“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

İşsizlik kader değil - İşsizler çaresiz değil

İşsizlik, genel olarak, “çalışabilir durumda olan nüfusun herhangi bir alanda istihdam edilememesinin bir sonucu” olarak tanımlanmaktadır. Sadece bu tanım bile, bizlere işsizliğin, kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkışıyla ve egemen bir toplumsal sistem haline gelişiyle arasındaki kopmaz bağı çarpıcı bir biçimde göstermektedir.

 

Bilimsel sosyalizmin kurucularından Karl Marx, işsizlikle kapitalist üretim sistemi arasındaki bu ilişkiyi tek bir cümle ile dahiyane bir şekilde özetlemiştir; “İşsizlik kapitalizmin yol arkadaşıdır.” Kapitalist üretim sistemi, nasıl ki işçiler var olmadan ve onların emeğini, alın terini satın alıp, sömürmeden yaşayamazsa, işsizlik ve işsizler olmadan da sömürüyü devam ettirip, yaşamını sürdüremez.

Elbette, kapitalist üretim sisteminin savunuculuğunu yapan çeşitli renklerden burjuva ideologları, iktisatçılar, bu gerçeği reddedip, işsizliğin kapitalist üretim sistemi içerisinde çözümüne ilişkin sayısız model, taktik ve strateji öne sürmüşlerdir. Bugün de sürmeye devam etmektedirler. Ancak, bunlar, hiçbir zaman işsizliğe çözüm üretemeyen, işçi sınıfına ve halka bir yararı olmayan, daha çok da gerçeklerin üzerini örtmek, bilinç bulanıklığı yaratmak üzere ortaya atılmış bir araba dolusu boş laftan öteye gidememiştir.

Kapitalist üretim sistemi içerisinde, çeşitli zamanlarda, özellikle de refah dönemi olarak adlandırılan süreçlerde, dünyada veya tek tek ülkelerde işsizlik oranlarında azalmalar görülmüştür. Durgunluk, bunalım ve kriz dönemlerinde ise, bunun tam tersi bir sonuçla, işsizliğin çığ gibi büyümesiyle yüz yüze kalınmıştır. Ancak kapitalist üretim sisteminin, ister genel olarak bütün dünyadaki evrimi ele alınıp incelendiğinde, isterse özel olarak tek tek ülkelerdeki seyri ele alınıp incelendiğinde açıkça görülecektir ki, işsizlik oranı, esas olarak artan eğilimli bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

Bunun içindir ki, kapitalist üretim sistemi içerisinde işsizliğe çözüm arayanlar, asla ve asla bu çözüme ulaşamamışlardır. İnsanlığa, kapitalist üretim sisteminin geride kalan bir kaç asırlık ömrü içerisinde işsizliğin sorun olmaktan çıktığı, çözüldüğü tek bir günlük, 24 saatlik bir zaman dilimi bile armağan edememişlerdir. Ulusal, bölgesel ya da 1. ve 2. Dünya Savaşı’nın, (iki büyük emperyalist paylaşım savaşının) hüküm sürdüğü savaş yılları da buna dahildir. Dahası, yakın ve uzak geleceğe ilişkin de, ücretlerin düzeyi ne olursa olsun, herkesin iş bulduğu, iş sahibi olduğu, bir diğer söyleyişle “tam istihdam”a ulaşıldığı bir dönemin var olacağı konusunda kağıt üzerinde bile bir iddia sahibi değildirler.

Marx’tan bir alıntı yaparak, kapitalist üretim sitemi ile işsizlik arasındaki yol arkadaşlığının nasıl bir şey olduğunun genel çerçevesine ilişkin yazacaklarımıza ilişkin son noktayı da koymuş olalım. Marx, günlük dilde genel olarak “işsizler ordusu” olarak adlandırdığımız nüfusu, “artı-nüfus” olarak adlandırıyor ve şunları yazıyor: “Büyük sanayiin izlediği kendine özgü yol, yani (daha küçük dalgalanmalarla kesilen) on yıllık devresel dalgalanma, ortalama canlılık dönemleri, yüksek yoğunlukta bir üretim, bunalım ve duraklama, yedek sanayi ordusunun ya da artı-nüfusun durmadan meydana gelmesine, bunun az ya da çok ölçüde emilmesine ve tekrar meydana gelmesine dayanır. Ayrıca sınai devresel dalgalanmaların çeşitli evreleri artı-nüfusu sağlar ve bunun yeniden-üretiminin en canlı ögelerinden birisi halini alır. (…) Demek oluyor ki, büyük sanayiin bütün hareket şekli, emekçi nüfusun bir kısmını, sürekli olarak, işsiz ya da yarı-işsiz insanlar haline getirmeye dayanıyor. (Kapital, 1. Cilt, S: 650)

A) KRİZ VE İŞSİZLİK

Kapitalist üretim sisteminin işsizlik ve işsizler olmadan yaşayamayacağını  gösteren canlı ve somut örneklerin çarpıcı bir şekilde yaşandığı günlerden geçiyoruz. Bunun en önemli nedenlerinde birisi, elbette ki, ABD’de başlayan ve kısa sürede bütün dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz ve sistemin bu krizden çıkış için uyguladığı politikalardır.

Kriz sürecinde varılacak en dip noktaya varıldı mı? Çöküşün yerini toparlanma almaya başlıyor mu? Durgunluk, daralma ve gerileme yerini yeniden canlanma ve büyümeye bırakmaya başlıyor mu?” vb. daha birçok soru etrafında süren tartışmalarla krizin seyri analiz edilmeye çalışılıyor. Ancak ortada, işçiler ve emekçiler açısından iyiye, olumluya doğru bir kıpırdanma olduğunu gösterir hiçbir somut değişiklik olmadığı açık. Zaten, krizden çıkışa ilişkin en olumlu değerlendirmeleri yapanlar bile, bunun işçilere, emekçilere yansımasının daha uzun süreceğini itiraf etmeden analiz yapamıyorlar.

Krizin yarattığı yıkım ve çöküşün hangi noktada olduğu ve önümüzdeki dönem ekonominin gidişatının dünya ve Türkiye açısından nasıl bir seyir izleyeceğine ilişkin ayrıntılı bir tartışma bu yazımızın hem kapsamı dışında, hem de daha çok yönlü bir incelemeyi gerektiriyor. Ancak, yaşanan kriz süreci ile birlikte, sadece işsizliğe ilişkin veriler üzerinden bile, kapitalist sömürünün katmerleştiği yeni bir döneme girildiğini söylemek abartı olmayacaktır. En azından kapitalist sistemin savunucularının bile dile getirmek zorunda kaldığı bir gerçek var; dünya ve Türkiye ekonomisine ilişkin kriz öncesinin genel ekonomik verilerinin (büyüme, istihdam, ücretler, gelir dağılımı vb.) rakamlarla ifade edilen düzeyi, artık önümüzdeki yıllar boyunca yeniden ulaşılması gereken hedef düzeyler durumundadır. Bugüne ve yakın geleceğe ilişkin bu durum tespiti bile, başlı başına, yaşanan ekonomik krizin faturasının bugüne kadar işçilere, emekçilere kesildiğini ve bundan sonra da kesilmeye devam edeceğini anlatıyor.

Yaşanan kriz ile birlikte katmerleşen sömürünün vardığı yeni boyutu ve işçilere, emekçilere kesilen faturayı, işsizlik çerçevesinde belli başlı temel yönleri ile maddeler halinde sıralayacak olursak şöyle bir tabloyla karşılaşırız.

1 – Krizle birlikte, dünya ve Türkiye açısından kronik işsizliğin taban oranları yeni bir seviyeye yükselmiştir. Kriz öncesi son on yılın işsizlik oranları, dünyanın neredeyse her tarafında ve Türkiye’de %10 ile 50’lere varan artışlar göstermiştir. Yani hemen hemen her ülkede “işsizler ordusu” ciddi oranda büyümüş ve bu durumun önümüzdeki birkaç yıl içerisinde iyiye doğru değişmesi beklenmemektedir.

Örneğin, “Euro Bölgesi” olarak adlandırılan Avrupa ülkelerinin oluşturduğu bölgede Temmuz-Ağustos ayı işsizlik oranının tarihi rekor kırdığı ve % 10 düzeylerinde gerçekleştiği açıklanmıştır.

Türkiye üzerinden rakamlarla duruma bakacak olursak ise şunu görürüz:

Türkiye’nin son yaşanan ekonomik kriz öncesi geride bıraktığı on yıl içerisinde (buna 2001 krizi dönemi de dahil) işsizlik oranları, resmi rakamlarla, yıllara göre % 9 – 12 (en düşük ve en yüksek) aralığında değişmektedir. Bugün ise, bu rakamların en düşük tabanı, resmi verilerle % 15 olmuştur. Elbette aklı başında herkes, bu rakamların gerçeği yansıtmadığı, oranların aslında daha yüksek olduğunu bilmektedir. Ancak resmi rakamlar bile Türkiye’de kronik işsizliğin kapsadığı nüfus oranının en az % 15 olduğunu söylemektedir ve bu, tamamen kapitalist sistemin işçilere ve emekçilere armağan ettiği yeni yaşam koşullarının bir göstergesidir. Nüfus artış hızı ile birlikte düşünüldüğünde, eğer kağıt üzerinde yapılması muhtemel rakam oyunlarını bir yana bırakırsak, bu asgari oranın, değil aşağıya düşmesi, yükselmesi daha büyük bir ihtimal durumundadır. (*)

2 – Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu tablo, sadece kronik işsizliğin yeni taban seviyesini göstermektedir. Ekonomiye hakim olan kriz koşullarının ne zaman tersine dönmeye başlayacağı konusunda burjuva iktisatçıların en iyimser öngörüleri bile 2012 yılını baz alırken, işsizlik konusundaki artışın durması konusunda herhangi bir takvim ortaya konulamamaktadır. Hükümetin son açıkladığı “Orta Vadeli Program” içerisinde 2009-2012 yılları için verilen ortalama işsizlik oranı öngörüsü %15 tir. Bu, krizle birlikte başlayan işten atmaların artarak devam edeceğinin somut bir işareti durumundadır. Hatta bazı burjuva iktisatçılar, krizin bundan sonraki seyrinin bir “işsizlik krizi” şeklinde devam edeceğini açık açık söylemektedir.

3 – Geçtiğimiz günlerde İstanbul Sanayi Odası (İSO), “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu - 2008” raporunu açıkladı. Sıralamada yer alan kuruluşlar oldukça dikkat çekici. 1. sırada TÜPRAŞ, 3. sırada FORD, 4. sırada ERDEMİR, 11. sırada İSDEMİR yer alıyor. TOFAŞ ve OYAK-RENAULT da, ilk on içerisinde yer alan kuruluşlar arasında. Kuruluşların isimleri ve sıralamaları artırılabilir, ancak esas dikkat çekici olan gerçeğin burada altını çizmek gerekiyor. Büyüklük ve kârlılıkla ilk 50 içerisinde yer alan kuruluşlar başta olmak üzere, 500 büyüklerin ortak yönü, kriz gerekçesiyle en çok işçi çıkaran, en fazla ücretsiz izin uygulaması yapan, ücretlerde % 35’lere varan kesintiler uygulayan kuruluşlar olmaları.

İSO’nun raporunun ayrıntılarında dikkat çeken bir gerçek de şu ki; ilk 50 kuruluşun, üretimden satışlardaki payları geçtiğimiz yıllara göre artıyor ve 500 büyük firmanın toplamının % 52’sini oluşturuyor. Şimdi sıkı durun, bu ilk 50’nin istihdam payları ise, üçte bir oranında, yani % 35’lere yakın bir düzeyde düşüyor. Büyük kapitalist firmalar, kriz sürecinde işçi çıkararak, istihdam paylarını azaltarak büyüyor ve kârlı hale geliyorlar. Tabii, krizin faturası da, esas olarak işçilere kesilmiş oluyor.

4 – Burada bir gerçeği daha hatırlatmak gerekiyor. İşçiyi ve ona ödediği ve asla emeğinin karşılığı olmayan ücreti temel bir maliyet unsuru olarak gören kapitalistlerin, kriz koşullarını da gerekçe göstererek, ilk yaptıkları tasarruf, istihdamdan olmaktadır. Kapitalistlerin en kolay vazgeçtiği şey, işçiler ve ücretleri olmaktadır. Dolayısıyla kapitalistlerin klasik savunusu olan, üretimi ve kârlarını artırdıkça yeni istihdam alanlarının açılacağı ve bunun da işsizliği sürekli azaltacağı iddiasının gerçekte nasıl büyük bir yalan ve ikiyüzlülük olduğu bir kez daha çarpıcı bir şekilde görülmüş oluyor. Kapitalistler, işsizliği artırarak büyüyor ve kârlı hale geliyorlar.

5 – Türkiye’de AKP hükümetinin ve Başbakan Tayip Erdoğan’ın, krize ilişkin başta “teğet geçme” yaygarası olmak üzere, krize ilişkin söyledikleri ve yaptıklarının, halkı değil de, patronları krizden koruduğunu bir kez daha görmüş oluyoruz. Bugüne kadar krize karşı tedbir olarak açıklanan teşvik paketlerinin, işsizliği azaltmak başta olmak üzere, işçilere, emekçilere ve halka hiçbir faydası olmazken, kapitalist işletmeler ve patronlar ihya ediliyor.

6 – Bugüne kadar kapitalist üretim teknikleri ve yöntemlerinde yapılan değişiklikler, kriz gerekçesi ile hızla bütün fabrika ve işyerlerine egemen kılınmakta ve çalışma hayatının bir parçası haline getirilmektedir. Taşeronlaştırma, esnek çalışma, sözleşmeli personel, Özel İstihdam Büroları’nın kurulması ve kiralık işçilik uygulamasın yaygınlaştırılması vb. birçok uygulama, krizle birlikte bütün bir çalışma hayatına egemen kılınmaktadır. Bu uygulamalar, artık işçinin ne zaman işi olan ve çalışan bir durumda, ne zaman işsiz olacağını belirsizleştirmektedir. Burada karşımıza yeni bir durum daha çıkmaktadır. O da, gizli işsizliğin, artık çalışma hayatının bütününe hükmetmesi gerçeğidir. Kağıt üzerinde sürekli bir işi varmış gibi görünen bir işçi, artık aynı zamanda bir işsiz durumundadır.

7 – İşsizlik oranının en yüksek olduğu kesimin başında üniversite mezunları gelmektedir. Yapılan araştırmalar, üniversite mezunları arasındaki işsizlik oranının % 30 lar seviyesine vardığını gösteriyor. Bu veri iki temel gerçeğinde ifadesi durumundadır.Birincisi, Türkiye’de yüksek öğrenim görmek, üniversite mezunu olmak, gençlerin geleceği kazanma ve yarınlarını güvence altına alma konusunda neredeyse pratik açıdan bir anlam ifade etmemektedir. Yüksek öğrenimin bir sınıf atlama basamağı olma özelliği hemen hemen kalmamıştır. İkincisi ise üniversite gençliğinin ve mezunlarının bu kaderden kurtulmasının yolu, kendi geleceklerini işçi sınıfının ve emekçilerin geleceğiyle birleştirmesinden geçmektedir. Çözüm bireysel kurtuluş arayışlarında değil, işçi sınıfının ve emekçilerin kaderiyle birleşen bir gelecek mücadelesindedir.

B) İŞSİZLER; YEDEK SANAYİ ORDUSU HER GEÇEN GÜN BÜYÜYOR

Yukarıda belli başlı yönleri ile ortaya koymaya çalıştığımız kronik işsizlik tabanındaki yükseliş, aynı zamanda “işsizler ordusu”nu da büyütmüştür ve büyütmeye devam etmektedir. Bu da, aynı zamanda, kapitalistlerin elinin altında sömürülmeye hazır sürekli bir yedek sanayi ordusunun artarak bulunmasına neden olmaktadır.

Burada, “işsizler ordusu”nun (Marx buna artı-nüfus diyor) nasıl bir yedek sanayi ordusu oluşturduğuna ilişkin Marx’ın bir tespitini hatırlamakta yarar var: “Emekçi artı-nüfus, birikimin ya da kapitalist temele dayanan zenginliğin gelişmesinin zorunlu bir ürünü olduğu gibi, tersine olarak da, bu artı-nüfus, kapitalist birikimin kaldıracı ve hatta bu üretim biçiminin varlık koşulu halini de alır. Bu artı-nüfus, her an el altında bulunan yedek bir sanayi ordusu oluşturur ve bu ordu, tıpkı bütün masrafları sermaye tarafından karşılanarak beslenen bir ordu gibi, tümüyle sermayeye aittir. Fiili nüfus artışının sınırlarından bağımsız olarak, bu artı-nüfus, sermayenin kendisini genişletme konusunda değişen gereksinmelerini karşılamak üzere, daima sömürülmeye hazır bir insan malzemesi kitlesi yaratır. (Kapital, Cilt 1, Sayfa: 649)

İşsizler ordusunun büyümesi, aynı zamanda yedek sanayi ordusunun da büyümesi demektir. Yaşanan ekonomik krizin işsizlik bağlamındaki en önemli sonuçlarından birisi de bu olmuş ve Türkiye’de yedek sanayi ordusu da kriz öncesi döneme oranla yarı yarıya büyümüştür. Hatta otomotiv, metal-beyaz eşya, elektronik vb. belli başlı sektörlerde faaliyet sürdüren büyük kapitalist işletmelerin her birinin etrafında, sayıları binlerle, on binlerle ölçülen bir işçi-işsiz pazarı oluşmuştur. Bu işçi pazarlarında, her an iş bulmayı ya da işe çağrılmayı bekleyen bir yedek sanayi ordusu kitlesi vardır.

İSO raporunun ortaya koyduğu verilerden bu açıdan da sonuçlar çıkarmak mümkündür. Bugün, FORD, OYAK-RENAULT, TOFAŞ, ERDEMİR, İSDEMİR, TÜPRAŞ, MERCEDES-BENZ, PİRELLİ, BRİSA, ARÇELİK-BEKO vb. daha birçoğunu sayabileceğimiz kapitalist işletmelerin etrafında, dün var olan ve kapıda bekleyen on binlerce, yüz binlerce işsiz ordusuna, kriz süreciyle birlikte binlerce yeni işsiz eklenmiştir.

Burada kapitalist patronların, bu yedek sanayi ordusunu nasıl, çalışan işçilere karşı kullandığı, aralarında rekabeti körükleyerek, sömürüyü artırmanın ve sistemi ayakta tutmanın bir dayanağı haline getirdiği gerçeğiyle de yüz yüze geliyoruz. Elbette, işsizler ordusunun, bir yedek sanayi ordusu olarak, henüz işini kaybetmemiş olan milyonlarca işçi ve emekçiye karşı bir silah olarak kullanılıp, kapitalist sömürü sisteminin kendisini yeniden üretmesinin bir dayanağı olarak şekillenmesi, kapitalist üretim ilişkileri kadar eskidir. Ancak, görüyoruz ki, kriz süreçlerinde kapitalistlerin bu tutumu had safhaya ulaşmaktadır.

C) DENETLENEBİLİR, YÖNETİLEBİLİR İŞSİZLİK

Kriz süreci ile birlikte işsizlik konusunda sıkça duyduğumuz ve özellikle burjuva iktisatçılardan tarafından çok matah bir keşifmiş gibi dillere pelesenk edilen kimi nitelemeler, “açılımlar” da yapılmaktadır. “Denetlenebilir işsizlik”, “kontrol edilebilir işsizlik” ya da “yönetilebilir işsizlik” adı altında gündeme getirilen burjuva iktisadın bu “yüksek açılımları”nın kısaca da olsa üzerinde durmakta yarar var.

İşsizlik kavramının başına getirilen “denetlenebilir”, “kontrol edilebilir”, “yönetilebilir” gibi kavramlarla yapılan bu “yüksek iktisadi açılımlar”a, yaklaşık son on yıldır, yoksulluk konusundan da kulaklarımız aşina durumdadır. Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Bankası (DB) başta olmak üzere, çeşitli emperyalist birlik ve platformların kalkınma veya yoksullukla mücadele programları adı altında yürüttükleri çalışmaların sonucu, yoksulluk kavramanın başına aynı veya benzer kelimeler getirilerek adeta “sihirli formülasyonlar” yapılmaktadır. Krizin damgasını vurduğu son birkaç yıllık süreç, benzer bir yaklaşımın işsizlik konusunda da gündeme getirilmesine neden olmuştur.

Bu tür kavramsallaştırmalarla ifade edilen yaklaşım, bir yanı ile, dünya ve Türkiye’deki yüz binlerce yoksul ve işsizle bir anlamda dalga geçmekte, alay etmektedir. Ancak bundan daha önemlisi ve çarpıcı olanı ise, bu yaklaşımların aslında, kapitalist-emperyalist devletlerin ve onların hizmetkarı burjuva iktisatçı takımının ağzından yapılan bir itirafı, bir gerçeğin zorunlu dile getirilişini de içermesidir.

Bugüne kadar, genel olarak işsizliğin aslında ne büyük bir sorun olduğunu ve bunu ortadan kaldırmak için sürekli bir fikri ve pratik çaba içerisinde olduklarını söyleyerek, milyarlarca işçi ve emekçiyi aldatanlar, bu yaklaşımlarıyla gerçek niyetlerini açık açık dile getirmektedirler.

Birincisi, kapitalistlerin ve burjuva iktisatçıların, kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıktığı gündem bu yana geçen birkaç asırlık tarih boyunca, işsizlik konusunda bulabildikleri en iyi çözüm ve varabildikleri en ileri noktanın bu olması, oldukça çarpıcı ve öğreticidir.

İkincisi ise, bu yaklaşımda, işsizlik kelimesi, aynı zamanda işsizler anlamında da kullanılmaktadır. Dolayısıyla ortaya atılan kavramalar bir kez de işsizler kelimesinin başına getirilerek okunmalıdır. “Denetlenebilir işsizler”, “kontrol edilebilir işsizler”, “yönetilebilir işsizler” vb. vb..

Bu da, kapitalistlerin ve burjuva iktisatçıların, asla, gerçek anlamda işsizliğe çare bulmak ve milyarlarca işçiyi, emekçiyi işsizliğin pençesinden kurtarmak diye bir dertlerinin olmadığını açık ve somut olarak göstermektedir. Kapitalist sistem ve onun savunucularının asıl derdi, kendileri için büyük bir sömürü ve kâr kaynağı olan işsizlerin, gerçeğin bilincine varıp, kendi talepleri için eyleme geçip, mücadele edip, örgütlendiklerinde, aynı zamanda ne büyük bir tehlike olacaklarını bilmeleridir. Bunun için de, bu yaklaşımlarıyla, işsizlerin denetlenebilir, kontrol edilebilir ve yönetilebilir bir konumun dışına çıkmamalarını nasıl sağlayacaklarının formülleri üzerinde durmaktadırlar, bunun için çalışıp, kafa yorup, formüller üretmektedirler.

Biz, bugün için işsizliği belki tamamen ortadan kaldırmayacak, ancak en azından sorun olmaktan çıkaracak bir dizi talebi ve atılabilecek somut adımı hatırlatıp, bunların gereğinin neden yapılmadığını sorarak, durumu biraz daha anlaşılır kılmaya çalışalım.

* Kriz gerçekçe gösterilerek gündeme getirilen işten atmalar yasaklanmalı, bugüne kadar atılan işçiler geri alınmalıdır.

* Zorunlu ücretsiz izinler ve kriz gerekçesi ile gündeme gelen ücret kesintilerine son verilmelidir.

* Çalışma saatleri, ücretler düşürülmeden, günlük altı saate indirilmeli, hafta sonu çalıştırma yasaklanmalıdır.

* Asgari ücret yoksulluk sınırında olmalı ve vergiden muaf tutulmalıdır.

* İşsizlik sigortasının alt sınırı açlık sınırı düzeyine çıkarılmalı, işsizlik sigortasından faydalanmanın önündeki bütün engeller kaldırılmalı, işsizlik sigortasından faydalanma süresi uzatılmalı ve fonda biriken paranın (40 milyar TL civarında olduğu belirtiliyor) “kriz önlem paketleri” adı altında yağmalanmasına son verilmelidir.

* Eğitim ve sağlık hizmetleri parasız olmalı, hiçbir sınırlama getirilmeksizin, herkes sosyal güvence altına alınmalıdır.

* Kadınlar, gençler ve mesleksiz işçiler için meslek edindirme kursları açılmalı, kurs sonrası için istihdam koşulları sağlanmalıdır.

Talepler daha da çoğaltılabilir. Ancak bu kadarı karşısında bile, kapitalistlerin, onların çıkarlarını savunan hükümetlerin ve sözüm ona işsizliğe çare bulmak için gece gündüz durmadan kafa patlatan burjuva iktisatçıların şaşkın ve korku dolu itirazlarını duyar gibi oluyor insan. Ve bu tutumlarıyla da, kendilerini ve gerçek niyetlerini hemen ele veriyorlar. Yani bir kez daha vurgulayacak olursak, gerçek niyetleri, işsizliğin değil, işsizlerin denetlenebilir, kontrol edilebilir ve yönetilebilir olmalıdır. Ötesi ikiyüzlülük ve sahtekarlıktan ibarettir.

Bütün bunlar, “krizin giderek bir işsizlik krizine dönüşebileceği, bunun yaratacağı kötü sonuçlar konusunda dikkatli olunması gerektiği, olası sosyal patlamaların mutlaka önlenmesi ve bunun için gerekli tedbirlerinin alınmasının zorunluluğu” gibi, krizle birlikte kapitalistler ve burjuva ideologlar tarafından sıkça dile getirilen ve tartışılan konularla birlikte ele alındığında, durum, moda deyimiyle daha “şeffaf” ve anlaşılır olmaktadır.

Yazımızın buraya kadarki bölümünde, belli başlı yönleri ile güncel durumdan kalkarak, işsizliğin esas olarak bir kader olmadığını anlatmaya çalıştık. Özellikle AKP hükümetinin kriz ve işsizlik karşısında “biz elimizden geleni yapıyoruz ötesi Allahın bileceği iş” cümlesiyle özetlenebilecek söylem ve politikalarına karşı bazı temel gerçekleri hatırlatma ihtiyacının bir ürünüydü bu. Bu açıdan son bir hatırlatmada daha yapalım ve bildiğimiz kadarıyla işsizlik ve işsizlerin mutlak varlığı konusunda tanrının bir emri veya dahli olmadığını belirtelim.

Yazımızın bundan sonraki bölümünde ise, işsizlerin çaresiz olmadığını ana hatlarıyla ele almaya çalışacağız.

D) “İŞSİZLER ORDUSU” İŞÇİ SINIFININ BİR PARÇASIDIR

İşsizler, kapitalist üretim sisteminin tarihi boyunca, esas olarak işçi sınıfının bir parçasıdırlar. Bu durum, günümüz açısından daha da somut görülebilecek, kavranabilecek bir hal almıştır.

Kapitalist sistemin egemenliği koşullarında, bir işçinin, herhangi bir alanda istihdam edilmiş olması ile işten atılıp, işsiz kalması arasında sınıfsal açıdan bir kategorik farklılaşma yoktur. İşçiler, çalışınca işçi sınıfının bir parçası, işten atılınca ise, işçi sınıfının dışında, “işsizler sınıfı”nın üyesi olmazlar. Çünkü kapitalist sistemde böyle bir sınıf yoktur ve işçi sınıfı; herhangi bir alanda iş bulup çalışanlarla, işsiz olanların toplamından oluşur. Dün herhangi bir işte çalışıp bugün işsiz kalan ya da bugün işsiz olup yarın bir iş bulup çalışan durumunda olan işçilerin sayısız örneklerini günlük hayatımız içerisinde sıkça görmekteyiz.

Bunun son örneğini, Türk-İş'in oluşturduğu "Krize Karşı Emek Masası"nın yaptığı araştırmalar ışığında açıkladığı verilerde de görmek mümkündür. Bu araştırmaya göre, sadece kriz gerekçesi ile Şubat 2009’a kadar işten atılan sendikalı işçi sayısı 42 bindir. Ve bu on binlerce işçi, esas olarak otomotiv-metal, çimento-seramik, tekstil ve gemi yapımı sektörlerinde işten atılmışlardır. Şimdi bu on binlerce işçinin, işçi sınıfının bir parçası olmaktan çıktığını söyleyebilir miyiz? Dahası, böyle söylemek kimin, ne işine yarar?

Günümüzde, kapitalist üretim sistemine hızla hakim olmaya başlayan taşeronlaştırma, sözleşmeli personel, esnek çalışma, kiralık (ödünç) işçilik, mevsimlik ve geçici çalışma vb. adı altında uygulanan yöntemlerin, artık işçilerin ne zaman bir işi olup çalışacağını, ne zaman işsiz kalacağını neredeyse tamamen belirsizleştirdiği gerçeği de dikkate alındığında, işçi sınıfı içerisinde işçi-işsiz ayrımı yapmanın neredeyse anlamsız olduğunu söylemek, bir gerçeği ifade etmek olacaktır. Bu gerçeğin farkına varmak, işçi sınıfının ve onun ayrılmaz bir parçası olan işsizlerin mücadele ve örgütlenmesi açısından tayin edici bir öneme sahiptir.

Bu koşullarda kimilerinin bilerek ya da bilmeyerek, işsizleri, işçi sınıfının dışında bir toplumsal kategori hatta bir sınıf gibi tanımlamalarının, hatta onlara ayrı bir sendika kurmaya kalkmalarının iyi niyetli, anlaşılır veya hoş görülebilir bir tarafı yoktur. Çünkü, işçi sınıfının iki büyük bileşeninin konumuna ilişkin durum tespiti yapmanın ötesinde böyle bir ayrıştırma yapmanın, “işsizler ordusu”nun, işi olan sınıf kardeşlerine karşı bir rakip olarak kullanılmasının, sınıfın birliğinin bölünmesinin ve bir bütün olarak güçsüz duruma düşürülmesinin ötesinde hiçbir şeye hizmeti olmaz. Bu da, olsa olsa, kapitalistlerin, onların hükümetlerinin ve burjuva iktisatçıların bir hesabı ve uğraşı olabilir.

E) İŞSİZLERİN MÜCADELESİ, ÖRGÜTLENMESİ VE SENDİKALAR

Yaşanan ekonomik krizin faturasının ödememek için, işçilerin, emekçilerin, sendikaların, henüz sınırlı da olsa, belirli bir bölümünün bir süredir mücadele çabası içerisinde olduğu bilinmektedir. Bu mücadelenin ilerletilmesinin önemi ve bunun için yapılması gerekenler ayrı bir yazı konusudur. Dergimizin daha önceki sayılarında bu çerçevede çeşitli yazılar yer almıştır ve elbette yeni sayılarında da yer almaya devam edecektir.

Biz, yazımızın bu son bölümünde, yine işsizliği merkeze alarak, işçi sınıfının, emekçilerin ve sendikaların mücadelesinin belli başlı yönlerine değinip, işsizlerin örgütlenmesi konusunda temel birkaç hususun altını çizeceğiz.

Gelinen noktada, işçi sınıfının, emekçilerin ve sendikaların, ekonomik krizin faturasını ödememek için yürüttükleri ve yürütecekleri mücadelenin merkezinde yer alması gereken konuların ve taleplerin başında, işsizlik ve işsizliğe karşı öne sürülecek talipler gelmektedir. Bu taleplerin belli başlı olanlarını yukarıda sıraladığımız için burada tekrar etmeyeceğiz. Ancak bu taleplerin şu veya bu düzeyde hayat bulabilmesi için, işçi sınıfının, sadece işten atılan veya krizden önce de işsiz olan bölükleriyle sınırlı bir mücadele ufku elbette eksik ve yeterli değildir. Kaldı ki, yazımızın daha önceki bölümlerinde, işsizliğin bütün bir işçi sınıfının, emekçilerin ve onların örgütleri olan sendikaların bir sorunu olduğunu ve esas olarak da, sınıfın, işçisiyle, işsiziyle bütün bir ana gövdesinin mücadele etmesiyle belirli bir yol alınabileceğinin altını ısrarla çizdik. Onun için, burada, işsizliğe karşı mücadelenin sadece işsizlerin sorumluluğu olmadığını bir kez daha hatırlatmakla yetineceğiz.

Elbette, işsizliğin yarattığı yıkımı ilk elden ve doğrudan yaşanan kesim olarak, işsizlerin, bu mücadelenin dinamik gücü olması gerekir. Bugüne kadar sınırlı da olsa ortaya çıkan mücadele deneyimi, zaten bu özelliği taşımaktadır. Bu mücadele içerisinde çeşitli iş kollarından işten atılan işçiler, sınırlı sayıda katılımlarla da olsa, çeşitli dayanışma grupları, birlikleri oluşturmuşlar, tepkilerini ve taleplerini dile getirmişler, iş mahkemelerinde toplu davalar açmışlardır. Az sayıda sendika merkezi ve şubesi de, bu mücadele içerisinde, işten atılan işçilerin, işsizlerin mücadelesinin içinde ve yanında olmuştur.

Ancak, gerek kriz öncesinde, gerekse kriz sürecinde işsiz olan ve işten atılan işçiler içerisinde hakim olan eğilim, durumu kabullenme ve daha çok bireysel çözüm arayışlarına yönelme eğilimidir. Bunun için de, ne yapabileceğinin ve neleri değiştirebileceğinin farkında olmamaktan kaynaklı olarak yaşanan çaresizlik duygusunun kuşatması altında, bireysel çıkış yolları aramakla uğraşmaktadırlar.

Bu koşullarda, bu tabloyu değiştirmek için atılmış en küçük adım bile oldukça değerlidir. Dolayısıyla, işten atılmış işçilerin, diğer işsiz sınıf kardeşleriyle de birleşerek mücadeleyi büyütmeleri, mücadele içerisinde oluşturdukları dayanışma grubu, birliği, platformu adı altında örgütlenmelerini güçlendirme ve yaygınlaştırmaları güncel bir ihtiyaç durumundadır. Dahası, bu örgütlenmelerin mücadele içerisinde ihtiyaca bağlı olarak, az çok kitle temeli oluşan her yerde yasal derneklere dönüşmesi de sürekli gündemde olmalıdır.

Ancak, bütün bunların yanı sıra işsizliğe karşı mücadele ve işsizlerin örgütlenmesinde sendikaların tayin edici bir rolü olduğu da açıktır. Ancak, bugün sendikalar, üzerlerine düşeni yapmaktan uzak bir tutum ve anlayış içerisindedir. Hatta bugün hakim sendikal çizgi, işçileri ve onların işsiz kesimlerini mücadeleye seferber etmek ve örgütlemek yerine işbirlikçi ve uzlaşmacı politikalarla sermayenin yanında yer almaktadır. İşsizlerin işçi sınıfının bir parçası olarak örgütlenip mücadeleye seferber edilmesi konusunda az çok kaygı duyan herkes, esas olarak bu durumu da değiştirecek bir eylem içerisinde olmak durumundadır.

1 - Sendikaların en temel sorumluluklarından birisinin işçiler arasındaki rekabete son vermek olduğu gerçeği, mücadelenin hemen her aşamasında yeniden ve yeniden görülmektedir. İşçiler arasında kışkırtılan rekabet, elbette ki, çok çeşitli nedenlere dayanmaktadır. Günümüzde bunların en önemlilerinden biriside işsizliktir. Kapitalistler işsizliği ve işsiz kitleleri, sınıfın birliği ve mücadelesine karşı kendi amaçları için kullanma politikası izlemektedir. Dolayısıyla, bu rekabete son vermek için atılacak adımların başında, işsizlerin örgütlenmesi gelmektedir. Bu, günümüz açısından, bir anlamda, sınıfın birliğinin sağlanmasının da ön koşuludur. Sendika yönetimleri, her düzeyde, bu gerçeğin bilinciyle hareket etmek ve bunun gereğini yapmak durumundadır. Aksi taktirde, işsizlik konusunda söyledikleri iyi şeylerin veya hazırladıkları sayfalar dolusu raporların hiçbir anlamının olmadığı defalarca ve defalarca görülmüştür.

2 - Son birkaç yıldır, kriz nedeni ile güncellik ve aciliyet kazanan işsizlerin örgütlenmesi konusu her gündeme geldiğinde, bir “işsizler sendikası”nın kurulması tartışması, şu veya bu düzeyde yeniden canlanan bir tartışma olmaktadır. Son zamanlarda, DİSK başta olmak üzere, TÜRK-İŞ ve bağlı sendikalar arasında bir “işsizler sendikası”nın kurulması sesleri yeniden yükselmektedir. Bu yaklaşımın, sendika yönetimlerinin görev savmasından başka bir anlamı yoktur. Böyle bir girişimin, işçi sınıfına ve onun mücadelesine değil, sisteme ve patronlara hizmet edeceğini söylemek haksızlık değildir, bir gerçektir. Sendikalar sınıf örgütleridir ve işçi sınıfının bir parçası olan işsizlerin de mücadele merkezleri olmak zorundadırlar.

Kapitalist sistemin işsizlik ve işsizler konusundaki genel ve güncel durumuna ilişkin olarak yazı boyunca dikkat çektiğimiz temel noktalar bile, “işsizler sendikası” gibi bir örgütlenmenin, bırakın anlayışı, pratik olarak örgütlenmesinin bile mümkün olmadığını göstermektedir. Esnek çalışma, taşeronlaştırma, sözleşmeli çalışma, ödünç (kiralık) işçi vb. uygulamaların egemen olduğu üretim hayatında, zaten işsiz olan veya işten atılan işçileri “işsizler sendikası”nda örgütlemek gibi bir anlayış fanteziden öteye gitmez.

3 – Bugün açısından mevcut sendikal yasaların işsizleri sendikalarda örgütlemeye, üye yapmaya müsaade etmediği gibi bir gerekçe öne sürülebilir. Böyle bir gerekçenin altında yatan sendikal anlayış için çok şey söylemek (kendini yasal sınırlara hapsetmek, devlet sendikacılığı yapmak, aidat sendikacılığı yapmak, kendisini üyeleriyle sınırlamak vb.) mümkündür. Ancak bırakalım bunları, “işsizlik sendikası”nın da yasal temelleri yoktur. Bundan bahsedenler, fiili sendikacılıktan, yasaları zorlamaktan söz etmektedir. Öyleyse, bunu yapacak olan, işsizlerin, işkolu ayrımı ve yasal sınırlar gözetilmeden sendikalarda örgütlenmesini, hatta üye olmalarını sağlamak, işten atılanların sendika üyeliğini düşürmemek gibi bir tutum takınarak, fiili bir durum yaratıp, yasaları zorlamayı düşünmez ya da yapmaz. Dahası bütün olanaklarını seferber edip, işsizlerin sendikalar bünyesinde veya dernek vb. çatı altında örgütlenmesi için harekete geçmez. Böyle bir tutum ve anlayış, diğerine göre daha pratik, gerçekçi ve sınıfın birliğini güçlendiren bir tutum ve anlayıştır.

4 – Krizle birlikte daha da çarpıcı olarak görülen bir gerçek vardır. İşten atılmalara karşı mücadele, aynı zamanda, işsizliğe karşı mücadeleyle birlikte verilmek zorundadır. Sendikasız, sigortasız çalıştırmaya karşı mücadele, taşeronlaştırmaya, esnek çalışmaya, sözleşmeli çalışmaya karşı mücadele, işsizliğe karşı mücadeleyle birlikte verilmek zorundadır. Eğer gerçekten bunlara karşı mücadele edip, işçilerin birliğini ve örgütlenmesini sağlamak için çalışıyorsan, işsizlerin sendikalarda örgütlenmesini de sağlarsın. Bu mücadelenin gereğini yapmayıp, sonrada “işsizler sendikası” kurmaktan bahsediyorsan, sınıfı aldatmaktan başka bir şey yapmıyorsun demektir.

5 – Kriz sürecinde işten atılanlar başta olmak üzere, genel olarak işsiz kitleler içerisinde sendikaların kendilerine sahip çıkması, yol göstermesi ve birleştirmesi beklentisi olabildiğince yaygındır. İşten atılmış veya daha önceden beri işsiz olan bir grup işçiyle konuşan her insan az çok bu gerçeği gözleyebilecektir. Dahası, bugün sendikaların bu beklentiye karşılık verme düzeyinin oldukça geri olması, bu beklentinin, sendikalara karşı tepkiye, öfkeye dönüştüğünü de gözlemlemek mümkündür. Bu koşullarda sendikaların, işçilerin, işsizlerin bir bütün olarak aileleriyle birlikte bir araya geldiği, birleştiği mücadele merkezleri olması şarttır. Bugün sendikalara hakim olan bürokratik yapı elbette bunun önündeki en büyük engel durumundadır. Ancak “lanet olsun” deyip, sırt dönülecek, bırakılıp gidilecek bir tutumunda işçi sınıfına bir yararı yoktur. Sınırlı sayıdaki örgütlü işçiler, örgütsüz işçiler ve işsizler ordusu hep birlikte hem talepleri için birleşip mücadele edecek, hem de kendi mücadele örgütlerini yeniden kazanacaklardır. Başkaca bir çıkış yolu bugün için yoktur.

İşsizlerin örgütlenmesi ile sendikal tutum ve anlayış arasındaki bağ konusunda çok şey söylenebilir. Ancak bu, varılacak sonucu değiştirmeyecektir. Esas olan, işsizlerin örgütlenmesinin, sendikaların bir yan faaliyeti değil, sınıf örgütleri olarak, asli faaliyetleri olduğunun görülmesi ve bütün muhataplarının bunun gereğini yapmasıdır.

Yıllardır işsiz olan ya da işten atılarak işsiz kalan yüz binlerce, milyonlarca işçi için, işsizlik kader olmadığı gibi, çaresiz de değillerdir.

+++++++++++++++++++++++++++++++++

* Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun, üçer aylık dönem halinde her ay açıkladığı Hane Halkı İşgücü Anketi"nin Mart, Nisan, Mayıs 2009 dönemi sonuçlarına göre, geçen yılın aynı dönemine göre işsizlik oranı yüzde 14.9"la 5 puan artarak 3 milyon 618 bine yükseldi. Türkiye'de tarım dışı işsizlik oranı ise geçen yılın aynı dönemine göre 5,9 puanlık artışla % 18,2 seviyesine ulaştı.

Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK)’in yayınladığı  İşgücü Piyasası Bülteni’nde ortaya konan veriler ise durumun TÜİK’in verilerinden daha kötü  olduğunu gösteriyor. TİSK’in verilerine göre geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 24.7 ve bu oran 6 milyon 565 bin kişiye denk düşüyor. Klasik tanıma (yazının başında yapılan tanım) dayalı işsiz sayısındaki 12 aylık artış oranları ise, Türkiye’de % 55.1, Dünya’da yüzde 23.5, gelişmekte olan ülkelerde % 19, gelişmiş ülkelerde ise % 46.9.