“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Namık Tarancı için



Sen ve öncekiler, birer birer geçiyorsunuz
Yanı başımızdan her gece
Ve her gün biraz daha ısınıyor Şubat


KAPTAN ÖLDÜ! ...
Serin seher yeliyle dalga dalga bir haber yayıldı. Bizleri, onun yoldaşlarını, vardiya çıkışında, kentin varoşlarından fabrikaya doğru akarken, ya da bir dağ başında tüfek çatmışken... aniden yakaladı: Namık öldü... Tarih: 20 Kasım ve daha sabah mahmurluğunu atamamışken üzerimizden...
Onun yanı başında mücadele etmenin mutluluğunu tatmış, onunla birlikte Diyarbakır vahşetini yaşamış bir yoldaşı olarak, Namık'la aynı idealleri paylaşan ama O'nu şahsen tanımayan kardeşlerime O'nu anlatmak istedim.
Namık Tarancı'nın yaşamını irdelemek, dersler çıkarmak biz Kürdistanlı Komünistler için önemlidir. İçinde bulunduğumuz tarihsel koşullar bunu gerektiriyor. Mücadelenin giderek sertleştiği, devrim ve sosyalizm davasına bu derece pervasızca saldırıldığı koşullarda Ondan öğreneceğimiz çok şey vardır. Onun yaşamı, devrim davasına bağlı her insan için bir hazinedir. Onun sağlam karakteri, mütevazı yapısı, sınırsız fedakâr tutumu komünistler için esin kaynağıdır.
Namık Tarancı, 1955'te Amed'de (Diyarbakır) doğdu. Çocukluk yıllarından itibaren ezilen, horlanan, itilip kakılan Kürt emekçilerinin yaşamına ortak oldu. Oturduğu semtte, burjuva-feodal eşraf takımı ile yoksul acı çekmiş işçi ailelerinin yaşamları arasındaki uçurumu şaşırarak izledi. Onun çocukluğu, Kürt kimliklerinden dolayı işkenceye uğrayan insanların feryatlarıyla yoğrulmuş ninniler ve öykülerle içice geçti. Yaşadığı ve tanık olduğu bu ezilmişlik, onun devrimci kişiliğinin şekillenmesinde önemli bir etken oldu.
Yüzüne ve bakışlarına oturan sertlik, ezilen Kürt ulusunun bir parçası olmasının imiydi sanki. Ama o ifadede, yine acı çeken, fakat bütün bu acılardan kurtuluşun gücünü eyleminde somutlayan bir sınıfın, proletaryanın, zaferine inançla karakterize olan komünist bir kişiliğin bütün belirtilerini de yakalayabiliriz.
O, düşmanları karşısında asla aman dilemeyi yeğlemedi, daima başını dik tuttu. Daha Çocukken baskı ve zulme duyduğu tepki giderek olgunlaştığında, daha bilinçli bir tercih yapmasını sağladı.
Namık, ortaokul yıllarında, duyumsadığı çelişkileri daha iyi görmeye başladı. Dünyada gelişen ulusal kurtuluş hareketleri, Asya, Afrika, Latin Amerika ülkelerini kaplamıştı. Türkiye ve Kürdistan'ı da içine alan bu '68 devrimci kasırgası ve ‘71 Hareketi, çocukluktan gençliğe adım atan Namık'ın kafasındaki, her türden haksızlığa karşı tepkiyi içeren bilinç tomurcuklarının, düzenin kökten değiştirilmesinde ifadelenen, devrimci bilince sıçramasına yol açtı.
Namık, Deniz'in şahsında somutlaşmış sağlam devrimci kişiliği kendine rehber edindi. Deniz, Yusuf, Hüseyin'in idamı Namık'ta tarif edilmez derin izler bırakmıştı. Her vesile ile ‘71 dönemi sorgulandığında, Namık, Denizlerin inancını, kararlılığını, fedakârlıklarını, davaya bağlılıklarını vurgular, onlar gibi olunmasını isterdi. Sabır ve davaya inançlarını anlatırdı. 12 Mart döneminde, DDKO yargılamalarına tanık oldu. Kürt aydınları ile tanıştı. Çeşitli Kürt hareketlerinin ortaya çıkmasına, Kürdistan sorunun Türkiye'de canlı bir şekilde tartışılmasına katıldı.
Liseye gittiği yıllarda politik meselelere daha fazla ilgi duymaya başladı. Okulundaki faşist örgütlenmeye karşı mücadeleyi örgütleyenlerin başında geliyordu. Diyarbakır'da sivil faşist örgütlenme yavaş yavaş tehlikeli olmaya başladığında buna karşı mücadelenin daha sert olması gerektiğini vurguluyordu. Özellikle faşistlerin yuvalandığı, yatılı öğretmen okulu, Diyarbakır Lisesi, Eğitim Enstitüsü gibi yerlerde faşist örgütlenmenin dağıtılması için somut adımların atılması gerektiğini görüyor ve bunun için bütün enerjisini ortaya koyuyordu.
1974'de, Namık, artık örgütlü mücadelede karar kılmıştır ve THKO'nun bir taraftarıdır, o, artık KAPTAN'dır. Militan özellikleri ve yeteneği ile kısa sürede yükselen kitle mücadelesinde deney sahibi olmuş, tecrübeleri ile gençliğin önderi konumuna yükselmişti. Gençliğin ülke çapında merkezi kitle örgütü olarak kurulan YDGF’nin bir kolu olarak Diyarbakır YDGD'yi kuranların başında geliyordu. Namık YDGD'nin başkanı olmuştu. YDGD içinde emekçi gençlik bürolarının oluşmasında görev aldı. Gençliğin motor gücü işçi gençliğinin örgütlenmesinde çalıştı. Sanayi Sitesi, yani Seyrantepe'de çeşitli işyerlerinde çalışan çırakların örgütlenmesi için yoğun çaba harcadı. Derneğin açtığı bütün kampanyaların sürdürülmesine öncülük etti.
Bu dönemde (1978) Türkiye Kalkınma Vakfı'na bağlı süt fabrikasında çalıştı. Fabrikadaki devrimci çalışmalarını hiç aksatmadı. Sınıf kardeşleriyle kısa sürede kaynaştı. Bir yandan işçilerin sendikalaşmasına önayak olurken, bir yandan da bu muadele içinde öne çıkan birçok öncü işçiyi komünizme kazandı. Patronlar, "göze batan" Namık'ı işten attıklarında, tartışmasız fabrikanın bütün işçileri O’nu büyük bir üzüntüyle uğurladılar.
Diyarbakır'da GKB'nin kurulmasında büyük emeği vardır. Sayısız GKB hücresini yönetti. Pek çok genç komünist yetiştirdi. Organ hayatının korunmasında tecrübeliydi. Yoksul köylü gençliğinin örgütlenmesinde bizzat görev aldı. 1978 yılında Bismil'in Seyit Hasan köyünde yapılan torak işgaline katıldı.
YDGF’nin Kürdistan bölge yürütme kurulunda görev aldı. Sıkıyönetim şartlarında da gençliğin örgütlenmesinin mimarıydı. Sıkıyönetim şartlarında yarı legal örgütlenmenin gereklerinin anlatılmasında ve kavratılmasında tartışmalar yürüttü. Sürekli ve kesintisiz bir faaliyeti öngördü.
Kürdistan'ın tarihsel ve siyasal koşullan ile değerlendirilmesi için tartışmaların körükleyicisi oldu. Kürdistan'da militarist baskılara ve jenosit uygulamalarına karşı silahlanmanın ve silahlı kitle gösterilerinin örgütlenmesinde bizzat görev aldı. Artan polis saldırılarına çeşitli mücadele alanlarında yoldaşlara yönelik saldırılara karşı "her yoldaşa bir silah" perspektifini işleyen oldu. YDGD başkanlığı döneminde, polisin boy hedefiydi. Kendinden önce yoldaşlarını korumayı temel alıyordu. 1979'a gelindiğinde Diyarbakır'da Sıkıyönetim koşullarında, YDGD'nin faaliyeti artık yarı-legaldi. 27 Aralık 1979 yasadışı kitle gösterisini örgütleyenlerdendi. Kitle gösterisinde cesaretle haykıran ses Kaptan'a aitti. Saldırılar giderek yoğunlaşıyordu ve Namık bu dönemde, artık aranmaya başlamıştı.
Yoldaşlarına tarif edilemez bir bağlılığı vardı. 1980 başlarında iki yoldaşı ile birlikte tesadüfen bir evde yakalandı. Ama polis kendisini tanıyamadı. Soğukkanlı tavırları ve ustalığı ile polisi yanıltmayı başardı ve ellerinden kurtuldu.
O, büyük iş küçük iş ayırımı yapmadan büyük bir alçakgönüllülükle çalışırdı. Bir kille gösterisinde gür sesiyle yüzlerce insana hitap eden Namık'ı, ertesi gün gazete satarken ya da derneği süpürürken görebilirdiniz.
Partiliydi... Partili olmanın kendisine yüklediği ağır ama bir o kadar da şerefli sorumluluğun bilincindeydi. Tıpkı Süt Fabrikası'ndaki işçiliği gibi, yüzlerce işçiyi çatısı altında toplayan ve dev bir fabrika olan partinin sıradan ve çalışkan bir işçisiydi. Kürdistan koşullarına ayak uyduramayan, hantal, rantiye devrimciler, laf ebeleri Namık'ın gözüne görünemezlerdi. Bu unsurların ayıklanması işinde ciddi başarıların sağlanmasında tartışmasız rolü vardı. Devrimin geçici yol arkadaşlarına, yılgınların ikircikli tavırlarına asla taviz vermezdi.
1980'in ortalarında, diktatörlüğün yoğun saldırıları, kitlesel tutuklamaları, sistematik işkenceleri başlamıştı. Diktatörlük, semt semt operasyonlar düzenliyor, tek tek devrimci ve komünist avına çıkıyordu. Polis Saraykapı'da bir kahvehaneye yaptığı bir baskında bazı insanlarla birlikte Namık'ı da yakalamıştı. Namık'ı tanıyan bir polis şefi "Bu kez bizi kandıramazsın, çekirge bir sıçrar iki sıçrar, üçüncüsünde yakayı ele verir" demişti. Namık'ı yakalamanın sevincini yaşıyorlardı. Sorguda Namık'ın gür bıyıklarını kökünden söktüler, görülmemiş işkenceler uyguladılar. O her seferinde "Kahrolsun Faşist Diktatörlük" şiarı ile işkencecilerin suratlarına tükürdü. Devrim türküleri ve marşlarla sorgu odalarını çınlattı. Direniş destanı, tüm Diyarbakır'a yayıldı. Tutuklandı. 12 Eylül gününe kadar tutuklu kaldı. Cezaevi direnişlerine katıldı. Zindan mücadelesinde tecrübeler ve deneyimler kazandı. Tecrübe ve deneyimlerini, sorgu tavırlarını yazılı bir biçimde yoldaşlarına aktardı. Cezaevinden çıktığının ikinci gününde parti faaliyetinin sürdürülmesinde görev aldı.
12 Eylül faşist cuntasının işbaşına gelmesinden bir hafta sonra tekrar yakalandı. Bir ay boyunca ağır işkencelere maruz kaldı. Direniş türküleri devrimci şiarlarla sorguda ikinci bir destan yarattı. Devrimcilere yeni bir örnek sundu. İşkenceciler ondan YDGD üyeleri hakkında bile bir tek kelime alamadılar. Parti sırlarının korunmasında ustaydı. Parti tüzüğünde ye ralan "partinin izni olmadan hiç kimse parti ile ilgili açıklama yapamaz" ilkesine sonuna kadar bağlı kaldı. Bir komünist için sorgunun, cezaevinin, mahkemenin önemli mücadele alanları olduğunu, buralarda komünist geleneklerin sürdürülmesi gerektiğini her vesile ile söylerdi. Öyle yaşadı da. Partili ve genç komünistlerin bu konuda titizlikle eğitilmesi gerektiğini söyler, pratik (somut) adımlar; atılması için çaba harcardı.
Daha sonra tutuklanıp 5 Nolu Diyarbakır Zindanı'nda yattı. 1980 Aralık ayında başlayan faşist uygulamalara karşı direnişi örgütleyenlerdendi. 1980 13 Aralığında zindan koşullarında, idam edilen Erdal Eren yoldaşla ilgili eylemin örgütleyicisiydi. Marşların söylenmesine, sloganların atılmasına o öncülük etti. Aralıkta başlayan ve 3 Haziran 1981'e kadar süren direnişte yer aldı. Esat Oktay Yıldıran komutasındaki işkenceci güruhun hışmına uğrayanların başında geliyordu. İşkenceler karşısında eğilip, bükülmedi. Faşist uygulamalara karşı direnişi örgütleyenlerdendi. Teslimiyetçiliğe kişiliksizleştirmeye, itiraf ve ihanetçiliğe karşı tavır geliştirenlerin başında gelenlerdendi. 1981 'de direniş yenilgi ile sonuçlandığında içi acı ve hüzünle burkuldu ama inancında en küçük bir aşınma olmadı. "Sürekli direnerek yenilgi almak insanı belki pek etkilemiyor, ama bir komünist için gene de zordur" demişti, yenilgi günlerinde. "Komünistler her şart altında direnmeyi temel alır. Yerine göre geri çekilir, ama burada işkenceci katillere el açmak insan için yıkımdır" diyordu. Kendi hata ve zaaflarına karşı acımasızdı. Kendini koruma adına zaaflarını gizlemekten nefret ederdi. Düşmanın günlük tavırlarından sonuçlar çıkarır, geleceğe ilişkin tespitler yapardı. Zor koşullarda güncel siyasi gelişmeleri büyük bir dikkatle takip etmekten geri durmazdı. Zindan geleneğinin iyi değerlendirilmesi, yeni unsurlara aktarılması konusunda hep hassas oldu. Zayıflık gösteren unsurlarla da ilgilenir, onları karşı devrim safına bırakmayı hiç düşünmezdi.
Namık'ın 5 Nolu Diyarbakır Zindan Direnişinin yenilgisinin nedenlerini ortaya koyan saptamalarını okuyuculara aktarmayı bir borç biliyorum:
1. Genel olarak devrimci hareketlerin cezaevi direnişleri konusunda tecrübesizliği, bu konuda gerekli eğitimin yapılmamış olması ve deney ve tecrübelerinin aktarılmaması.
2. Sorgu ile başlayan, çözülme, dağılma, moral değerlerin zayıflaması, inançsızlık.
3. İdeolojik sağlamlığın olmayışı, liberal ve reformist etkilenmenin yarattığı karamsarlık.
4. Devrimci hareketler arasındaki ilişki kopukluğu, birliğin olmayışı, sübjektif yaklaşımlar, güvensizlik.
5. Sınıf yapısının sağlam olmayışı, küçük burjuva karakterin ağır basması, geri feodal ilişkilerden gelme, köylü karakteri taşıma, feodal değerlerin öne çıkması.
6. Karşı devrimin saldırılarının neye yol açacağını önceden görememe, sorgudan kaynaklanan psikolojik etki (korku)
7. Devrimi kolay görmenin yarattığı rehavetin etkisiyle zor karşısında inanç yitimi.
8. Direnişin kitleselliğini yitirmesi, azınlıkta kalması, düşmanın moral üstünlüğü ile bunu kendi lehine çevirmesi, ölümü göze alamama...
Bu ve buna benzer tespitler yapıyordu. Bunun dışında diğer yoldaşları ile birlikle gizli bir tarzda, koğuşta komün yaşantısını örgütlüyor, buna diğer devrimci grupları kalmaya çalışıyordu. Koğuşta iç disiplinin sağlanması, insanların denetlenmesi, zayıf insanların işlenmesi, ajanlaştırmanın ve itirafçılığın engellenmesi için özel görev dağılımını örgütlüyordu. Dışardan getirilen ajanların etkisizleştirilmesi, çalışma biçimlerinin öğrenilmesi için çaba sarf ediyordu. 1982 sonlarına doğru Malatya E Tipi Cezaevi'ne götürüldü. Burada faşist uygulamalara karşı direnenlerin yanında yer aldı. Kendini geliştirmeye çalıştı. Özel olarak şiir ve sanatla uğraştı.
1986'da tahliye olduktan sonra, birçok eski devrimci, "harcanmış" gençliklerine ağıt yakarak bir takım "yeni duyarlılıklar" keşfetmeye çalışırken, o, tereddütsüz olarak "devam" dedi. Fakat gericiliğin siyasal zoru altında şekillenen tasfiyecilik, devrimci komünist harekette de ağır yaralar açmıştı. O, birçok zorluğa katlanarak yaşamını sürdürmeye çalışırken, bir yandan da partisiyle bağlarını geliştirdi. O, işkence ve cezaevi koşullarında siyasal zor karşısında direndiği gibi, "kendi hayatını yaşamak", "toplumu kurtarmadan önce kendini kurtarmak", "yaşanmamış gençliğini yaşamak"... gibi bir dönem pek revaçta olan ve bir çok devrimciyi tüketen burjuva düşünce ve yaşam tarzı karşısında da çözülmedi. Kendi hayatını ancak örgütlü hayat içinde özgürce yaşayabileceğini gördü ve bu şekilde yaşadı.
Bir gazeteci olarak, Gerçek dergisinin Diyarbakır temsilciliğini üstlenirken de, aldığı kararın bilincindeydi. Diktatörlüğün, tekelci basın aracılığıyla diktiği yalan duvarlarını gerçeğin haberini yaparak delerken, hiç kuşkusuz, diktatörlüğün her türlü saldırısıyla karşılaşacağını biliyordu. Yaptığı işin, farklı biçimde de olsa, 17 yıllık devrimci yaşamı boyunca yaptıklarının bir devamı olduğunu biliyor, başka alanlarda ve başka şekillerde mücadele eden yoldaşlarıyla aynı savaş elbisesi içinde savaştığını aklından çıkarmıyordu.
Evet... Namık öldü! Bir komünist olarak yaşadı, bir komünist olarak öldü. O'nun Kürdistan toprağına dökülen kanı, ulusal özgürlük ve sosyalizm çiçeklerini sulayacak ve uğruna yaşamını verdiği sosyalizm davası, kendi ülkesinde zafer tacını giyecektir. Namık böyle inandı; inancı inancımızdır.
Bitirmeden son bir söz. Namık'ın, onun kavga arkadaşları olarak bizim aramızdaki adı KAPTAN'dı. Bir gemi kaptanı, geminin rotasını tayin eder, geminin her koşulda en sağlıklı şekilde denizde yol almasını sağlar. Koskoca okyanuslardan daha çetin ve dalgalı olan sınıflar mücadelesi denizinde Namık gerçekten bir kaptandı ve bu ad ona boşuna verilmemişti. Şimdi Kaptan aramızdan ayrılmış bulunuyor. Ama yüzlerce kaptanımız var. Ve biz Kaptan'ın anısı önünde söz veriyoruz:
GEMİ YÜRÜYECEK KAPTAN!

Aralık 1992