“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Tecavüz ve Kapitalizmin Bekası

1) TARİHSEL SÜREÇTE ATAERKİLLİK

Ataerkillik, erkek otoritesine dayanan bir tür toplumsal örgütlenme düzenidir. Bu   düzenin temelini erkeğin üstünlüğü fikri oluşturur; soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerindir. Bu erkek üstünlüğü ilkesi etrafında, toplumun kültürü, adetleri, inancı ve mitolojisi anaerkil düzenli toplumunkinden farklı bir biçim oluşturur.

Friedrich Engels, ilk çağlarda insanların cinsel ilişki ve hamilelik arasındaki bağdan, dolayısıyla babalık kavramından habersiz olduklarını, bu yüzden de doğan çocukların bütün topluluğa ait olduğunu savundu. Teoriye göre erkekler babalık olayının farkına vardıklarında ilişkiye girdikleri kadınlara ve doğan çocuklara sahip çıkmaya başladılar, bu da anaerkilliğin yerini ataerkilliğe terk etmesi ile sonuçlandı.

İlk Çağ;

İlkçağ toplumlarında, henüz özel mülkiyetin bilinmediği, insanların yerleşik hayatı tanımadığı toplumlarda kadın ile erkek arasında henüz bir ayrım yoktu. İnsanın ilk gelişim aşamalarında, avcılık ve toplayıcılık evresinde kadın ile erkeğin bedensel özellikleri arasında çok da fazla bir ayrım söz konusu değildi. Kadın ve erkek yaşamlarını sürdürmek için birlikte yaşıyor ve birlikte avlanıyordu. Bu evrede kadının erkeğe bağımlılığı konusu değildi. Yasa, hak ve mülkiyet paylaşımı henüz bilinen kavramlar değildi. Kadın, diğer tüm üyeler gibi, topluluğun ortak faaliyetlerine eşit oranda katılıyordu. Ne var ki insanlığın gelişme tarihinin bir sonraki evresinde bu tablo değişime uğradı. Yerleşik hayata geçilmesi, özel mülkiyet kavramının ortaya çıkması, iş bölümünün oluşması erkeği ön plana çıkartırken  kadını ikincil hatta üçüncülleştirmiş.

Köleci toplum;

Tüm bu evrelerin oluşum süreçlerinin sonucunda nihayet toplum yapıları da değişiyor komünal toplumlardan köleci yapıdaki toplumlara geçiş kaçınılmaz oluyordu.

Köleci toplumlar mülkiyetin kesin olarak egemen olduğu gelişken devlet yapılarıdır.  Ekonomik sistem, köle emeğine ve gelişip giden bir mübadele ticaretine geçiş biçimidir. Zanaat gelişkin bir özellik arz etmektedir. Bu dönemde kadın, herhangi bir iş yapıyorsa bu, ailesinin sınırlı bireysel ev ekonomisiyle ilgilenmekten ibaretti. Çünkü geçmişte kolektif için değerli ve önemli bir işgücü durumundayken özel mülkiyetin ortaya çıkışı ve üretimin köle emeğine dayanmasıyla kadın giderek salt bir üreme aracı haline dönüştü. Egemen ekonomik ilişkiler, kadını toplumun bir parazitine dönüştürdü.

 

Feodal toplum;

Tarihin sonraki aşaması feodal toplumsal sistem aşamasıdır. Artık köle emeğine değil, serf olan köylülerin emeğine dayalı bir ekonomi biçimi baskındı. Köylüler artık emek ürünlerinin tümünü büyük toprak sahiplerine teslim etmiyordu. Ürünlerin bir bölümü, serflerin yaşam koşullarını iyileştirmek üzere kullanılıyordu. Bu dönemde de kadının toplumdaki yerinde pek bir farklılık görünmüyor. Dönemin yasaları ve adetlerine göre kadın kocasının malı ve kölesi sayılıyordu. Kadının kocası tarafından dayakla, işkenceyle ehlileştirilmesi, onu satması ve hatta öldürmesi mubahtı. Dolayısıyla özel mülkiyet köylüler arasında egemenlik kazandığı oranda kadının durumu da o denli dayanılmaz, çaresiz ve haklardan yoksun oluyordu.

Kapitalist toplum;

Tarihin bir sonraki aşaması Kapitalist aşamadır. Bu ekonomik sistemin dayanağı artık serf köylülerin emeği değil, özgür ücretli işçinin emeğiydi.

Bu sistemin başlangıcında kadın, ‘’ev içi üretim’’ kısmında yer  alıyor büyük oranda. Bu üretim biçiminin zanaat üretiminden farkı işveren ile üreten arasına bir aracının/komisyoncunun girmesidir. Çoğunluğunu kadınların oluşturduğu ev içi işçilerinin en büyük açmazı bir yandan çok uzun çalışma saatleri, diğer yandan da son derece düşük saat ücretiydi. Örgütlü olmayan ev içi işçiler arasında hızla artan rekabet ve işverenin/aracının siparişlerini kaybetmek korkusu, işçileri işgününü ortalama 14-15 saate çıkarmaya mecbur kılıyordu. Ancak işgünü uzadıkça da geliri düşüyor ve ev içi işçisiyle ailesi o denli yoksullaşıyordu. O dönemde genelevler dışındaki fuhuşun olağanüstü artması bundandır.

Kadının aile ve toplumdaki haklardan yoksunluğunun yanına şimdi bir de kapitalist işverenin egemenliği eklenmişti. Ancak bununla birlikte aynı zamanda kadının nihai kurtuluşunun ön koşulları da yaratılmış oluyordu. Proleter kadın, işçi sınıfının haklardan yoksun ve acı kaderini paylaşmak zorundaydı ve kendi kaderinin çözülmez bir biçimde işçi sınıfının kaderine bağlandığı tarihsel bir sürece girmiştir.

Daha sonraki süreçte, 18. yüzyılın sonlarında manifaktür sistemi büyük sanayi üretimine geçiş yaptı. Sanayi sermayesi ticaret sermayesi karşısında üstünlük kazanmaya başladı ve giderek ekonomi içerisinde baskın faktör haline geldi. Artık sınırsız rekabetin egemen olduğu ve küçük üreticiyle büyük işletmeci arasında vahşi bir mücadelenin gerçekleştiği bir döneme girilmiştir. Kadın ve erkek işçiler, üretimin makineleşmesine karşın gelirlerini yükseltemediler. Tersine, işçi sınıfının yaşam standardı daha da geriledi ve hızla büyüyen kârlar makinenin sahibinin, yani kapitalistin cebini doldurdu. Ve kadının da toplumdaki yeri daha vahim bir hal alıyordu.

2) TECAVÜZ-KAPİTALİZM İLİŞKİSİ

 

Tecavüz, kelime anlamı olarak kendine ait olmayana zor kullanarak el koymaktır. Cinsel tecavüz de bu zor kullanarak sahip olmanın bir boyutudur. Cinsel şiddet olarak da ele alınabilecek tecavüz, ataerkil toplumsal yapıda kadın üzerinde kullanılan bir araç olarak ortaya çıkmaktadır. Peki, kapitalizm ile ilişkisi nedir?

Bu ilişkiye farklı açılardan yaklaşılabilir:

Birincisi; kapitalizm üretilen şeyi metalaştırma ve metalaştırdığı şeyi piyasada belli bir kar karşılığı kullanıma sunma karakterine sahiptir. Ama sadece üretileni meta haline getirmekle de sınırlı bir sistem değildir. Piyasanın ihtiyaçlarına göre şekillenen metalaştırma mantığı yeri geldiğinde sosyal ve kültürel alanda da bu özelliğini dışa vurur. Keza tarihsel süreçte ataerkil karakterine de dayanarak kadın bedeni üzerinde bir metalaştırma operasyonuna girişmiştir. Bugün bakıldığında hem kadın bedeninden ucuz iş gücü olarak faydalanılmakta hem de kadın bedeni cinsel bir metaya dönüştürülerek piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda kullanılmaktadır. Örneğin reklam filmleri kadının cinselliği öne çıkarılarak bir malı pazarlamak için kullanıldığının sayısız örnekleriyle doludur.

İkincisi; kapitalizm zora dayana bir sistemdir. Yine tarihsel süreçte burjuvazinin sermaye birikimi sağlamaya çalışırken zor kullandığını görmekteyiz. Militarist özelliği ile -ki bu da ataerkil özelliğine dayanmaktadır- yeri geldiğinde silahlı zor kullanarak, yeri geldiğinde kitleler üzerinde sosyal, hukuki, kültürel bir baskı kurarak sermaye birikimi sağlamaya yönelmiştir. İşte kapitalizmin bu iki özelliği, yani metalaştırma ve zora dayanma özellikleri, kadın bedeni üzerinde uygulanan cinsel şiddetin ya da tecavüzün temelini oluşturmaktadır.

Zora ve metalaştırmaya dayalı kapitalist sistem elinde bulundurduğu eğitim, medya vs. gibi araçlarla toplumsal yaşam üzerinde etkin bir pozisyonda kalmak ve böylelikle kitleleri de bu burjuva ahlak doğrultusunda şekillendirmek ister. Tecavüz, her ne kadar münferit bir kılıfa sokulmaya çalışılsa da bireylere empoze edilen bu zora ve metalaştırmaya dayalı ahlak anlayışı, kadın söz konusu olduğunda, zorun ve metalaştırmanın ortak zemininde, dışavurumunu yapmaktadır. Tecavüzü uygulayan birey, mağdur kadına o anlık bir kullanım aracı gözüyle bakar. Ayrıca o fiili gerçekleştirmesi için zaten zora başvurması gerekmektedir.

Kapitalizmin tecavüz ile ilişkisi bir de şu açıdan ele alınabilir; kapitalizm geleneksel aile yapısının devamı noktasında son derece isteklidir. Çünkü geleneksel ailede iş bölümü, kadının eve hapsedildiği ve ev içi emeğinin görmezden gelindiği, erkeğin ise evi maddi anlamda ayakta tuttuğu bir tabloya dayanmaktadır. Kadının bu rolünün devamını isteyen kapitalizm tecavüzü bir koz olarak kullanır. Evin dışının bir kadın için tehlikeli –tehlikenin içinde tecavüz de var- olduğu, kadının evinde kalması gerektiği yaygarasını her gün ve her gün yayma çabası gütmektedir. Bu, kadının maddi anlamda erkeğe bağlılığının devamı anlamını taşır ki kapitalizmin ataerkil özelliğine de denk düşen bir yaygaradır.

 

3) Türkiye’den Örnekler ve Örneklerin Sistemle İlişkilerinin Değerlendirilmesi:

Bu teorik bilgilerden sonra konuyu biraz daha somutlaştırmak için Türkiye’deki birkaç tecavüz olayıyla ilgili değerlendirmelerde bulunmak anlamlı olacaktır. Örneğin,

·        Yukarıda da değindiğimiz gibi kapitalizm kadının cinselliğini piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda kullanır. Reklam filmleri bu konudaki birçok örnekle doludur. Ama biraz daha güncele gelirsek son dönemde Türkiye’de dizilerde tecavüz sahnelerinin daha fazla reyting için kullanıldığını görmekteyiz. Daha günler öncesinden bu sahnelerin kara propagandası yapılır ve sonrasında yapılan değerlendirmelerle de tecavüz meşru kılınmaya çalışılır. Bu doğrultudaki kara propaganda, tecavüz davalarındaki “tahrik indirimi” anlayışı gibi, tecavüze “hak edenin uğrayacağı” çarpıtması üzerinden yapılır. Bu anlayış dekolte giyen kadının tecavüzü hak edeceği yönündeki bir profesörün açıklamalarıyla da örtüşen tarzdadır.

·         Yine kapitalizmin zora dayanan bir sistem olduğunu dile getirmiştik. Bu özelliği ile kapitalizm içinde diken-yani tecavüz-yetişen bir saksı görevi görmekte. Yine Türkiye’den örnek vermek gerekirse Siirt’te kız öğrencilere yapılanlar… Kamuoyunda uzun süre tartışılan olayda aralarında rütbeli askerlerin, okul müdürünün vb. bürokratik açıdan ileri gelenlerin kız çocuklarına uzunca bir süre tecavüz ettiği ortaya çıkmıştı. Tecavüzde bulunanların bürokratik konumları ve uzun bir süre bu bürokratik konumlarına dayanarak olayı gizli tutmuş olmaları sistemin özünü oluşturan zor kullanmanın tecavüz ile nasıl bütünleştiğinin önemli bir göstergesidir.

·        Yine Tekirdağ’da yaşanan bir olay var. Burada 18 yaşındaki bir üniversite öğrencisine yapılan tecavüzün aka bininde açılan davada zanlının tahliye edilmesine ilişkin mahkemenin tecavüzü meşru kılan gerekçesi irdelenecek bir gerekçedir. Mahkeme 18 yaşındaki kadının ailesine, zanlıya atfen “Evlenmek için yapmış, suçunu itiraf etti, samimiydi, salıverdik” dedi. Bu olay da Türkiye’de devletin tecavüze nasıl baktığının açık bir örneğidir. Yani zanlının zor kullanarak eylemde bulunmuş olması değil,  güya zanlıyı harekete geçiren niyet mahkemenin üzerinde durduğu noktadır ki bu yaklaşım “tecavüz eğer evlenmek maksadıyla yapılmışsa sorun yok” mantığına dayandırılarak eylem meşru kılınmaktadır.

·        Türkiye’de devletin meseleye yaklaşımı ele alınırken elbette ki sistemin yürütme organı konumundaki hükümetin de meseleye yaklaşımı irdelenmesi gereken bir yöndür. Kadın ve erkeğin eşitliğine inanmadığını söyleyen bir başbakanın Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı’nın tecavüz ile ilgili yaptığı “Avrupa’da da tecavüz var canım” yönlü açıklaması manidar bir söylemdir. Bu söylem Türkiye’de tecavüzün varlığının nedenlerini ve nasıl aşılabilirini hasıraltı eden, güya medeni açıdan bizden daha ileri olan Avrupa üzerinden tecavüzün varlığını olağanlaştıran bir söylemdir.

·        Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bir örnek daha vererek konuyu toparlamamız gerekiyor. Tecavüze çözüm olarak, Hüseyin Üzmez davasından sonra AKP’li iki kadın milletvekili Aşkın Asan ve Alev Dedegil tarafından hazırlanan bir yasayla gündeme sokulan kimyasal kastrasyon… Yani tıbbi müdahale ile tecavüzde bulunan kişinin cinsel uyarımının azaltılması… Tecavüzü tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak ele alan bu bakış açısı, sorunun ataerkil kapitalist sistemle ilişkisini inkar etmekte ve köklü bir çözüme uzak durmaktadır.

Örnekler, devlet zihniyetinin tecavüz olgusuyla nasıl ortaklaştığını ve bu zihniyetin tecavüz olgusunu pratiğiyle nasıl meşru kılmaya çalıştığını ortaya koymaktadır.

4) Çözüm;

Peki, sorunun çözümü noktasında neler yapılabilir? Meseleyi ideolojik ve pratik bazda olmak üzere iki boyutuyla ele almak sorunun çözümünü daha sağlam bir temele oturtacaktır.

İdeolojik yönden;

Tecavüzü ya da cinsel saldırıyı münferit olaylar olarak ele almak, kadın hakları açısından hümanist bir tavır takınmak ya da sorunun salt erkek cinsinden/erkeklikten kaynaklandığı gibi feminist bir bakış açısına sığınmak çözümün ayaklarının yerden kesilmesine neden olur. Sorun, içinde yaşadığımız ataerkil kapitalist sistemden kaynaklandığından cinsel saldırının çözümüne de ataerkil kapitalist sistemin geriletilmesi üzerinden yaklaşmak gerekmektedir. Haliyle atılacak her pratik adımın bu bakış açısına dayanması gerekir.

Pratik yönden;

·        Genel anlamda kadın örgütlenmesini ilerletmek gerekir. Kadın örgütlenmesinin ilerlemesi bu yöndeki hak ihlallerine karşı anında bir karşı tavrın ortaya konulmasının kanallarını açacaktır.

·        Kadın örgütlenmelerinin bu konu hakkında kapsamlı çalışmalar geliştirmeleri gerekir. Aksi takdirde “kaba bir kadın hakları savunuculuğu” refleksif karakterden yoksun olur.

·        Bir yandan Anayasa tartışmalarının gündemde olduğu, öte yandan güya bu sorunun çözümü için hadımın uygun görüldüğü bir süreçte bu konuda ve paralel konularda yasal düzenlemelerin yapılmasında müdahaleci bir tavır takınmak gerekir.

Cinsel saldırıya meşruluk kazandıran görsel ve yazılı medyadaki uygulamaların sona erdirilmesini ve bu konuyla ilgili bir denetim mekanizması geliştirmek gerekir.