“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Teorik Çalışmada Yöntem Sorunu Üzerine

Bilindiği gibi, proletaryanın sınıf mücadelesi, üç temel alanda sürer; ekonomik mücadele, teorik mücadele ve siyasal mücadele.
Ekonomik mücadele, temel sınıflar mücadelesinin anası; teorik mücadele ise pusulasıdır. Nasıl ki pusulasız bir gemi engin denizlerde yolunu bulamazsa; teorisiz bir sınıf da, İktidar mücadelesinde zafer bayrağını egemenlerin burcuna dikemez. Devrimci bir partinin teorik pratik önderliğinden yoksun olan sınıflar, daima yenilmeye, ya da, şu ya da bu egemen sınıf partisinin peşinden sürüklenmeye mahkûmdurlar. Evrim dönemlerinde, egemen sınıf partileri için bir oy deposu olmaktan öteye gitmezlerken; devrimci dönemlerde yarattıkları yiğitlik destanları ve dökülen onca kan, bir süre sonra eski düzeni yeniden restore edecek olan çeşitli "muhalif gerici akımların kanallarına akar. İnsanlığın yakın tarihine baktığımızda, Şah'ı deviren halk devriminin, Humeyni gericiliğine teslim olması, bunun en somut örneklerinden biridir.
Teori, toplumun İktisadi ve siyasi yaşamı üzerine kurulu olduğuna göre; iktisadi yaşamın çözümlenmesi, siyasal yansımasının çözümlenmesi ve devrimci sınıfın siyasal eylemine yön vermesi olarak, çeşitli yönlerinin toplamından oluşur. Bu yönler arasında diyalektik ve bütünlük vardır. Hiçbir ülke dünyadan soyutlanamayacağına göre, teoride ulusallık da genel ve gerçek anlamda olası değildir. Bir indirgeme olarak, evrensel olan teorinin, tek tek ülkeler toprağında; pratiğin sıcak koynunda kazandığı derinlik ve zenginlikten söz edebiliriz ki; bu da, dünya devrim teorisinin bir bileşeni olarak, ana kaynağına doğru akar ve onu derinleştirip zenginleştiren bir işlev görür.
Bir ülkede teorinin somutlaştığı alan, partinin belleği ve birikimi ile her süreçte, her yol ayrımında ve sınıf mücadelesinin gündeme getirdiği her sorunda verilen doyurucu, yol açıcı yanıtlardadır. Her ülkenin devrim teorisinin temel verileri, parti programında yerini alır. Elbette program, tek başına, devrim yapmak için yeterli değildir. Devrim sürecine, somut siyasal koşullara uygun örgütlenmeler, ona uygun taktikler, onu yaşama geçirecek kadroların yetiştirilmesi ve gerektiği gibi mevzilendirilmesi, kitlelerin parti çizgisinde eyleme çekilmeleri ve çeşitli sınıf -kitle örgütlerinde örgütlenmeleri... bütün bunlar teoriyi kitabî bilgiler yığını olmaktan çıkarır, ona kan ve can verir.
Engels, 18/28 Mart 1875 tarihli, Bebel'e yazdığı mektubunda:
"Genel olarak, bir partinin resmi programı, o partinin gerçekten yaptığı işten daha az önem taşır. Fakat bir yeni program ne de olsa açıkça yükseltilmiş bir bayraktır ve toplum partiyi onunla değerlendirir" diye yazar.
Burada, elbette teorinin küçümsenmesi değil, asıl olarak, onun pratik yaşamda bir anlam ifade edebileceği gerçeği vardır. Gerçekten de tarih, bir dizi doğru karar aldığı halde, bunu yaşama geçirme konusunda tutarlı olmayan partilerin çürüyüp gitmesini defalarca göstermiştir bize. Örneğin I. Paylaşım Savaşı öncesinde, "burjuvazi halkları birbirine kırdırmaya kalkarsa, devrimci görev, bu durumun karşısına iç savaşla çıkmaktır" diye kararlar alan İkinci Enternasyonal partileri, savaşla birlikte kendilerini burjuvazinin koynuna atmışlar, ihanet ve çürüme yolunu seçmişlerdir. Bu yüzden teoriyi, donmuş, geçmişe ait bir olgu olarak değil; yaşayan, canlı, dinamik, yenilenen ve her koşulda devrimci çözümler üreten bir süreklilik olarak görmeliyiz.
Teori ile pratik arasındaki kopmaz bağı daima vurgulama zorunluluğu duyan Marksizm’in ustaları, böylece onu, soyut bir entelektüel çalışma sorunu olmaktan çıkararak, en devrimci sınıf olarak proletaryanın sosyal kurtuluş mücadelesinde bir silah haline getirmişlerdir. Teori, proletaryanın devrim ve sosyalizm kavgasının, yığınları bilinç ve manevi değerlerle donattığı alanıdır. Çünkü her koşulda, yenilmez, şaşırtılamaz ve satın alınamaz olan insan; devrimci sınıfının bilimi ile donanmış, bu inançla mücadele alanında yerini almış olan insandır.
Doğru bir teori, doğru tespitler üzerinde oluşur. Örneğin, Marx'tan önce, bir dizi bilim adamı, ekonomist, teorisyen, kapitalizmi ve onun neden olduğu çarpıklıkları, yıkıntıları görmüşler, bunları açıklamaya, çözümler önermeye, hatta çeşitli "sosyalist" teoriler oluşturmaya çalışmışlardır. Ancak, hiçbiri kapitalizmin özü olan "artı-değer yasası"nı ortaya koyamadığı için; onlar sonuçta reformcu ve ütopyacı teorisyenler olmaktan öteye geçememişlerdir.
Lenin’in emperyalizme ilişkin tespitlerinden önce, emperyalizm ve finans-kapital üzerine bir dizi tespit yapılmıştı. Buna karşın, emperyalizmin ekonomik ve siyasal açılımını yaparak, "emperyalizm ve proleter devrimler çağı" sonucuna ulaşmak Lenin'e nasip olmuştur. "Emperyalizmin zayıf halkası", "ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinin bu zayıf halkaların kırılmasıyla başarıya ulaşabileceği", "yeni tipte bir devrim partisi" vb. gibi, Leninizm’in, Marx ve Engels'in teorik hazinesine katkıları, işte bu noktada, çağın, olay ve olguların nesnel çözümlenmeleri üzerinde şekillenmişti. Ekonomik, sosyal ve siyasal pratiğin ürünü olarak doğan teori, geleceği aydınlatan bir ışık olduğu kadar, bugünün sorunları karşısında da yanıt anahtarı görevi üstlenmeliydi. Lenin'in ünlü: "Doğru teori olmadan doğru pratik olmaz." sözleri bu somut gerçeğin altını çizmekteydi.
Devrimci saflarda, birçok kez teoriye genel bir ilgisizlik, çeşitli gerekçelerle okumama, teoriyi "teorisyenlerin" ve aydınların sorunu olarak görme gibi eğilimlerle karşılaşıyoruz. "Biz hu işin hamalıyız; birileri nasılsa yazıp okuyor", "Çalışmaktan okumaya fırsat mı kalıyor?" türü bahaneler yanında; sözle yadsınmasa bile, pratikte, teorik çalışmanın gerek bireysel, gerekse kolektif olarak göz ardı edildiği durumları sıkça görüyoruz. Bunu birçoğumuz "pratikte boğulma" olarak adlandırırız. Bu durumun hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Başta proletaryanın büyük öğretmenleri Marx, Engels, Lenin ve Stalin olmak üzere, dünya devrim partilerinin yaşamış birçok önderinin ömrü, Parti'nin ve devrimin örgütlenmesi gibi, büyük bir pratik yoğunluk isteyen tarzda geçmiştir. Çünkü teorik çalışma yaşama bağlılığın, onu her gün daha iyi kavrama ve değiştirme çabasının zevkli göstergelerindendir. Ülkemiz devrim tarihi açısından ele aldığımızda da, Deniz'in, Hüseyin'in, Yusuf un, Mahir'in, Kaypakkaya'nın, ölümüne çarpışılan günlerde, bir yandan da teorik çalışmalar içinde olmaları, doğruları yanlışları bir yana, bize bıraktıkları gelenek açısından bu yönleriyle de önemlidir. Doğu toplumlarına özgü zihni tembelliğin aşılması; bugünün olduğu gibi, yarının, devrim sonrasının bile süreçlerini ciddi olarak etkileyebilecek önemdedir.
Bu yazdıklarımız ne kadar doğruysa, teoriyi bir soyut bilgiler yığını, ansiklopedik ve didaktik bir entelektüel çalışma olarak ele almak da o derece yanlıştır. Kalinin, "Devrimci Eğitim, Devrimci Ahlak" adlı yapıtında, bu tip "komünistler"den şöyle söz ediyor:
"Marksizm’i öğrenme yolunun yalnızca Marx'ı, Engels'i, Lenin'i okumak olmadığından... söz etmiştim. Siz onları birinci sayfasından son sayfasına kadar öğrenebilir, şu ya da bu fikri aynen tekrarlayabilirsiniz. Ancak bu, henüz Marksizm’i öğrendiğiniz anlamına gelmez. Marksizm’i öğrenmek demek, Marksist yöntemi benimsedikten sonra, uğraşımıza bağlı diğer sorunlara Marksist’çe çözümler getirmeyi başarabilmek demektir."
Bu, bir devrimcinin kendi alanını iyi tanıması, işinin, alanının, faaliyet yeri ve bölgesindeki insanların bilgisine uzmanca sahip olması, karşılaştığı sorunlara devrimci çözümler üretebilmesi demektir. Deyim yerindeyse, soyut anlamıyla Marksizm-Leninizm bizim sorunlarımızı çözmeyecektir; o bize ancak, bu sorunları çözme konusunda kavramamız gereken halkaları ve çözüm yöntemlerini verir. Yine, Kalinin'in özlü bir şekilde ifade ettiği gibi: "Marksist olmak için, kuramı hayatla beslemek, günlük işleri kurama bağlamak gerekir. Yani Marksist olmak yaratıcı olmak demektir."
İşte Marksist teorik eğitimin ezberci medrese eğitiminden ayrıldığı temel nokta buradadır. Marksist teoriyi her zaman yeni ve taze kılan da, onun pratikle etle tırnak gibi yapışık konumudur. Gerçek ve sahte Marksist arasındaki ayrım noktası da burasıdır.
"Marksizm-Leninizm’i gerçekten benimsemiş ve bu teoriyi pratik sorunların çözümünde uygulamayı başaran insanlar vardır. Fakat bilgiççe metinlerle bir patates çuvalı gibi tıklım tıklım dolu olduğu halde bu bilgilerini pratikte uygulayamayan insanlar da vardır. Bu gibi insanlar her şeyi ezberden anlatabilir, kendilerince ders de verebilirler. Fakat onlara okulunuzda yaşadığınız birtakım olayları -örneğin bir babanın çocuğunu dövdüğünü- anlatır ve bu somut olay karşısında nasıl davranılması gerektiğini sorarsanız, adeta dillerini yutarlar! Bir öneride bulunsalar bir sürü aktarmalara başvursalar da, bunların Marksizm-Leninizm'in ruhuna uymayan oportünistçe şeyler olduğu görülür. Oportünizm kendisini her zaman yalnızca Marksizm-Leninizm’in doğrudan doğruya inkarıyla göstermez. Bazen metne düşkünlük, kurama dogmatik olarak yaklaşmak da oportünizmdir." (Kalinin)
Gerçekten de, örneğin Troçki, Sürekli Devrim adlı yapıtını yazarken, doğrudan Marx ve Engels'in teorilerine öykünüyor ve bu zeminde olduğunu iddia ediyordu. Lenin ve Stalin'in "tek ülkede sosyalist devrim" teorileri karşısında Troçki'nin Avrupa devrimi üzerinde ısrarla durması, "tek ülkede sosyalizmin olanaksızlığı" öngörüleri; eksik bilgili ve kafası derme çatma bilgilerle dolu olduğu halde, bir sistematiğe sahip olmayan biri için elbette yanıltıcı sonuçlar yaratacaktır. Teorinin de dinamik ve devingen bir olgu olduğunu kavrayamayan bir kafa, çok rahatlıkla Troçki'de Marksizm'i, Lenin'de de oportünizmi keşfedebilir.
Oportünizmin bir türü de, içeriğini boşaltarak ya da değiştirerek Marksist klasiklere göndermelerde bulunmasıdır. Bu yüzden oportünizm ile ciddi ve zafer kazanıcı bir mücadele verebilmek için, sürekli artan bir Marksist birikimle donanmak gerekir. Unutmayalım ki, doğa gibi sosyal yaşam da boşluğu kabul etmez. Ve Marksizm’in sustuğu her yerde burjuvazinin ve revizyonizmin sesi duyulur.
1970'li yıllarda, başını SBKP'nin çektiği revizyonist kamp, bütün dünyada, ülkemizde de TKP aracılığıyla "sosyalizme barışçıl geçiş", "kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçiş" gibi teorilerini pazarlamaya çalışıyor; bir yandan da bu teorilerin Marx'ın ve Lenin'in teorileri olduğunu öne sürüyordu. Gerçekten de, Marx ve Engels'in 1850'li yıllarda yazdıklarında, İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde barışçıl geçiş olasılığından söz ettiğini, Lenin'in ise Ekim devrimi sonrasında Moğolistan, Türkistan gibi geri kalmış ülkelerde "kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçiş" olanağından söz ettiğini görürüz. Ancak hangi koşullarda?
Marx ve Engels, bürokrasi ve militarizmin yeterince gelişmediği, toplumun genel olarak silahlı, ancak, burjuvazinin emekçi sınıflardan gelebilecek değişim rüzgârları karşısında direnme mekanizmalarını yeterince örgütleyemediği bir iki istisna ülke örneği vererek, buralarda satın alma yöntemi ile burjuvazinin mülksüzleştirilebileceğini, salt işçi kanı akıtmamak için, proletaryanın burjuvaziye böylesi bir kefalet verebileceğini söylerken, parlamenter bir geçiş üzerinde değil, silahlı halkla burjuvazi arasındaki örgütlülük ve güçler dengesine bakıyorlardı ve öngörülerde bulunuyorlardı. Ancak İngiltere, Amerika gibi ülkelerde burjuvazi açısından bürokratik-militarist örgütlenme geliştiği oranda, onlar bu istisnai söylemlerinden de vazgeçtiler. Modern burjuva devletin olduğu her yerde, Marksistler, bu devletin "kırılması", "parçalanması" zorunluluğunu belirttiler. Revizyonist teoriler ise, bu tartışmada Marx'ın yanında değil, Lenin tarafından yerden yere çalınan Kautsky'nin "barışçıl geçiş", "parlamenter yoldan sosyalizme geçiş" teorilerinin zemini üzerinde duruyordu.
Yine, revizyonistlerce 70'li yıllarda Lenin'e dayandırılarak savunulmaya çalışılan "kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçiş" teorisi, kafa bulandırmaya yönelik bir başka teoriydi.
Ekim devrimi ile proletarya merkezi iktidarı ele geçirmiş; bu kabarış etkisini eski Çarlık sömürgeleri ve ezilen uluslarında da göstermişti. Moğolistan, Türkistan vb. gibi, feodalizmin ve bir dizi ataerkil geri üretim ilişkilerinin yaşandığı ülkelerde, ayaklanan emekçi köylü yığınlar, Sovyetik biçimlerle iktidara gelmişlerdi. Ancak bu ülkelerde sanayi, teknoloji, burjuvazi, dolayısıyla kapitalizm hemen hiç gelişmemişti. Ülkenin önünde iki yol vardı. Birinci yol, süreci kendi doğal akışına bırakmaktı ki bu kapitalizm yoluydu, ikinci yol ise, Lenin'in önerdiği, merkezi iktidarı ele geçirmiş olan proletaryanın hükümet yardımları ile, bu ülkelerin kapitalist aşamayı yaşamadan sosyalist üretime doğru adım adım ilerletilmeleri, bu konuda uygun yol ve yöntemlerin bulunması çizgisiydi.
Lenin'in önerisi bu iken, revizyonistler, revizyonist Sovyetler Birliği'nin Türkiye gibi, burjuva devletlere yapacağı, "yardım(!)"lar, vereceği krediler ile, bu devletlerin adım adım emperyalizmden ve burjuvaziden bağımsız hale geleceğini ve sosyalist tedbirler alarak, bütün üretim araçlarını "kamunun malı" haline getireceğini yazıp söylemektelerdi. Açıklama da ilginçti: Sovyetler Birliği, özel sektöre kredi açmıyor, devlet sektörüne yardım ediyor, kredi veriyor, devlet sektörü ile ortak işletmeler kuruyordu. Burada açıkça devletin egemen sınıfların yönetim aygıtı olduğu Marksist teorinin kaba bir ihlali vardı. Lenin'de halk iktidarına ait bir kavram olan sözcükler, revizyonistlerin elinde burjuva, gerici, faşist devletlere yönelik olarak "revize" ediliyordu. Ama ne gam, sözler aynıydı ya!
Öyleyse, teorik çalışmalarımızı başlıca şu yönleri göz ardı etmeksizin yapmalıyız:
a) Yazıldığı dönem ve koşullar; b) Evrensel boyutu; c) Özgül yönleri; d) Öncesi ve sonrası ile bağları.
İşte bu temel sorunun sağlıklı yanıtları, bize nesnel değerlendirmelerin yolunu açar. Bu, Kalinin'in ısrarla üzerinde durduğu "Marksist Yöntemi Yakalama”nın ta kendisidir. O zamandır ki, teorik çalışma, ne aydınca bir bilgi yığma; ne pratik koşuşturmanın iğreti bir eklentisi; ne de yaşamın kompleksliği karşısında çözümsüz kalan kısır bilgi parçacıkları olur.
Bir şeyi kullanabilmek için, öncelikle ne işe yaradığını ve nasıl kullanacağımızı bilmemiz gerekir. Geçmişin teorik birikimi gibi, bugünkü teorik çalışmanın işlevi de bu temelde düşünülmelidir.
Yalnızca bir pusulaya sahip olmak yetmez. Onu kullanmasını da bilmek gerekir.

Temmuz 1993