bu Spinozacı kavram setine bir ek daha yapar. “Çokluk”un üretimindeki yaratıcılık ve taşma!
Negri’ye göre; tekilliklerin bir araya gelerek yaptığı bilinçli toplu çıkış; “çokluk”un üretiminde yaratıcılık ve taşmanın, dolayısıyla da yeni bir toplumun yolunu açıyor. (Negri, Porselen Yapımı, s. 114-115)
Bütün bunların Negri’nin liberal bireyinin marifetleri olduğu açık. Negri ona “tekil” dese de, “bireyin içsel gücü”, “arzusu”, “direnişi”; bunların hepsi bireyin içine Negri tarafından idealistçe sokulmaya çalışılıyor.
Negri’nin savunduğunun aksine, duygulanım, düşünce ve eylem gücü, bireyin ‘conatus’ diye tanımlanan soyut bir yaşam arzusu ve çabasından değil; içinde bulunulan kapitalist toplumsal ilişkiler ağı tarafından şekillendirilen ‘yaşam’ mücadelesiyle biçimlenir. İnsanlar, kendi keyiflerince belirledikleri toplumsal koşullarda değil; tarihsel olarak belirlenmiş toplumsal ve sınıfsal ilişki ağı içinde doğar, büyür; belirli zorunlulukları yerine getirir. Ancak bu zorunluluk çerçevesi içinde kendini kurar/kurulur... İşte duygular, düşünceler ve eylemler bu nesnel gerçeklik olmadan ele alındığında, bireyin kendinden menkul; nasıl ve hangi koşullarda oluştuğu belli olmayan; Tanrı’dan gelme ya da gerçeklikle bağlantısız Platoncu ‘idea’lara döner.
Negri; ‘fark’, ‘arzu’, ‘güç’, ‘direniş’ temalarını bireye değil, “tekil” diye adlandırdığı soyut özneye ithaf ediyor. Tekilin burjuva liberalizminin bireyi olmadığını ifade ediyor. Ancak, Negri’nin ‘fark’a yaptığı vurgu dikkate aldığında; ‘fark’ “tekil”in olmazsa olmaz bir özelliği ise, bu tekil, ‘birey’den başka bir şey olabilir mi? Çünkü “tekil” birden çok bireyi kapsıyorsa, bu tekil içinde de yine kendini ifade etmek isteyecek ‘fark’lı bireyler olacak ve Negri’nin “tekili” daha küçük alt-tekillere bölünmek zorunda kalacaktır. Dolayısıyla, Marksizm külliyatıyla haşır neşir olmuş Negri’nin burjuva liberal bireyciliğinden kaçmak adına ‘birey’ yerine ‘tekil’i koyması, işin özüne dair bir değişiklik değildir. Liberalizmin kutsal kavramı ve liberal özgürlüğün teminatı ‘birey’, Negri’nin ‘arzu’, ‘yaratıcı’ ve ‘güç sahibi’ ‘tekil’inde yaşam bulmakta ve yine ‘özgürlüğün teminatı’ olmaktadır.
“Çokluk” ise, bu “tekil”lerin iletişimsel ağları da kullanarak birbiriyle temas kurdukları, gönüllü, hiçbir hiyerarşiyi kabul etmeyen, salt yıkıcı değil alternatif bir kurucu güce de sahip olan bir harekettir. Bu hareketin liderliği ve öncü örgütü reddeden, Spinoza’cı ‘kurucu’ güce sahip yapısı, yeni bir toplum kurma fiiliyatı olarak ilan ediliyor.
Birey ve sınıf, parça ve bütün arasındaki ilişki hem karşılıklı olarak etkileşime hem de içermeye dayanır. Birey, sınıfın bir bileşeni olarak ancak nesnel zorunluluklar ve pratik günlük ‘dayatmalar’ altında tercihlerini yapar. Misal; Negri, bir akademisyen olarak, içindeki ‘tekil’in müthiş arzu, coşku ve direnişine rağmen paşa paşa üniversitede ücret karşılığında çalıştığı hayat döngüsüne girer (eğer elinde bir sermaye birikimi yoksa). Negri’yi de belirli bir ‘iş’ pratiğine zorlayan kapitalizm; sınıfsal bölünme ve mücadeleleri sürekli örgütler, yeniler. İşte bu sömürü ilişkileri ağı; burjuvaziye karşı tepki, öfke ve mücadelenin birikmesine yol açar.
Birey, tüm özgünlüğüyle beraber toplumsal sınıf ve sömürü ilişkilerinin bir bileşenidir. Bu kültürel ve ideolojik ortamın içindedir; ki bu ortam karşılıklı etkileşim içinde sürekli değişim halindedir. Bireyin içinde bulunduğu toplumsal zemin ve sınıf ilişkileri göz ardı edilerek, ne bireyin davranışlarına anlam verilebilir, ne de bir mücadele biçimi tarif edilebilir. Yani reddediş ve rıza ilişkisi; içinde bireyin nesnel zorunluluğa tabi olduğu sınıf ilişkileri tarafından belirlenir. Bununla kuşatılmıştır. Kuşatmayı kırması da yine buradan olur. Öfkesi, tepkisi ve pratiği ne olursa olsun, sömürü ilişkilerini ortadan kaldırmadığı sürece, kapitalist işe mahkumiyeti devam edecektir. Sömürünün doğrudan tarafı işçi sınıfının; bu ilişkileri parçalamak ve başka bir ilişki tarzını kurmak üzere özel-pozitif bir durum ve role sahip olması kaçınılmazdır.

***
Negri’ye göre; otonom bir toplum kurmak üzere hareket eden “çokluk”un çeşitli kimliklerle tanımlanamayacağını, “tekilliklerin özgür birliği” olduğunu ifade ettik. Öyleyse; otonom toplumun kurucu gücü olarak “çokluk”; “egemen bir bedeni ifade eden sınıf” ya da tek tek toplumsal kimliklerle tanımlanamazsa; “tekillikler”in birliği ne anlama gelir? Daha kısa bir ifadeyle; otonom bir toplum kurmak isteyen tekilliklerin birliği nedir?
Negri ve Hardt’ın ‘komünizm’ ya da otonom topluluklar için temel önerisi; farklı sınıf ve kategorilerden tekilliklerin/bireylerin ‘komünizmi kurmak için’ bir araya gelmesidir. Böylece kavramsal düzeydeki ‘materyalizm’ iddiasından çok bayat bir idealizme yeniden dönmüş oluyoruz: Komünizmin sınıftan ve sınıf hareketinden kopartılarak, onu isteyenlerin, kafasında/zihninde kuranların iradesine, başka bir deyişle bir projeye indirgenmesi.
Komünizmin, küçük bir bölgede ya da bir grup tarafından uygulanıp dünyanın geri kalanına örnek olup, benimseneceğini düşünen 19. yüzyılın ütopyacı sosyalistleri; bu fikirlerini büyük bir coşkuyla uygulamaya girişmişlerdi. Robert Owen, Fourier gibi düşünür ve eylemciler, kurdukları ‘komün’lerde insanların daha eşit, çalışma koşullarının daha insani, geçim olanaklarının daha fazla olduğu bir toplum için kurallar belirlediler. Eğitim sistemini hümanist temeller üzerinden şekillendirmeye çalıştılar. Ancak; bu ‘komün’ler, komünizmin ‘iyi niyetli insanların yan yana gelmesiyle’ kurulamayacağını bir kez daha gösterdi. Ütopik sosyalistler kapitalist ülkelerine geri dönmek zorunda kaldı (Engels, Anti-Dühring, s. 376-379). Henüz kapitalist çelişki ve ilişkilerin tam olarak egemen olmadığı bir dönemde ütopik sosyalistler; kapitalizme karşı öfke ve tepkinin ilk sistematik formülasyonunu gerçekleştirdi. Dolayısıyla onlar, çağlarının bir adım ötesinde, radikal bir eleştiri geliştirirken; Negri’nin otonom bir toplum kurmak üzere tekillerin “çokluk”u oluşturacak şekilde bir araya geldiği ‘komün’ler projesi trajikomik bir tekrar olabilir. Ya da gerçek komünizm hareketi karşısında gösterişçi bir reformizm!
‘Sol’ komünist akımlardan küçük burjuva devrimciliğinin çeşitli biçimlerine ve postmodern ‘yeni’ komünizm düşüncesine kadar bütün bu akımların ortak özelliği; Marksizmin, üretim ilişkileriyle belirlenen toplumsal sınıflar ve bu sınıfların mücadelesinin bir sonucu olarak değerlendirdiği komünizmi; onu düşünsel olarak isteyenlerin iradesine indirgemesidir.
Bu, tarihin idealist bir okumasıdır. Örneğin hükümetlerin kötü icraatlarının siyasetçiler, savaşların devletler, krizlerin bankacıların beceriksizlikleri ve kötü yönetimleriyle açıklanmasıdır. Komünizmi kapitalizm içinde koşullayan sınıf ilişkileri, mücadeleler, nesnel tarihsel koşullar yoktur; sadece düşünceler ve onların karar altına alınması vardır!
Ütopik sosyalistlere göre de böyledir. Komünizmi kurmak için bunu isteyen bireylerin yan yana gelmesi yeterlidir. Ya da Blankistler gibi bir darbe ile hükümeti aldıklarında; kendi iradelerini tüm topluma dayatarak komünizm kurulabilir!
Negri’nin ‘ayrıntlı’ “postmodern üretim” tahlillerinin sonucunda ifade ettiği “çokluk” ve “komünizm projesi”; meseleyi düşüncede bitiren bayağı bir idealizmdir. Kapitalist üretim ilişkileri ve işbölümünün geldiği düzey, insanlığın temel ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarının önemli bir bölümünün toplumsal nitelikte bir üretimle karşılanmasını zorunlu kılıyor. Örneğin Negri ve Hardt’ın büyük önem atfettikleri Gezi, Mısır ve Tunus meydanlarındaki “kolektif iletişimsel üretim”in araçları olan cep telefonları dünyanın dört bir yanındaki üretim süreçlerinin toplumsal bileşimiyle ortaya çıkıyor. Gezi’de karar alma, tartışma ve haberleşme mekanizmasının en temel bileşenlerinden birisi olan sosyal medyanın kullanımı için gereken bilgisayar ve cep telefonlarının üretilmesinde Çin ve Avrupa arasındaki döngünün Gezi’de bir araya gelen gençler arasında halledilmesi mümkün değil. Küçük sağlık operasyonları; gönüllü doktorlar tarafından yapılabilse de sadece binlerce kişinin günlük yemek organizasyonu bile büyük bir tarımsal ve endüstriyel faaliyeti gerektirir. Yani cep telefonundan yemeğe kadar tüm temel üretim süreçleri kapitalist üretim ilişkilerinin girdabında iken, Gezi’de komünist bir üretim ve paylaşım için; ancak bir mücadele sürecinde ortaya çıkabilecek olan duygu, bilgi ve irade ortaklığı kalıyor. Bu da komünist bir heyecan için oldukça iyi. Ama gerçek komünizm için, kendi sınıfıyla birleştiğinde bile, sadece bir başlangıç.
Özeti itibarıyla; bu küçük ‘komün’lerde ya da “otonom yaşam alanları”nda, toplumsal işbölümü, bilim ve teknolojinin geldiği düzey açısından, derli toplu toplumsal bir üretim söz konusu olamaz. Negri ve Hardt için en temel iletişim ve bilgi üretim platformu olan bilgisayarların kullanılması için bile otonom yaşam alanının dışında ticari/kapitalist bir ilişki kurulmalıdır. Bunun için de elde para (ve sermaye) olması lazımdır. Keza yemek için de… Keza giysi için de… Keza iletişim operatörü için de… İnternet bağlantısı için de vb… Bu otonom yaşam alanı komünizm için gerekli olan üretim gücüne sahip olmadığı gibi, ancak tüketimin paylaşılması konusunda etkin olabilir. Sadece işgal alanlar için değil, bir işgal fabrikaları için de böyledir. “Otonom bölgeler” arasında kurulan ortak ağ da bu derdi çözmeye yetmez. Ve komünizm tüketimin paylaşıldığı bir koloniye indirgenemez.
Kapitalist üretim ilişkileri; sınıf sömürüsüne dayandığı gibi ve dayandığı için; sınıf mücadelesini de koşullar. Gerçek komünizmi, onu isteyenlerin kafasındaki hayallerden ayıran temel öge de; onun yaşamın gerçekliğine dayanıyor olması; üretim sürecinden başlayarak ancak işçi sınıfının, kendi üzerindeki sömürüye son vermesiyle mümkün olmasıdır. Sömürünün olduğu bir komünizm masa başında bile tahayyül edilemeyeceğinden, sömürünün kaldırılması ‘her türlü’ komünizm anlayışının da temeli olduğundan; bu sömürüyü; üretim süreci ve sömürünün doğrudan muhatabı işçi sınıfının kaldırması zorunludur. Aksi, komünizmin, ‘iyi insanlar’ın, kalanları kurtarma hayaline indirgenmesi olur. Dolayısıyla gerçek komünizmi, ‘iyi insanlar’ın ‘iyi niyet taşları’ndan ayıran temel unsur; işçi sınıfının sömürüyü kaldırma mücadelesinin bir bileşeni, bugünkü duruma son verecek gerçek hareket olmasıdır (Marx ve Engels, Alman İdeolojisi, s. 43).

2. “KAPİTALİZM İÇİNDE KOMÜNİZM
Negri ve Hardt; kapitalizm içinde kurulacak bu “komünist” toplum projesini feodalizm içinde gelişmekte olan kapitalizme benzetir:
“Bu, tıpkı feodal üretim tarzından kapitalist üretim tarzına geçişte olduğu gibi, uzun bir süreçtir; sermayenin hayati eşiği ne zaman geçeceğini söylemek mümkün değildir; ancak daha şimdiden biyo-politik üretimin özerkliği, ortak varoluşun merkeziliği ve bunların kapitalist sömürü ve denetimden gitgide kopuşuna bakarak, daha şimdiden yeni bir toplumun eskisinin kabukları içinde yaratıldığını görebiliriz.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 298)
Negri ve Hardt’ın kapitalizm içinde komünist toplumun varlığına dair tezi; onların üretim süreci ve emek gücünün bileşimine dair ifade ettikleri ‘yeni’ eğilimlere dayanıyor. Bu tezi şöyle özetleyebiliriz: Kapitalist üretim biyo-politik bir hal aldı; yani sadece maddi metaların değil dil, simge, duygulanım, enformasyon, iletişim vb. tüm toplumsal yaşamın üretimini kapsadı. Ve post-modern çağda; artık maddi olmayan ürünlerin üretimi ve maddi olmayan emek egemen biçimdir. Maddi olmayan emeğin üretiminde makine gibi değişmeyen sermaye kullanımı dikkate alınmayacak boyutlardadır. Bu değişmeyen sermaye ve değişen sermaye ilişkisini kökten değiştirir. Artık; emek-gücü makinelere bağlı olmadığı için; giderek işbirliği halinde ve sermayeden bağımsız bir biçimde üretimi örgütler. Emek-gücü (üretimin dilsel ve iletişimsel olmasıyla emek-gücü toplumun iktidar dışındaki tüm kesimlerini kapsayarak yerini “çokluk”a bırakır) giderek özerkleşmiş; kapitalizm içinde şimdiden komünizmi kurma olanağını yaratmıştır (Negri, İmparatorluk, s. 306).
Negri’nin emek-gücünün bir kısmının, hatta yüksek nitelik sahibi çok küçük bir kısmının üretim sürecindeki özelliklerini  mutlaklaştırmasının ve iktidar dışında kalan bütün bir nüfusa bu özellikleri masa başında mal edip “çokluk”un ‘özerk’ gücüne dahil etmesinin zorlama tespitler olduğu açık. Bunu şimdilik not edip bir kenara koyalım.
Feodalizm içinde kapitalizmin gelişmesine yapılan atıfla komünizmin kapitalist toplumsal formasyon içinde geliştiği tespiti tam bir çarpıtmadır. Komünizmin kapitalist iktidar ve kapitalist üretim ilişkileri içinde ‘kurtarılmış’ otonom yaşam alanları olarak varlık bulması ve komünist toplumun böylece kurulması mümkün değildir.
Birkaç nedenden ötürü:
İlk olarak: Üretim araçlarının gelişmesi, makineleşme, bilim ve teknikteki ilerlemeler, bunlarla bağlantılı sınıfsal değişim ve hareketlilikler feodal toplumun statik, durgun ve toprağa dayalı ilişkileriyle çelişki halindeydi. Köylü ailesinin kendi ‘aile işletmesi’nde ürettiği birçok zanaat ürünü, manifaktürle birlikte çok daha ucuza mal edilir olmuştu. Alışverişe konu olmayan birçok mal, ticari bir meta olarak, feodal toplum bağrında büyüyen kapitalist piyasanın parçası haline geldi. Sömürgecilik ve deniz aşırı ticaret, sömürge ülkelerde el konulan hammaddelerin işlenmesi ve satılmasıyla, piyasa, feodal kapalı toplumun sınırlarını giderek zorladığı gibi; tüccar ve sanayi burjuvazisi, yeni sınıflar olarak, feodal siyasal egemenliği ve sınıfları tehdit eder duruma geldi. Feodal toplumun bağrında kapitalist ticari ilişkiler açıkça ve kendi sınıflarını yaratarak gelişmişti. Hatta feodal sınıfların bir kısmı burjuvalaşmış, bizzat kapitalist gelişmenin bir bileşeni haline gelmişti. Burjuva devrimler ise, bu yeni sınıflarla eski egemen sınıflar arasındaki siyasal mücadelelerin sonucu olarak gündeme gelmişti. Özetle; sömürücü bir sınıfın iktidarı diğer bir sömürücü sınıfın iktidarıyla yer değiştirmişti. Başka bir ifadeyle bir sömürü düzeni olarak feodal toplum; kendi içinden çıkan başka bir sömürü ilişkisi tarafından sarmalanmış, değiştirilmiş ya da ortadan kaldırılmıştı.
Komünizm ve kapitalizm ilişkisi öz olarak farklıdır. Kapitalist toplumsal formasyon içinde; komünizmin nesnel temeli giderek güçlense de ; komünist ilişkilerin yaygınlaşması ve gelişmesi söz konusu değildir. Çünkü kapitalizm bir sömürü toplumudur; işçi sınıfının ürettiği artı-değere kapitalistler tarafından el konulmasına dayanır. Bu işleyiş olmadan, sermaye de, sermayenin işçi sınıfıyla birlikte temel ilişkisini oluşturduğu kapitalizm de söz konusu olamaz.
Bu açıdan kapitalizmin içinde “sömürü ilişkilerinin ortadan kaldırılması” olarak komünizmin varlığı bizzat kapitalizmin ortadan kaldırılmasını zorunlu kılar. Bu sadece mantıksal ve masa başı bir zorunluluk değil; yaşamın kendi gerçekliği, günlük sınıf ilişkileri, görüngüleri ve mücadelelerin pratik sonucudur. Ekonomisi, siyaseti, kültür ve ideolojisiyle ‘yeni’ insanlığın yaratılması ve sömürüsüz bir toplum olarak komünizm; kapitalizmin varlığını reddeder. Ya kapitalizm vardır, ya komünizm… Feodalizm ve kapitalizm ilişkisindeki gibi iki sömürü düzeni arasındaki tarihsel geçişe ilişkin örnek; birbirini tamamen dışlayan; ancak birisinin sonu diğerinin başlangıcı olabilecek kapitalist ve komünist toplumsal ilişkiler açısından doğru bir referans değildir.

***
Negri ve Hardt’ın “komünizmin kapitalizm içinde kurulduğu” fikri belli bir soyutlama düzeyinde kabul edilemez ve tarihsel referansların kötü bir tekrarı olsa da; kapitalizm içinde “otonom yaşam alanları” kurmak mümkün değil midir?
Bir grup insan kapitalist ilişkileri reddederek kendi aralarında eşit ve paylaşımcı ilişkiler kuramaz mı?
Bu tür güncel ve somut alternatifler ancak yüzyıllar sonra gerçekleşecek bir ‘komünist ütopya’ya mı ertelenmeli?
Evet, tartışmanın bir düzeyi de bu… Devrimin edimselliği, yani güncelliği olarak ifade edilen bu tartışma; komünist programın hiç beklemeksizin ve ertelemeksizin bizzat uygulanmasını talep ediyor.
Tekrar hatırlatalım: Negri ve Hardt’a göre; kapitalist toplumsal ilişkiler ve iktidarın devamı koşullarında…
Şimdi; Negri ve Hardt’ın otonom örgütlenmeler olarak dikkat çektiği örneklere daha yakından bakalım:
Eva Morales’in 2005 yılında Bolivya devlet başkanlığına seçilmesinin önünü açan toplumsal hareketler… “Örneğin El Alto kentinde, 2003’teki mücadeleleri canlandıran Ulusal Gazı Savunma Komiteleri zaten varolan yerel öz-yönetim yapıları ve pratikleri temelinde işledi. El Alto, temel olarak son yirmi yılda kırsal dağlık arazilerden başkente göç etmiş Aymara halklarının yaşadığı, La Paz’ın genişleyen bir varoşudur. O halde mücadeleler, bir yandan, kırsal Aymara toplumlarının ortak varoluşa dayalı örgütleniş modelleri ve öz-yönetim pratikleri tarafından koşullanır ve oradan büyür: doğal kaynaklar ve mülkiyete ortak erişim, toplum ilişkileri için ortak sorumluluk vs. Öte yandan da kent çapında bir federasyon olarak örgütlenen El Alto’daki mahalle komiteleri, öz-yönetimin bir başka temelini oluşturur. Mahalle komiteleri eğitimden sağlığa ve diğer sosyal hizmetlere, paylaşılan kaynaklar ve vatandaş sorumlulukları hakkında kararlar alarak, hükümet tarafından sağlanmayan çok çeşitli hizmetleri sağlar.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 122)
Diğer bir örnek ise, Meksika Zapatistaları. Negri ve Hardt; Zapatistaların stratejisinin; kapitalizm içinde “özerk-komünal” yönetimler kurmak olduğuna dikkat çekiyor:
“Yerli hakları ve kültürü üzerine Ernesto Zedillo hükümetiyle 1996’da yürütülen San Andres Anlaşmaları’nda, anayasal reformları tartışırken Zapatista stratejisine rehberlik eden prensipler, özerklik ve öz-belirlenimdir. Bununla birlikte, hükümet anlaşmayı tamamlamada başarısız olduğunda, Zapatistalar özerk bölgesel yönetim kürsüleri ve ‘iyi yönetim’ konseyleri kurarak, kendi prensiplerini eyleme geçirmek için bir dizi projeye başladı.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 117)
Negri’nin sunduğu çerçeveye, birkaç örnek de biz ekleyelim:
Mısır ve Tunus’ta günlerce meydanları işgal eden, diktatörleri istifa edene kadar da terk etmeyen; işgal mekanındaki yaşam süreçlerinde paylaşım ve dayanışmanın en ileri biçimlerini sergileyen, Baltacıların saldırılarına karşı ortak koruma ağları oluşturan, kararları temsili yöntemlerle merkezi otoriteye devretmeyip bizzat orada alan, sosyal medya ve iletişimin tüm olanaklarından yararlanarak demokratik mekanizmayı iletişim araçlarıyla güçlendiren yüz binlerce hatta milyonlarca insan…
Bir de bizden örnek: Ülke genelindeki Gezi Direnişi’nin önemli bir parçası olarak Gezi Parkı işgalinde bir araya gelen, mücadele sürecine dair forumlarda karar alıp adeta öz-yönetim organları kuran, sağlık birimleri, kütüphane, küçük yiyecek servislerini sağlayan, gerçek bir paylaşım, birliktelik ve mücadele kültürü oluşturan binlerce insan… Ve sonrasında Gezi direnişinin armağanı park forumları, işgal evleri, işgal bostanları…
İspanya ve Yunanistan da eklenebilir…
Bütün bu örnekler, Negri ve Hardt için kapitalizm koşullarında komünizmin kurulabileceğinin göstergeleri… “Dil, iletişim, simge ve duygulanımların üretimi olarak ortak varlığın sahiplenilmesi”, “sermaye ilişkisinden dışarı çıkılması”nın örnekleri…
Negri ve Hardt’ın, bu örnekleri, “çokluk” projesi, “ortak varlığın sahiplenilmesi” ya da “komünizm” olarak sunarken; “geleneksel” komünizmle ayrımı kalın çizgilerle çizebilmek ihtiyacıyla bütün bu pratikleri fazlasıyla idealize ettiği kolayca görülebilir.
Yakından bakacak olursak;
Bu toplulukların tamamı kapitalizm içinde komünizm toplulukları değil, birer mücadele örgütleridir. Ekvator, Bolivya, Venezüella, Brezilya’daki tüm fabrika ve mahalle “öz-yönetim” ‘kurumları’ da keza öyle. Negri ve Hardt’ın Bolivya’dan verdiği mahalle komiteleri örneği, gazın özelleştirilmesiyle gaza ulaşımı giderek zorlaşan, faturalarını ödeyemedikleri için gaza ulaşımları neredeyse imkansız hale gelen insanların; belli bir talep etrafından kurdukları mahalle ve semt örgütlenmeleridir. Mücadele geleneklerini de yanlarına alan ve daha da geliştiren insanların içine girdikleri örgütlenmeleri devam ettirmeleri, başka sorunlar için de bir araya gelip hızla müdahale edebilir hale gelmeleri; belirli bir talebi aşıp çeşitli dayanışmacı pratikleri kurumsallaştırmaları; bu örgütlenmelerle ‘komünizm’ kurulduğu anlamına gelmez. Ancak halkçı değerlerin günlük ilişkilerde olabildiğince etkin kılındığı, bunun komünist mücadele açısından oldukça anlamlı olduğu anlamına gelir. Ama “ideal bir durum” ya da tüm dünyada ulaşılması hedeflenecek bir “komünizm” projesi değildir.
Örneğin Bolivya’da bu bölgeler hala ülkenin en yoksul semtleridir. Gönüllü doktorların sunduğu basit ücretsiz sağlık hizmetine rağmen; hem sağlıksız beslenme hem de sağlıksız çevre koşulları nedeniyle sağlık açısından ‘komünist’ bir bölge değildir. Zenginlik hala Bolivyalı kapitalistlerde toplanmıştır; bu yoksul mahallelerdeki insanlar az da olsa teknoloji gerektiren ya da nispeten maliyetli olan hiçbir hastalığını tedavi ettirememektedir.
Negri ve Hardt, iktidara sırtını dönerek komünist bir toplum kurma projesini ileri sürerken; bunu Zapatistaların bizzat yaparak gösterdiğini iddia ediyor. Oysa, tam tersine, Zapatista örneği, ilerici ve demokratik niteliğine rağmen; komünizmin, kapitalizm sınırları içerisinde kurulamayacağının somut bir göstergesi. Ayrıca, Zapatistaların da benimsediği otonomcu yaklaşımın komünizmle alakasız olduğunu, kapitalist üretim ilişkilerine dokunamadığı anlamak açısından da oldukça önemli.
ABD ve Kanada arasında 1987 yılında imzalanmış olan NAFTA’ya (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) Meksika’nın katılacağı tarih olan 1994 yılının ilk günü Zapatist Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (EZLN) eylemlerinin esas başlangıç noktasıdır. Anlaşmanın 27. maddesine göre; halka ait topraklar özel mülk sayılacak, satılmaya ve yatırım stratejilerine uygun hale getirilecekti. Maya toplumunun haklarına odaklanan bir yerli hareketi olarak Zapatistalar, bu neoliberal anlaşmanın yerli halk için yeni bir büyük yıkıma neden olacağını gördü ve hükümete savaş ilan etti. Meksika’nın Güney Eyaletlerinden Chiapas’ın dağlık bölgelerinde bulunan 7 şehri kontrol altına alan Zapatistalarla hükümet güçleri arasındaki çatışmalar 12 gün sürdü. Meksika’nın başkenti Mexico City’de Zapatistaları destekleyen kitle gösterilerinin ardından hükümet başkanı Salinas ateşkes ve görüşme çağrısında bulundu. Hükümet ile Zapatistalar arasında kimi zaman görüşme kimi zaman da çekişme ile ilerleyen dengeli ilişki böylece başlamış oldu. Zapatistaların etkin olduğu bölgelerde kurulan otonom belediyeler iktidarla bağını keserken, hükümet askeri baskı ve tehdidi her zaman güncel tutmaya çalıştı.
Çıkış bildirgeleri olan Lacandon Ormanlarından Birinci Deklerasyon’da Zapatistalar şu çağrıyı yaptı:
“Diktatörler, halkımıza yıllardır ilan edilmemiş bir soykırım yapıyorlar. Bu yüzden de iş, toprak, konut, gıda, sağlık hizmeti, eğitim, bağımsızlık, özgürlük, demokrasi, adalet ve barış için mücadele planına katılımınızı, desteklemenizi istiyoruz. Halkımızın temel talepleri, ülkemizde özgür ve demokratik bir yönetim oluşturulmasıyla karşılanmadan savaşa son vermeyeceğimizi ilan ediyoruz.” (EZLN, 2001)
Bildirgedeki burjuva demokratik taleplerden de anlaşılabileceği gibi; EZLN’nin otonom yönetimler kurma projesi; Chiapas’ta Maya toplumunun topraklarını koruma, uluslararası sermayenin neoliberal politikalarına karşı çıkma, hükümetin saldırılarına karşı mücadele etme olarak özetlenebilecek bir demokratik muhtevaya sahiptir. Subcomandante Marcos’un neoliberalizme karşı edebi ve öfkeli çıkışları, ezilen kimlikleri savunusu; köklü bir kapitalizm karşıtlığına ilerlememekte, genel bir “aşağıdan demokrasi” pratiği öngörmektedir.
EZLN’nin Meksika Uyanışı isimli 1 nolu bülteninde yayınlanan ‘Devrimci Yasalar’da yoksul köylülere ve topraksızlara toprak dağıtımı öngörülürken; komünist bir düzenlemenin işaretleri yer almaz. Kapitalist işletmelerde çalışan işçilere yönelik talepler “ücret artışı” ile sınırlıdır. Devrimci Yasalar’ın İş Yasası başlıklı bölümünün birinci maddesinde, “Yabancı işletmeler, kendi ülkelerinde ödediklerini saat ücretini çalışanlarına ulusal para biçiminde ödeyeceklerdir.” denilir. (Marcos, Ya Basta! Artık Yeter, s. 38)
Yerli işletmelerdeki ücret artışları ise “işçi temsilcilerinden, çiftlik sahiplerinden, patronlardan, tüccarlardan ve özgürce ve demokratikçe seçilmiş otoritelerden” (Marcos, Ya Basta! Artık Yeter, s. 38) oluşan ‘demokratik’ bir komisyon tarafından belirlenecekti.
Zapatistaların komünizm karşısındaki tutumu açısından, Devrimci Yasalar’da yer alan ‘İş Yasası’ bölümü oldukça önemli. Zapatist politika; neoliberal yağmacılığı şiddetli bir biçimde eleştirirken; kapitalizme köklü bir karşı çıkış gösteremez. Kapitalist üretim ilişkileri karşısında öne sürdüğü talepler, ücret artışı gibi reformlarla sınırlıdır. Anti-emperyalist karakterdeki hareketlerin dahi gündemine aldığı; yabancı tekellerin toplumsallaştırılması hedefi söz konusu bile değildir. Yabancı tekellerden sadece, “kendi ülkelerinde ödediklerini saat ücretini çalışanlarına ulusal para biçiminde ödemeleri” istenmektedir. Yerli işletmelerin toplumsallaştırılması, üretim araçlarına el konulması bir yana; işçi ücretlerinin “patronların, çiftlik sahipleri ve tüccarların” da yer aldığı ‘demokratik’ komisyonlarca belirlenmesi öngörülmektedir.
Zapatist deneyimi değerlendiren bir çalışmada işçi hareketi karşısındaki tutuma dair şu tespitler yapılmaktadır: “Genel olarak bakıldığında, neo-liberalizm eleştirisi ve toprak sorunu dışında, EZLN’nin, ekonomik meseleler konusunda oldukça sessiz bir tutum takındığı görülmektedir. Kentlerdeki grevleri destekleyen açıklamaları olmakla birlikte, gelecekte işçilerin fabrikalarla nasıl ilişkilenecekleri, (örneğin fabrikaların gerçek sahipleri olup olmayacakları) konusunda net bir tavırları yoktur.” (Dulkadir, Doğrudan Demokrasi, s. 129)
Meksika hükümetine karşı Zapatistaların ‘aşağıdan demokrasi’ pratiklerini geliştiren bir mücadele deneyimi biriktirdileri, kararların köylülerin katıldığı toplantılarda alındığı, buralarda uzun ve demokratik tartışmaların yapıldığı doğrudur. Ancak kapitalist özel mülkiyet karşısındaki ikircikli tutum, kapitalist temel üzerinde sürdürülmeye çalışılan bir ‘demokrasi’ çabası anlamına geliyor. Bu nedenle Zapatistaların etkin olduğu otonom bölgeler, tüm olumlu ve ilerici adımlara rağmen hâlâ Meksika’nın en yoksul yöreleridir.
Sonuç olarak; Negri ve Hardt’ın verdiği örneklerde; maddi ve maddi olmayan ürünlerin üretimi temel olarak hala burjuvazinin elindedir. ‘Çokluk’un elindeki ise komünizm değil, komünizm için mücadele edebileceği halk örgütlenmeleridir. Ancak mücadele birlikleri ve komünal değerler ayrı; bir toplumsal sistem olarak komünizm ayrıdır…

3. İKTİDARDAN KAÇIŞ
Kapitalist üretim ilişkileri ve devleti ortadan kaldırmaksızın tasarlanan ‘komünizm’ arayışı; devlet ve iktidarın nasıl tanımlandığı, nasıl ele alındığıyla yakından ilgilidir. Devlet sınıflardan bağımsız, hatta sınıf oluşturan ve toplumu denetim altına alan bir otorite olarak görüldüğünden; “iktidar olma ve kurma iddiası olmadan” alternatif otonom yaşam alanlarının örgütlenmesini savunurlar.
“İktidar bütünüyle biyo-politik hale geldiğinde” der Negri ve Hardt, “bütün toplumsal bünye iktidar mekanizması tarafından tasarlanır ve onun virtüelliği çerçevesinde gelişir. Bu ilişki açık, nitel ve duygulanımsaldır. Toplumsal yapı ve gelişme süreçlerinin sinir uçlarına kadar erişen bir iktidar altında toplum tek bir bünye gibi tepki verir. İktidar böylelikle insanların bilincinin ve bedenlerinin –aynı zamanda bütün toplumsal ilişkilerin- derinliklerine işleyen bir kontrol mekanizması olarak kendini gösterir. … Kontrol toplumu ve biyo-iktidar kavramlarının ikisi de İmparatorluk kavramının merkezi özelliklerini betimler.”
Negri ve Hardt’a göre; toplumsal ilişkiler ve toplumsal sınıflar arasındaki mücadele devleti değil, tam tersine; devlet toplumu belirler hale gelmiştir:
“Olgunlaşan aşkın modern egemenlik teorisi toplumu iktidar içinde özümleyerek yeni bir ‘birey’i gerçek kılar. İdari mekanizma geliştikçe, toplumla iktidar, çoklukla egemen devlet arasındaki ilişki adım adım tersine çevrilir, öyle ki artık toplumu iktidar ve devlet üretir.” (Hardt ve Negri, İmparatorluk, s. 110)
Bu tezler açık ki; devleti sınıf mücadelesinin bir bileşeni ve sonucu değil, tersine toplumu kuran ve sınıf yaratan bağımsız bir aygıt olarak gören anarşist yaklaşımın ağır etkisini taşır.
Marx, daha gençlik çalışmalarında Hegel’in hukuk felsefesini eleştirirken, devletin ‘sivil toplumun’ dışında, bizzat kurucu bir özne ve kendiliğinden bir kavram olarak tanımlanması şiddetle eleştirmişti (Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, s. 38-39). Devlet, demokratiğinden faşistine ve monarşik olanına kadar, hepsi, toplumun içinden, içindeki sınıf ve güç ilişkilerinin belli bir dolayımından ortaya çıkmıştır. Sınıf ve güç ilişkileri çerçevesinde, toplumun bir kesiminin (bir sınıfın ya da bir sınıfın diğer sınıflarla/tabakalarla ittifakının) çıkarlarını koruyan bir aygıt olarak şekillenmiştir. Elbette toplumun ve onun çelişkilerinin dışında kalamadığı gibi, edilgen bir yansıma da olmamış; kurumsallaştıkça nispeten özerk bir yaşamı ve doğası olmuştur.
Ancak; ortaya çıktıktan sonra her kurumun nispi bir özerklik kazanmasından yola çıkarak; devlet-toplum ilişkisini tersine çevirmek; Hegel’in toplum ve doğadaki hareketi ‘evrensel tin’in hareketinin bir yansıması olarak yorumlaması gibidir. Nedenle sonucu, bu ikisi arasındaki karşılıklı ilişkiye atıfla karıştırmaktır. Buradaki tartışmamız açısındansa toplum bilimlerinde idealizmdir.
Devletin tüm toplumu belirlediğini ifade ederek radikal bir “devlet karşıtlığıyla” tutum alan bu politik yaklaşımın; tarihi ve eylemi, devletlerin karar ve eylemlerine indirgeyen geleneksel burjuva tarihçilikle sanılandan çok daha fazla ortak noktası vardır.
İktidarın ‘aşkın’lığını, toplumun üstünde oluşunu eleştiren Hardt ve Negri, bu ‘aşkın’ yapıya karşı ‘içkinliği’ yani toplumun kendisini ve otonom gücünü savunurken; yel değirmenlerine karşı savaşıyor. Çünkü; iktidar; bazen tüm dehşetine, hatta bazen toplumsal güç odaklarına meydan okumasına rağmen; toplumdan bağımsız ve aşkın değildir. “İçkindir”; sınıf mücadelesi kapsamında; egemen sınıfın hizmetindedir. Egemen sınıfın fraksiyonları ve toplumsal baskılar karşısında farklı adımlar atabilir. Ancak toplumsal işlevi; mevcut sosyal/siyasal şekilleniş ve hiyerarşilere dayanarak mülkiyetin dokunulmazlığını korumaktır. Bu gözardı edildiğinde karşımızda; liberalizmin baskıcı bürokratlar yığınından başka bir şey bulamayız!
Liberalizm ile anarşizm arasında salınan bu devlet anlayışı; Türkiye’de özellikle liberal aydınlar arasında oldukça yaygındır. 1923 sonrası iktidarın, sınıfsal bir temeli olmadığının iddia eden liberaller; devleti kişilerin bireysel özellik ve geçmişlerine indirgeyerek askeri-bürokratik tabakanın iktidarı olarak tanımlamışlardı. AKP’li muhafazakar liberallere göre, söz konusu olan bürokratik oligarşinin iktidarıydı. Buna göre; Türkiye’de yakın zamana kadar burjuvazi iktidar olamamış, tam da bu nedenle düzgün bir kapitalist gelişme sağlanamamıştı. Burjuvaziye oldukça “düzgün bir kapitalist gelişme” misyonu atfeden bu yaklaşımda, iktidar sınıflardan bağımsız sivil ve asker elitlerden oluşuyordu. Bu tabaka bütün toplumu ‘keyfince’ şekillendirmekteydi. İktidardakilerin kişisel özellikleri açısından bu ‘doğru’ görünüş, Türkiye’deki kapitalist gelişmeyi, ulusal burjuvazinin desteklenmesini, emperyalizmle kurulan ilişkileri de iktidarın burjuva niteliğine değil, iktidardaki bireylerin ideolojilerine bağlamaktaydı.
Negri’de ‘iktidar’ ve devlet, kapitalist toplumsal ilişkilerin bir sonucu ve bileşeni olarak değil tersine ‘yaradanı’ olarak ayrıcalıklı bir konumdadır. İşte bu ‘yaratıcılık’, modern toplumun sınıflarını göz ardı etmeye, toplumsal bölünmeyi ‘iktidar’ merkezli tarif etmeye neden oluyor. Alternatif de sınıf hareketi ile sınıfın komünizme geçişte zorunlu bir aşama olarak kendi iktidarını kurması (sönümlenmek üzere) değil iktidardan kaçış biçimini alıyor.

***
Peki; devrimci bir hareket/sınıf hareketi, kapitalist iktidarı alaşağı ettikten sonra ne yapacaktır?
Negri ve Hardt’ın terminolojisiyle konuşacak olursak; “çokluk” “toplu çıkışla” otonom bir toplum kurmaya giriştiğinde bunun devamlılığını nasıl sağlayacaktır?
İktidar sorununa ilişkin temel tartışmalardan biri budur...
Negri’nin de aralarında bulunduğu İtalya’daki Rebibbia Hapishanesinde tutuklu İtalyan Otonomistlerinin, 1983’te yaptıkları değerlendirmeler; Negri’nin bugünkü genel yaklaşımını da özetliyor:
“Hareketin öznelliğinde, kültüründe ve geleceğe bakışında bir değişim yaşanmaya başladı. ‘İktidarı ele geçirme’ fikri, kalıplaşmış olan ‘proletarya diktatörlüğü’ hedefi ‘reel sosyalizm’den arta kalan yük ve herhangi bir devlet yönetimi projesi dahil, tüm işçi hareketleri geleneğinin tam bir reddi söz konusuydu.” “Bu anlamda yerelcilik Otonomi deneyiminin tanımlayıcı bir özelliğiydi.” (Negri, Virno, vd., İtalya’da Radikal Düşünce, s. 40-41)
Negri ve Hardt’ın iktidar problemine yaklaşımı kritik önemde. Çünkü “Her devrimin temel sorunu, iktidar sorunudur.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, s. 42). İktidar sorununu ciddi bir biçimde ele almayan; bunu teorik ve pratik olarak hedeflemeyen her hareket, öznel dilekleri, ideal ve istekleri ne olursa olsun kapitalizmin sınırları içerisinde kalmaya mahkumdur. Negri ve Hardt’ın ‘komünist’ projesinin de durumu bu. Yeni bir iktidar kurmadan burjuvaziyi bastırıp komünizmi kurmak mümkün değil.
Negri, bu çizgide ilerlerken sosyalizmi sadece gereksiz bir ara aşama değil; kapitalizmin ve sermaye iktidarının başka bir biçimi olarak görüyor:
“Sosyalizm, içinde sermayenin örgütlenip idare edildiği bir biçimden başkası değildir – işte bu nedenle, bugün gelişmiş kapitalist ülkelerin çoğunun sisteminde sosyalist unsurlar fazlasıyla güçlüdür. Fakat komünizm, her iki kapitalist sistemin de yıkılmasından, yani sınıf sisteminin ve sömürü sisteminin yıkılmasından sonra, toplumun örgütleyici rolü değil, devletin örgütleyici rolü yok edildiğinde, içinde toplumun örgütleneceği bir biçimdir. Daha da ileri giderek, sosyalizmin komünizmin bir aşaması ya da komünizme geçişin bir aracı olduğunun kesinlikle yalan olduğunu ısrarla vurgulamalıyız.” (Negri ve Guattari, Bizim Gibi Komünistler, s. 94)
Sosyalizmi bir sermaye sistemi olarak tanımlayan Negri, onun bir geçiş aşaması olamayacağını, asgari programın da komünizm olduğunu iddia ediyor.
Anarşist ya da otonomcuların sorusu şudur: Doğrudan komünizme geçmek varken; devletin ve bir ölçüde ‘burjuva hukuk’un devam ettiği bir “geçiş dönemi”ne gerek var mıdır? Komünizmin ilkeleri doğrudan ve beklemeksizin uygulanamaz mı? Tüm dünyada olmasa bile, belli bir bölgede, kapitalist devlet burnumuzun dibinde dursa bile iktidarsız, küçük ‘elbirliği komünleri’ kurulamaz mı?
Mesele; komünizme ilişkin bu ‘dilekleri’ ‘aşırı’ bulup eleştirmek değil... Sorun; kapitalizmi, onun sınıflara dayanan yapısını, tarihte sınıf mücadelelerinin rolünü ve komünizmin maddi temellerini anlamamak, devleti idealistçe tüm toplumu belirleyen bağımsız bir aygıt olarak yorumlamak; büyük büyük komünizm lafları ardında işçi sınıfının iktidarı kurma hedefinden vazgeçmektir...
Çünkü mesele; işçi sınıfın politik olarak örgütlenmesi, kapitalist ilişki ve iktidarı yıkarak kendi siyasi ve ‘iktisadi’ iktidarını kurması sorunudur. Kapitalist iktidar, bir devrimci ayaklanma ile alaşağı edildiğince (Negri’nin hiç ama hiç böyle bir hedefi yoktur, onun ufku iktidar devam ederken ‘kültürel etkinlikler’ yapan otonom grupçuklar kurmakla sınırlıdır) komünizm hangi koşullarda örgütlenecektir. Fabrikalar, tarlalar, hizmet işkolundaki işyerlerinin yeniden üretime geçirilmesi, burjuva alışkanlıklar ve eski kültürün etkileri, kalıntıların direnişi, kapitalistlerin baskıları... Bütün bunlar karşısında işçi sınıfı ne yapacaktır?
Çünkü; söz konusu olan “kendine özgü temeller üzerinde gelişmiş bulunduğu biçimiyle değil, tersine, kapitalist toplumdan çıkmış bulunduğu biçimiyle bir komünist toplumdur; o halde, ekonomik, törel, entelektüel bütün bakımlardan henüz bağrından çıktığı eski toplumun izlerini taşıyan bir toplum”dur. (Marx ve Engels, Gotha Programının Eleştirisi)
Komünist toplum, kendi belirlediği koşullarda ve keyfince değil; tarihsel olarak belirlenmiş bir şartlar kümesi altında kurulacağından kapitalizmden miras kalan zorluklarla karşı karşıya kalacaktır. Marx ve Engels’in I. Enternasyonal’de anarşistlerle, özellikle de Bakunincilerle polemikleri, bu tartışma açısından da oldukça aydınlatıcıdır: “Anti-otoriterler neden siyasal otoriteyi, devleti kınamakla yetinmezler? Gelecekteki toplumsal devrimden sonra, devletin ve onunla birlikte, siyasal otoritenin ortadan kalkacağını; yani kamu görevlerinin siyasal niteliklerini yitireceklerini, ve toplum çıkarlarını gözeten basit yönetsel görevler durumuna dönüşeceklerini kabul etmek için bütün sosyalistler birleşirler. Ama anti-otoriterler, siyasal devletin, hatta kendisini yaratmış olan toplumsal koşullar ortadan kalkmadan önce hemen ortadan kalkmasını isterler.” (Engels’ten aktaran Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 71)
Negri ve Hardt, devletin hangi sınıfın kontrolünde olursa olsun “anti-demokratik” olduğu ön kabulünden yola çıkarak; “gerçek bir demokrasi” ve komünizm için devletsiz bir otonom örgütlenmeyi savunurken; tarihsel koşulları göz ardı eder.
Ancak yukarıda sıraladığımız gibi; burjuvazinin ve devletinin baskısı bir yana daha küçük sorunlar bile sınıfın iktidar olarak örgütlenmesi gündeme gelmeden çözülemez ve komünizm kurulamaz.
Örneğin bir milyonluk bir nüfusun gıda ihtiyacını organize etmek için ne yapılacaktır? Diyelim ki; küçük köylülükle bir şekilde ihtiyaç kadar ürettik. Peki, gıdaları muhafaza etmek için dolaplar ya da günlük ihtiyaçtaki buzdolapları nereden bulunacaktır? Heralde onu da küçük köylülük üretemez. Ya da giysiler, bilgisayarlar, ulaşım araçları? Bütün bunları kapitalist üretim ilişkilerinden temin etmek, bunun için para kazanmak, ihtiyaçlar arttıkça daha fazla para kazanmak, kapitalistler satmadığında da yok olup gitmek midir söz konusu olan?
Fabrikalar da otonom kolektiflerin kontrolünde diyelim… Toplumsal ihtiyacın ölçülmesi, fabrika ve tarlalarda bu ihtiyaca bağlı olarak üretimin planlanması, daha sonra üretilenlerin belirli bir mekanizma ile dağıtılması gerekmez mi? Sadece bu işlemler bile merkezi bir sayım, denetleme, planlama ve dağıtım fonksiyonunu zorunlu kılmaz mı? Bunu kim yapacak? Otonom toplumun kendini korumak üzere silahlanması gerekmeyecek mi? Bu merkezi ihtiyaçlar, ister istemez iktidar olarak örgütlenmeyi zorunlu kılar… İşte bunları organize edecek, merkezi ama demokratik bir yapı kurulmadan, hareketi iktidar olarak örgütlenmeden komünizme doğru ilerlemek mümkün değildir.
Negri ve Hardt’ın en önemli örneği olan Zapatistaların etkin oldukları otonom bölgelerde, evet, bir çok konu halkın katılımı ve tartışmalarla karar altına alınıyor. Ancak bu iktidar olarak örgütlenme ile çelişen bir durum değil, tersine bunun gereğidir. EZLN örgütlenmesi kurumsallaşmış bir yönlendirici güçtür, konuları genel olarak EZLN belirler; uygulamasını, gerektiğinde askeri gücünü de kullanarak takip eder. Ve yine bölgedeki işlerin organizasyonunda ‘devlet’imsi yapılar örgütlenmiştir. Bir çeşit belediye yönetimleri seçilir. Temsilciler geri çağırabilir ve yaptıkları iş karşılığında ek bir ücret almazlar. Ancak bunlar; devletin birçok fonksiyonunu yerine getiren kurumsallaşmalardır.
Yine devlet olarak örgütlenmeye ‘demokratik özerklik’ kavramsallaştırmasıyla teori düzeyinde karşı çıkan Kürt ulusal hareketi, Rojava’daki kantonlarda oluşturdukları meclis ve hükümetlerle çoktan iktidar olarak örgütlenmiştir.
Bu iki örnekte de; hareketler genel olarak burjuva kapitalizminin sınırları içindedir. Toplumsal değişimi ‘iktidardan uzak durarak’ gerçekleştirmek iddiaları olmasına rağmen; her ihtiyaç ve zorluk, onları iktidar olarak örgütlenmek zorunda bırakmıştır. İşçi hareketi için bu ihtiyaç çok daha açıktır. Engels’in dediği gibi “… proleterya devlete hala gereksinim duyduğu sürece, bunu hiç de özgürlük için değil, ama düşmanlarına karşı bastırmayı örgütlemek için duyar. Ve özgürlükten söz etmenin olanaklı duruma geldiği gün, devlet, devlet olarak varolmaktan çıkar.” (Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 99)
***
Negri ve Hardt’ın bir diğer iddiası; işçi sınıfı iktidarının kaçınılmaz olarak yeni bir ‘bürokratik diktatörlük’ olacağı, toplumda yeni bir sınıf yaratacağıdır. “İktidarın olduğu yerde demokrasi olmaz.”
Negri ve Hardt’ın bu tespidinde iki önemli sorun vardır.
Birincisi; devleti esasen siyasal işlevlerden ibaret görmesi… Buna göre devlet; toplumun karar alma ve kendi kendini yönetme hakkının gasp edilmesi, yönetici ve sınıf yaratan bir elitin ortaya çıkması anlamına gelir. Oysa, devletin siyasal işlevleri, kararların nasıl alındığı, toplumun hangi siyasal mekanizmalarla yönetildiği konularını içermekle beraber, toplumsal yaşamın ekonomik temelleriyle de sıkı sıkıya bağlıdır. Hatta ona bağımlıdır. Yani, devletin nasıl bir devlet olduğu sorununda, siyasal mekanizmalar ve karar alma biçimi önemli olduğu kadar, o devletin hangi sosyo-ekonomik temeller üzerinde yükseldiği, örneğin kapitalist üretim ilişkilerinin mi, sosyalist üretim ilişkilerinin mi korunduğu belirleyici önemdedir. Devlet, küçük bir kapitalist azınlığın çıkarlarını korumak üzere mi vardır, yoksa toplumun büyük çoğunluğun çıkarlarını bu kapitalist azınlığa karşı örgütlemek, hatta kapitalist azınlığın toplumsal temellerini yok etmek üzere mi vardır? Bu sosyo-ekonomik temel ve bağlantılar göz ardı edildiğinde soyut bir devletten bahsetmiş oluruz ki, gerçek yaşamda böyle bir devlet yoktur.
Negri ve Hardt, her türlü devletin “baskıcı, totoliter ve anti-demokratik” olduğunu iddia eder ve işçi sınıfının iktidarını reddederken; kapitalist ve sosyalist devletler arasındaki bu karşıtlığı göz ardı ediyor. Devletin siyasal niteliği mutlaklaştırılıp soyutlandığında; kapitalist devlet içerisindeki karar alma mekanizmalarına sivil toplum taraflarını ‘dahil’ eden kapitalist ‘yönetişim’ uygulamaları bile; eleştirilere rağmen “demokrasi” adına kazanım sayılabiliyor (Negri, Porselen yapımı, s. 137-138). Kimi burjuva demokratik ülkelerdeki, genellikle göstermelik kararların (bazı durumlarda önemli kararların) halka sorulması, referandumlar; kapitalist toplumsal ilişkilerin vahşetine rağmen; sosyalist toplumdan daha ileri bir ‘demokrasi’ hamlesi olarak kabul edilebiliyor.
Oysa; az-çok gerçek (burjuva olmayan) bir demokrasi; sömürü ilişkilerinin toplumun başat ilişkisi olduğu, küçük bir azınlığın toplumun büyük çoğunluğunu yönettiği, ona ancak 4 senede bir kendi egemenlerini seçme hakkının sağlandığı, sömürü ilişkilerinin temellerine dokunmamak kaydıyla ‘her türlü karara katılma hakkı’nın (yönetişim) tanındığı bir toplumda söz konusu olamaz. Bu demokrasi; sömürü ilişkileri temelinde bir demokrasidir ki; ezilen sınıflar üzerinde gerçek bir diktatörlüktür. Emekçiler, bu demokratik haklarla; kapitalist üretim ilişkilerine az-çok dokunmaya başladığında, egemen sınıfların demokrasisiyle değil şiddetiyle karşılaşacağını ve karşılaştığını, sınıf mücadelesinin deneyimlerinden görmek mümkündür. 1973 Şili deneyimi, 1980’lerde İngiliz maden işçileri grevinin şiddetle bastırılması, dünyanın en demokratik ülkelerinde kriz karşıtı mücadeleler karşısında en gerici ve baskıcı düzenlemelerin hayata geçirilmesi; sömürü ilişkilerini bırakalım kaldırmayı; ona tepkileri bile ‘demokratik’ kapitalist iktidarların şiddetle bastırdığını gösteriyor.
İkincisi; sosyalizm, egemen bir azınlığın tüm toplum üzerindeki kontrolü ve sömürüsünü ortadan kaldırarak, burjuvazinin göstermelik ‘demokrasi’sini aşan gerçek bir demokrasinin koşullarını hazırlar. Kapitalizmde, ‘sömürüyü kabul etme’ temel şartını dayatan etkenler; tüm demokratik hakları ya kullanılmaz hale getirir ya da bunların kullanılmasına sermayenin kırmızı çizgilerine dokunmadığı sürece izin verilir.
Bu açıdan, sosyalizm, işçi sınıfının iktidarı olarak, işçi sınıfının toplumsal yaşamı, bizzat kendi inisiyatifi ve girişkenliğiyle örgütlemesidir. Yukarıdan ‘sosyalist’ temsilcilerin, işçiler adına karar vermesi, ‘gereğini yapması’ değil; işçi sınıfının tüm toplumsal üretim, dağıtım, planlama ve siyasal kararlar konusunda demokratik mekanizmalar aracılığıyla karar alması, onu bizzat uygulamasıdır. İşçi sovyetleri ya da konseyleri üzerinden daha üst düzeydeki temsili organların bürokratikleşmeye izin vermeyecek şekilde gerektiği zaman geri çağrılabilmesi, ücretlerinin işçi ücretleriyle sınırlanması ve kalıcı bir bürokrasinin oluşmasının yaygın bir işçi denetimiyle engellenmesidir.
Negri ve Hardt’ın otonom topluluklar için öngördükleri karar alma süreçlerindeki ‘doğrudan demokrasi’ çağrısı, sosyalizmde işçi sınıfı inisiyatifi ve yönetiminde hayat bulduğu gibi; sömürü ilişkilerini de reddederek genel bir ‘demokrasi’yi, aslında kapitalist demokrasiyi aşar. Bu açıdan sosyalizmin güvencesi; Lenin’in henüz sovyet iktidarı kurulmuşken işçilere yaptığı çağrıdaki gibi; “Ürünlerin üretim ve dağılımının sayım ve denetimine kendiniz girişin! Sosyalizmin zaferine götüren yol, sosyalizmin zaferinin güvencesi, her türlü sömürü üzerindeki, her türlü yoksulluk ve sefalet üzerindeki zaferin güvencesi bunda ve yalnız bundadır!” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, s. 251)
İşçi sınıfının burjuvaziyi yenmek ve onun iktidarını parçalamak için kendi iktidarını kurmaktan başka yolu yoktur. İşçi sınıfı devleti olarak sosyalist iktidar, işçi sınıfının sosyalizmi inşa etmek için geçici olarak kullanmak zorunda olduğu, ancak yine işçi sınıfının aşağıdan denetimi ve demokrasisiyle giderek tarihin çöp sepetine atacağı bir araçtır. Engels’in ifade ettiği gibi; “Baskı altında tutulacak hiçbir toplumsal sınıf kalmayınca sınıf egemenliği ve üretimdeki güncel anarşi üzerine kurulu yaşama mücadelesi ile birlikte, bunlardan doğan çatışma ve aşırılıklar da ortadan kalkınca, artık baskı altında tutulacak hiçbir şey yok demektir ve özel bir baskı iktidarı, bir devlet zorunlu olmaktan çıkar. Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak görüldüğü ilk eylem, yani üretim araçlarına toplum adına el konması, aynı zamanda onun devlette özgü son eylemidir de. Devlet iktidarının toplumsal ilişkilere müdahalesi, bir alandan sonra bir başkasında gereksiz duruma gelir ve sonra kendiliğinden uykuya dalar. Kişilerin hükümeti, yerini şeylerin idaresi ve üretim sürecinin yönetimine bırakır. Devlet ‘ilga’ edilmez, söner.” (Engels, Anti-Dühring, s. 400)

ARA: “ÇOKLUK”UN DİNİ OLARAK SEVGİ
İktidardan uzak duran, kapitalist üretim ilişkilerinin bütününe dokunmak gibi bir hedefi olmayan çokluk, kendi dilsel, iletişimsel ve simgesel üretimini sahiplenip karar alma süreciyle toplu çıkışı gerçekleştirmesi ve kalıcı bir birliktelik sağlayabilmesi için, Negri ve Hardt sihirli bir yapıştırıcıya ihtiyaç duyar: sevgi.
“Sevgi hem ortak varoluşun ortaya koyduğu hem de ortak varoluşu kuran güçtür. Dolayısıyla sevgi aynı zamanda, tekilliklerin bileşiminin birlik veya kimlik yerine iletişim ve işbirliği ağındaki her katılımcının artan özerkliğine yol açtığı, özgürlüğe doğru bir harekettir. Sevgi, yoksulun sefalet ve yalnızlık dolu bir yaşamdan çıkma ve çokluğu yaratma tasarısına katılma gücüdür.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 195)
Bu duygusal gibi gözüken alıntı; Negri ve Hardt’ta oldukça bir politik yere oturur. “… sevginin gücü ortak varoluşun kuruluşu ve son tahlilde toplumun oluşumudur. … sevginin gücü, aynı zamanda ve ikinci olarak, kötülükle savaşmak için bir kuvvet olmak zorundadır. Sevgi gücünün bu ilk iki biçimi –sevginin birliktelik ve isyan güçleri ile ortak varoluşu kurma ve yozlaşmaya karşı savaşma güçleri- üçüncüsünde birlikte işler: çokluğu yaratmak. Bu proje, toplu çıkış sürecini, ortak varoluş kurumlarını yaratmayı hedefleyen örgütsel bir projeyle bir araya getirmek zorundadır.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 201)
Negri ve Hardt’a göre, Spinozacı anlamda sevgi, çokluğu bir araya getiren temel güçtür. Kapitalist toplum içinde gerçekleştirilecek komünist bir proje olarak otonom ‘çokluk’un temeli sevgidir. Ancak bu kendiliğinden bir sevgi değil. “Sevginin yayılımı öğrenilmeli ve yeni alışkanlıklar, arzularımızın duygusal ve politik bir eğitim süreci olan kolektif örgütlenmesi aracılığıyla oluşturulmalıdır. Yeni toplumsal kurumlarda pekiştirilen alışkanlıklar ve pratikler artık dönüştürülmüş olan insan doğamızı da kuracaktır.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 201)
Negri ve Hardt, sevgiyi daha da ‘pratikleştirerek’ komünist projenin eylemsel bir gücü olarak tasarlar: “… sevgi her zaman kuvvet kullanımını içerir veya daha kesin olarak sevgi eylemlerinin kendileri birer kuvvet konuşlanmasıdır. Sevgi bir melek olabilir ama ancak silahlı bir melektir.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 201)
Bu duygu dolu sevgi sözcüklerinin politik bir projedeki yeri konusunda sorun olduğu açık. Negri ve Hardt’ın buna cevabı; “Aydınlanmacı rasyonalizm; bakışımızı beden ve duygunun yaşamdaki yerini görmeyen bir çerçeveye sıkıştıştırır” olabilir. Ve devamında; “duygunun ve akılla birleştirilmiş bir sevginin politik bir projede önemli bir yer tutmasının normal olduğu” söylenebilir.
Burada sevgi sözünü duyar duymaz; “sosyal bilimlerde duyguya yer yoktur” diyen bir yukarıdanlıkla yaklaşıyor değiliz. Elbette insanlar, insan grupları toplumsal yaşamda sadece rasyonel kararlarla hareket etmez. Bu ancak liberalizmin homo-economicus hayalinde olabilir. Günlük yaşam ve kararlarda zaman zaman, hatta bazı durumlarda çoğu zaman insanlar; akıl ve deneyimleriyle değil toplumsal alışkanlık, gelenek, yönlendirme ve duygularla hareket eder.
Bütün bunlara rağmen politik projenin temeline; “bütün insanlar birbirini sevmeli” gibi bir ‘dini’, ‘uhrevi’ ya da ‘duygusal’ bir çağrıyı koymak; o projenin temellerine dinamit koyar.
Çünkü sömürüsüz ve sınıfsız toplumda insanların birbiriyle eşit ve özgür ilişkisinin hem sonucu hem de ‘nedeni’ zaten sevgileridir. Ayrılmaz bir bileşendir. ‘Proje’ye ek bir unsur, hatta temel bir unsur olarak dahil edilmesi; komünizmin nesnel gerekliliklerinin yerine “birbirinizi sevin yeter” gibi bir kolaycılığın geçirilmesi; aslında Negri ve Hardt’ın ekonomik ve tarihsel koşulları dikkate alınmadığının itirafıdır. Ufuk; kapitalizmi ve onun iktidarını yıkmadan, onunla birlikte ya da onun altında bir otonom toplum hedefiyle sınırlı olunca; nesnel koşulları göz ardı eden bir iradecilik; bunun bir parçası olarak “birbirinizi sevin” çağrısı kaçınılmaz oluyor. Teoride ve pratikteki eksiklik kucak dolusu sevgiyle kapatılmak isteniyor ki; bu sevgi dolu bir çağrıdan öte kurnazca bir yakarış olabilir.
Bu, Feuerbach’ın Hıristiyanlığı şiddetle eleştirirken insancıl bir toplum için insanları ‘sevgi dini’ne çağırmasına benzemektedir (Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, s. 31-32). Komünizm bilimsel olarak teshiş edilemediğinde, o boşluğu ilahi ya da laik bir din doldurur.
Ekonomik, sosyal ve tarihsel koşulları gerektiren; gerçek bir hareket olarak komünizmde ‘sevgi’ kendinden menkul bir güç değildir. Sevgi; insanların birbirinden nefret etmesine neden olan nesnel koşulların ortadan kaldırılmasıyla birlikte; ekonomik, sosyal ve siyasal ilişki ağının koşulladığı yeni ‘insan’ın bir bileşenidir.
Burada Negri ve Hardt’ın Spinoza’dan ödünç altığı ‘sevgi’ kavramının (amor) sadece duygu yüklü olmadığını, akılla işleyen bir sevgi olduğunu göz ardı etmiyoruz. Ancak ‘sevgi’nin bir din gibi yapıştırıcı unsur olarak “çokluk” projesine temel bir bileşen olarak eklenmesinin nedeni; bu projenin komünist bir toplum fikri ve onun ideallerinden uzak olması; aradaki açının ancak insanların sevgiye çağrılması ve eğitilmesiyle kapatılabileceği düşüncesidir.

4. SERMAYEYİ KURTARMA PROGRAMI
Negri ve Hardt’ın kapitalizm koşullarında komünizm projesi, aslında bitişini baştan ilan ediyor. ‘Çokluğun kendi üretimi’ olan ‘ortak zenginliği’ sahiplenmesine dayanan proje için ifade edilen talepler ‘sermayeyi kurtarma programı’ gibi. Gibisi fazla. “Gözlemlerimiz bize, sermayenin felakete giden bir yol izlediğini, sadece başkalarını –küresel ortam ve en başta da yoksul kesimi– değil, aynı zamanda kendisini de yok ettiğini gösterdi. Sermaye ölüm yolcuğundan kurtarılabilir mi?” deniyor. (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 302)
Negri ve Hardt kararlı… Zaten bu satırların yer aldığı bölümün başlığı “Sismik Uyarlama: Sermaye İçin Reformist Bir Program”. “Küresel aristokrasinin yakın bir zamanda tavsiye için başvurması” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 303) beklenmese de; elden gelen yapılacaktır: “…en azından sermayenin hastalıklarını tedavi etmek ve biyo-politik üretimin gelişmesini desteklemek için bu demokrasiyi kurmak zorunludur.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 302)
Negri ve Hardt’ın ilk adımda “sermayeyi kurtarmak”, onun “hastalıklarını tedavi etmek” olan ufku üç temel reform öneriyor:
“Bunun için kurulacak ilk platform sefalete karşı yaşam desteği talep etmelidir, yani hükümetler herkese temel yaşam ihtiyaçlarını sağlamalıdır. Birçok ulusal bağlamda, tüm vatandaşlara garantili bir gelir, üretici, itibarlı bir varoluş için gereksinimlerin karşılanmasına yeterli bir temel gelir sağlamaya yönelik önemli projeler tartışılmıştır. Birçok hükümet ise, özellikle de en varlıklı ülkelerde, zaten tüm vatandaşlarına temel sağlık hizmetini garanti eder. … Zorunlu olan şey, ister BM kurumları, vatandaşlık kurumları gibi küresel kurumlar aracılığıyla ister diğer kurumlar aracılığıyla sağlansın, dünya çapında herkes için temel yaşam araçlarını, küresel bir garanti geliri ve gerçek bir evrensel sağlık hizmetini karşılayacak bir küresel inisiyatiftir.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 370)
Bu, pespaye bir “vatandaşlık geliri” savunusudur: toplumun tüm üyelerine –kimi önerilerde sermaye de dahil– yaşamını asgari koşullarda idame ettirebileceği bir temel ücreti sağlamak. Çalışmak ya da çalışmamak önemli değil. “Vatandaşlık geliri” savunucularının varsayımına göre; ‘postfordist’ düzende artık iş, düzenli ücret ve çalışma mümkün değil.
Böylece sermayeyi, insanca yaşayacak ücret, düzenli istihdam koşulları, herkese iş vb. taleplerle zorlamak, buradan sınıf mücadelesini ilerletip sermaye iktidarını yıkma perspektifi yerine; sermayenin her türlü saldırısının ‘dünyanın değişmez düzeni’ olarak kabul edildiği bir yaklaşım konulur. İşte sermayenin istediği ve yol aldığı böyle bir dünya veri kabul edildiğinde; devletin herkese yaşayabileceği asgari (oldukça düşük) ücreti vermesini istemek haklı bir talep gibi gözükebilir. Bu, Negri’nin “çokluk”unun önüne koyduğu bir talep olsa da, tam da Dünya Bankası gibi ‘İmparatorluk’ kurumları tarafından pilot uygulamaları yapılan bir ‘talep’tir! Çünkü sermaye, işçi sınıfının insanca yaşayacak bir ücret talebini yükü devletin vereceği vatandaşlık ücretine yıkarak ‘karşılamayı’ makul görebilmektedir. Ya da kapitalizmin kaçınılmaz sonucu olan işsizlik ve sosyal patlama riskine karşı yine kendisi bir maliyete katlanmadan devleti göreve çağırabilmektedir. Bunun üstüne bir de ‘parasız sağlık’ talebini eklemek; reformizmi ne yüceltir ne de alçaltır!
“İkinci bir platform herkesin toplumun kuruluşunda, kolektif öz-yönetimde ve diğerleriyle yapıcı etkileşimde temsil edilme hakkına sahip olmasına imkan tanımak suretiyle hiyerarşiye karşı eşitlik talep etmek zorundadır. …” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 370) “Üçüncü platform, özel mülkiyetin engellerine karşı ortak varoluşa açık erişim talep etmelidir. Bugün herkes için eşit ve serbest kaynak ve zenginlik kullanımı ve bunun karşılığında da bu kaynaklarla üretim yapması mümkündür. … bugün üretim ve zenginlik, kaynak yetersizliği mantığına teslim olmaktan giderek uzaklaşıyor. Gerçekte bir fikirle ne kadar çok kişi çalışır ve o fikir hakkında iletişime geçerse fikir o kadar üretken hale gelir. Yönetim, bilhassa da bilgi birikimini desteklemek zorundadır.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 370-371)
Hardt ve Negri, üçüncü talebi başka bir yerde “Yeniden sahiplenme hakkı her şeyden önce üretim araçlarını yeniden sahiplenme hakkıdır.” (Negri ve Hardt, İmparatorluk, s. 406) diyerek de ifade eder.
Evet, en azından son hali, gerçekten sosyalist, devrimci bir talep olarak görülebilir. Negri ve Hardt hemen bu yanlış anlamayı düzeltmeye girişir:
“Sosyalistler ve komünistler uzun zaman proletaryanın üretimde kullandığı makinelere ve materyallere özgürce erişmesini ve onları kontrol etmesini talep etmişlerdir. Ne var ki, maddi olmayan ve biyo-politik nitelikli üretim bağlamında, bu geleneksel talep yeni bir biçim alır. Çokluk makineleri yalnızca üretmek için kullanmaz, aynı zamanda, üretim araçları giderek çokluğun zihni ve bedeniyle bütünleştikçe kendisi de makinesel hale gelir.” (Negri ve Hardt, İmparatorluk, s. 406)
Yani… Önce; üretim araçları yerine dosdoğru ‘makineler’ lafı ikame edilir. Sonra, emeğin ya da “çokluk”un zihni ve bedeniyle makinesel hale geldiği ifade edilir. Üretim aracı makineyse, makine de “çokluk”un zihni ve bedeni ise; yeniden sahiplenme de, olsa olsa, “çokluk”u ya da onun bilgisini ve duygulanımını sahiplenmesi oluyor:
“Yeniden sahiplenme, bilgi, enformasyon, iletişim ve duygulanımlara özgür erişim ve onlar üzerinde kontrol demektir; çünkü bunlar biyo-politik üretimin asli araçlarından bazılarıdır. Sırt bu üretici makinelerin çoklukla bütünleşmiş olması, çokluğun onlar üzerinde denetim kurduğu anlamına gelmez. Bu, daha çok, çokluğun yabancılaştırılmasını daha acımasız ve zarar verici kılar. Yeniden sahiplenme hakkı gerçekte çokluğun kendini kontrol etme ve otonom şekilde kendini yeniden üretme hakkıdır.” (Negri ve Hardt, İmparatorluk, s. 406)
Evet, başlangıçta ifade edilen “üretim araçlarını yeniden sahiplenme hakkı”ndan, geriye, kala kala, “kendini kontrol etme hakkı” kalmıştır! Üretim araçlarının toplumsallaştırılması yine gündem dışıdır. Sosyalizmi andıran bir ifadenin derhal içi boşaltılmış, “internete özgür erişim” derekesine düşürülmüştür!

SONUÇ

Bu üç talebi ifade ettikten sonra Negri ve Hardt’ın söylediklerini oldukça ‘anlamlı’:
“Bu üç platform, bugünün egemen iktidarından isteyebileceğimiz meşru ve makul taleplerdir. … Unutmamalıyız ki analizimizde zaten görmüş olduğumuz gibi, biyo-politik üretim ağlarında, metropol yaşamında ve günlük toplumsal yaşamın dokusunda küresel nüfusun geniş bir kesimi bu kapasitelerin çoğuna zaten sahiptir. Egemen iktidarların bunları garanti altına almasını ve evrenselleştirmesini talep edebiliriz.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 371)
Evet, bu üç talep; sermaye tarafından ya da zaten kendiliğinden farklı biçimler altında ve bir ölçüde yaşama geçirilmiştir. Negri ve Hardt’ın istediği bu reformların bütün dünyada uygulanmasını istemekten ibaret. Kapitalizmin sınırlarını aşmak bir yana sermayenin dönemsel politika ve ihtiyaçlarına derli toplu bir karşı çıkış bile içermemektedir. Tamamen kapitalizm içidir. Zaten programın iddiası da emekçilerin kapitalizme karşı bir adım atması, onu geriletmesi, komünizm yolunda ilerlemesi değil; “sermayeyi kurtarmaktır”.
Negri ve Hardt, sermayeyi kurtarma misyonundan rahatsız olan okuru uyarmayı da ihmal etmez:
“Bu noktada, bazı okurlar, bizim devrimci niyetlerimizden şüphe duymaya başlayabilir. Biz neden sermayeyi kurtarmak için reformlar öneriyoruz? Bu sadece devrimi ertelemez mi? Biz burada, farklı bir dönüşüm anlayışıyla çalışıyoruz. Açık söylemek gerekirse, bizim anlayışımız ‘ne kadar kötüyse, o kadar iyidir’ sloganını teşvik eden, kapitalist egemenliğin sonunu felaket getiren ve bir şekilde küllerinden doğan yeni bir ekonomik düzen tarafından takip edilen krizlerden bekleyen yıkım teorilerinden farklıdır. Bizim anlayışımız aynı zamanda, devlet düzenlemesini, denetimini ve toplumsal üretimin yönetimini güçlendirerek zenginlik ve kontrolün özelden kamuya devredilmesini öngören sosyalist dönüşüm anlayışından da farklıdır. Bizim üzerimizde çalıştığımız dönüşüm türü, bunların yerine çokluğun hem özel hem de kamusal kontrol karşısında gittikçe özerkleşmesini, toplumsal öznelerin işbirliği, iletişim ve sosyal karşılaşmalarda alacakları eğitim ve yetiştirilme aracılığıyla dönüşmesini ve dolayısıyla da gittikçe artan bir ortak varoluş birikimini gerektirir. Sermayenin kendi mezar kazıcılarını yaratma biçimidir bu: Kendi çıkarlarını takip ederek ve kendi yaşamını korumayı sürdürerek, üretici çokluğun artan özerkliğini ve gücünü beslemek zorundadır. Güç birikimi belli bir eşiği geçtiğinde ise, çokluk ortak zenginliği özerk olarak yönetme yetisiyle birlikte ortaya çıkacaktır.” (Negri ve Hardt, Çokluk, s. 306)
Bu uzun alıntının özeti şu cümle de saklıdır: “Bizim üzerimizde çalıştığımız dönüşüm türü … toplumsal öznelerin işbirliği, iletişim ve sosyal karşılaşmalarda alacakları eğitim ve yetiştirilme aracılığıyla dönüşmesi”ni gerektirir.
‘Çokluk’un eğitimi için sermayenin kurtarılmasını ilk ödev olarak belirlemek. Müthiş bir eğitim!
Negri ve Hardt’ın tahlilinin en önemli yönlerinden birisi; demokrasi ve kapitalizmi birbirinden ayırmasıdır. Demokrasiyi biçimsel “karar alma süreçlerine” indirgemesidir. Kararların nasıl alındığı, karar alma sürecinde halkın katılımı, seçilenlerin denetlenmesi ve geri çağrılması hakkı oldukça önemlidir. Ancak demokrasi, bu kurallara indirgenir; üzerinde yükseldiği sosyo-ekonomik temel göz ardı edilirse; geriye içi boş bir elbise kalır. Burjuvazi için siyasal hak ve özgürlükler; kapitalist sömürü ilişkilerine dokunmadığı, hatta bazı durumlarda onun meşruiyuetini sağladığı sürece sorun teşkil etmeyebilir. Ne zaman ki bu hakları kullanan emekçiler; sömürü ilişkilerine ilişir, işte o zaman özgürlüklerin yılmaz savunucusu burjuvazi; kendi mülkiyet ve sömürü hakkını topla tüfekle, her türlü şiddet aracıyla savunmaktan imtina etmez.
Gerçek, en azından gerçeğe yakın bir demokrasinin bedeni, ancak sömürü ilişkilerinin ortadan kaldırıldığı, emekçilerin kendi kendini yönetmesinin nesnel temellerinin sağlandığı sosyalizmdir. İşte böyle bir düzende; demokratik hak ve özgürlükler biçimsel olmaktan çıkar, gerçek anlamda yaşam bulur. Ve gerçek demokrasi, bir devlet biçimi olarak demokrasinin devletle birlikte son bulması; komünist toplumda ayrı bir örgütlenmeye gerek duymadan toplumun kendi kendini yönetmesidir.
Negri ve Hardt’ın platformunda; burjuvazinin mülksüzleştirilmesi ve bir sınıf olarak ortadan kaldırılması yoktur. Son noktada, “yatırımları demokratik karar alma süreçlerinin denetimine ve katılımcı yurttaş yönetimine sokmak” vardır. Negri, ‘sosyalizm’ deneyiminden rahatsızlığını ve burjuvaziye göz kırpışını ifade etmek üzere, ‘demokratik kontrol’e vurgu yapmaktadır. Ancak burjuvazi mülksüzleştirilmediği sürece demokratik kontrol demokratik safsata olmanın ötesine geçemez! Demokratik kontrolünün ilk koşulu olan bu devrimci hamle, Negri için ya yoktur ya da korkunçtur!
Öyleyse Negri’nin çokluğunun talepleri ve mücadelesinden ne bekleniyor? Burjuvazinin üretim araçları üzerindeki mülkiyeti devam ettiği ya da bu konulara hiç girilmediği koşullarda “çokluk”un iletişim ve bilgi ağını kontrol altına aldığı demokratik bir toplum… Belki Spinoza çağında bu ilerici bir hayal olabilirdi. Bugün ise ‘iyi niyetli’ bir ütopya bile olamaz!
Peki, komünizmin ertelenmeksizin derhal yaşama geçirilmesi fikri nerede? Pespaye bir reformizmin içinde başlamadan bitmiş durumda.


KAYNAKLAR
Dulkadir, Mutlu (2008) Doğrudan Demokrasi – Zapatist Özyönetim Deneyimi, Ankara: Algıyayın
Engels, Friedrich (1992) Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Ankara: Sol Yayınları.
Engels, Friedrich (1996) Anti-Dühring, Ankara: Sol Yayınları.
EZLN, (2001), “First Declaration of the Lacandon Jungle”, Subcomandante Insurgente Marcos, Our Word is Our Weapon, ed. Juana Ponce de Leon, Toronto, Seven Stories Press.
Geniş, Arif (2006) “İmparatorluk, çokluk ve proletarya: Antonio Negri'nin sınıf analizi”, Eğitim Bilim Toplum, Cilt 4, Sayı 15, Ankara.
Holloway, John; Callinicos, Alex (2006) İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek mi? Dünyayı Değiştirmek İçin İktidar Olmak mı?, İstanbul: Yazın Yayınları.
Lenin, V.İ. (1989) Devlet ve İhtilal, Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları.
Lenin, V.İ. (1999) Ekim Devrimi Dosyası, Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları.
Lotta, Raymond; Duniya, Nayi ve K.J.A (2014) Alain Badiou Eleştirisi: Burjuva Dünyasına Hapsolmuş Bir Komünizm, İstanbul: Patika Kitap.
Marcos (1996) Ya Basta! Artık Yeter, İstanbul: Belge Yayınları.
Marx, Karl (1997) Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Ankara: Sol Yayınları.
Marx, Karl ve Engels, Friedrich (1999) Anarşizm Üzerine, Ankara: Sol Yayınları.
Marx, Karl ve Engels, Friedrich (2000) Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Ankara: Sol Yayınları.
Marx, Karl ve Engels, Friedrich (2013) Alman İdeolojisi, İstanbul: Evrensel Basım Yayın.
Negri, Antonio (2005) İmparatorluktaki Hareketler, İstanbul: Otonom Yayıncılık.
Negri, Antonio (2012) Porselen Yapımı, İstanbul: MonoKL Yayınları.
Negri, Antonio. ve Guattari, Felix (2006) Bizim Gibi Komünistler, İstanbul: Otonom Yayıncılık.
Negri, Antonio ve Hardt, Michael (2001) İmparatorluk, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Negri, Antonio ve Hardt, Michael (2011a) Ortak Zenginlik, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Negri, Antonio ve Hardt, Michael (2011b) Çokluk, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Negri, Antonio; Virno, Paolo; Cleaver, Harry; vd. (2005) İtalya’da Radikal Düşünce, İstanbul: Otonom Yayıncılık.
Spinoza, Benedictus (2011) Etika, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.
Thomas, Martin, İtalya’da Otonomculuk: Üç Tema Üç Eleştiri, http://www.sosyolojidunyasi.com/marksizm/102-otonomculuk.html, 19 Eylül2014
Witheford, Nick Dyer (2004) Siber Marx -  Yüksek Teknoloji Çağında Sınıf Mücadelesi, İstanbul: Aykırı Yayınları.
Wright, Steve (2008) Gökyüzü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık.
Yeğin, Metin (2006) Patronsuzlar, İstanbul: Versus Kitap.