“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kürt sorununda inkârcılığın yükselişi ya da paşanın hezeyânları!

Son dönemin gelişmeleri, Genelkurmay'ın ülkenin en etkin politik mihraklarından biri olmayı sürdürdüğünü bir kez daha gösterdi. Genelkurmay Başkanı'nın Ağustos ayının son günlerindeki 'Zafer Haftası' mesajı, AKP Hükümeti'nin Kürt sorununun çözümüne dair geliştirdiği ve birçok çevrenin umut bağladığı “açılım” politikasının sınırlarının belirlenmesinde önemli bir rol oynamış; önceleri “Kürt açılımı”, “demokratik açılım” gibi adlarla anılan bu politika, en baştan beri kullanılagelen “milli birlik projesi” olarak giderek daha çok adlandırılmaya başlanmıştır.

Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Ramazan Bayramı'nda Mardin Nusaybin Sınırtepe karakolunda yaptığı konuşmada, bir siyasi parti lideri gibi, Kürt sorunu konusunda mesajlar vermeye devam etmiştir. Başbuğ'un buradaki konuşmasında öne sürdüğü “Özellikle bu bölgemizdeki insanlarımız, vatandaşlarımız ağalardan çekti. Bugün bu noktalardaysak bunun temel nedenlerinden biri bu. Bu ağalardan çeken insanlarımız, şimdi maalesef siyaset ve terör ağalarından muzdarip. Esas temel sorunlardan birisi de halkımızı siyaset ağalarından, terör ağalarından kurtarılmasıdır” iddiası, kimlere hangi mesajları verdiği ve bu mesajların Kürt sorununun çözümü yönündeki tartışmaları nasıl etkileyeceği yorumlarıyla sermaye medyasına taşınarak, gündemin önüne çıkarılmıştır. Başbuğ'un bu sözleri, Bölge'deki en önemli dayanakları ağalar, aşiret reisleri ve şeyhler olan AKP'nin (siyaset ağaları) geliştirdiği politik tutumdan bile rahatsızlık duyulduğunu ve “terör ağaları” olarak nitelendirdiği PKK/DTP'nin hedefe konularak, Bölge'de geleneksel inkârcı politikalara dayalı bir çözümün egemen kılınmak istendiğini ortaya koymaktadır.

Son dönemde sorunun barışçıl çözümünden yana güçlerin operasyonların durdurulması konusundaki çağrılarına da Başbuğ'un verdiği “Akan kan dursun? Peki kim niçin kan akıtıyor? Bu sorunun cevabını aramak lazım, sorunun cevabı açık, bölücü terör örgütüdür(…)Devlet, ülkede meşru güç kullanma hakkına sahip tek otoritedir(…)Tek çıkar yol, bölücü terör örgütünün silahlarını bırakmasıdır. Kanla silahla bir yere varamazsınız. Büyük devletler, güçlü uluslar adil ve şefkatlidir” yanıtı, önümüzdeki dönemde sorunun çözümü konusundaki tartışmalarda ordunun durduğu/duracağı yeri göstermesi bakımından önem taşımaktadır.

Cumhuriyet rejiminin kuruluşundan bu yana “ağalığa karşı olmak”, cumhuriyetçi/Atatürkçü/Kemalist çevrelerin en önemli söylemlerinden biri olagelmiştir. Başbuğ, Bayram konuşmasında verdiği mesajlarla, bu çevrelerin devamcısı/temsilcisi olarak, hem “ağalığa karşı olma” söylemini yeniden gündeme getirmiş, hem de Kürt sorununu ağalığın devamcısı odakların “kışkırttığı” bir sorun olarak tarif etmiştir.

Kürt sorunuyla ilgili tartışmaların bu kadar yoğun sürdürüldüğü bir dönemde, Başbuğ'un gerçekleri tersyüz ederek ortaya koyduğu söylemler, gerçeklerin bir daha hatırlatılmasını gerekli kılmaktadır.

1. KÜRT SORUNUNDA İNKÂRIN TARİHSEL BİÇİMLERİNDEN BİRİ OLARAK FEODALİZM/AĞALIK SÖYLEMİ

Cumhuriyetin kuruluşu için mücadelenin verildiği dönemlerde, bu mücadelenin “iki asli unsuru”nun Türklerle Kürtler olduğu ve bu dönemde Anadolu'nun “Türklerle Kürtlerin yurdu” olarak tanımlandığı konusunda çokça şey yazılıp söylendi. Fakat Cumhuriyet rejiminin bir 'ulus-devlet oluşturma projesi' olarak şekillenmesi, iki asli unsurdan biri olan Kürtlerin varlığının inkâr edilmesi ve Türkleştirilmek üzere baskı ve asimilasyon politikalarına tabi tutulmasını beraberinde getirmiştir. Kürtler, bu inkârcı politikalara, Şeyh Said isyanından başlayıp, Ağrı ve Dersim'e kadar irili ufaklı onlarca isyan ve direnişle yanıt vermişlerdir. Kürtlerin ulusal varlığının inkârı temelinde geliştirilen politikalar, Cumhuriyet rejiminin, bu isyan ve direnişlerin de ulusal karakterinin üstünün örtülmesine yönelik söylemler geliştirmesine yol açmıştır. Bu dönemde, Kürt isyanları karşısında, “dış güçlerin kışkırtması” söylemiyle birlikte, en çok kullanılan söylemlerden biri de, bu isyanların, “gerici/feodal güçlerin genç Cumhuriyete karşı kalkışması” olarak gösterilmesi olmuştur. Bu dönemde, bir yandan Kürtlerin ulusal hak istemli hareketleri, “modern Cumhuriyete karşı gerici kalkışmalar” olarak nitelendirilirken, öte yandan  'genç' ve 'modern' Cumhuriyet rejimi, ulusal hak istemli mücadelelerin önünü almak için Bölge'de ağalar, şeyhler ve aşiret reisleri gibi gerici feodal unsurlarla işbirliği ve ittifaklar gerçekleştirmeye yönelmiştir. Ve bu, yalnızca Bölge'ye özgü de değildir. Kurtuluş Savaşı, tefeci-tüccar nitelikli feodal burjuvazi ile toprak ağalarının ittifakına dayalı olarak yürütülmüş ve savaş sonrasında da bu ittifak sürmüştür.