“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

"Ortadoğu Devrimci Çemberi"Nden Pax-Amerikana'ya Filistin

Filistin! ... Son yarım yüzyıldır, dünyanın her köşesinde emperyalizme karşı mücadele edenlerin yüreklerinin attığı bir devrim odağı...
Pek çok devrimci için Filistin, sadece duygusal bir yakınlık duyulan bir bölge olarak kalmadı. Özellikle Ortadoğu ülkelerinin devrimcilerinin önde gelen kadroları Filistin'e giderek orada Filistinlilerle omuz omuza Siyonizm’e, emperyalizme karşı savaştılar.
İster Filistinli olsun, isterse enternasyonal dayanışma için Filistinlilerle birlikte savaşsınlar, savaşanların bir tek amacı vardı: Filistin topraklarını Siyonist-emperyalist işgalden kurtarmak, bağımsız Filistin'i Ortadoğu'da emperyalizme karşı savaşanların bir kalesi olarak inşa etmek.
1948'den 1973'e kadar, Filistin'i kurtarma amaçlı üç Arap-İsrail savaşı yaşandı. Batılı emperyalistlerin açık desteğini arkasına alan İsrail, her üç savaşta da, aralarındaki çelişmeleri bir türlü çözemeyen ve revizyonist SB'nin vaatleri ve çıkarlarıyla sınırlı politikaları aşamayan Arap ülkelerini ağır yenilgilere uğrattı. Araplar, bu yenilgilerin arkasından uzun süre kendilerini toparlayamazken, Filistinliler, her yenilgiden sonra, kendi küllerinden yeniden doğan Anka kuşu gibi, toparlanıp kendi usulleriyle savaşı yürüttüler.
Ama bütün acılar, yenilgiler, kahramanca mücadeleler 13 Eylül 1993 günü, Filistin'in bütün düşmanlarını sevindirecek bir "barış anlaşmasıyla" sonuçlandı. "Barış anlaşması", Beyaz Saray'da Clinton, Bush, Carter, Arafat, İsrail Dışişleri bakanı Şimon Peres, Rusya Dışişleri Bakanı Andrey Kozerev ve 2500 davetlinin katıldığı bir şölenle kutlandı.
Anlaşmaya göre; Gazze ve Batı Şeria'rlaki 10 bin nüfuslu Eriha'ya özerklik tanınıyor. Özerk bölgelerin sınır güvenlikleri İsrail’e bırakılırken iç güvenlik, İsrail’in MOSSAD ve polis teşkilatıyla ortak çalışacak Filistinli polislere ve güvenlik güçlerine bırakılıyor. Diğer Arap yerleşim birimlerinin özerkliği ve bunların statüleri Gazze ve Eriha'daki uygulamanın güven verip vermemesine göre, sonraki yıllarda tartışılıp çözüme bağlanacak.   Doğu Kudüs'ün statüsü de şimdilik tartışma dışı tutuluyor. Arafat'a bakılırsa Kudüs, Filistin devletinin başkentidir. Şimon Peres'e göre ise Kudüs'ün statüsü tartışma konusu bile edilemez, Kudüs İsrail’indir.
Kısacası; kimine göre bin yıllık, kimine göre yüz yıllık Filistin davası çözüldü, artık barış sağlandı diye yaygarası koparılan "barış anlaşması", 800 bin Filistinlinin yaşadığı 360 kilometrekarelik Gazze ile 10 bin nüfuslu Eriha kasabasına özerklik verilmesinden ibarettir.
Anlaşmayla birlikte, FKÖ, silahlı mücadeleye, İsrail'in deyimiyle terörizme son vereceğini kabul etti. Böylece, İsrail tarafından terörizm olarak nitelenen İntifada’ya da son verilmiş; FKÖ, İsrail'in devlet olarak varlığını tanımış oldu. Ve FKÖ'nün kuruluş bildirgesindeki en temel amaç olarak öne sürülen "İsrail’in yok edilmesi" maddesi geçersiz hale geldi. Buna karşı İsrail, bugüne kadar "terörist örgüt" olarak suçladığı FKÖ'nün, Filistin halkının yasal temsilcisi olduğunu kabul etti ve Ortadoğu Barış Konferansı çerçevesinde FKÖ ile pazarlık masasına oturacağını açıkladı.

"BARIŞ" VE BARIŞ
Sınıfların ortaya çıkması, egemen sınıfın bir devlet olarak örgütlenmesinden bu yana insanlar, egemen sınıfın çıkarı uğruna birbirini boğazlamaktadır. Bu boğazlaşma bazen pek açık bir biçimde görünmeyen bazense, iç savaşlara, devletlerin birbiriyle savaşmalarına varan bir biçimde sürüp gelmiştir. Çatışmaların nedeni de görünüşte değişiklikler arz etmiştir. Bu çatışmalar bazen dinsel, bazen ulusal, ekonomik, bazen de açıkça sınıfsal bir görünüşte cereyan etmiştir. Denilebilir ki insanlık tarihi şu ya da bu nedenle bir savaşlar tarihi olmuştur.
Bütün bu savaşlar içinde pek azı, ezilen sınıfın ezenlere, ezilen ulusların ezen uluslara karşı haklı savaşları kategorisine girerken, çok büyük bir çoğunluğu, ezen sınıfların ve ulusların çıkarına olarak emekçilerin birbirini boğazladığı savaşlar olmuştur. Bu yüzden barış sözcüğü, egemen sınıfın çıkarları uğruna birbirini boğazlayan emekçiler için sihirli bir çekicilik taşımış, her barış propagandası emekçiler içinde artık savaşların biteceği duygusunu uyandırmıştır.
Egemen sınıflar da, emekçilerin barışa olan ihtiyaç ve istemlerini bildikleri için, sanki kanlı savaşların nedeni kendi çıkarları değilmiş gibi, sürekli barıştan yana oldukları propagandası yapmışlar, yapmaktadırlar. Ama çoğu zaman onların barış dediği yeni savaşlar için güç toplama dönemleri olmuş, kendilerini yeterince güçlü hissettiklerinde görünüşte nedeni farklı da olsa yeniden savaşlara başvurmaktan asla geri durmamışlardır.
Tarih boyunca egemen sınıflar, savaşlara sürdükleri emekçilere hep, kendilerinin barış yanlısı olduğunu, barışı tehlikeye düşüren karşı tarafı yok ederek artık ebediyen barışı kurmayı amaçladıklarını söylemişlerdir. Ama hiç bir zaman barış, yeni dünya düzeninin propagandacı ve diplomatları tarafından yapıldığı kadar istismar edilmemiştir. Günümüz emperyalist propaganda merkezleri, ellerindeki devasa iletişim tekelinden de yararlanarak, "ebedi bir barış düzeni" kurmayı amaçladıklarını öne sürerek, emperyalizmin çıkarlarına çomak sokan herkesi "barış düşmanı", "terörist" ilan ederek, sömürü ve emperyalist talanın had safhada gerçekleştiği, ama bu düzene hiç bir karşı çıkışın olmadığı bir dünya düzeni propaganda etmektedirler. Kapitalist sömürüye ve emperyalist hegemonyaya karşı çıkanlar devrimci, anti-emperyalist başkaldırılara karşı tepeden tırnağa silahlı emperyalist ordular, "barış adına" sefere çıkarılmaktadır.
Son yarım yüzyıldır, emperyalizme karşı mücadele odaklarından birisi olan Filistin devrimi de, işte böylesi bir "barış" adına yok edilmek istenmektedir. Nitekim Filistin'de "barış anlaşmasını" savunanların, barışa karşı çıkan aşırı Siyonist çevrelere söylediği; "eğer bugünkü barışa karşı çıkarsanız, yarın daha radikal güçlerle barış masasına oturmak zorunda kalırsınız" biçimindedir.
Nasıl ki; tarihte haklı ve haksız savaşlar var ve haklı savaşlara karşı çıkmak gerçekte barışa karşı çıkmak anlamına geliyorsa; tarihte taraf olunacak ya da karşı çıkılacak barışlar da vardır. Örneğin, sömürücü egemen sınıfların diktatörlüklerini sürdürmek için, ezilen sınıflara önerdikleri barış, karşı çıkılması gereken bir barıştır. Ya da emperyalizme karşı savaşan bir halkın emperyalist sultadan kurtulmadan girişilen, anti-emperyalist mücadeleyi gerileten barışlar da karşı çıkılması gereken barışlardır. Çünkü bu türden barışlar, o halk üstündeki emperyalist hegemonyayı meşrulaştırırken, dünya ölçüsünde emperyalizme karşı mücadeleyi de zayıflatan barışlardır. Bu ise; o halkın gelecekte daha büyük acılara katlanması anlamına geldiği gibi, günümüzde bütün savaşların, sömürü ve çekilen acıların ana kaynağı olan emperyalizmin halklara daha zalimce saldırılarına temel hazırlar.
Yakın tarihte, bu türden, kimi küçük kazanımlarla emperyalist hegemonyayı sağlamlaştıran, emperyalistlerin dayattığı koşullarda gerçekleştirilen barışlara "Pax Amerikana", Amerikan usulü barış adı verilmektedir. Filistin'de bugün "bin yıllık çatışmaya son verildi, barış sağlandı" yaygarasıyla sunulan Filistin-İsrail barış anlaşması, işte bu türden, emperyalizm ve Siyonizm’in Ortadoğu'daki varlığı ve çıkarlarını sağlamlaştıran, karşı çıkılması gereken bir barış anlaşmasıdır.
Filistin-İsrail barış anlaşmasının bir başka yönü de, bu anlaşmanın büyük bir gizlilikle yürütülmesidir.
Emperyalist propagandacılar ve burjuva politikacıları hep açıklıktan, her şeyin yığınların gözü önünde cereyan etmesinden yana olduklarını iddia ederler, ama bütün önemli işler kapalı kapılar arkasında olur. Barış ve savaş kararlarında ise kapalı kapılar daha bir sıkı kapatılır. Çünkü bu tartışmalar halkların gözü önünde yapılırsa kimin, ne için barış, ne için savaş istediği daha kolay anlaşılacaktır. Bu tutumun en tipik örneklerinden birisi de "İsrail-Filistin barış anlaşması" olmuştur. Başından itibaren bütün görüşmeler Filistinlilerden ve bütün dünya halklarından büyük bir özenle saklanmıştır. Öyle ki; Filistin Ulusal Konseyi'nin üyelerinin pek çoğunun bile, görüşmelerden ve imzalanan anlaşmanın ne olduğundan haberi yoktur. Sorun, Arafat, bir kaç yakın çalışma arkadaşı, Norveç Dışişleri Bakanı, İsrail Dışişleri Bakanı ve Pentagon arasında tartışılıp sonuçlandırılmıştır. Çünkü bu anlaşmanın Filistin ve Ortadoğu halklarına getireceği hiç bir şey yoktu.
Filistin Ankara Büyükelçisi, Gerçek dergisinin, anlaşmanın neden Filistin halkından gizlenen görüşmelerde yapıldığı sorusuna; "Açık toplantılarda herkes kendi halkına mesaj gönderdiği için bir ilerleme sağlanamıyor, daha önce bu denendi, olmadı" biçiminde yanıt veriyor. Bu yaklaşımın anlamı, halklar kendi çıkarlarının korunmasını istiyor, toplantılar baskı altına alınıyor, görüşmeciler satışı kolayca yapamıyor demektir..

FİLİSTİN "BARIŞ ANLAŞMASI" GERÇEK BİR BARIŞ ANLAŞMASI MIDIR?

Öncesi bir yana bırakılsa bile; 1948'den bu yana, Filistinlilerin önemli bir kısmı yurtlarından sürülmüş olarak, diğer bir bölümü ise İsrail zorbalığı altında yaşamlarını sürdürmektedirler.
1948 yenilgisinin etkisini aşmalarının tarihi diyebileceğimiz FKÖ'nün kuruluşundan bu yana da Filistinliler Ortadoğu'da Siyonizm’e ve başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere, emperyalizme karşı, silahlı ve barışçıl bütün mücadele imkânlarını kullanarak mücadele etmektedirler.
İlk bakışta, bir kaç milyonluk sürgündeki bir halkın, koskoca emperyalizme karşı mücadelesinden ne olacak denebilirse de, soruna daha yakından bakıldığında, Filistin odaklı mücadelenin şu veya bu ölçüde tüm Ortadoğu halklarının emperyalizme karşı mücadelesini temsil ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Filistin'in asıl önemi de buradan gelmektedir.
Çünkü
Filistin'e yerleştirilen Yahudiler, daha baştan itibaren emperyalistler tarafından Ortadoğu'daki çıkarlarının korunması için dişinden tırnağına silahlandırılmış ve İsrail, Ortadoğu'da emperyalizmin bir saldırı üssü olarak inşa edilmiştir. ABD, İsrail’i mali, diplomatik ve askeri olarak her zaman açıkça desteklemekten geri durmamıştır. Akıtılan milyarlarca dolarla İsrail; nüfus, yeraltı ve yerüstü kaynaklan, teknolojik birikim ve normal koşullarda olabilir ekonomik gücünün çok üstünde sanayi ve askeri imkânlara sahip kılınmıştır.
Öte yandan ABD ve diğer Batılı emperyalist ülkeler, Ortadoğu'daki diğer ülkelerle ilişkilerini İsrail’le o ülkelerin yakınlığına göre düzenlemiştir. Ortadoğu'da emperyalizmle işbirliği içindeki hükümetlere ABD tarafından, İsrail’le daha yakın ilişkiler kurulması için baskı yapılmıştır.
Öte yandan Filistin, son yarım yüzyıl içinde üç Arap-İsrail savaşının en azından vesile nedeni olmuş, Arap ve Ortadoğu'nun diğer Müslüman halkları için kurtarılması mutlak gerekli toprak parçası olarak algılanmıştır. Bu yüzdendir ki; ABD'nin kuklası Arap Şeyhlikleri ve Türkiye gibi ülkeler bile görünüşte de olsa Filistin'in kurtarılması için girişilen mücadeleyi desteklemek, İsrail ile açık diplomatik ilişkilerini kesmek zorunda kalmışlardır. Dahası bu ülkeler, Filistin sorununa bağlı olarak ABD ve öteki emperyalistlerle ilişkilerine de dikkat etmek ihtiyacım hissetmişlerdir. Örneğin Saddam bile, Arap ve öteki Müslüman halkların desteğini kazanmak için füzelerini İsrail’e çevirmiş, bu halklardan oldukça büyük bir sempati toplamıştır. Dahası Filistin halkının mücadelesi Ortadoğu'daki devrimci, anti-emperyalist hareketlerin başlıca ilham kaynaklamadan biri olmuş, Filistin'den başlayacak bir anti-emperyalist demokratik devrimin tüm Ortadoğu ülkelerine yayılacağına dair, "Ortadoğu Devrimci Çemberi" adı verilen kuram/ kuramlar üretilmiştir.
Çünkü Filistinliler; önemli bir kesimi sürgünde bir halk olarak, Siyonist İsrail’in, önder kadrolarına karşı giriştiği yok etme, işgal altındaki bölgelerde jenoside varan sindirme ve Filistinli mülteci kamplarına karşı giriştiği saldırılara karşın baş eğmeden mücadelesini sürdürmüştür. Üstelik Filistinliler, gerici Arap hükümetlerinin baskılarını da sürekli olarak enselerinde hissetmişlerdir. Körfez Şeyhlikleri Filistinlilere verdikleri her kuruşa karşılık, onları uzlaşma ve teslimiyete zorlamış, Suriye, Ürdün- Lübnan hükümetleri de Filistinlilere karşı, zaman zaman soykırıma varan katliamlar düzenlemekten kaçınmamışlardır.
İşte bu ağır baskılara karşın Filistinlilerin kahramanca mücadelesi, Ortadoğu'daki devrimci hareketlerin gönlünü kazanmış, sadece gönüllerini kazanmakla da kalmamış, bu ülkelerdeki anti-emperyalist mücadeleler için güçlü bir dayanak olmuştur.
Bu yüzdendir ki; son yarım yüzyıl boyunca emperyalistler, Ortadoğu'daki anti-emperyalist mücadeleleri boğmak için Filistin'de bir "Pax Amerikana"yı başlıca amaç edinmişlerdir. Emperyalistler, bunu sağlamak için de, bir yandan İsrail’e sınırsız bir destek sunarak, İsrail’in yenilmez olduğunu kanıtlamaya çalışırken, öte yandan Filistinli örgütler içinde en uzlaşmacı olan lider ve örgütlerle özel ilişkiler geliştirme, emperyalizmin kuklası Arap ve Ortadoğu ülkeleri aracılığı ile bu örgütleri baskı altına alma, örgütler içinde "beşinci kol faaliyetleri" yürütme gibi her yolu denemiştir.
Sadece Batılı emperyalist ülkeler de değil, SB de Filistin'in ve Filistinlilerin mücadelesinin Ortadoğu'daki stratejik konumundan yararlanmaya çalışmış, kendi çıkarlarına uygun düştüğünde Filistinlileri desteklemiş, çıkarlarını bozan durumlarda ise Filistin mücadelesi karşısında yer almıştır. SB bu faaliyetini, geçmiş sosyalizm prestijini de kullanarak sosyalizme yakınlık duyan örgütleri kendi yanına çekerek, FKÖ içinde kendi politikalarını egemen kılmaya çalışmıştır.
Çin de, Filistinli örgütler içinde SB'ne benzer bir rol oynamış, Ortadoğu'da etkinliğini arttırmak için, kendine yakın bulduğu örgütlere yardım etmiş, onlar aracılığı FKÒ içinde ve kimi Arap ülkelerinde nüfuz sahibi olmaya çalışmıştır.
Arap ülkeleri ve Ortadoğu'daki diğer Müslüman ülkeler de, Filistin aracılığı ile Ortadoğu'da etkili olmak için, Filistin örgütlerine müdahale etmeye çalışmışlar, Örneğin Irak, Suriye gibi örgütler kendi yandaşı Filistinli örgütlere ülkede barınma, silah vb. yardımı yaparken, etki altına alamadıkları örgütleri düşman ilan etmekten çekinmemişlerdir.
Bu haliyle Filistin mücadelesi; Ortadoğu'da çıkar çatışması içindeki güçlerin bir mücadele alanı olmuştur.
Filistinli kurtuluş örgütlerinin yapısı da bütün bu müdahalelerin sonuç alabileceği özellikler göstermekteydi. Her şeyden önce bu örgütler, asıl kadrolarıyla Filistin topraklan dışında konumlanmak zorundaydı. Ve kadroların esas kaynağı olan kitleler yıllardır yurtlarından uzak sürgünde bir kitleydi. Bu yanıyla üretimden kopuk, BM ya da çeşitli Arap ülkelerinin yardımlarıyla yaşıyorlardı. İşgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinliler ise; tarım ve ticaretle uğraşıyorlardı. Dolayısıyla Filistinli örgütler, işçi sınıfı gibi uzlaşmaz bir devrimci sınıfın değil, küçük ve orta burjuvazinin örgütleri niteliğindeydi. Bir bölümü sosyalizmden etkilenmişlerdi, ama onlar da revizyonist SB ve Çin'in etkisi altına girmişlerdi. Örneğin Nayef Havetme'nin Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi Çin yanlısı, Habbaş'ın Filistin Halk Kurtuluş Cephesi SB yanlısı bir tutum almıştı. Arafat'ın El Fetih'i ise, Batılı ülkelerle uzlaşma eğilimindeydi. SB yanlısı örgütler Suriye, Irak ve Yemen'de üsler kurarken, El Fetih daha çok Batı ile yakın ilişki içindeki Lübnan ve Ürdün'ü tercih etmişti.
Sürgündeki Filistinliler ve Filistin örgütleri için her şey sorundu. Ortadoğu'nun kaygan politik zemininde barındıkları ülkelerle iyi geçinmek, dengeleri gözetmek zorundaydılar. En küçük bir yanlış, Filistin kamplarını bulunduktan ülkenin askerlerinin saldın hedefi haline getiriyordu. Sabra, Şatila, Tel Zaatar katliamları Filistinlilerin Arap ülkelerinde bile ne kadar güvencesiz olduklarının açık kanıtlan olarak yaşanan trajedilerdir.
Söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, Filistinli örgütlerin kaçınamadıkları başlıca iki zaaf vardı. Birincisi bu örgütler kendi toprakları dışında sürgünde örgütlerdi. Bu yüzden de, yığınsal mücadeleden beslenme ve yığınların üretimden gelen gücünü kullanma şansına dolaysız olarak sahip değillerdi. Örneğin işgal altındaki topraklarda baş gösteren İntifada'ya ancak patladıktan sonra müdahale edebilmişlerdir. Bu zaaf, örgütlerin sınıf temelini zayıflatırken aynı zamanda bireysel terörizmi de kışkırtıyor, çoğu zaman mücadelenin uzak hedeflerine zarar veren eylem ve eylem türleri bu örgütlerden çoğunun başlıca uğraş alam olurken, örgütler arasında da önemli çatışmalara neden olabiliyordu. Dahası, barınacak buyer bulma bile, değişik ülke hükümetleriyle uzlaşma, onların yardımlarına bağlanmayı getiriyordu. İkincisi ise; sağlam bir ideolojik tutumdan yoksunluk, FKÖ içinde bir tek Marksist örgütün bile bulunmayışı, bu örgütleri ve FKÖ'yü revizyonist ve emperyalist müdahalelere açık hale getiriyordu.
FKÖ'nün, 13 Eylül 1993'de, "Pax Amerikana"ya imza atmasına giden yol bu zaafların derinleşmesi sonucu olmuştur dersek yanlış bir şey söylemiş sayılmayız.
Şöyle ki;
ABD ve SB'nin kıyasıya rekabet eden iki emperyalist güç olduğu yıllarda, Filistinli örgütler bu çelişmeden yararlanarak mücadelelerini sürdürmüş, zaaflarına rağmen Filistinli örgütler anti emperyalist, anti-Siyonist tutumlarından taviz vermeden ilerleyebilmişti. Arap ülkeleri de, ABD ve SB kamplarına göre saf tutmuş olmalarına karşın, her iki taraf da Filistinlilerle iyi ilişki içinde olma ihtiyacım duyuyorlardı.
SB'nin çökmesi ve ABD'nin tek süper göç olarak kalmasından sonra Suriye, Yemen gibi Ortadoğu'daki SB yanlısı ülkeler ABD'ye yaklaşıp el altından İsrail'le ilişkilere giriştiler. Öte yandan ABD'nin Filistin sorununun kendi çıkarlarına uygun olarak, girişimleri artmış, FKÖ iyice sıkıştırılmıştı. Dahası emperyalistlerin ve gerici Arap hükümetlerinin baskılan karşısında FKÖ, epeyce bir zamandan beri bir uzlaşmaya hazır olduğunu söylemeye başlamıştı, İsrail’de Likud cephesinin seçimleri kaybedip iktidara uzlaşma yanlısı işçi Partisi'nin gelmesi yeni dünya düzeninin ihtiyaçlarına uygun bir barışın koşullarını hazırlamıştı. Nitekim 1992 sonlarında başlayan girişimlerle Nisan '93'te Oslo'da başlayan görüşmeler, Washington'da '93 Eylülünde "barış anlaşması"nın imzalanmasıyla sonuçlanıyordu.

ANLAŞMANIN MUHTEMEL SONUÇLARI
Daha anlaşma öncesinde, Arap ülkeleri ile İsrail arasında gizli bir diplomasinin başlamış olduğu, anlaşmadan sonra iyice açığa çıktı. Türkiye ise; son bir kaç yıldır İsrail ile ilişkilerini iyice sıcaklaştırmıştı. Anlaşma, hem gizli diplomasinin artık açıktan yürütülmesini, hem de Arap ülkeleri ile İsrail arasında üst düzeyde diplomatik ilişkileri gündeme getirecek gibi görünmektedir. Bu, İsrail’in Ortadoğu'da tecrit olmuşluğunun sonunun geldiğini, tersine Türkiye-İsrail eksenli diğer Arap ülkelerinin de katılacağı bir ittifakı da gündeme sokmuştur. Yeni, "alt etmek için karşısında birleşilmesi gereken düşman" olarak Iran görünmektedir, İsrail, İran’ı radikal İslamcı ideolojisi nedeniyle Irak'tan daha tehlikeli bir düşman olarak ilan etmiş bulunmaktadır ve "güçlü müttefik" olarak Türkiye'yi yanına çağırmaktadır.
Bu çağrı, yeni dünya düzeninin Ortadoğu projesi olduğu telaffuz edilen OGİK'le (Ortadoğu Güvenlik ve işbirliği Konferansı) birlikte düşünüldüğünde, İsrail’in Ortadoğu'nun güçlü ülkesi olarak bölgedeki her olayda söz söyleme hakkını elde edeceği açıkça görülecektir. Muhtemelen Irak ve İran’a karşı, Kuzey Irak'ın da içinde temsil edileceği OGİK'le karşı konacak, yeni dünya düzeninin Ortadoğu "normları" bu örgüt aracılığı ile yayılmaya çalışılacaktır.
Son anlaşma ile İsrail, Filistin Kurtuluş Örgütü'nü Filistinlilerin meşru temsilcisi olarak tanımıştır ve bu, Filistinlilere büyük kazanım olarak propaganda edilmektedir. Ama yakın bir gelecekte FKÖ'nün birliğini koruması bile çok kuşkuludur. Çünkü Filistin Ulusal Konseyi'nin üyelerinin pek çoğu anlaşmayı basından öğrenmiştir. Ve FKÖ eski dışişleri sorumlusu Faruk Kaddumi de dâhil bazı Filistin Ulusal Konseyi ve FKÖ Yürütme Kurulu üyeleri istifa etmiştir. Iran yanlısı, dinci HAMAS ile Suriye'de yerleşmiş Filistinli 10 örgüt anlaşmayı kabul etmediklerini açıklamıştır. Dahası bazı örgütler Arafat'ı hain ilan edecek kadar anlaşmaya karşıdırlar. FKÖ'nün yapısı, HAMAS'ın giderek güçlenen konumu ve arkasındaki İran desteği göz önüne alındığında, FKÖ'nün kendi içinde bir çatışmaya düşmesi, parçalanmaktan da öte aralarında bir silahlı savaşa varan anlaşmazlıkların çıkması, hiç de yabana atılır bir olasılık değildir. Ve bu çatışma kaçınılmaz olarak sürgündeki ve işgal altındaki bölgelerdeki Filistinliler arasında yankı bulacaktır.
Filistin halkının önemli bir kesimi anlaşmaya karşıdır. Suriye, Ürdün, Lübnan ABD'nin baskısından çekindikleri için anlaşmaya açıkça karşı çıkmamışlardır, ama kendilerine danışılmadan yapılan anlaşmaya sıcak bakmamaktadırlar. Daha çok da gelecekte çıkacak sorunların sorumluluğunu üstlenmek istememektedirler.
Öte yandan anlaşma, sadece Gazze ve Eriha'da özerkliği "garanti" etmiştir ve işgal altındaki topraklardaki statünün ne olacağı, Kudüs'ün statüsü ve sürgündeki yüz binlerce Filistinlinin geleceğinin ne olacağı Ortadoğu Barış Konferansı çerçevesindeki görüşmelere terkedilmiştir. Ve İsrail, bu görüşmeleri bahane ederek hem FKÖ'yü aktif mücadelenin dışına itecek hem de FKÖ içindeki çatışmaları kışkırtma imkânına sahip olacaktır. Ve emperyalistlerin platformuna çekilen bir FKÖ'nün çok geçmeden birliğini ve etkinliğini yitireceği hesabını yapmaktadır ki; bu yabana atılır bir hesap değildir.
Kısacası, bütün "Pax Amerikana"larda olduğu gibi kârlı çıkan emperyalistlerdir. Filistin ile İsrail arasındaki ilişkiyle sınırlı göz önüne alındığında ise; Likud ve fanatik dinci Yahudilerin bütün tersine iddialarına karşın İsrail büyük bir adım atarak, Arapları yenilgiye uğrattığı üç büyük savaştan daha çok şey kazanmıştır. Kaybeden ise, başta Filistinliler olmak üzere Ortadoğu halkları olmuştur.
Bu girişimi ve Filistin sorununu bu biçimiyle çözüm yoluna sokulmasının sadece Filistin sorunuyla sınırlı kalacağını sanmak yanlış olur. Çünkü bütün gelişmeler, emperyalistlerin Ortadoğu'daki tüm sorunları Amerikan usulü barış yoluyla çözmeye hazırlandığını göstermektedir. Bu nedenle de, önümüzdeki aylarda benzer bir barış görüşmesinin Kürdistan'a dayatılacağını söylemek bir kehanet olmayacaktır. Tersine Kuzey Irak'ta yapılan hazırlıklar, ABD ve Avrupa'dan Türkiye'ye yönelik baskıların da bu doğrultuda olduğu izlenmektedir.     Kürt ulusal hareketi içindeki çeşitli eğilimlerin böyle bir barışa sıcak bakacağı da gerek ateşkes sürecinde söylenenlerden, gerekse değişik vesilelerle çeşitli Kürt önderleri ve PKK liderinin açıklamalarından anlaşılmaktadır.
Türkiye'nin böyle bir anlaşmaya yaklaşması elbette zaman alacaktır, ama gelişmelerin doğrultusunu, Türkiye'nin direnişinin değiştirmesi pek kolay gözükmemektedir.
Filistin'de adım atılırsa, benzer anlaşmaların Suriye, İsrail, Ürdün ve Lübnan'la sınır düzenlemeleri ile ilgili de gündeme gelmesi beklenir bir şeydir.
Demek ki; FKÖ ile yapılan anlaşma sadece Filistinlilerin yarım yüzyıllık mücadelesinin inkârı değil, bütün Ortadoğu halklarının emperyalizme karşı mücadelesinin tasfiye edilmesine yönelik bir saldırıdır.
İsrail, İran’a karşı bir cephe çağrısı yaparken yönünü Türkiye'ye dönmektedir. Türkiye henüz bir yanıt vermemiştir, ama son aylardaki Iran karşıtı kampanya göz önüne alındığında İsrail'in boşa bir çağrı yapmadığı anlaşılır.
Öte yandan Türkiye'nin, son yıllarda dış | politikasının mihveri yaptığı Türkî Cumhuriyetlere yönelik politikaları iflas ettiğine göre, İsrail'in bu çağrısına olumlu yanıt vermeye mahkûm görünmektedir.
Basında da bu doğrultuda görüşler savunulmaya başlamış, hükümete yakın kalemler, İsrail-Türkiye işbirliğinin Türkiye'ye sağlayacağı yararları saymakla bitirememektedirler. Örneğin, Seyhan ve Ceyhan sularını Ortadoğu ülkelerine satmak, Kürt ulusal mücadelesinin bastırılmasına İsrail’in katkısı, Gazze ve Eriha için propaganda edilen projelerden pay almak, bölgedeki radikal hareketlerin önlenmesinin Türkiye'deki ulusal ve sınıfsal çatışmaları yumuşatacağı vb. Türkiye'nin lehine gelişmeler olarak sayılmaktadır. Türkiye açısından tek pürüz, Kıbrıs'ta da bir Amerikan barışı zorlamasına gidilmesidir. Ama öyle görünmektedir ki, Türk egemen sınıfları artık Kıbrıs'ı gözden çıkarmışlardır. Gerek Kıbrıs'ta, gerekse Türkiye'de bu iş bitsin de nasıl biterse bitsin eğilimi güç kazanmaktadır. Bu durumda Türk hükümetinin "Kıbrıs'ta kaybettiğini Ortadoğu'da kazandıkları ile dengelediği" propagandası imkanı varken, Kıbrıs'ta da bir "Pax Amerikana’ya evet" demesi şaşırtıcı olmaz.
Kuşkusuz Ortadoğu'nun diğer güçlü devleti Iran da, boş durmayacaktır. Hemen bütün İslam ülkelerinde ve Filistin'de, Hizbullah aracılığı ile bugün anlaşmaya karşı olan kesimleri örgütlemeye çalışacak, anlaşma çıkmaza girdiği ölçüde de güç toplayacaktır.
Ancak bütün bu söylenenler, emperyalistlerin ve bölge gericiliklerinin bu anlaşmadan beklediği sonuçlar gerçekleştiği ölçüde geçerli olacak öngörülerdir. Ne var ki; Ortadoğu pek çok çıkarın içice geçtiği ve bölge halklarının emperyalizme karşı büyük bir nefretle dolu, üstelik politik zeminin çok kaygan olduğu bir bölgedir. Bu yüzden de, "Pax Amerikana"dan beklenen sonuçların öyle kolayca elde edilmesi, dünyanın herhangi bir köşesinden çok daha zordur. Tersine bu anlaşmanın çok kısa sürede açmaza girmesi daha büyük bir olasılıktır. Bu yüzden de, emperyalist propaganda odaklarının, bugün "bin yıllık anlaşmazlık çözüldü" tezi, henüz sadece bir "iyi dileği" ifade etmektedir. Ama gerçekleşme şansı hiç de yüksek değildir.
Bu anlaşmanın gerçekleşebilirliği için illa bir kıyaslama yapılacaksa; emperyalistlerin hegemonyasındaki bir dünyada "evrensel barış", "uluslararası adalet", "sömürüşüz bir dünya" kurulabileceğini savunun yeni dünya düzeninin gerçekleşebilirliği ile kıyaslanabilir. Ama kesin olan bir şey varsa; anlaşmanın Filistin toprakları üstünde getireceğinden çok, ideolojik bir motif olarak kullanılmasının sonuçları, halklar içinde "Pax Amerikana"nın dünya sorunlarını çözeceği düşüncesinin yayılması daha tehlikeli olacaktır.

Ekim 1993


EK:
KURTULUŞ MÜCADELESİNDEN "BARIŞ"A
1948: İlk Arap-İsrail savaşı. İsrail savaşı ka
zandı ve kontrol ettiği bölgeleri genişletti. On binlerce Filistinli topraklarını terk ederek Ürdün ve Lübnan'a göç etmek zorunda kaldı.
1960: Yaser Arafat, sürgündeki 40 dolayındaki grubu birleştirerek El Fetih'i kurdu. Böylece FKÖ'ye varacak ilk Filistin örgütlenmesi doğdu.
1964: Arap Birliği, El Fetih'le sürgündeki diğer grupları birleştirme kararı aldı ve bir koordinasyon oluşturarak FKÖ kuruldu.
1967: ikinci Arap-İsrail savaşı patlak verdi. Araplar ağır bir yenilgiye uğradı. Batı Şeria ve Gazze şeridi İsrail tarafından işgal edildi. İşgal edilmiş bölgedeki Filistinliler Ürdün'e sığındı.
Savaşın getirdiği umutsuzlukla birlikte, başta Filistin Halk Kurtuluş Cephesi olmak üzere kimi Filistinli örgütler terör eylemlerini yoğunlaşırdılar, İsrail ve Batılı emperyalistleri hedef alan bu terör eylemlerine karşı İsrail ve Batılı gizli servisler misilleme yaparken; emperyalist-Siyonist propaganda odakları da Filistinliler aleyhine kampanyayı yoğunlaşırdılar. Batılılara yakın Ürdün ve Lübnan'a, Filistinlileri barındırmamaları ve kontrol etmeleri için baskıları artırdılar.
1970: Ürdün'de karışıklıklar çıktı. Ürdün ordusu, Kara Eylül örgütünün Münih saldırısını bahane ederek Filistinlileri imha etmesi için baskı yapması sonucu, Filistinlilere karşı imha hareketine girişti. Binlerce Filistinli yine bir Arap ülkesi olan Ürdün ordusu tarafından katledildi. Katliamdan kurtulanlar Lübnan'a sığındılar.
1973: Üçüncü Arap-İsrail savaşı. Yine Araplar ağır yenilgiye uğradı. Sina, Golan tepeleri ve Ürdün'ün bir bölümü İsrail tarafından işgal edildi. Filistinlilerin durumu daha da güçleşti.
1974: İslam ülkelerinin Rabat toplantısında FKÖ, Filistin halkının tek temsilcisi olarak tanındı.
1975'den itibaren ABD bölgede daha doğrudan girişimlere başladı. Arap ülkelerinin zayıf halkası Mısır üstünde baskılarını yoğunlaştırdı. Ve nihayet 1977de Mısır ve İsrail arasında Camp David anlaşması imzalandı.
1976'da başlayan Lübnan iç savaşında saldırılar Filistin kamplarına yoğunlaştı. Filistinliler ağır kayıplar verdiler. Suriye, Lübnan ordusunu destekledi.
1982: İsrail Lübnan'ı işgal etti. Sabra ve Şatila kamplarındaki Filistinliler katledildi. Filistinliler Lübnan'dan çıkarıldı. Suriye Filistinlileri mülteci olarak kabul etmedi. FKÖ yönetimi, Tunus'a taşınmak zorunda kaldı. ABD, İsrail'in baskısıyla FKÖ ile zaten problemli olan ilişkilerini kesti ve FKÖ'yü terörist ilan etti.
1988: ABD baskısıyla Arafat, FKÖ'nün İsrail'in varlığını tanıyacağını açıkladı. ABD ile FKÖ ilişkileri yeniden başladı. İsrail'e yönelik gerilla saldırılarının artması üzerine bu ilişkiler kısa süre sonra yeniden kesildi.
Körfez Savaşı sonrasında başlayan Ortadoğu Barış Görüşmeleri'ne FKÖ alınmadı, ama Filistin heyeti aracılığı ile fiilen FKÖ de görüşmelerde yer aldı.
1992: İsrail İşçi Partisi, Filistinlilerle anlaşma vaat ederek seçimleri kazandı. FKÖ ile görüşmelerin ilk adımı böylece atıldı.
1993: Şubat ayında İsrail parlamentosu Knesset FKÖ ile görüşme yasağını kaldırdı. Nisan'da Oslo'da FKÖ-İsrail görüşmeleri başladı ve 13 Eylülde bilinen "barış anlaşması" imzalandı.