“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Seçim Sonuçları Üzerine

‘94 Yerel seçimlerinin ortamı, olağanüstü bir siyasi ve ekonomik kriz ortamıyla çakıştığından, seçim sonuçlarına ilişkin beklentiler de, krizin gelişme eğilimleriyle ve çözüme ilişkin planların boyutlarıyla bağlantılı hale getirildi. Bir başka deyişle "seçimden sonra ne olacak?" sorusu, bu kadar ciddi bir içerikle belki de ilk kez gündeme geliyordu.
Her şeyden önce, tam bir sistem içi çözümsüzlük örneği oluşturmaya başlayan Kürt sorunu ekseninde ortaya çıkan ve terör politikası ortamı biçiminde egemen olan siyasal bunalım ve olağanüstü yükselen iç ve dış borçların beslediği ve bir para ve borsa krizi biçiminde kendisini gösteren kapitalist ekonomik kriz, seçimi, yeni alternatif olanakların tartışılabileceği ya da yeni bir tıkanıklığın başlangıcı olacak olan bir dönüm noktası haline getirmişti.
Bir yandan; Newroz'la başlayıp seçimlere kadar sürecek ve orada en yüksek halini bulacak olan bir şiddet ortamı propagandasının "yükselen Refah tehlikesi" psikozu ile birleştirilmesinden doğan gerilim, "askeri müdahale"yi "haklı, gerekli" gösterecekti; böylece de, diğer yandan, ekonomik krizin dayattığı sert önlemlerin işçilere ve çalışan halka kabul ettirilmesi için bu gerilimden yararlanılabilecekti. Aylardır yapıla-gelen "devletten daha güçlü hükümet" propagandası, böylece sosyal kabul ortamı bulmuş olacaktı. Bu genel planın içinde, çeşitli alternatifler tartışılıyordu: Hükümetin yeni bileşimi, parlamentonun durumu, basın ve yayın organlarının faaliyet çizgisi gibi unsurlar, bu planın genel çerçevesi içinde değişen özellikler gösterebilirdi. Ancak esas hedefler değişmeden kalıyordu: Kapitalizmin ekonomik yıkıntısının, "siyasi istikrar" (muhalefetsiz bir uygulama ortamı) içinde önlenmesi ve yıkıntının altında işçi ve emekçilerin kalacağı, üstünde de, az sayıdaki tekelin güçlenmiş olarak oturacağı bir çözüm...
Newroz'un beklendiğinin aksine, hemen hemen kansız atlatılması ve "resmen Nevruz" haline getirilmesi, gerilimi nispeten düşürdü. Seçim sonuçlarında da, siyasi partiler ve parlamento düzeyinde yeni bir şiddet ortamının doğmasına neden olacak sonuçlar çıkmayınca, mevcut çözüm araçlarının yerine yenilerinin konması gereğinin kalmadığı izlenimi güçlendi.

"ANAYOL" FORMÜLÜ GÜNDEMDEN KALKTI MI?
Seçimlerde, DYP büyük bir oy kaybına uğrar ve eğer ANAP da birinci parti olarak çıkarsa, (bu büyük bir olasılık olarak görünüyordu) DYP içindeki muhalefetle de birleşilerek, Tansu Çiller-Karayalçın dönemine son verilecek ve iki "merkez sağ" partinin en azından yakın vadede bir koalisyon içinde birleşmesi, sonra da tek bir parti halinde örgütlenmesi projesi uygulamaya geçirilecekti. Mesut Yılmaz'ın "başbakanlığı", hemen hemen, Süleyman Demirel tarafından da onaylanmıştı. Bu çözüm, "merkez sağda, güçlü, liberal, Cumhuriyetin temel ilkelerine sadık" bir partinin bulunmasını, istikrarlı bir siyasi ve ekonomik hayatın temel koşulu olarak görenlerin ortak ideali haline getirilmişti.
Beklenenler olmadı: Tansu Çiller, seçimin "galibi" olarak çıktı ve parti içinde Cindoruk'un koçbaşlığını yapmaya soyunduğu "Çilleri tasfiye ve ANAP'la birleşme için geçiş süreci" projesi en azından şu anda gündemden kalktı. Hükümetin (DYP-SHP koalisyonunun) oyları, görünüşte % 20'nin altına düşmeyince, "eyleme geç" parolası olarak kabul edilen ses, seçmenden çıkmamış oldu. Fakat orta ve uzun vadede, bu proje yürürlükte kalacaktır. Özellikle, bir "sivil darbe" ihtiyacının yakıcı hale gelebileceği önümüzdeki dönem koşulları bakımından, eyleme geçiş için başka bahaneler ve vesileler icat edilebilecektir. ANAYOL formülü, tekelci burjuvazinin "esas planı" olarak kalmaya devam ediyor.
Seçim sonuçlarının "ürkütücü", en azından, "şaşırtıcı" görünüşü, bir erken seçim olasılığını ve bu yoldaki çabaları da ertelenmiş hale sokmuştur.
Tekelci burjuvazinin önemli bir bölümü ve esas olarak MGK, iç ve dış sorunların olağanüstü düğümlendiği bir dönemde, Refah Partisi gibi, denetlenmesi güç bir sosyal olguyu açığa vuran bir partiyle "işlerin yürüyebileceği" kanısında değildir.
Şu anda, yeni alternatifler için siyasi bir zeminin oluşmadığı düşüncesi, koalisyonunun nasıl ve hangi koşularda devam edeceği tartışmasını güncelleştirecektir. SHP'nin, kendi seçmeni üzerinde etkili olduğu bir durumda koalisyonda bulunmasının sayısız yararları görülüyordu ve gerçekten genel olarak muhalefetin paralize edilmesinde, bu bileşim büyük bir rol oynamıştı. Fakat SHP, oy oranlarının yansıttığı gibi, etkisiz bir parti durumuna düşmüşse, üstelik "özelleştirme" gibi hassas bir konuda mızmızlık ediyor gibi görünmek pahasına işleri aksatıyorsa, hükümette daha fazla kalmasına gerek yoktur. Burjuvazi, ANAYOL'un şu anda olanaksız hale gelmesi durumunda bile ANAP-DYP koalisyonunu zorlayacaktır. Bu, "sivil darbe" kavramına daha uygun bir hükümet olabilecek midir, yoksa her zaman olduğu gibi, parlamento ve siyasi partiler dışında kadroların ağırlıklı olduğu yeni bir "milli uzlaşma hükümeti" arayışı mı başlayacaktır? Bugünkü hükümetin, tıkanıklığın kendisi gibi görünmeye başladığı bir durumda, ikinci olasılık ağır basacaktır. Fakat gene de, SHP'yi içeren bir hükümet formülü, en azından şu andaki DYP yönetimine daha elverişli görünmektedir. Bu açıdan bakıldığında, seçim sonuçlan, yeni alternatiflerin tartışılabileceği bir olanak sunmaktan çok, eski tıkanıklığın devamı yönünde bir baskı oluşturmuştur denilebilir. Bu, doğrudan doğruya burjuvazinin yönetememe krizinin devamı olarak yorumlanmalıdır.

REFAH PARTISİ'NİN "BAŞARISI"NIN NEDENLERİ
Seçimlerden, özellikle büyük kent belediye başkanlıklarını kazanması dolayısıyla, RP "büyük parti" imajı ile çıktı.
Onun bu "başarısının" nedenlerini başlıca üç noktada özetlemek mümkün:
Birincisi, Refah Partisi, bir aynılaştırılma sürecinin en çok dışında kalmış parti gibi görünmenin meyvesini topladı. Özgürlük Dünyası'nda, daha önce de yazıldığı gibi, "yeni dünya düzeni"nin gereği olarak, tüm politik ve kültürel hayatın birbirine benzeyen, en azından, aralarındaki ayrımlar ancak küçük ayrıntılarda ortaya çıkabilen unsurlardan oluşması yolundaki girişimlerin, Türkiye'de, özellikle siyasi partiler düzeyinde kesin bir başarıyla sonuçlandığı söylenebilir. Programlar, güncel politik sloganlar ve taktikler, genel olarak MGK'nın karar ve direktiflerine endekslendiği için, bu benzeşme kolay ve çabuk gerçekleşti. Özetle, başta büyük partiler olmak üzere, bütün siyasi partiler, halkın gözünde, yolsuzlukta, rüşvette, işkencecilikte, MGK'cılıkta aynılaşmışken, RP, görece farklı özellikleriyle bu benzeşmenin dışında kaldığı izlenimi verdi. Bütün propaganda sürecinde Necmettin Erbakan, "hepsi aynı bir parti, biz farklıyız" sloganını işledi. Temelde, kendisinin de, tekelci sermaye hareketinin bir unsuru olduğu gerçeğinin ancak bu görünüşün soyutlanmasıyla görülebileceği bir örtü altında duruyor olmasını sonuna kadar değerlendirdi.
Bu noktada, "kitleler kendi deneyleriyle öğrenirler" kuralı, özel bir tarzda işledi. Kitleler, kıyım, zulüm, sömürü ve hırsızlığın bir kısım failini, temsilcileri düzeyinde gözleriyle görerek tespit etti. Yalnız, henüz sermaye ve onun partileri arasındaki ilişki görülmediği için, bütün olup bitenlerin faturası, "kötü parti, kötü yönetici" kimliğine kesildi ve "iyi parti, iyi yönetici" aramaya devam edildi.
İkinci olarak, yukarıda özetlenen durum açısından, RP'ye verilen oyların, birer "tepki oyu" olduğu saptamasının bir doğruluk payı içerdiği söylenebilir. Fakat tepkinin hedefini ve içeriğini örten, saptıran ve etkisiz kılan yanı dolayısıyla, bu "yığılma"nın, bir "tepki duyan insanlar yığını" olarak tanımlanması olanaksızdır. RP'nin üzerinde hareket ettiği bu çelişki, onu sermayenin önemli umutlarından biri olarak ortaya çıkarıyor. RP, halk tepkisini toparlayan fakat onun gerektirdiği yönde ilerlemesi olanaksız bir "tepki partisi" halinde örgütleniyor ve burjuva siyasette ağırlığını bu özelliği dolayısıyla duyuruyor. Siyasi iktidar düzeyinde "sınanmamış olma" RP'nin en büyük avantajını oluşturuyor. Seçimlerde oy kullanan kitleler, bu anlamda, neyin olmaması gerektiğini kendi deneyleriyle öğrenmiş sayılabilirler.
Üçüncü olarak, RP'nin "büyük başarı kazanmış" gibi görünmesi, hem seçime katılan seçmen sayısındaki reel düşmenin oy oranlarına yansımasından kaynaklanıyor, hem de RP'nin özel taktiklerinden.
RP, etkili bir boykot eyleminin oluşturduğu ve katılımın diğer seçimlere göre genel düzeyde düşük kaldığı bir ortamın niceliksel ifadeleri açısından bakıldığında oy oranı artmış bir parti olarak görünmektedir. Olağan oy kullanma yüzdeleri açısından incelendiğinde, RP'nin oylarında önemli reel bir artış bulunmadığı görülmektedir.
Refah Partisi'nin "Doğu ve Güneydoğu Anadolu”daki "başarısı" ise, gene tamamen boykot dolayısıyla ortaya çıkmış bulunan oran kaymalarından kaynaklanmaktadır. "Tarihinde ilk kez bu kadar yüksek oran tutturan" MHP'nin bu durumunun, bölgeye yığılmış özel tim ve polis kalabalığının, boykotçu halk kitlelerinin içinde çoğunluk gibi görünmesinden kaynaklanması gibi.
Kuşkusuz, bu durumda, RP'nin "başarısı" gibi görünen şeyin, sistemin çöküşünden beslenen bir çırpınma olarak değerlendirilmesi olanağı doğacaktır. Türkiye, "eskisi gibi yönetilemez" bir ülke olduğunu göstermiştir. Fakat nasıl yönetilmeyi istediğini henüz gösterememektedir.
RP'nin ciddi bir oy oranı artırmadan büyük kent belediye başkanlıklarını kazanmış olması ise, özel bir stratejinin başarıyla uygulanmasının sonucudur. RP, gerek seçime hazırlanma sürecinde başlıca stratejik bölgeleri seçerek seçmen kitlesi oluşturmakta gösterdiği ısrarlı tutumla (yığılma ve nokta üzerinde yoğunlaşma stratejisi), gerekse propaganda için seferber edilmiş bir gönüllüler ordusu kullanmadaki ve ev çalışmaları, işyeri örgütlenmeleri kurmadaki sabırlı ve derin çalışma tarzıyla, mevziler kazanmayı başarmıştır. Kuşkusuz bunda, toplumsal hayatın dokularına işlemiş bulunan başlıca düğüm noktalarını, camileri, kuran kurslarını, tarikatları, dernekleri, vakıfları, vs. kullanmak için elverişli bir söyleme dayanması belirleyici olmuştur.

RP KARŞISINDA BURJUVA BASIN VE POLİTİKA
Başlıca basın ve politika odakları, olası bir Refah iktidarının, başlıca tehlikesini "modern hayat tarzına müdahale" iktidarı olarak gösterdiler ve seçimler öncesinde başlatılan yapay "laik-dinci" çelişmesi buna hizmet etsin diye kullanıldı. Bugün, özellikle İstanbul söz konusu olduğunda, belli başlı "endişe"ler gene bu noktada özetleniyor. Refahçı belediyeler, "acaba genelevleri, meyhaneleri kapatacak mı, kılık kıyafetimize karışacak mı?" Bütün günlük medyanın derdi, tasası bu iki noktada toplanmıştır: Sanki bütün bir toplumu bir geneleve ve uyanık kimsenin kalmadığı bir meyhaneye çevirmiş olduklarının farkındalarmış gibi, "toplumsal hayat" denilince, akıllarına bu iki simgeden ötesi gelmiyor. Şu anda, sisteme ilişkin olarak, yani başlıca rant, yağma ve sermayenin adeta normal eğilimi haline gelmiş bulunan diğer "dolaşım ve merkezileşme" biçimleri üzerine Refahçıların herhangi bir müdahalesinin söz konusu olamayacağından eminler ve yalnızca bu dolaşım ve merkezileşmenin kârının nasıl tüketileceği hakkında endişe besliyorlar gibidir.
Bu da, RP'nin bir diğer iç çelişkisidir. Bir yandan sermayenin tekelci biçimiyle belirlenmiş bir temel hayat tarzının son görünüşlerine, en uç noktalarına karşı görünülecek, diğer yandan o hayat tarzının kaynağına tam bir teslimiyetle bağlanılmış olacak. Yoksul ve orta halli insanların burjuva hayat tarzına karşı nefretlerini din kılığına büründürerek saptırmak, diğer yandan burjuvazinin bekası için faaliyet göstermek... Bu çelişmenin su yüzüne çıkması, RP'nin "ya göründüğü gibi olması, ya da olduğu gibi görünmesi" ikileminin gerçekleşmesi için, fazla zaman geçmeyecektir.
RP, göründüğü gibi olabilecek midir?
Burjuva basın ve siyaset çevreleri bunun çok mümkün olamayacağını düşünüyorlar. "RP, asla, yönünü Batı'ya çevirmiş Türkiye gemisinin güvertesinde, ters tarafa koşmaya çalışan aptallar olmaktan kurtulamayacaktır" diyor, Mehmet Barlas. Ertuğrul Özkök, "acaba hayat tarzımız tehlikede mi?" sorusunu, bir paranoya olarak nitelendiriyor ve bunun gündemde tutulmasının toplumsal kamplaşmayı derinleştireceğini ve bunun en sonunda "rejimi götüreceğini" söylüyor.
"Rejim tehlikesi" kavramı, derhal Cezayir'i hatırlatıyor: Seçimleri kazanan İslamcı partinin siyasi iktidar olmasını, askeri kuvvetle önlemek! Bu seçimler, önü sonu yerel seçim olduğu için, şu anda bu ihtimal, telaffuz edilmeyen, ama daima el altında tutulan bir tehdit olarak ortada dolaştırılıyor. Oktay Ekşi, "Cezayirleşmenin”, "girdiğimiz bir yol" olduğunu söylüyor: "Eğer politikacılarımız afallarını başlarına almazlarsa!" ülke, Cezayir'e dönecektir.
"Aklını başına toplamak", seçim değerlendirmesi yapan bütün burjuva parti temsilcilerinin değindiği gibi, "dar bölgeli, iki aşamalı seçim" sistemi anlamına geliyor. Partiler arasındaki birleşmelerin, bütün çabalara karşın umulan sonuçları vermeyeceği tahmin edilerek, şimdi esas olarak bu yasal yöne ağırlık verilecektir. Böylece, "küçük partilerin" böldüğü oylar, ikinci aşamada büyük partiler etrafında toparlanacak ve "merkez sağ" ya da "merkez sol" dışındaki eğilimlere kapılar tamamıyla kapatılmış olacaktır.
Ne var ki, RP'nin krizden kaynaklanan yükselişi, bu önlemi de parçalayabilir. Bu olasılığa karşı, sistem kendi kanalları içinde, buna da bir çözüm üretmek, "Refah'la barış" yollarını açıkça tanımlamak zorundadır.
Öyleyse, RP olduğu gibi de görünemeyecektir.
Önümüzdeki süreçte, RP ve egemen burjuvazinin başlıca gündem maddesini, "karşılıklı alışma" diye tanımlanan bir ilişkinin içeriği oluşturacaktır. Bu, bir bakıma RP tabanının evcilleştirilmesi ve egemen sınıflar bakımından da, "devletin temel ilkelerinden nereye kadar, ne biçimde taviz verileceğinin kesinleştirilmesi süreci olarak tanımlanabilir. Burada, şu iki nokta özenle birbirinden ayrılmalıdır: Birbirlerine alışacak olanlar, RP ve burjuvazi değildir, bunlar arasında öze ilişkin hiçbir çelişme yoktur. Birbirlerine alıştırılmaları umulan iki unsur, burjuva hayat tarzının en görünür noktalarına nefretle tepki duyan, ama bunu nasıl ifade edeceğini bilemeyen halk yığınları ile, kendi hayat tarzından vazgeçmeyeceğini açıkça ilan etmiş bulunan burjuvazidir. Refah, burada bir katalizör olmaktan öteye geçmeyecektir. Ertuğrul Özkök, Mehmet Barlas gibi sözcüler, her çatışmada "bir uzlaşma noktası" aramaya meraklı Mehmet Ali Birand gibi arabulucular, şimdiden bunun için yol ve yöntem arayışı içine girmiş bulunuyorlar.
"Uzlaşma"nın olanakları, emperyalizmle bağımlılık ilişkilerinde ve kapitalizm ortamında bulunuyor. RP'nin burjuva siyaset sisteminin bir parçası olduğu ve asla onun dışında herhangi bir "adil düzeni" bulunmadığı için, bu olanakların bulunması ve geliştirilmesi zor olmayacaktır. Özkök'ün dediği gibi "paranoyaya gerek yoktur. Refah, bu düzenin çocuğudur ve daima öyle kalacaktır.

BOYKOT ÇAĞRISININ SONUÇLARI
Yukarıda değindiğimiz sonuçlar dışında, boykot, özellikle Kürt bölgelerinde devrimci komünist çalışmanın egemen olduğu bölgelerde, kesin bir başarı göstermiştir. Burjuva televizyon kanalları, genel olarak "katılım oranlarının eski seçimlere göre yükseldiği" propagandasını, ancak birkaç saat sürdürebilmiş, zaman geçtikçe özellikle Diyarbakır, Tunceli gibi merkezlerden haber alınmaya başlandıkça bu propagandadan vazgeçilmiştir.
Bu sonuç, gerçekten, bu seçime özgü bir slogan olarak ileri sürülen "şikâyet etme, oy kullan" sözünden, eğer oy kullanırsa, şikâyet etmeye hakkı kalmayacağı yolunda doğru bir sonuç çıkaran kitleler açısından, önemli bir başarı olarak kaydedilmelidir.
İlk ulaşan bilgilere göre, Kürt bölgeleri dışında da, özellikle Kürt yoğunluğun bulunduğu illerde ve ilçelerde, oy vermemek, şiddetli bir protesto biçimi olarak benimsenmiş ve uygulanmıştır.
Fakat asıl önemli olan, boykotun apaçık sergilediği burjuva siyasi çözümün tükenmiş olduğu gerçeğinin, hangi yeni yönelimleri ve yeni taktikleri gerektirdiğidir. Burjuvazi, şimdi "uzlaşmacı siyasi çözüm" kavramına daha yakın hale gelecektir. İşbirlikçi Küt aydınlarının ve siyasi kuruluşlarının Önemi, açıkça belirtilmeye başlanmışken, etkili boykot eylemi, bu eğilimi açık bir politik tutum halinde tanımlanmaya doğru zorlayacaktır. Boykota destek veren kitleler, bu uyutma politikasına direnebilecekler midir? Bu noktada, boykot konusunda, milliyetçi ve reformizme kaymaya eğilimli politikalarla, devrimci komünist politika arasındaki farklılık önem kazanacaktır.
Seçim koşullarının yeniden değerlendirilmesi ve yeni yasalar çıkarılması da, bu sonuçtan etkilenecektir.

Nisan 1994