“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Filistin'de, saraylara barış, kulübelere savaş!

Emperyalist diplomasinin kanallarında, sınıf niteliği bakımından karmaşık ve belirsiz bir "ulusal devrim" programı uygulamaya çalışmanın, kullanılan araçlar ne kadar "devrimci" görünürse görünsün, sistem içinde ve emperyalistlerin planları doğrultusunda bir eksene oturmakla sonuçlanacağı, son "barış" anlaşmasında da görülmüştür. Ulusal kurtuluş mücadelesinin, sınıf mücadelesini içermediği, ya da en azından üstünün örtülmesini gerektirdiği yolundaki bütün esnaf ideolojilerinin gidebileceği son nokta^Filistin Kurtuluş Örgütü'nün tarihine bakılarak görülebilir.

Filistin halkı, kaderi birçok bakımdan bu halkın durumuna bağlanmış bulunan bölge halkları, onlarca yıldır sürdürdüğü mücadelesinde, bugün yeni bir aşamaya gelmiş bulunmaktadır. Bölge üzerindeki emperyalist denetim ve yönlendirme mekanizmaları bakımından da yeni bir aşamayı simgeleyen "barış", gerçekte Filistin halkının tarihi taleplerinin hemen hemen hiç birinin elde edilemediği bir sonuç olarak, uzlaşmacı burjuva önderlikleri eliyle, alternatifleri tüketilmiş bir yol olarak dayatıldı.
Şu anda, birçok bakımdan "dünyanın merkezi" olarak kabul edilen bölgede, başta ABD emperyalizmi olmak üzere, dünya kapitalizminin tam egemenliğinin kurulması ve sağlamlaştırılması için yeni ve güçlü bir süreç başlatılmış bulunmaktadır.
Filistin Kurtuluş Örgütü, sınıf niteliği bakımından, daima tüccar ve küçük sanayici, toprak sahibi Filistin Hıristiyan ve Arap burjuvazisinin hâkim bulunduğu bir "ulusal örgüt" özelliği göstermiştir. Tarihin çok eski zamanlarından bu yana, yoğun bir transit ticaret ağının düğüm noktasında yer alan bu bölgede, Haçlı Seferleri zamanından gelip bugüne kadar yerleşik halk statüsü kazanmış Hıristiyanlardan, bölgenin asıl yerleşik halkı olan Araplara, Yahudilere ve Birinci Dünya savaşı koşullarında katliamlardan kaçarak buraya yerleşmiş Ermenilere Çerkezlere... uzanan geniş bir halklar yelpazesi bulunuyor. Ticaret yolları trafiğinin görece azalan önemine karşın, bölge, petrol kaynaklarının durumu dolayısıyla emperyalist ilginin odağındaki değerini arttırmıştır. Filistin'in bulunduğu yer, aynı zamanda, dünya hegemonyasının askeri planları bakımından da daima belirleyici bir merkez olma özelliği taşımıştır. Bütün bu koşullar altında, özellikle de ekonominin ağırlıklı olarak transit ticarete ve iklim ve coğrafya koşulları dolayısıyla da cılız bir tarıma dayanıyor olması yüzyıllardır sürüp giden sömürge koşulları yüzünden, Filistin'de güçlü bir işçi sınıfının doğup gelişmesi gerçekleşmemiş, kozmopolit ticaret burjuvazisinin ve toprak sahiplerinin hâkim olduğu bir siyasal ve kültürel yapı doğmuştur. Özellikle Hıristiyan Filistinlilerin ekonomik ve entelektüel etkisiyle, yoksul Müslüman köylülüğün ve küçük esnafın kitle gücünün birleşmesini temsil eden ulusal hareket, gelişmesinin her aşamasında, bu karakteristiklerin yansıdığı biçimler göstermiştir. Bir yandan en aşırı terör hareketleri, diğer yandan emperyalist kapitalizmle sürekli bir uzlaşma ve birleşme eğilimi, dünya konjonktürüne bağımlı, dağınık ve her türlü dış etkiye açık bir siyasal Çizgi biçiminde ortaya çıkmıştır. Bu çizgi, uluslararası gücünü, diğer Arap devletlerinden ve bir dünya gücü olma konumu sürdürdüğü dönemlerde Sovyetler Birliği'nden alıyordu. Bölgede, iki süper gücün çatışmasının başlıca odağı olma konumundaki Filistin sorunu, SSCB'nin dağılması ve dünya politikasından zorunlu olarak çekilmesi ve dolayısıyla "ilerici Arap rejimleri" palavrasının da çökmesi sonucunda, "tek kutuplu dünya"nın kendi iç sorunu halini almıştır. Bu sistem içi olma konumunu parçalayabilecek tek potansiyel olanağını taşıyan her milliyetten bölge işçilerinin birliği ve siyasi hareketi de sağlanamayınca, emperyalizmin talepleri doğrultusunda bir "barış", Filistin halkına da-yatılabilmiştir.
Bundan sonra, özellikle, şu anda büyük bir güç kaybına uğramış bulunsa da, Filistin halkının en yoksul kesimlerine dayanan ve Hıristiyan kökenli devrimci demokrat aydınların önderliğinde gelişen uzlaşma karşıtı ve şiddet yanlısı grupların, ortak bir burjuva plan çerçevesinde tasfiye edilmesi ve bölgenin uzun yıllar bir devrim odağı olarak taşıdığı özelliğine tümüyle son verilmesine girişilecektir. Bu noktada, karşılaşılabilecek en önemli engel, İran tarafından kontrol edilen ve İslami motiflerle, Filistin halkının yoksul kesimlerinin huzursuzluğunu ve hoşnutsuzluğunu birleştirerek yönlendirme olanağını ellerinde tutan terör grupları olabilecektir.
Sayısız ulusal ve uluslararası çelişkinin binlerce kökle tarihe ve güncel etkiye bağlandığı böyle bir bölge için, "kulübelere karşı savaş" anlamına gelen "barış planı", kolayca yürütülebilecek gibi görünmüyor. Çünkü bölgenin temel sorunu, emperyalizmle bütün milliyetlerden halklar arasındaki çelişmede düğümlenmektedir. Yeni başlayan süreçte, tarihin tekrarlanmaması için, bütün uluslardan işçilerin birleşik devrimci komünist partisinin yaratılması belirleyici önemdedir.
Bugünkü sözde "barış" ortamı, bu bakımdan, Arap-Yahudi çatışması biçimindeki yapay ve kışkırtılmış çelişmenin aşılması fırsatını verecekse eğer, yalnızca Filistin'in ve İsrail'in değil, Lübnan'ın, Ürdün'ün, Suriye'nin ve Mısır'ın dinamik güçlerinin açılıp serpilmesi için bir başlangıç noktası oluşturabilecekse, sevinmeye değer. Ne var ki, bütün bu "barış" yaygarasının asıl hedefinin de, gerçekte bu güçlerin uykuda kalmasını sağlamaya, eğer kıpırdanırlarsa birleşik bir gericilik gücü tarafından ezilmeye yönelik olduğu unutulmamalıdır.
Filistin halkının karşı karşıya kaldığı durum, aynı zamanda bölgedeki diğer ulusal kurtuluş hareketleri bakımından da derslerle doludur. Emperyalist diplomasinin kanallarında, sınıf niteliği bakımından karmaşık ve belirsiz bir "ulusal devrim" programı uygulamaya çalışmanın, kullanılan araçlar ne kadar "devrimci" görünürse görünsün, sistem içinde ve emperyalistlerin planları doğrultusunda bir eksene oturmakla sonuçlanacağı, son "barış" anlaşmasında da görülmüştür. Ulusal kurtuluş mücadelesinin, sınıf mücadelesini içermediği, ya da en azından üstünün örtülmesini gerektirdiği yolundaki bütün esnaf ideolojilerinin gidebileceği son nokta, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün tarihine bakılarak görülebilir.

YELTSİN VE BÜROKRATLAR ÜZERİNE KISA NOT:
Eski SSCB'de, "parti bürokrasisinin ve bunların sağladığı maddi çıkarlarla beslenen sosyal katmanların, "reformcu Yeltsin"e karşı direnişi, aynı zamanda, sosyalizmden arta kalan olanakları birer tarihi hatıra gibi gündelik hayatlarında korumaya çalışan işçi ve kolhozcu köylülerin de desteğiyle yeni bir aşamaya geldi. Şu andaki kavganın temelinde, "Halk Meclisi"nde ve bürokraside yuvalanan eski tek partili devlet kapitalizmi rejimi taraftarlarıyla Yeltsin taraftarları arasında kapitalizmle entegrasyon programının uygulanmasına ilişkin farklılıklar bulunmaktadır.
Bu farklılıkları, özellikle de bürokratların ardında "sosyalizme dönüş" umuduyla duran Rus işçi ve aydınlarının durumuna bakarak, başta ordu olmak üzere bütün devlet organlarınca uygulanmasına başlanmış olan "piyasa ekonomisi" planından "devrimci bir dönüş" yapılabileceği sonucunu çıkarmak tamamen yersizdir. Tepedeki kavganın, başlıca içeriği, kapitalizm yolunda atılacak adımların zamanı ve sırası hakkındaki görüş ayrılığından ibarettir.

Ekim 1993