Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Türkiye işçi sınıfının mücadelesi ve türk-iş 16. Genel kurulu

16. Genel Kurul hazırlığı yapılan Türk-İş, Türkiye işçi sınıfının en eski ve en kitlesel konfederasyonudur. Bu anlamıyla, işçi sınıfının ve onun mücadelesi bakımından Türk-İş'in ve onun genel kurullarının yeri büyük bir öneme sahiptir. Dolayısıyla Türk-İş'in 16.Genel Kurulu'na doğru, Türkiye işçi sınıfının sendikal hareketindeki önemli bir mevzi olan Türk -İş ve bağlı sendikalarının durumunu genel olarak değerlendirmek, mücadele içinde bundan böyle izlenecek taktikler konusunda ipuçları verecektir.
Sendikalar, kapitalizmin sosyal bir sistem olarak ortaya çıkması ve işçi-işveren ilişkilerinin, en ilkel bir biçimde de olsa belirmesiyle birlikte, işçilerin sömürüye karşı birlik ve dayanışmasını sağlayan, işçiler arasında rekabete son veren örgütler olarak tarih sahnesine çıktı.
17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, önce İngiltere'de, daha sonra Fransa, ABD ve Almanya'da, aşırı sömürü karşısında tepkinin ürünü olarak gelişen işçi hareketi sonucu işçiler, değişik adlar altında örgütlenmişlerdi. İngiltere'de 1824'de,    Fransa'da 1840'larda işçi sendikaları, işçilerin kitlesel mücadelesinin yükseldiği, devrimci dinamizmin fazlaca yükseldiği koşullarda yasal dayanaklarına kavuştu. Ardından tüm kapitalist ülkelerde artarda daha önceden yasadışı olarak kurulmuş sendikalar yasal dayanaklar edinerek ortaya çıkıp hızla örgütlenmelerini genişlettiler. Ülkemizde, II. Meşrutiyet'in getirdiği kısıtlı da olsa yasal olanakların sonucu ilk emekçi örgütleri oluşmaya başladı. Ama ömürleri çok kısa oldu. Artarda çıkarılan istibdat yasalarıyla, baskı altına alınan tüm işçi örgütlenmeleri işlemez hale gelerek fiilen ortadan kalktı. Cumhuriyetin ilanından 22 yıl sonra, 1946'da çıkarılan, "sınıf esasına uygun cemiyet kurulamaz" biçimindeki yasal engelin ortadan kaldırılmasıyla, sendikalar yasal ve nispeten sürekli varolan işçi örgütleri olarak örgütlenebildiler. Bu dönem, her işkolunda çok sayıda sendikanın kurulduğu bir dönem oldu. Bu sendikaların büyük bir çoğunluğu birleşerek, 1952'de Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonunu (Türk-İş'i) oluşturdular.
1946'da kurulan DP hükümeti ile birlikte, Türkiye devleti ile ABD arasında gelişen devletlerarası ilişkilere paralel olarak, Türkiye işçi sendikaları, Amerikan İşçi Sendikalarının, devlet güdümlü, sınıf işbirlikçisi biçimine uygun olarak, denetim altına alınmaya çalışılmış ve günümüze kadarda Amerikan sendikacılığının Türkiye'ye has özellikleriyle renklenmiş bir türevi olarak süregelmiştir. Devlet sendikacılığı, "siyaset yasağı", "devlet büyüklerine saygı ve 'ulusal politikalar'a tam destek", "T.C.'nin milleti ve devletiyle bölünmezliği ilkesine kayıtsız, şartsız uyma", "devletin varlığını tehlikeye sokan grev ve genel grevlerden uzak durma" Türk-İş'in başlıca ilkesi oldu. Bu anlayışa, kurulduğu günden bugüne riayet eden Türk-İş bürokrasisi, devletin koyduğu anti-demokratik iş ve sendika yasalarından yararlanarak, günümüze kadar, kişiler değişse de aynı anlayışı koruyan bir kast olarak varlığını sürdürmüştür.
Amerikan sendikacılığından CIA'ye kadar uzanan Amerikan müdahalelerinin sonucu olarak, Avrupa'nın uzlaşmacı, reformist sendikacılığına bile ters düşen Türk-İş, Avrupa Sendikaları Konfederasyonu ETUC'a bile kabul edilmemişti.
Tarihi boyunca Türk-İş'in politik ve ideolojik tutumu, ABD güdümlü AAFLI (Asya-Amerika Hür çalışma Enstitüsü) tarafından belirlenmiştir dersek bir abartma yapmış olmayız.
Türk-İş, kuruluşundan itibaren, giderek azalan miktarlarda da olsa, Pentagonun diğer ülkelerdeki sendikalara müdahale etmek için kullandığı AID fonlarından, hatta doğrudan CIA'den maddi destek almıştır. Kurulduğu yıllardan bu yana üst yönetim kademesinden sendikacılar, ABD'ye eğitilmek üzere götürülmüşlerdir. İlk yıllarda az sayıda ve 'gezi' adı altında yapılan bu 'eğitimler’ giderek, daha fazla sendikacının katıldığı ve Avrupa ve Asya ülkelerine, bugünlerde de delegasyon çapında Rusya ve eski Sovyet Cumhuriyetlerine kadar yayılan geniş çaplı gezilere dönüşmüştür.
Devletin siyasi ve ekonomik programlarının destekçisi rolünü oynayan Türk-İş üst bürokrasisi, nihayet her gelişen işçi hareketinden korkan ve bu hareketi geriye çekmek için çalışan, devletten çok devletçi bir politikanın temsilcileri haline geldiler.
Bu anlamıyla, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin düşmanı olan yüzlerini, her işçi eyleminde sergilediler. Yeri geldiğinde patronu, yeri geldiğinde hükümeti, yeri geldiğinde de polisi yanlarına aldılar; ama hiç bir zaman işçilerin yanında yer almadılar. Öyle ki; bütün ‘70'li yıllar boyunca Türk-İş bir tek grev yapmadı. Greve gidenleri de, bozgunculuk, anarşistlik, bölücülükle suçlamaktan çekinmedi.
Anti-demokratik tüzük maddeleri ve delege oyunlarıyla yönetimde kalmayı başaran sendika ağaları, bol maaşlı 'uzmanlar'ın akıl hocalığıyla sendika yönetimlerini yıllarca babalarının çiftliği gibi kullandılar, kullanıyorlar.
Türkiye işçi sınıfının gündeminde, tüm uygulamalarıyla, yapıcı kararların alınamaz, alınsa bile gerçekleştirilemez olarak değerlendirildiği Türk-İş'in, sınıfın çıkarlarının savunulduğu demokratik bir mevzi haline getirilip getirilemeyeceği sorusu vardır. Genel anlamda işçi sınıfının sendikalara güvensizliğinin bir sonucu olarak, sendikalarına yeterince sahip çıkmamaları, onları eylemlerinin dayanağı olarak yeterince kullanmamaları, Türkiye işçi sınıfı hareketinin en büyük zaaflarından biri ve en önemlisidir. Ama işçi sınıfının burjuvaziye Karşı mücadelesinde çok önemli bir yeri olan sendikaların, devrimci bir tarzda ele geçirilişi ve dönüştürülmesi, önümüzdeki dönemin gündeminin başlıca maddelerinden birisi olmaya adaydır. Sendikaların devrimci tarzda ele geçirilişinden kastımız, sınıf hareketine önderlik eden ileri, devrimci komünist işçilerin, sendikaların yönetimine gelmelerinin yanı sıra, geniş işçi yığınlarının inisiyatifiyle sendikaların yapısal olarak da değişmeleri, her şeye kadir yönetici kast yerine, işçiler tarafından her zaman görevden alınabilir, maddi yaşam koşullarıyla da işçilerden kopmamış işçilerin sendikaların yönetim mekanizmalarına gelmeleridir.

TÜRKİYE'DE İŞÇİLERİN SENDİKAYA KARŞI TAVRI
Tüm demokratik haklarda olduğu gibi, sendikal hakların tümüyle rafa kaldırıldığı, '80 sonrası koşullarda işçiler, uzun bir süre suskun kaldılar. MGK'nın aldığı kararlara değil itiraz etmek ve bu yönde sınıfı harekete geçirmek, tam tersine, bu kararları destekleyen Türk-İş yönetimine karşı, işçiler, bu iflah olmaz sınıf işbirlikçiliğine karşı bir şey yapamayacakları düşüncesiyle, sendikalardan da oldukça uzak durdular. '86 sonrasında gelişen işçi hareketinin kendiliğinden niteliği paralelinde örgütlenen eylem ve direnişler, sendikacıların dışında, çoğu zaman da sendikacılara rağmen örgütlenen muhalif birlikler temelinde yükseldi. İşçiler, sendikaları eylemin içine çekmek için sendikalara baskı yaptılar. Bu bazen sendikayı "basma"ya kadar vardı. İşçi hareketinin yükselmesine bağlı olarak, mücadeleyi önleyemeyeceğini gören sendika ağa ve bürokratları, hareketin önüne geçerek onu yozlaştıracak, yasalar çerçevesine çekecek yol, yöntemler geliştirmeye koyuldular. Bu eylemlerde oluşturulan "işyeri komiteleri", "işçi komiteleri", "direniş komiteleri" vb. işçilerin çok işine yaradı. Ama çeşitli siyasi eğilimler bu günün koşullarının ürünü olan örgütlenmeleri teorileştirip "süreklilik" kazandırmaya çalıştılar. En kötüsü de bu sınırlı pratikten kalkarak, lafta tersini söyleseler bile, pratikte sendikaları dışlayan bir tutumun propagandacısı ve uygulayıcısı oldular. Yaşamları boyunca, sendikacılar tarafından aldatılan işçilerin gözünde sendika ile sendika yöneticisi özdeşleşmiş olduğundan bu sendika dışı örgütlenmeler, özellikle yeni uyanan işçinin gözünde bir süre için de olsa çekim merkezleri oldu. Bu ise en çok sendika ağalarının işine geldi. İşçilerin sendikayı önemsiz görmesi, onun yönetiminde kimin olmasını da umursamamayı getireceğinden, bu durum, sendika yöneticileri için bulunmaz bir nimetti. DSİM, "işyeri komite ve konseyleri", "işçi komiteleri", "fabrika komiteleri" gibi örgütlenmelerin bir dönem popüler olması bundandı.
'88 ve '89 eylemleri, 1 Mayıs’larda işçi katılımının yoğunluğu, işçilerin kendilerine güvenlerini arttırdığı gibi, mücadele yeni işçi önderleri de ortaya çıkartmıştı. Dahası bu eylemlerde işçiler, sendikaların önemini onlara rağmen düzenledikleri eylemler içinde görmüş, daha ileri atılım için sendikaların yönetimine sınıftan yana işçilerin gelmesinin önemini kendi yaşamları içinde görmüşlerdi. '89 sendika şubelerinin genel kurullarında, birçok şubede, 88 ve 89 yılları mücadelesi içinde sivrilen işçi önderlerinin, yönetime gelme mücadelesi sonuç vermiş, yıllardır yönetime çöreklenmiş, bir işe yaramayan yönetici alaşağı edilerek yerlerini mücadeleci unsurlara bırakmak zorunda kalmışlardı. Bu kısmi başarıya karşın, işkolu ve ülke düzeyinde örgütlenmemiş bu muhalefetin Türk-İş'in üst yönetiminin zırhını delmesi beklenemezdi. Nitekim de öyle oldu ve onca eyleme ve Türk-İş ağalarından onca nefret edilmesine karşın, Ş. Yılmaz ekibinin yeri sarsılmadı. Bu yüzden de '89 Türk-İş Genel Kurulunda, mücadele alanlarında esen işçi fırtınası pek hissedilmedi. Sınıfın öfkesini bastırmak için, 1 Mayıs'ın yasallaşmasından sendika, TİS ve grev yasasının demokratikleşmesine kadar bir dizi Genel kurul kararı alındıysa da, kararları uygulamama ustası Türk-İş yönetimi, bunları uygulamaya koymak için parmağını bile oynatmadı.
Aradan geçen üç yıl, Türkiye işçi sınıfının büyük madenci direnişini, 3 Ocak eylemlerini, metal grevini yaşadığı yıllar oldu. Sınıf, büyük mücadelelerden ve aynı ölçüde büyük, sendika ağalarının ihanetinden geçti. Türk-İş üst yönetimine duyulan tepki, İstanbul, Kocaeli gibi büyük işçi merkezlerinde sendika şubeleri platformu olarak biçimlendi. Bütün uzlaşıcı eğilimlerine karşı bu platformlar işçi sınıfı mücadelesi için dayanak işlevi gördüler. Zaman zaman da Türk-İş üst yönetimine rağmen eylemler örgütlediler. Önceki yılların birikimi ve son üç yılın deneyimi bir yönüyle de olsa sendika şubeleri ve genel merkez genel kurullarına yansıdı. Kimi yerde mücadelenin sorunları gündeme geldi, kimi yerde ise daha da ileri gidilerek, mücadelenin önünde engel olan yöneticiler tasfiye edilerek, daha mücadeleci işçi ve sendikacılar yönetimlere getirildiler.

TÜRK-İŞ 16. GENEL KURULUNA GİDERKEN TÜRKİYE'DE SENDİKALARIN İŞLEVİ VE GENEL DURUMU
Sendikalar, izledikleri politik çizgi ve yönetimlerindeki kadroların niteliğine uygun olarak ilerici ya da gerici karakter kazanırlar.
Kapitalizm şartlarında işverenler, çalıştırdıkları işçilerin ürettiği artı değerden en büyük payı alabilmek için, devleti;( polisi, yasaları, mahkemeleri.vs.) kullandıkları gibi, sendikaların yönetimlerini de satın alarak kullanırlar. Satın alınamayan kişileri sendikalarının yönetimine getirdikleri ölçüde de işçiler, artı değerden en büyük payı alabilirler. Böylece, sömürüden tümden kurtulmak için mücadelenin olanaklarını da genişletirler ki bu, kapitalizmin ortadan kaldırılması mücadelesidir.
İşçi-işveren ilişkilerinin ortadan kalktığı sosyalist sistemde ise, sendikaların görevleri, mülkiyetin düşünce bazında tasfiyesine yönelik eğitim ve sosyalizmin kuruluşuna katkıda bulunmak biçiminde sürer, ta ki komünizme kadar.
Elbette ki, sendikanın sınıf sendikası olması demek, yönetimine salt sınıftan yana işçilerin gelmesi değildir. Ama varolan koşullarda yapılması gereken en acil işlerden birisi budur.
Sendikalarını bürokratik bir mekanizma olmaktan kurtarmak isteyen işçiler, ilk iş olarak, sömürüye her karşı çıkışlarında karşılarında gördükleri sendika bürokratlarının yerine, tüm eylemlerinde yanlarında olan ve mücadelelerini sömürünün ortadan kaldırılmasına kadar kendileriyle birlikte omuzlayacak kişilerden seçmek zorundadırlar. Bu tür kişileri, sendikalarının yönetimine getirme olanağı veren sendika genel kurullarına bu nedenle çok önem vermek zorundadırlar.
Sınıf mücadelesi yükseldikçe, sınıfın içinden çıkan gerçek sınıf önderlerinin sendika yönetimine gelmelerinin önündeki bürokratik engellerin aşılması, sınıfın ideolojik ve politik (bilinç-eylem) gelişimine bağlıdır. Gelinen süreçte ise, Türkiye işçi sınıfı ideolojik ve politik eğitimini kolaylaştırıp yaygınlaşmasını sağlayan grev ve kitlesel eylemlerin ivmesi artan bir seyir izliyor.
İşçi sınıfının tarihi göstermektedir ki, ne zaman demokratik kitlesel hareketin seyri yükselme ve radikalleşmeye yönelir, işçilerin örgütlenme ve sendikal demokrasi mücadelesi de güç kazanır ve sendikaların devrimci bir yöneliş ve değişiminin olanakları da genişler. Türkiye işçi sınıfının gelişen mücadelesi bu anlamıyla sendikaların radikal bir yönde yönetim değişiklikleri için sınırsız olanaklar sunmaktadır.
İşçi sendikaları, sınıfın, en geniş kitlesini çatısı altında toplayan, sınıfın sendikal eylemini yöneten, ekonomik ve politik çıkarları için eğilim veren ve kendi eyleminden çıkan derslerin toplandığı, ulusal ve uluslararası birliğini sağlayan örgütlerdir. Türkiye işçi sınıfı da, işçilerin tümünü kapsamasa da, en büyüğü Türk-İş ve daha az kitlesel DİSK, HAK-İŞ gibi sendika merkezlerine sahiptir. İşçilerin tümünün tek bir sendikada toplanmasının, işçi sınıfının birliği ve gücü açısından, kapitalizme karşı açtığı savaşta hayati bir öneme sahiptir. Buna karşı kapitalist sınıf da işçi sınıfının bu gücü karşısında bu birliği bölmek ve varlığını idame ettirmek için, işçi sınıfı içindeki rekabeti körükleyerek, işçilerin sadece siyasi bakımdan sendikal bakımdan da bölünmesi için elinden geleni yapar. Bugün Türkiye'de, birbirinden çok farkı olmayan bir kaç konfederasyonun olma nedeni de budur. Türk-İş çatısı atında, sendika ağalarına rağmen her yıl on binlerce işçinin grev ve direnişlere katıldığı koşullarda, 12 yıldır yasaklı olan DİSK'in “hak-hukuk" adına sahneye sürülmesinin nedeni de budur. Nitekim DİSK yöneticileri, bugün Türk-İş’ten daha geri platforma savrularak, çağdaş sendikacılığı savunarak, burjuvaziye sınıf hareketi karşısında yeni olanaklar sunmaktadırlar. Elbette DİSK'in bu ölçüde pervasız bir biçimde sınıf işbirlikçisi bir çizgi izlemesinin nedeni, ağaların tepesinde işçi baskısının olmamasıdır. Ama sonuçta DİSK sınıf hareketi içinde yeni bir bölücü merkez olarak ortaya çıkmaktadır.
DİSK Türk-İş'e bağlı sendikalar içinde işçiler arasında rekabeti körükleyip bölücülük yaparak sınıf hareketini baltalarken; Türk-İş yöneticileri, mücadeleci işçilerin olduğu şubeleri kapatarak, yönetimleri feshederek, taşeronlaşma sonucu, sendikasız kalan işçilere sahip çıkmayarak, devrimci işçi önderlerini patronlara şikâyet edip işten attırarak, koltuklarının sallanması karşısında gelirlerinin bir bölümünü gözden çıkarıyorlar.
Bütün bu gelişmelerden, sınıf ve sınıf hareketi büyük zarar görmektedir. Son üç yıl içinde de özellikle sınıfın henüz oluşan genç önder unsurları büyük kayıplara uğramışlardır. Ama her şeye karşın en alt kademelerden başlayarak işçi inisiyatifi kendisini duyurmaya başlamıştır. Gerçi tabandaki istek yönetimlere, hatta temsilciliklere bire bir yansımamaktadır. Ama, tabanda 4-5 yıl öncesine göre çok daha belirgin ölçüde bir değişim başlamıştır.
Bürokrat sendikacıların koltuklarını kolayca terk etmeyecekleri bilinen bir şey. Ellerinden geleni de yapıyorlar. Ama işçi tepkisi karşısında da ellerinden çok şey gelmediği son aylarda (Harb-İş’te olduğu gibi) iyice ortaya çıkmış durumda.
Gelişmeler göstermektedir ki; Türk-İş'in bürokratik aygıtı çürümüş dev bir ağaç gibidir. Yeterince çaba gösterilir, doğru taktikler geliştirilirse bu ağacın önümüzdeki yıllarda devrilmemesi için pek bir neden yoktur.

SENDİKA ŞUBE VE MERKEZ GENEL KURULLARINDA DEĞİŞİM YÖNÜNDE GÜÇLÜ BELİRTİLER VAR
'92 genel kurullarına genelde bakıldığında; '89 eylemlerinin sıcaklığı içinde yapılan bir önceki kurullara göre daha geri bir platformda kaldığı gözlenir:
a) Hemen hemen tüm genel kurulların 'seçim atmosferi' içinde geçmesi, seçim entrikaları, delege avı işinin kongreye katılanların başlıca uğraşı olması hemen bütün kongrelerin başlıca zaafıydı. Sınıfın geçmiş mücadelesinin deneylerinin tartışılıp sonuçlar çıkarıldığı, sonraki dönemin mücadele çizgisinin ana hatlarıyla tartışıldığı yerler olması gereken kongreler, ne yazık ki, daha üstlerinde bir kaç ay geçmiş olmasına karşın bu yanlarıyla anımsanmıyorlar. Temsil ettikleri işçilerin günlük ve genel sorunlarını kurula taşıma ve bağlayıcı kararlar çıkarma görevi ile seçilmiş delegelerin ezici çoğunluğu, temsil ettikleri işçinin gerçek temsilciliğini yapmaları, bu yönde sorunları kurula taşımaları gerekirken, eğilimlerine-.göre eski ve yeni yöneticilerin öneri ve istekleri doğrultusunda parmak kaldırmanın ötesine nadiren geçtiler. Kurulların debdebeli havasına kendilerini kaptırmaları ve gerçek görevlerini unutmaları, bu delegelerin işçi sınıfının sorunlarını bilmediğinden değil, bunları söylediğinde, bürokrasinin gazabına uğrama korkusu yanında, yeterli sınıf bilincine sahip olmayışı ve en önemlisi sınıf sendikacılığının ilkelerini savunucusu olmadıklarındandır. Diğer bir nedeni ve en önemlisi ise, yıllardan buyana tartışılan, genel kurul kararı haline gelen kararların hayata geçmeyişi karşısında sendika ve onun üst organlarına güven duymama ve etkin bir dönüşümün olamayacağını düşünmek olabilir. Ama tüm sendikaların delegasyonunda ortaya çıkan genel suskunluğun yakıcı nedeni, sendikal kastların değişmeyeceği, statükonun, delegenin kendi dışında süreceği inancı yatmaktadır.
b) En geniş işçi kitlesinin barındığı Türk-İş sendikalarının hemen çoğunluğunda, genel kurul kararı olarak sendikacıların maaşlarının ve 3 yılda bir aldıkları kıdem tazminatlarının, yaklaşık % 150 oranında arttırılması için karar alınması dikkate değer bir olgudur. Burjuvazinin işçi sınıfına karşı saldırısının bir biçimi olan, sendikaların sınıfın sorunlarından uzaklaştırılması, bürokratik sendikacılığın teşviki ve işçi ile sendikaların arasındaki duvarların kalınlaştırılması yönünde önemli bir fonksiyon, sendikacıların ücretleridir. Sınıf sendikacılığının en önemli ilkelerinden biri, sendikacıların, ortalama işçi ücretinden fazla ücret almamalarıdır. Delegeler, sendika ağalığının önemli bir dayanağı olan yüksek ücret ve kıdem tazminatını önemsemiyorlar ve çok olağan karşılıyorlar. Bu yüzden de kurullarda, sendikacıların ücretleri ve tazminatları konusunda hemen hiçbir delege eleştiri veya karşı çıkma anlamında tepki göstermedi. İşçinin cebinden kesilen yüz milyonların, sessizce sendikacılara bağışlanması, delegelerin sınıf sendikasına karşı sorumsuzluğunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Sendika kasası, işçiler tarafından denetlenmelidir. Sendika aidatlarının arttırılması, sınıfın, dayanışması açısından karşı çıkılması gerekmeyen bir şeydir, ama bu aidatların, sınıfın eylemliliği esnasında, eylemin gücünü arttıran bir amaç için kullanılması gerekirken, sendikacıların özel ihtiyaçları için çarçur edilmesi, sınıfın eyleminin önündeki bir engel olarak kullanılması demektir. Bu anlamıyla, '92 genel kurulları, şimdiden sınıfın eyleminin önünü kesmeye çalışan bir tavrı da içermektedir.
c) Bu yılın genel kurullarının diğer bir ortak özelliği, bugünün ve geleceğin çıkarları açısından sınıfa düşen görevlerin, gelişen sınıf mücadelesinin deney ve sonuçlarının, delegeler tarafından aktif bir biçimde tartışılamayışıdır. Önümüzde, 250 bin kamu işçisinin toplu sözleşmeleri ve özelleştirmenin sonuçları olarak gelişen sınıfın dev gibi sorunları varken, bu sorunların çözümüne ilişkin tartışma ve önerilerin azlığı ve yetersizliği, mücadelenin sorunlarının es geçilmesinin bir ifadesidir. Kurullar, tüm işyerlerindeki ortak sorunların veya özel deneylerin birleştirilmesi için sınıfın izleyeceği yolun önünü açan perspektiflerin ortaya konduğu yerler olmalıydı. Bunun hiç yapılmadığı söylenemez, ama gereği gibi yapılmadığı ve ortak kararların alınmadığı bir gerçek. İşyerlerinin sorunları, delegeler tarafından etkin bir biçimde kongrelere taşınmadı. Tabanın söz ve karar hakkının kullanılabileceği en etkin merci olarak genel kurullar, etkisiz bırakıldı.
d) Devrimci-demokrat ve komünist işçilerin yönetime getirilmesi anlamında, genel kurullar, sınıfın eylemine uygun tarzda konumlandırılmayan kadro değişimine olanak tanımıştır. Pek çok şubede siyasi çevreler arası rekabet, kısa gün kan peşinde koşma vb. nedenlerle ileri unsurlar tasfiyeye uğrarken, bu arada kişisel çıkar İçin sendikacılığa soyunanlar, gericiler aradan sıyrılarak yönetimlerde yer almışlardır. Bu anlamıyla sınıf mücadelesine paralel bir kadro değişiminin gerçekleştirilmesi oldukça geri bir düzeyde kalmış, tabandaki ilerici, devrimci birikim sendika yönetimlerine yeterince yansımamıştır.
e)Tüm bu olumsuzluklara karşın, '92 genel kurullarında, bir hayli sendika şubesinde yönetim değişikliği sınıfın çıkarlarına uygun bir doğrultuda gerçekleşmiş, mücadeleci işçilerin sendika yönetimlerine gelmesi gerçekleşebilmiştir.
Sendika şubelerindeki olumlu değişiklikler, az da olsa sendikaların genel merkezlerine ve Türk-İş delegeliklerine de yansımıştır. 10-20 yıldır değişmeyen sendika yönetimlerinde önemli değişiklikler olmuştur. Bu değişikliklerden bazıları eski yöneticilerin tasfiye edilerek yerlerine daha ileri tutum içindeki yöneticilerin gelmesi biçiminde olurken, bazılarında ise, eski yönetimler işçi muhalefeti karşısına 'tam kadro' çıkma cesaretini gösterememiş, 'yeni' simalarla yönetimde makyaj yapmak zorunda kalmışlardır. Kimi sendikalarda da ilerici bilinen sendikacıların seçimleri kaybettiği söz konusuysa da, bu genel olumluluğu gölgeleyecek boyutlarda değildir.
Kısacası yönetimlerin değişebildiği ve sınıfın sorunlarına sahip çıkan işçi önderlerinin sendikalarına sahip çıkmaya başladıklarının kanıtları ortaya çıkmıştır. Bu anlamda da, sendikal mücadelenin daha radikal bir tarzda sürdürülmesi için sınıfın güven tazelemesi yönünde olumlu bir adım atılmıştır. 50 yıllık Amerikan sendikacılığının duvarlarının çatladığı ve tümüyle yıkılmasının şartlarının geliştiği yönünde belirtiler ortaya çıkmaktadır. En önemlisi, sınıfın sendikalarına sahip çıkmaya başlamasının, filizleri görülmektedir.

BAZI GENEL KURULLARIN DURUMU
Yukarıda söylenenlerin daha anlaşılır olması için bazı genel kurullardan somut olguları buraya aktarmak yararlı olacaktır.
Tabanı mücadeleci işçilerden oluşan bazı sendikaların genel kurullarında, ilerici işçiler, sendika yönetimlerine gelirken, çoğunluğunda, statükocu geleneksel bir kadro çok az muhalefet delegesine karşı büyük farkla kazandı.
Arkasında Paşabahçe direnişi olan, mücadeleci bir geleneğe sahip işçilerin sendikası olan Kristal-İş Genel Kurulu, seçim oyunları, entrika, ilerici işçilerin işten attırılmasıyla sağlanan delege bileşimi ve yönetimin tehdidi altında olan anti-demokratik bir platformdu. Delegeler arasında, kurul öncesi hemşerilik, mezhep ayrıcalıkları kışkırtılarak, yaygın bir bölücülük propagandası yapılarak gidilen kurul, TKP'nin en gerici unsurlarının yönetime geldiği bir genel kurul oldu. İşçi sınıfının ne özel ne de genel sorunlarının doğru dürüst tartışılmadığı kurulda, (Örneğin Paşabahçe direnişinin nasıl satıldığı, işe geri alındı denilen işçilerin nasıl yeniden atıldığı, üstelik bunun işçilerin ücretlerinde gerçek bir düşüşle de işverene sunulduğu vb.) hiçbir delegenin ayak oyunlarını açıkça söyleyememesi, genel kurul öncesi entrikalardan herkesin yakınması ama bir türlü bu entrikaların ne olduğunu açıklayamaması ilginçti. Ama daha da ilginci bürokrasinin hışmına uğramak korkusunun genel kurula bir kâbus gibi çökmesinin izleyen herkes için görülebilir olmasıydı. Çünkü Paşabahçe, Topkapı ve Çayırova direnişlerinde, cam işçilerinin en mücadeleci ve dürüst olanları, direniş sonrası aynı yöneticiler tarafından işverenle anlaşmalı işten atılmıştı. Dahası "çağdaş sendikacılığın Türkiye şubesi olan Kristal-İş yöneticileri, Paşabahçe işçilerini, o şanlı direnişten sonra satarken "işten atılanlar geri alındı" görüntüsü arkasında mücadeleyi kendi hanelerine yazdırmayı başarmışlardı. Genel Kurulda da aynı edebiyat sürdürüldü. Delegelerin büyük çoğunluğu ağaların ne mal olduğunu biliyordu, ama aralarında birlik olmaması ve ağalar tarafından çeşitli biçimde bağlanmış olduğundan (suç ortaklığı, tehdit, vaat vb. yollarla) yöneticiler rahatça yerlerini korudu.
Toplumun en gerici geleneklerine sahip çıkarak, hükümetin ve düzenin dayattığı gerici ideolojinin taşeronluğunun yapıldığı Türk Metal Genel Kurulu, düzene sahip çıkma propagandasıyla sürdürüldü. Tüm delegasyonun yekvücut desteklediği yönetim, hem kendine hem de delegasyona tatlı bir yaşam vaadiyle, sendikanın mal ve para varlığının nasıl çarçur edildiğini sergiledi. 450 delege, eşleriyle birlikte lüks otellerde kaldı, kokteyller, yemekler verildi. Delege eşlerine, Konya'da Mevlana'nın türbesine 'ziyaret amaçlı' gezi düzenlendi. Delegasyona yazlık ve kışlık ev için kooperatif kuran, yurtiçi ve yurtdışı geziler tertip eden, araba, modern mutfak eşyaları alan, çocuklarına yurt dışında okuma olanağı tanıyan Türk Metal yöneticileri, Türk-İş içinde en geniş ve statükocu bir delege aristokrasisine sahip olduğunu sergiledi.
Kırıkkaleli hemşerilerinin, feodal geleneksel bir yapı içinde kalesi durumunda olan Türk Metal, dinci-faşist sendikacılığın en tipik örneğiydi. Kongre'de kadın, gençlik ve parti konularında, tam bir 'sivil' kadrolaşma yaratarak ve üyelerine faşist eğitim yaptırarak, karşı devrimci çalışmalarını açıkça sergileyen M. Özbek, "İşçi sınıfının partisini kurmak için çalışıyoruz" dedi. Türk metal, özellikle özelleştirmeyi açıkça destekleyen tek sendikadır. Delegeler arasında İstanbul ve Bursa gibi illerden gelen yönetime muhalif işçiler vardı. Ama bunların, kongre sürecinde açıkça sınıf tavrı koymaları bugünden' 'yararı olmayacağı' nedeniyle gerçekleşemedi. Doğrudan işten atılma ve en azından sendikal görevden uzaklaştırılmaya yol açacak bu tavrı, her şeyi göze alarak yapmak, Türk Metal bünyesinde, bugünden pek olanaklı görünmüyor. Çünkü genel başkan "imparator" Mustafa Özbek'in her önerisinin, oybirliği ile desteklenmesi, muhalefetin örgütlenmesi alanında hiçbir açık kapının olmadığını gösteriyordu. Özbek ve fedailerinin salonda yarattıkları terör havasında kendiliğinden mücadele içinde uyanılmaya henüz başlayan az sayıdaki delegenin açık muhalefeti pek olanaklı değildi.
Hemşeri ve akraba geleneğine göre örgütlenmiş en güçlü sendikalardan biri de TEKSİF'tir. Akraba ve yandaşları kanalıyla devlet sendikacılığının en etkin bir biçimde uygulandığı TEKSİF Başkanlığını Şevket Yılmaz'ın yaptığı, Türk-İş içindeki en anti-demokratik sendikalardan biridir. Genel kurulunda, toplam 340 delegenin 68'inin oluşturduğu muhalefetin, Ş. Yılmaz'ın karşısına aday çıkarması, 1. oylamada seçilemeyen, ancak 2. turda seçilen Ş.Yılmaz'ı ve şürekâsını tedirgin etmiştir. Muhalefet delegelerinden hiçbirinin Türk-İş Genel Kurul delegesi olarak seçilememesi (ki, böyle olacağı, muhalif olarak ortaya çıkmakla zaten belli bir şeydi) bir kayıp olarak değerlendirilebilirse de, Türk-İş imparatorluğunun temellerinin, dipten gelen dalga ile sarsıldığını gösteren TEKSİF Genel Kurulu, işçi sınıfına verdiği güven ve moral açısından, oldukça olumlu yankı uyandıran bir genel kuruldu. Demek ki, sınıf isterse, bugünkü aristokratik yapıyı parçalayabilecek ve işçi sınıfının gerçek temsilcilerini yönetime getirebilecek potansiyel güce sahiptir. Gelinen yerde bunun olasılıkları artmıştır.
Hem genel işçi sınıfı açısından, hem de Türk-İş bürokrasisi açısından 'beklenmeyen' ve sınıfın önündeki handikapların aşılması yönünde olumlu bir gelişme, Türk Harb-İş kongresinde olmuştur. Devrim ve demokrasi yanlısı güçlerin birliğini ve sendikal alandaki başarısını sergileyen bu Genel Kurul, Türk-İş yönetimine hesap sormanın radikal bir biçimini sergiledi. Ankara, İzmir, Eskişehir, Gölcük ve İstanbul delegelerinin başını çektiği muhalefet platformu, 6 yıllık sıkı ve disiplinli bir çalışmanın meyvesini topladı. Bu çalışmada, sınıfın en küçük güncel talepleri değerlendirilmiş, sık sık toplantılar yapılıp, işçi sorunları tartışılarak ve eski yönetim eleştirilerek, alternatif olarak neler yapılabileceği konusunda işçinin en geniş kesiminin katıldığı toplantıların sendikada yapılması ve sendikaya işçilerin gelip gitmesi sağlanmış, kitleye tepeden bakan ruh hali tümüyle yok edilmeye çalışılmış, bu yönde de eğitime önem verilmiştir. Sendikadan uzak duran işçileri sendikaya çekmek için, tiyatro, eğitim ve kültür faaliyetleri ile ilgili kollar kurulmuştur. 12 Eylül baskıcı rejimine karşı, ilk radikal direnişlerin örgütlendiği askeri giyim ve teçhizat, makine-montaj işyerlerindeki işçilerin, sadece işyeri direnişlerinde değil, sendikalarına sahip çıkma anlamında da, sermayeye ve onların uzantısı durumundaki bürokrat sendikacılığa karşı verdikleri mücadelenin bir başarısı oldu Harb-İş Genel Kurulu.
Tümtis, Belediye-İş, ,Liman-İş (eski Likat-İş), Hava-İş gibi sendikalar Türk-İş içinde daha sınıftan yana tutumlarıyla dikkat çeken sendikalardı. Genel Kurulları da oldukça demokratik bir biçimde geçti. Mücadeleci bir geleneğe sahip işçilerin, tabandan gelen sesi kurula yansıttığını ve bu bağlamda bu kurullardan, sendikaların daha ilerici bir dönüşüme açık olduğu ortaya çıktı.
Diğerlerine göre daha sistemli bir yayın ve eğitim faaliyetine sahip Petrol-İş Genel Kurulunda, ülke ve sınıfın sorunları daha ileri bir düzeyde ele alındı. Ama mücadelenin ileri atılımına ilişkin yaptırımcı kararların alınamadığı bir genel kurul oldu. Sendikacıların maaş ve kıdem tazminatlarının arttırılması yönündeki bağlayıcı karar dışında, etkin bir mücadele platformunun oluşmadığı gözlendi. Taşeronlaşmanın çok yaygın olduğu işyerlerinde örgütlü olan Petrol-İş, özelleştirme ve bunun sonuçlarına karşı bağlayıcı kararlar almadı ve sınıfın önüne bu konuda etkin önlemler için bir yol çıkarmadı. Sadece eleştiri düzeyinde kalan, özelleştirmeye karşı tavır koymayan, gösterişli bir kurul oldu. Yabancı ülkelerden gelen petrol ve kimya işçileri sendikalarının başkan ve temsilcileri de konuşmalarında, özelleştirmeye karşı etkin mücadele perspektifi vermekten oldukça uzaktılar. Sadece Mısır'lı sendikacı, ülkesinde, hükümetle "3 yıllık özelleştirmeyi durdurma" anlaşması yaptığını söyledi. Mısır işçilerinin etkinlikleri sonucu, hükümetle 3 yıllık taviz anlaşması yapan sendikanın, özelleştirmeye karşı, bunun kaynağı olan kapitalizmin kökünü kurutma yönünde mücadelenin hızını kesmek için uzlaşma yaptığını delegasyondan sakladı.
Eğer işçi sınıfı partisinin sistemli ve sürekli çalışması yeterli düzeyde değilse, sınıf mücadelesinin yükseldiği her alanda, sınıf sendikacılığının gelişmesi ve gerçek işçi önderlerinin kendiliğinden yönetimlere gelmesi beklenemez. GMİS bunun en çarpıcı örneğidir. Zonguldaklı işçiler, geçtiğimiz yıllarda, değil ülkemizin, tüm dünyanın işçi sınıflarının gönendiği ve güç kazandığı, radikal direniş ve eylemleriyle tanındılar. Hala Mengen yenilgisini unutamayan ve önünde yeni bir toplu sözleşme dönemi bulunan maden işçisinin, sendika genel kuruluna hazırlanması da aynı radikalliği gösterdiği söylenemez. Ankara yürüyüşünü, arkasını sermayeye dayayarak kıran Şemsi Denizer kliğini devirmek için yeterli bilinç ve uyanıklığı gösteremedi madenciler. Gerçi, toplu sözleşme görüşmelerinin sonucunu almak için harekete geçen binlerce işçi kongreden bir kaç gün önce sendikaya yürüyerek, içerde dönen entrikaları önlemek için Genel Kurul salonunu ablukaya alarak öfkelerini ve protestolarını ortaya koymuşlardır ama kendi çıkarlarının savunucusu olması gereken delegelerin, seçiminde ve onlara güvende henüz yeterince uyanık olmadıklarını da göstermişlerdir.
2 yıl öncesine göre maden işçisinin, hem deney hem de politik bilinç açısından epey bir yol kat ettiği gözleniyordu. Dahası sendikacıların, madenci öfkesinden korktukları ve bu öfkenin hışmına uğramaktan çekindikleri her tavırlarında yansıyordu. Ama, sonuçtan da anlaşılacağı gibi, bu birikim Ş. Denizer gibi, kısa zamanda bu kadar çok entrika öğrenen sendika ağasını alaşağı etmeye yetmedi.
Zonguldak ve MTA işçilerinin, çalışma ve yerleşim özelliklerinden gelen kimi 'geleneklere' bağlılığı, sendikacıların ayak oyunları karşısındaki deneyimsizliği ya da kendilerine fazla güvenmeleri, demokratik işlerlik açısından kendilerine güvenlerinin yeterince olmayışı ve kararsızlık içinde olmaları "istenmeyen başkan"ın bir süre daha görevde kalmasının nedeni oldu. Sermayenin uşaklığını yapan sendika yönetiminin yerinde kalması veya kendilerine daha yakın buldukları kişileri yönetime getirmeleri açısından devlet, maden işçisine özel bir önem veriyor. Maden işçisi, aynı zamanda, hükümetin emekçilere yönelteceği yeni ekonomik saldırının da önünde engel olarak gördüğü ve susturulması, pasifize edilmesi gereken en önemli odaklardan biridir. Kapitalizmin en dinamik kesimini oluşturan maden ve metal işçileri, kapitalistlerin korkulu rüyasıdır. MESS grevi ile aynı zamanda patlak vermesi beklenen madenci grevinin, hükümetle en iyi uzlaşan kişi Ş.Denizer'le yürütülmesi işveren açısından gerekliydi. Bunun için ne gerekirse yapılmalıydı ve yapıldı. Ama maden işçisinin, Ş.Denizer'in dışında grevi örgütlemesinin koşullarının varlığı, hükümetin çaresizliği, Zonguldak işçisinin iradesine rağmen sendikanın başında kalan Denizer ve ekibine duyulan öfke, maden işçisini ne zaman, nasıl ve hangi vesileyle patlayacağı belirsiz bir barut fıçısına döndürmüştür.
Sendika genel kurullarının, Türk-İş tarihinde görülmedik biçimde, sendika ağalarını rahatsız eden sonuçlarla bitmesi Türk-İş üst yönetimini aşırı bir biçimde tedirgin etti. Bu tedirginliğin en belirgin olarak yaşandığı kurul ise, Tek Gıda-İş Genci Kurulu oldu. 4 gün süreceği ilan edilen kurula Ş.Yılmaz başkanlık yaptı ve kurulu, devletin geleneksel askeri-bürokratik hiyerarşisine uygun bir gösteri yeri olarak kullanma çabasına girdi. Türk-İş bürokratlarından en önde gelenlerin hazır bulunduğu kurulun ilk gününde, Ş.Yılmaz, Sendika Genel Başkanı Orhan Balta ve Belçika'dan gelen (Gıda İşçileri Avrupa Federasyonu-IUF temsilcisi) bir sendikacı ile TEKEL işvereni'nden başka kimseye söz vermedi. İlk gün, saat 13'te başlayan Genel Kurulu saat 15.30'da kapattı. İkinci gün ise, birkaç delegenin konuşmasına lütfen izin verdi. Üçüncü gün, mali rapor, dördüncü gün seçimle geçiştirilen Genel Kurul, işçi sınıfının sesi veya temsil edildiği bir platform olmaktan böylece uzak tutulmaya çalışıldı. Ama Tek Gıda tabanındaki devrimci birikim sendika ağalarının listesini delerek Tek Gıda delegelerinin Türk-İş Genel Kurulunda O. Balta'nın askerleri olmayacağını gösterdi.
Enflasyon artışı kadar sendikacı ücretlerinin artırılması yönünde tüzük tadilatları yapıldı; ama direnişteki Maret işçilerinin uzun grevi dahil işçi sorunları geçiştirildi. Ama genel başkan O. Balta, "Gönül isterdi ki, sayın başbakan ve bakanlar da aramızda olsundu." diyerek başladığı konuşmasını, "...G. Doğu'da terör, toplumsal ve siyasal acılar yaşandı. Bunların en tehlikelisi terördür...." diyerek sürdürdü. Böylece işçi sınıfı için en büyük tehlike olan, kapitalizmin, faşist zorbalığın sözünü etmekten özenle kaçındı. Tek Gıda-İş'in şubeleri Karadeniz bölgesinde arttırılarak, bu yolla, kendilerine oy verecek delegelerin sayısının artırılması amaçlanmıştı. 367 delegenin oluşturduğu delegasyonun yarısına yakını bu bölgeden gelenlerdi. Bugünkü hükümeti desteklediğini açıkça ifade eden O. Balta," Türk-İş genel kuruluna kadar 'iş güvencesi' yasa tasarısı, meclisten geçmezse tavrımızı koyarız" demesine karşı nasıl bir tavır koyacağını açıklamadı. Yolsuzluklarının faturasının, kendisi ve genel sekreteri dışındaki yönetim kurulu üyelerine çıkarıldığı genel kurulda, 3 yönetici değişti.

DÜNYA VE TÜRKİYE'DE GELİŞEN KOŞULLAR, SENDİKALARIN YÖNETİMİNDE OLUMLU YÖNDE DEĞİŞİMLERE GEBE
Dünya kapitalizmi, derin ve genel bir buhranın içindedir. Bunun en çarpıcı örneği olarak, İngiltere'de Teatcher'in düşmesi, ABD'de Bush yönetiminin, AT'in Maastrich anlaşmalarında Danimarka'da reddedilmesi, Fransa'da % 0.5'lik bir farkla onaylanması ve uygulanmasının ertelenmesi, Avrupa para birimindeki tutarsız dalgalanmalar, Avrupa-Amerika arasındaki çıkar çatışmaları, Japon ekonomisindeki sallantı, eski SSCB ülkelerindeki çatışmalar vs. gösterilebilir. Kısacası, '80'li yıllarda baş üstünde tutulan Friedmancı doktrin, iflas etmiştir. Üretimin küçümsenip alıp satmanın yüceltildiği dönemin imalat sektöründe açtığı gedikler ve bunun doğal sonucu üretimdeki gerileme, hem sosyal hem de siyasal sonuçlarıyla halkların giderek yoksullaşması ve işsizliğin artmasının nedeni oldu. Kapitalizmin "ebedi zaferi" ile özdeşleştirilen serbest pazar ekonomisine dayalı liberal ekonomik i. model, bu ekonominin öncülüğünü yapan ABD'de Bush yönetiminin devrilmesiyle sonunun başlangıcına geldi. İşsiz ve yoksul kitlelerin artan huzursuzluğu ve Neonazi ırkçılık, din ve mezhep çatışmalar vs. emperyalistlerin kendi başlarını da yakacak boyutlara gelmiştir.
Türkiye'de de, toplumsal çelişkiler hızla derinleşmekte ve emekçiler cephesiyle burjuva cephesi arasındaki çatışma her yönde artmaktadır. Son belediye seçimlerinde ortaya çıkan tablo bunun en bariz örneğidir. Katılımın %50'ler oranında kalması bile emekçilerin burjuva partilerine karşı tavrının bir ifadesidir. Seçime katılan partilerden sadece RP'nin oy artırması da, emekçi sınıfların mevcut düzene karşı tepkisinin bir ürünüdür. Çünkü, RP demagoji bile olsa, düzene karşı çıktığını, kapitalizme karşı olduğunu ilan eden seçime katılan tek partiydi. Kaldı ki, bırakalım düzene karşı olduğunu ilan eden bir partinin oylarını çoğaltmasını, düzen partilerinden birinin diğerine göre oy kaybı bile başlı başına emekçilerin düzene tepkisinin bir göstergesi, varolan düzende değişiklik istemelerinin bir ifadesidir. Özellikle son on yılda partiden partiye oy kaymaları gün gün değiştiği göz önüne alınırsa, Türkiyeli emekçilerin düzeni değiştirme isteklerinin ne kadar derin olduğu daha iyi anlaşılır. Diğer bir örnek, belediye grevinde yaşandı; grev karşısında tüm burjuva partileri birleştiğinde, işçiler burjuva partilerinden istifa kampanyası başlattılar.
Dünya ve Türkiye'deki belirtiler işçi sınıfı hareketinin oldukça yüksek seyredeceği bir döneme girildiğini göstermektedir. Bu gelişmeye bağlı olarak sendikal harekette yükselecek, içine hapsedildiği bürokratik kabuğu parçalayacak dinamizmi kazanabilecektir. Bunu başarıp başaramayacağını elbette zaman gösterecektir. Ama parçalanma imkânlarının hızla arttığı, daha da artacağı görünen bir gerçektir.
Sendika ve genel kurulların bugünkü devlet ve düzen yanlısı yapıları, gelişen eylemler ve kitlesel mücadeleler içinde değişime ve yerine canlı ve dinamik önderlerin gelmesine olanak tanıyan koşulların, hızla artmakta olduğu söylenebilir. Bu koşulların, devrimcilere, komünistlere, ileri işçilere ve dürüst sendikacılara önemli görevler yüklediği ortadadır. Ama sendikal bürokrasinin parçalanıp sendikaların demokratikleştirilmesi ve sınıf sendikalarına dönüştürülmesi salt bir yönetim sorunu olmadığı, tersine daha çok ideolojik bir sorun olduğu için de asıl olanın sınıfın partisinin üstüne düşen görevi hakkıyla yerine getirip getirmeyeceği sorunudur. İşçiler bugünden sendikalarına daha çok sahip çıkma ve yönetime gelme yönelişine girmişlerdir.
Ama bu yöneliş salt yöneliş olarak ve kendiliğinden düzeyinde kalırsa, sendika ağalarının bu yönelişi de kendi lehlerine kullanmaları işten değildir. Nitekim de daha şimdiden kullanıyorlar. Bu yöneliş, bilinçli bir müdahale ile birleşir, sendikaların dönüştürülmesinin bir dayanağı olarak kullanılabilire anlamlı olacaktır. Türk-İş 16. Genel Kuruluna 10 gün kadar bir zaman vardır ve tabandaki değişimin küçük bir kısmının da olsa Türk-İş Genel kurul delegelerine yansıdığı ortaya çıkmıştır. Bu bile Türk-İş üst yönetimini telaşa düşürmüştür. Ve ağalar kendilerince önlem almanın yollarını aramaktadırlar. Türk Metal Başkanı Özbek gibi en gerici ağaların bile, Türk-İş içinde ilerici bilinen sendikacılarla "Değişim Grubu" adı altında bir grup oluşturması, en azından bu sendikacılarla uzlaşma araması, en işçi düşmanı sendikacıların ilerici bir görünüm sergileme çabası içine girmesi, sendika ağa ve bürokratlarının Türk-İş’te başlayan değişim eğilimini kendi lehine kullanmanın, ve tabi değişimi tersine çevirme çabasının ürünü olarak değerlendirmek gerekir.
Sosyalizmin uluslararası planda yenilgisinin şokunun henüz atlatılamamış olması, sendikaların bugünkü haliyle sendika bürokrasisinin tam denetiminde olması, devrimci komünist hareketin işçi sınıfı hareketi içindeki varlığı ve ilişkilerinin cılızlığı gibi bütün olumsuz etkenlere karşın, dünya ve Türkiye işçi sınıfı içinde kabaran dalganın doğrultusu ileriye doğrudur ve bu dalganın sendikalar alanındaki bileşeni de, yüz küsur yıllık sendika bürokrasilerini parçalama olanaklarını artıracaktır. Bunun nasıl ve hangi ölçüde başarılacağı, devrimci komünizmin sınıf içinde yaygınlaşma ölçüsüne ve sınıf partisinin bu gelişim içinde rol oynayıp oynayamamasına bağlıdır.
Önümüzdeki Türk-İş Genel Kurulunda, sınıfın olumlu yönelişinin sonuçlarının nasıl olacağı, sınıf bilinçli delegelerin tavrına ve uyanıklığına bağlı olarak belirlenecektir. Bugünden üst yönelimin kısmi de olsa, değişiminin olanakları vardır. Yönetimde değişiklik olmasa bile, sınıf çıkarlarını savunmaya yönelen bir muhalefetin oluşup, '95 Genel Kurulunda ki muhtemel büyük hesaplaşma için bir zemin yaratılması Türk-İş ağalarının uykularını kaçıracak bir gelişme olacaktır. Daha bugünden tüm ilerici, devrimci muhalif delegelerin birlik içinde olarak, başarılı bir çıkış yapmaları ve Türk-İş imparatorluğunu yerinden sallayacak bir çıkış yapmalarının, Türk-İş’te hızlı bir değişim için dayanak olacağı kesindir.

Aralık 92