“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kriz vurguncuları – 4

Türkiye’de kriz ortamından nemalanan ya da krizi fırsata dönüştüren sermayeleri ele alırken bankalar için ayrı bir sayfa açmak gerekiyor. Gerçekten de Türkiye’de bankalar, sanki genel bir kriz yokmuş gibi, kârlarını  büyük ölçüde arttırdılar: 2009 yılı Haziran ayı itibariyle bankacılık sektörünün toplam kârı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 32.6 artarak, 11 milyar TL düzeyine ulaştı. Kapitalist dünyada birbiri ardına banka iflasları yaşanmasına ve kriz öncelikle finansal alanda başlamasına rağmen, Türkiye coğrafyasında bankalar bu durumdan pek fazla etkilenmemiş görünüyorlar.

 

KRİZ VE TÜRKİYE BANKACILIK SEKTÖRÜ

Doğal olarak, krizin bankacılık sektörüne henüz uğramamış olmasının  çeşitli nedenleri var. İlk başta, genellikle vurgulandığı gibi, Türkiye’de 2001 krizinden sonra bankacılık sisteminde yaşanan ‘reform’ süreci ile verimsiz çalışan bankaların zaten tasfiye edilmiş olduğu ve yeni düzenlemelerle birlikte bankaların daha sağlam bir yapıya kavuştuğu söylenebilir. Örneğin, Türkiye bankacılık sisteminde (Ekim 2008’de yüzde 17 ve şimdilerde yüzde 19 civarında olan) sermaye yeterlilik oranı, diğer ülkelerde gözlenen ortalamalardan daha yüksek durumda. Ayrıca, her ne kadar 2002-2008 arasında bankaların varlıkları içerisinde kredilerin payı yüzde 23’ten yüzde 50’ye yükselmişse de, milli gelire kıyasla kredilerin hacmi halen diğer ülkelere kıyasla epey düşük (aynı dönemde, toplam krediler içinde riski göreli olarak daha az olan bireysel kredilerin –tüketici kredileri ile kredi kartlarının– payı da yüzde 16’dan yüzde 32’ye çıktı). Dolayısıyla, hem toplam kredi hacminin göreli olarak küçük olması hem de kredilerin yapısı nedeniyle, bankalar açısından şimdilik büyük bir kredi riski yok gibi. Yine, 2001 krizini önceleyen dönemde büyük boyutlara ulaşan, döviz üzerinden alınan borçların TL cinsinden Hazine kağıtlarına yatırılması ile ortaya çıkan (döviz kuruna bağlı)açık pozisyon riski de, günümüzde çok daha sınırlı bir ölçekte. Bu tür emniyet sübaplarının yanı sıra, Türkiye’de bankaların dünya finans piyasalarını allak bullak eden yeni tar z karmaşık finansal araçlara (türev ürünlere) fazla bulaşmamış olması da ilave bir koruma sağlıyor. Kısacası Türkiye bankacılık sistemi, kısmen daha önceden yaşadığı kriz ve geçirdiği dönüşüm nedeniyle, kısmen de ölçeğinin küçüklüğü ve ‘acemiliğine’ bağlı olarak uluslararası finansal piyasalarda sakınımlı davranması nedeniyle, diğer kapitalist ülkelerin sistemlerine kıyasla gerçekten de daha korunaklı durumda. Nitekim krizin başladığı günlerde Türkiye’de bankaların likidite yeterliliği, BDDK’nın istediği asgari yüzde 100’lük oranın çok üzerinde ve yüzde 160 seviyesinde idi. Böylece bankalar, kriz dönemine yaklaşık 240 milyar TL net likidite fazlası ile girdiler ve belirgin bir sarsıntı yaşamadılar.

İkinci olarak, bankalar bizzat kriz ortamından kaynaklanan gelişmelerden yarar sağladılar. Verdikleri krediler genelde uzun vadeli, topladıkları mevduat ise kısa vadeli olduğu için (nitekim kriz döneminde mevduatların ortalama vadesi bir ayın altına indi), faiz oranındaki düşüşleri mevduat faizlerine anında yansıtabildiler. Merkez Bankası’nın faiz oranını aşağı çekmeye başlamasıyla, yüksek faizle uzun vadeli Hazine bonoları alan bankalar, mevduata verdikleri faizi hızlı biçimde düşürerek, iki faiz oranı arasındaki farktan büyük kârlar elde ettiler. Devlete yüzde 20-22 faizle uzun vadeli borç vermiş durumdayken, halktan topladıkları mevduata yüzde 8-10 faiz vererek tatlı paralar kazandılar. Benzer nitelikte bir diğer avantaj da, kredi faiz oranları ile mevduat faizleri arasındaki farkın 2008 yılı son çeyreğinden itibaren hızla arttırılması ile ortaya çıktı. Kredi faiz oranları, mevduat faiz oranlarının iki katına, yüzde 20-25’lere çekildi. Bu gelişmelerle birlikte, bankacılık sektörünün net faiz geliri, bu yılın ikinci çeyreğinde 10.5 milyar TL (bir önceki yılın aynı dönemine göre 5.3 milyar TL) artış gösterdi. Yüzde olarak, sektörün net faiz geliri, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 35, bir önceki çeyreğe göre ise yüzde 106 arttı. Genellikle sanıldığının aksine, faiz oranlarının düşmesi, bankaların kârlılığını olumsuz değil, aksine olumlu yönde etkilemiş oldu. Böylece bankalar, 2008 yılının tamamında elde ettikleri toplam kâra neredeyse 2009 yılının ilk yarısında ulaştılar. İlk dört büyük özel bankaya bakarsak, 2009 yılının ilk altı ayı sonunda, Garanti Bankası 1.45 milyar TL (2008’de 1.9 milyar), İş Bankası 1.37 milyar TL (2008’de 1.5 milyar), Akbank 1.3 milyar TL (2008’de 1.78 milyar) ve Yapı Kredi 920 milyon TL (2008’de 1 milyar TL) net dönem kârı yazdılar.

Üçüncü olarak, kriz ortamında yürürlüğe giren ÖTV/KDV indirimleri ve diğer tedbirler, bütçe açığının ve kamu borçlanmasının hızlı biçimde artışını beraberinde getirdi. Kredileri kısan bankalar, Devlet İç Borçlanma Senetleri’ne (DİBS’lere) yüklendiler. Bankaların elinde bulunan DİBS stoku, 2007 ve 2008 yıl sonunda sırasıyla 113.5 ve 115 milyar TL iken, Eylül 2009 itibariyle 158 milyar TL’ye yükseldi, yani yaklaşık 1.5 katına çıktı. Türkiye bankacılık sektörünün tekelci yapısına uygun olarak, bu miktarın büyük kısmı yalnızca birkaç bankaya aitti. Örneğin, Haziran ayında, Akbank 32, İş Bankası 30, Garanti Bankası ise 25.5 milyar TL değerinde DİBS tutmaktaydı. Özellikle İş Bankası, kriz ortamında en fazla DİBS toplayan banka konumundaydı.

Bankaların kredileri kısmaları ve seçici davranmaları, ayrıca kredi talebi fazla olan küçük işletmelere çok yüksek faiz oranları uygulamaları, küçük sermayeleri temsil eden TOBB ve MÜSİAD gibi örgütlerin doğal olarak tepkisini çekmekteydi. Buna karşılık, kredilere ulaşmakta fazla sıkıntı yaşamayan ve esasen kriz nedeniyle kredi talebi azalmış olan büyük işletmeleri temsil eden TÜSİAD’ın bu konuda şikayeti duyulmadı. Krizin ilk günlerinde bankalara kredileri kıstıkları için veryansın eden Başbakan Erdoğan’ın bu tarz (herhangi bir yaptırım içermeyen) ‘retorik’ çıkışları da hiçbir sonuç vermedi. Aksine, kamuoyu önünde bankalara yüklenen hükümet, sözde özerk BDDK ve Merkez Bankası gibi kurumların perde gerisinde aldığı tedbirlerle, bankaları rahatlatmak için özel bir gayret sarf etti. Nitekim BDDK, 2008 Ekim ayında, bankaların vade sonuna kadar elde tuttukları menkul kıymetlerden zarar yazmayacaklarına karar vererek, DİBS alımlarının hızlanmasını sağladı. Ayrıca, 2008 yılı sonunda, bankaların kârlarını (borsadaki hissedarlara temettü olarak) dağıtmamaları ve yedek sermayeye eklemeleri için çağrı yaptı. Böylece, küçük yatırımcılara temettü dağıtılmamasının sorumluluğunu üstlenmiş oldu. Aynı dönemde, Merkez Bankası, yabancı para cinsinden zorunlu karşılık oranlarını (bankaların topladıkları mevduata karşılık olarak Merkez Bankası’nda tuttukları payı) düşürerek, bankalar için ilave likidite yarattı. Bu genel tablo içinde, banka kredilerinin geri dönüşünde karşılaşılan sorunlarda bizzat hükümet devreye girdi. KOBİ kredileri için Hazine garantör olurken, kredi kartı borçları için de yeni bir düzenleme yapıldı. Bilindiği gibi, kriz nedeniyle kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısı artmış, 2008 yılı sonunda yüzde 6.5 olan sorunlu kredi oranı, 2009 ortalarında yüzde 9’lara yükselmiş, yaklaşık 1 milyar TL tutarında yeni sorunlu krediler oluşmuştu. Bu ortamda çıkartılan kredi kartı borçlarının yeniden yapılandırılması tebliği ile, yaklaşık 800 milyon TL tutarında kredi kartı borcu yeniden yapılandırıldı ve bankalar parayı kaptırmamış oldular.

Sonuç olarak, yurtdışı finansman olanaklarının daraldığı ve kredi geri dönüşlerinde sorunların ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde, Türkiye’de bankalar, gerçekten de epey parlak bir performans sergilediler. Hükümetin her fırsatta ‘bankalarımızın’ sağlam durumda olduğunu vurgulaması boşuna değildi. Bu kadar derin ölçekli ve büyük bir krize rağmen, bankalar ‘aşırı iyi’ denilebilecek bir durumdaydı. Üzerine düşen görevi her zaman yapan burjuva medyası da, bankaların abartılı kârları konusunda genelde sessiz kalmayı ve ‘olayı’ manşetten görmemeyi tercih etti.

Kuşkusuz, bankaların kârlılıklarını korumuş olmaları, hiçbir biçimde, ekonominin de iyi durumda olduğu anlamına gelmiyor. Halk sefalet içinde kıvranırken bankaların tatlı kârlarını daha da arttırmaları, kapitalizmin çarpık ve insanlık dışı niteliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Ancak, bankalardan söz ettiğimizde, finansal sektörde faaliyet gösteren bağımsız şirketlerden değil, Türkiye finans kapitalinin entegre bir parçasından söz etmiş oluyoruz. Nitekim ilk dört büyük özel banka, başlı başına bir sermaye grubu olan İş Bankası haricinde, sanayi ve ticaret-hizmet sektörlerinde de büyük tekeller olan sermaye gruplarına ait olan kuruluşlar (Akbank – Sabancı, Yapı Kredi – Koç, Garanti – Doğuş). Bir başka deyişle, finans kapital, diğer sektörlerde olduğu gibi, bankacılık sektöründe de hakimiyetini kesin biçimde kurmuş durumda. Bu nedenle, farklı alanlarda kriz vurgunlarını gerçekleştirenleri incelerken, sürekli olarak tanıdık simalarla karşılaşıyoruz.

Türkiye’de ‘holding bankacılığı’ olarak ifade edilen sistem, büyük sermaye grupları için çeşitli avantajlar sağlıyor. Örneğin, Sabancı grubunun 1960’lı ve 70’li yıllarda birbiri ardına büyük ölçekli sanayi tesisleri (Sasa, Temsa, Plassa, Çimsa, Kordsa, Yünsa vb.) kurabilmesinin gerisinde, 1962 yılında Akbank’ın denetimini ele geçirmiş olması yatıyor. Özellikle kriz dönemleri, zor duruma düşen işletmelerin fiyatının ucuzladığı, banka sahibi olan ya da krediye erişimde sıkıntı yaşamayan büyük sermayelerin bunları kolayca ele geçirebildiği dönemler oluyor. Bu nedenle, krizler, aynı zamanda, bazı sermayeler açısından hızlı büyüme fırsatları yaratıyor. Örneğin, Doğan grubunun birdenbire en büyükler arasına girmesinde, 1994 yılında yaşanan kriz önemli bir dönüm noktası olmuştu. Kriz başladığında Milliyet gazetesinin ve Alternatifbank’ın sahibi olan Doğan, bir yıl içinde bunlara Hürriyet gazetesini ve Dışbank’ı ekleyerek, neredeyse iki kat büyüdü. Birkaç yıl sonra da, kuşkulu bir özelleştirme operasyonu ile Petrol Ofisi (POAŞ) gibi çok önemli bir kamu kuruluşunu bedavaya ele geçirdi (bedava, zira POAŞ’ı satın alan şirket POAŞ ile birleştirilerek, alımdan kaynaklanan borçlar bizzat POAŞ’a yüklenmişti). Doğan’ın şimdilerde AKP hükümetinden tokat üstüne tokat yemesi, herhalde, kriz dönemlerinde kapının önüne koyduğu gazetecilerin ve Petrol Ofisi’ni alır almaz işten çıkardığı 1200 işçinin ‘ahının tuttuğu’ anlamına geliyor. Aynı zamanda, Doğan’ın kriz ortamında toparlanmasının zor olacağını hesaplayarak bitirici darbeler vuran AKP’nin fırsatçılığını da sergiliyor.

TÜRKİYE’DE FİNANS KAPİTAL

Türkiye gibi geç  kapitalistleşmiş ülkelerde finans kapitalin temel bir özelliği, büyük sermaye ‘grubu’ niteliği taşıması, yani birçok farklı sektörde faaliyet gösteren şirketlerden oluşan gruplar biçiminde olması. Türkiye’de genellikle ‘holding’ şirket formunu benimsemiş olan büyük sermaye gruplarının benzerleri, Güney Kore, Hindistan, Meksika gibi ülkelerde de mevcut. Öte yandan, 1990’ların sonlarından itibaren, holdinglerin birkaç ana sektöre ‘odaklanma’ ve tali faaliyetleri tasfiye etme çabasına girdikleri biliniyor. Bununla birlikte, holdingler, halen, ekonomik anlamda birbiriyle alakasız birçok işi bir arada yürütüyorlar. Örneğin Sabancı, bir sürü irili ufaklı işin yanında, enerji, tekstil, finans, çimento, tütün, endüstriyel bez, sentetik iplik imalatı, perakende gıda ve teknoloji marketleri, ticari araç üretimi, oto lastiği imalatı gibi sektörlerde tekeller arasında yer alıyor. Ayrıca, bu işlerin çoğunu yalnızca Türkiye ölçeğinde değil, dünya genelinde ve hemen her zaman uluslararası sermayelerle ortaklık içinde yapıyor. Yurtdışında bankaları, pazarlama şirketleri, Romanya’da Teknosa benzeri teknoloji marketleri, birçok ülkede (ABD, İngiltere, Almanya, Hollanda, İspanya, Fransa, Arjantin, Brezilya, Tayland, İran, Endonezya, Çin, Mısır) çeşitli fabrikaları bulunuyor. Bu durum, sermayeyi farklı sektörler ve farklı coğrafyalar arasında, kâr olanağı gördüğü noktaya kaydırabilme esnekliğini beraberinde getiriyor. Dolayısıyla, büyük sermaye grupları, krizlere genellikle avantajlı biçimde giriyor ve her kriz, sermayenin merkezileşme ve yoğunlaşmasını daha da arttırıyor. Birkaç büyük sermayenin toplumlar üzerindeki hakimiyeti giderek genişliyor.

100 yıldan fazla zaman önce, Friedrich Engels, kapitalist toplumda üretim anarşisinin, bir başka deyişle plansızlığın hüküm sürdüğünü, ancak bu durumun, aynı zamanda, bireysel üretim birimlerinin kendi içlerinde planlı ve hiyerarşik bir organizasyonu zorladığını belirtmişti. Üretim giderek toplumsal bir nitelik kazanmakta, buna karşılık mülkiyetin bireysel niteliği devam etmekte, bu çelişki kapitalizmin sonuna işaret etmekteydi. Anonim şirketler ve tröstler gibi biçimlerin ortaya çıkmasıyla, kapitalistlerin üretimle bağı kopmakta, üretimin organizasyonu yöneticiler ve mühendisler gibi ara kadrolar tarafından üstlenilmekte, kapitalist sınıfın tamamı gereksiz bir asalaklar yığınına dönüşmekteydi. Holdinglerin devasa boyutları ve kendi içlerindeki kâr odaklı planlama, tam da Engels’in anlattığı gibi, üretimin toplumsal bir nitelik kazandığını, eski döneme özgü küçük üreticiliğin ve birbirinden habersiz üretim birimlerinin yerini karmaşık ve büyük üretim organizasyonlarının aldığını gösteriyor. Şimdi toplumsallaşma, belirli bir ülkeyle sınırlı kalmanın da ötesinde, uluslararası düzlemde karşımıza çıkıyor. Sabancı örneğinde, birçok farklı ülkeden on binlerce insan, Sabancılar gibi fiiliyatta hiçbir önem taşımayan üç beş kişinin emrinde, disiplin içinde belirli bir tasarıma uygun olarak çalışıyor. Kapitalist sistem, sosyalizme temel oluşturacak planlı bir üretim organizasyonunu kendi işleyişi içinde zorunlu olarak yaratıyor.

*****

Birkaç bölümden oluşan bu yazıda, krizin özellikle büyük sermayeler açısından çeşitli fırsatlar yarattığını, söz konusu fırsatların, salt Türkiye ölçeği ile de sınırlı kalmadığını, zira Türkiye finans kapitalinin uluslararası entegrasyonu son yıllarda olağanüstü hızlandırdığını vurguladık. Kriz ortamı, genel olarak büyük sermaye lehine sonuçlar yaratmakta, ancak sermayenin kendi içindeki rekabetin şiddetlenmesine de yol açmaktaydı. Krizi fırsata çevirme pratiğinin bir diğer boyutunu ise, emekçi sınıf üzerindeki baskının arttırılmasında görmekteyiz. Birbiri ile bağlantılı bu boyutların tamamını doyurucu biçimde ele almak, yazının (ve yazarın) sınırlarını çok aşıyor. Dolayısıyla, birçok noktayı dışarıda bırakmak, birçok konuya da ancak değinip geçmekle yetinmek zorunda kaldık. Bir sonraki sayıda, genel bir değerlendirme ile bu yazıyı sonlandıracağız.