“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Mütareke Yıllarında: GELİŞEN SOSYALİZME BARİKAT: SAHTE SOL, YEŞİL ORDU VE RESMİ TKP

Türkiye'de, 1. Dünya Savaşı döneminde duran işçi eylemleri ve sosyalizm tartış¬maları, İngiliz emperyalistlerinin ve Yu¬nan gericiliğinin işgaline karşı verilen anti-emperyalist savaş sırasında yeniden başladı. Ortaya çıkan birçok "sosyalist" fırka ve örgü¬tün beslendiği kaynak da "mütareke" orta¬mında yaygınlaşan, feodal ayrıcalıklara sahip oldukları için eski düzenin sürüp gitmesini savunan, bu yüzden emperyalistlerle işbirliği halinde olan bir zümrenin dışında, ülkedeki bütün sosyal sınıfları etkisi altına alan ulusal¬cı düşünceler ve İngiliz işgalinden bir yıl ön¬ce gerçekleşen Sovyet devriminin Türki¬ye'deki yankısıydı.
Kuzeydeki gelişmeleri yakından izleyen basının da etkisiyle Ekim Devrimi, ülkenin birçok yerinde heyecanla karşılanmıştı. Sov¬yet sözcüğünün Osmanlıca karşılığı olarak benimsenen ve politik bir içerik kazanan Şu¬ra kavramı, sol eğilimli basın ve halk için,
Kurtuluş Savaşı döneminde bir yol ayrımında bulunan Türkiye'de, bir siyasal sistem tercihi¬ni ifade eden simge durumuna gelmişti. Dev¬rimden sonra, Sovyetler Birliği'nden yurda dönen savaş esirleri, olup bitenlerin canlı tanığıydılar ve onların anıları, aydınlar, işçiler ve köylü kitleleri arasında kulaktan kulağa yayılıyordu. "1919 yılının kasım ayında Kara¬deniz bölgesindeki kasabaların birinde halk sokaklara dökülmüş 'yaşasın şuralar' diye ba¬ğırmıştır. Amaçları kasabada bir şura idaresi kurmaktır. O yörede savaşan çetelerin de (Çete sözcüğü, "düzenli ordu dışı silahlı güç" anlamına gelir. Resmi literatürde, hay¬dut, eşkıya ile eşanlamlı olarak kullanılır. Ya-zımızın konu aldığı dönemde silahlı halk güç¬lerinin bu biçimde anılmasına uygun olarak, biz de bu kavramı kullanacağız.) kendileri¬ne katılmasıyla hapishaneyi basıp mahkûmları serbest bırakırlar. Hükümet konağını ele geçirirler. El konulan dükkânlardaki bütün yiyecekler, fakir halka dağıtılır. Kasaba üç gün süreyle halkın denetiminde kalır. Tam şura seçimi hazırlıklarına başlanıldığı sırada hükümet kuvvetleri kasabayı ele geçirirler" ( Dimıtır Şişmanov, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi, Belge Yayınları, 1978, S. 62)
Şişmanov'un raporunda yer alan bu ifade¬ler, Anadolu halkının, Sovyetler Birliği dene¬yinden ne denli etkilendiğini göstermesi ba¬kımından önemlidir. O dönemde birçok yörede, şura hükümeti kurmak isteyen halk; ayaklanmış, birçok gösteri yapılmıştır.
Sovyetler Birliği’nin, ezilen doğu halkları¬nın antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşları¬na verdiği destek, bu ülkeye duyulan yakınlı¬ğın nedeniydi.
O yıllar, aynı zamanda, 1. Dünya Savaşı'ndan önce çalışmak ya da öğrenim görmek için Almanya'ya giden ve burada cereyan eden Spartakist ayaklanmaların yakın tanığı olan genç işçi ve aydınların yurda dönüş za¬manıydı. Devrimci bir atmosfer içinde bulu¬nan Almanya'da bazı örgütler kuran Türkler, örgütsel deneyimlerini ve edindikleri devrim¬ci fikirleri de transfer etmişlerdi.
Böylece Kurtuluş Savaşı, kimi kesimlerin, bu savaşın sonunda Sovyetler Birliği'ne ben¬zer bir siyasal sistemin kurulacağını umarak, kimilerinin de emperyalistlere karşı tek tutar¬lı müttefikin Sovyetler Birliği olduğunu kabul etmek zorunda kalarak katıldığı bir ulusal uz¬laşma ortamı yarattı. Bu, o dönemde sosya¬list olduklarını iddia eden örgütler için ol¬dukça kritik bir mevzilenmeydi ki, bir kısmı, milli burjuvazinin önderliğinde gelişen bu sa¬vaşta kendi politik bağımsızlıklarını koruyamadılar ve bu çizgi sonradan sınıf işbirlikçisi bir çizgiye dönüştü. Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu daha 1920'de, Türkiyeli dev¬rimcileri uyarmıştı. "Beylerin bir bölüğü ken¬dini yabancı kapitalistlere sattı. Başka bir bölüğü ise sizleri silah başına çağırıyor, sizi yabancı istilacılara karşı örgütlüyor. Ama onlar ı da sizlerin kendi ülkenizin hükümetinin başına geçmenize, asalakların sultandan armağan diye aldığı toprak ve tarlalara sahip çıkmanıza ekip biçmenize izin vermiyor. Ve yarın yabancı kapitalistler efendilerinize daha elverişli barış koşulları tanıdığında bugünkü önderleriniz sizi, yabancı efendilerin de yardımıyla zincire vurur; tıpkı büyük toprak sahipleriyle eski memurların yabancı orduların i bulunduğu bölgelerde şimdiden yaptığı gibi.  Anadolu köylüleri! Yabancı istilacılara karşı mücadele etmek üzere Kemal Paşa'nın bayrağı altına çağrılıyorsunuz. Ama biz sizin, kendi halk ve köylü partinizi kurma çabasında olduğunuzu da biliyoruz. İşte bu parti, paşalar, i sömürücü ittifak devletleriyle barış yapsalar bile, mücadele etme yeteneğine sahip tek partidir." (Komintern Belgelerinde Türkiye-1, Kaynak Yayınları, 1993, s.16)
Bu uyarı, oldukça haklıydı. Tehlikeye dik¬kat çeken Enternasyonale rağmen Türki¬ye'de süreç, "sosyalistlerin çoğu için, yukarı¬da öngörüldüğü gibi yaşandı. Kurtuluş Savaşı'na diğer halk sınıfları da katıldığı hal¬de, bunlar, başta işçi sınıfı olmak üzere kap¬sayıcı ve etkili bir devrimci örgütten yoksun oldukları için, siyasal rejim tartışmalarında politik bir inisiyatif koyamadılar ve antiem¬peryalist savaş içindeki konumları Kemalist burjuvazinin çizgisine bir motif olarak dahil oldu. Böylece, ezilen sınıfların örgütlerinin içinde bulunduğu zafiyetin de etkisiyle 1908'de başlayan burjuva devrimci süreç, an¬tiemperyalist savaş sırasında ve sonrasında da görevlerini tamamlamayı reddettiği için yarım bırakıldı, Burjuvazi, en devrimci oldu¬ğu döneminde bile, bir ayağıyla bağlı bulunduğu toprak ağaları sınıfı ve diğer feodal ay¬rıcalıklı sınıflarla bağını koparmayı reddede¬rek köylülüğün toprak talebiyle, işçi sınıfının demokratik istemlerini görmezlikten geldi.
Ama bu sonuca varmadan önce, Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetler Birliği'ne kur ya¬pan Kemalist burjuvazi, bir dönem sosyalist örgütlerin açılmasına göz yumdu, mecliste sosyalizm tartışmaları yapıldı, hatta resmi ko¬münist örgütler bile kuruldu; burjuvazinin politik ve askeri önderlerinden birçoğu ko¬münist olduklarını iddia ettiler. Kurtuluş Sa¬vaşı döneminde ortaya çıkan icazetli sahte sol, burjuvazinin politik ihtiyaçlarının karşılanmasını amaçlıyordu; bu ihtiyaçların odak¬landığı nokta ise Sovyetler Birliği'nin desteği¬nin sağlanması ve komünizme duyulan içten ilginin burjuva bir çerçeve içine alınarak etki¬siz hale getirilmesiydi.

GELİŞEN DEVRİMCİ HAREKETE DALGAKIRAN
Anadolu işgal edildiğinde, halk kendiliğin¬den direniş organları oluşturmuştu. Birçok bölgede, işçilerden, köylülerden ve padişah ordusundan kaçan askerlerden kurulan çete¬ler düzenli olmayan bir savaş yürüterek em¬peryalist işgale karşı mücadele ediyorlardı. Kurtuluş Savaşı'nın başlangıç tarihi olarak ilan edilen 19 Mayıs 1919'dan daha önce mü¬cadele etmeye başlayan bu milis örgütlenme¬leri, bunları daha sonra, uzun mücadeleler içinde düzenli ordu unsurları haline getirme¬ye çalışacak olan Kemalistler için başlangıçta fazla tehlike arz etmiyordu. Ama bu çetelerin bir kısmı kontrolden çıkıp, iktidarın dışında kalan ve ona bir türlü bağlanmayan unsurlar haline geldiklerinde, Kemalist rejim, savaşçı halk gruplarını bastırmak için her şeyi yapa¬cak, bunun için yarı resmi bir karakter taşı¬yan Yeşil Ordu'yu da dağıtacaktır.
Çetelerin Kurtuluş Savaşı'na başladığı yıl¬larda, bir başka kontrol altına alınamaz grup olan komünistler de 1918'den itibaren Bakû'de yayınlamaya başladıkları Yeni Dün¬ya gazetesi ile halkı işgale karşı mücadeleye çağırıyordu. Bu gazetede emperyalizmi boz¬guna uğratan Sovyetler Birliği halkından öv¬güyle bahsediliyor ve sosyalizm, Türkiye halklarına da model olarak öneriliyordu.
Bu dönemde işçi örgütlerinin sayısında da bir artış gözlenmekteydi. Grevler, 1919'dan itibaren, başta işgal bölgeleri ol¬mak üzere Anadolu'nun birçok yerinde anti-emperyalist bir muhteva kazanarak yaygınlaşıyordu. 1919 Mayısı'nda İzmir’in işgal edilmesinden sonra yapılan mitinglere yüz-binlerce işçi katıldı.
Telefon memurları, reji işçileri, Hisar iske¬lesi hamalları, Haliç vapurları müstahdemi, fırıncılar, tramvay işçileri, Şirketi Hayriye me¬murları, Tünel amelesi, Deniz Maden Kömürü Cemiyeti işçileri, Kadıköy havagazı işçileri, demiryolu işçileri, Şark şimendiferleri işçile¬ri, Zonguldak maden işçileri, terkos işçileri, Dolmabahçe Gazhanesi işçileri birbiri ardın¬dan greve gittiler.
Bu dönemde işçi hareketinin karakteristiği, grevlerde ve eylemlerde, ücret zammının yanı sıra işçi sınıfının demokratik birtakım taleplerinin de gündeme getirilmesiydi. Grev¬lerin öncelikli talepleri arasında 8 saatlik işgünü, hafta tatili hakkının tanınması, işçi ço¬cuklarına eğitim olanaklarının hazırlanması, iş güvenliği koşullarının sağlanması, örgütlen¬me ve sendikal hakların tanınması gibi talep¬ler yer alır. Ve yine bu dönem, işçi hareketi¬nin az çok, sol siyasal örgütlerle yakınlaşma içine girdiği dönemdir. 1922'ye dek birçok grev, TSF'nin inisiyatifiyle gerçekleşmiştir. Böylece ilk kez, ilişki kurulan örgütün niteli¬ği ye bu ilişkinin gerçekleşme düzeyi ile etki¬si tartışma dışı bırakıldığında söylenebilir ki, işçi eylemleri bir politik örgütle dirsek tema¬sı içinde olmuştur.
Aynı dönemde mesleki ya da sendikal ni¬telikte birçok işçi örgütünün kurulduğu görü¬lür. Anadolu Şimendifer Amelesi Cemiyeti, Beynelmilel Deniz İşçileri İttihadı, Beynelmi¬lel Bira İşçileri İttihadı, İstanbul ve İzmir İşçi¬leri Cemiyeti, Matbaa İşçileri Cemiyeti, Şark Demiryolları Memurin ve Müstahdemin Cemi¬yeti, Zonguldak Amele Birliği, Balya-Karaaydın Amele Birliği bu örgütlerden bazı¬larıdır.
1924'e gelindiğinde bu örgüt ve cemiyet¬lerin sayısı artacaktır.
İşçi örgütleri ve eylemleri "sosyalist" fırka ve örgütlerle yakınlaşmaya başlamakla birlik¬te, bu henüz, işçi sınıfı saflarında devrimci-sosyalist bir politikanın yaygınlaştığı, rağbet gördüğü ve eylemlerin karakterini oluşturdu¬ğu anlamına gelmez. Çünkü gerçekte, 1920'de kurulan, Mustafa Suphi'nin kısa ömürlü ve etkisi zayıf Komünist Partisi bir yana bırakılırsa, o dönem kurulan fırkalar, devrimci özellikten yoksun partilerdi. Musta¬fa Suphi'nin partisinin ise işçi sınıfı içinde bağları yok denecek kadar azdı. Dolayısıyla işçi sınıfının kendiliğinden eylemleri sosya¬lizmle birleşebilme özelliğine sahip olama¬mış, bu eylemlerin ufku, dönemin özellikleri¬ne uygun olarak en fazla emperyalist işgale karşı çıkmaya kadar genişleyebilmiştir.
Zaten, sosyalizmi bir ütopya ve herkesin toplumsal mutluluktan eşit pay aldığı bir ah¬laki rejim olarak tasarlayan "sosyalistler"in durumu da pek iç açıcı değildir. Marksist lite¬ratür çoğunlukla ikinci elden okunmuş ve bu yayınların Türkiye'ye gelmesi gecikmiştir. Ko¬münist Manifesto'nun özetlenmiş bir çevirisi mütarekenin son yıllarında piyasaya çıkacak¬tır.
Ama yine de, yayınlanan birçok sol içerik¬li yayın, geniş halk, kitlelerinde sosyalizm hakkında bir sempatinin oluşmasını sağlayacaktır. Sosyalizm propagandası yapan, Sov¬yetler Birliği deneyini propaganda malzemesi olarak işleyen örgütler ve fırkalar, bu sempa¬tinin aktığı bir kaynak olarak çok sayıda in¬sanı çeperinde toplamayı başaracaktır.
Anadolu'da sosyalizm, işgal koşullarından ve yoksulluktan kurtuluşun olanağı olarak toplumsal kesimlerin büyük çoğunluğu tara¬fından kabul gören bir düzen, bir yeni dün¬ya ve düşünsel bir akım olarak benimsenme¬ye başlamıştır.
Bu durum burjuvazi için tehdit edici ol¬muş; gelişip arınarak, doğal kanalına yani sı¬nıf mücadelesi kanalına akma potansiyeli ta¬şıyan sosyalizmin önüne burjuva bir barikatın dikilmesinin zamanı gelmiştir. Ama Sovyetler Birliği ile kurulan ilişkilerin korun¬ması ihtiyacı da vardır. Öyleyse klasik yön¬tem uygulanmalı; "bu memlekete komünizm gerekiyorsa onu da biz yaparız" denmeli, sahte örgütler kurulmalıdır.
Bu örgütler, kontrol altına alınamayan toplumsal güçlere uzatılan bir ökse olacaktır.

YEŞİL ORDU

Yeşil Ordu henüz kurulmadan önce efsa¬nesi yaygınlaştırılmıştı. Bu efsane, bütün di¬ğer söylenceler gibi bir gerçeğe dayanıyordu ama dayandığı, gerçeğin tahrif edilmiş haliy¬di.
Söylence, esin kaynağını Irkçı-Turancı politikalarının peşinden Türkistan'a giden Enver Paşa'nın serüvenlerinin Türkiye'ye şekil değiştirerek ulaşmasını takiben, "esir Türk ulusu"nu kurtarmak üzere Kafkaslar'dan ül¬keye girmeye hazırlanan bir Yeşil Ordu'nun halk üzerinde uyandırdığı mistik etkiden al¬mıştı. Bu söylence, resmi kaynaklar tarafın¬dan da işlenerek etkisi güçlendirildi ve Anka¬ra hükümetinin, sol söylemli resmi organı Hâkimiyeti Milliye gazetesinde halkın bu bek¬lentilerini kışkırtacak yayınlar yapıldı. Yeşil Ordu'yla ilgili olmadık haberler yayınlandı.
Hâkimiyeti Milliye gazetesinde şöyle bir haber yer almıştı "Paris'ten bildirildiğine gö¬re Yeşil Ordu, programının ilk safhasını tatbi¬ke başlamıştır. Bakû'den hareket eden Yeşil Ordu'nun Tiflis üzerinden ilerleyeceği tahmin ediliyor... Bu orduya mütemadiyen gönüllü¬ler iltihak ettiğinden Batum'a muvasalat edinceye kadar ordunun kuvveti bir misli ar¬tacaktır. Kızıl ve Yeşil orduların Azerbaycan ile anlaşarak bu memlekete dâhil olduktan sonra Gürcistan ve Ermenistan hudutlarına dayandıkları malumdur" (Dr. Fethi Tevetoğlu, 1967, Türkiye'de sosyalist ve komünist fa¬aliyetler, s. 130)
Enver Paşa, ittihat ve Terakki örgütü için¬de gelişen milliyetçi eğilimleri, Irkçı - Turancı bir çizgiye kadar geliştirmişti. Osmanlı İmpa¬ratorluğu'nun Avrupa kıtasındaki toprakla¬rında başlayan ulusal mücadeleler sonucun-da bu topraklar üzerinde yaşayan ulusların ayrılmasından sonra, imparatorluğun doğu¬daki topraklarına ve Türklerin yaşadığı Tu¬ran bölgesine dayanarak sürdürülmesi gerek¬tiğini savunuyordu. Batıya ve batılılara karşı duyduğu düşmanlığın doğal sonucu olarak da İstanbul’u işgal eden İngilizlere karşıydı.
Kemalist burjuvaziye karşı iktidar müca¬delesi veren Enver Paşa ve arkadaşları, İngilizlere karşı en büyük desteği Sovyetler Birli¬ği'nden alacaklarını ummuşlardı. Mustafa Ke¬mal ise, Sovyetler Birliği'nden gelecek yardım için en küçük olanağı bile kaçırmak iste¬miyordu ve muhalifi Enver'in çabalarını, alınacak yardımın sağlayacağı ölçüde destek¬ledi. Enver Paşa'ya da, çabalarının "Pan¬islamizm şekil ve suretinde izharının Rusları şüphe ve endişeye sevk etmemesi için daha çok İngiltere’ye yönelmiş bir antiemperyalist hareket olarak ortaya konulmasını" öğütledi.
Öyle ki, Enver Paşa, 1920'de Bakû'de top¬lanan Doğu Halkları Kurultayı’na Kuzey Avru¬pa devrimcilerini temsilen katıldı. Ortak düş¬man; Kemalistleri olduğu gibi, Enver Paşa ve arkadaşlarını da Sovyetlere yaklaştırıyordu. Halk Şuralar Fırkası adını verdikleri bir parti¬yi kurma girişimleri de bu yakınlığın pekişti¬rilmesini hedefliyordu. Ye komünist olma¬dan, Sovyet teşkilatını kabul ettiklerini iddia ediyorlardı. Enver Paşa, "Ben Türkiye'de şim¬diki mücadele devamı müddetince birlikte ça¬lışmak fakat komünist olmamak üzere bir muhalif fırkanın her an mevcut olması taraf¬tarıyım. Bu suretle günün birinde Rusya'da çalışmak mümkün olmazsa memlekette bu esasta devam olunabilir " diyordu. (Mete Tuncay, Türkiye'de Sol Akımlar, Bilgi Yayıne¬vi,1978, s. 119) 1921'de Moskova'da bir İs¬lam ihtilal Cemiyetleri İttihadı Kongresi top¬layan Enver Paşa'nın eski ittihatçılar üzerindeki nüfuzu güçlüydü. Kemalistler Bakû'de ayrıca bir komünist partisi kurmaya teşebbüs etmiş olan bu çevreyi aynı tarihler¬de orada faaliyet yürüten Mustafa Suphi ve arkadaşlarının etkinliğini kırmak amacıyla da desteklemekteydiler.
İşte Turancı bir perspektifle Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden diriltmeye çalışan Enver Paşa'nın Kafkaslardaki maceraları Ye¬şil Ordu söylencesinin temeli oldu. Enver, 1917 Ekim Devrimi sırasında Rus ordusunun Kafkasları terk etmesi üzerine, yeşil bayrak taşıyan Azeri gönüllü milislerden bir "İslam ordusu" oluşturarak Turan'a doğru yola çık¬mıştı.
Kökeninde Enver Paşa'nın Turan macera¬larının bulunduğu Yeşil Ordu söylencesi, 1920 Mayısı'nda Yeşil Ordu Cemiyeti adını taşıyan bir örgütün kurulmasıyla ete kemiğe büründü ve örgüt, efsanenin içerdiği kurtarı-cılık imajının mirasını üstlendi.
Konya mebusu Refik Bey'in meclis kürsü¬sünden yaptığı bir konuşma, Yeşil Ordu'nun yarattığı etki hakkında bir fikir veriyordu: "Milletimiz Şark'tan muazzam bir kudretin zuhurunu işitti ve derhal ona kulaklarını dik¬ti. Biz de mağduruz. Acaba bu insanlar bizi saadete erdirecek ve mazlumiyet ve mağduri¬yetimize son verecek midir? ... Rusya dâhilinde din kardeşlerimiz olan İslamlar, Yeşil Or¬du namı altında toplanarak evvela kendilerini sonra bizi kurtarmak üzere zalim kuvvetlerin karşısına gelebileceklerini neşir ve ilan ediyorlardı. Halkımız bir şey bekli¬yor ve diyordu ki, acaba biz yalnız mıyız? ... Hariçten bize bir kuvvet yardım etmeyecek midir? Diyorlardı ki, İzmir'e hücum eden Yu¬nanlıların karşısına bizimle beraber hiç de¬ğilse Yeşil Ordu'dan beş on kişi olmalıydı. O zaman görecektiniz..."
Yeşil Ordu'nun eklektik bir ideolojisi var¬dı. Bildirilerinde, İslami motiflerle süslenmiş bir Sovyet hayranlığı göze çarpıyordu. Ger¬çek işlevi ise, Milli Mücadeleyi Bolşeviklikle suçlayarak anti-emperyalist savaşı kâfirlik ola-rak ilan eden saray yanlısı dinci-gerici çevre¬lerin propagandalarını, halka Bolşevikliğin İslam ilkelerinin aynen uygulanmasından başka bir şey demek olmadığını anlatarak et¬kisiz kılmaktı. Tarihçi Cemal Kutay, örgütün kuruluş gerekçesi olarak "Cemiyeti Ahmediye'nin (İstanbul Hükümeti'ni temsil eden Da¬mat Ferit Paşa'nın İngilizlerin teşviki ile kur¬duğu örgüt) menfi ve muzır telkinlerine mukabil halka hakikatleri anlatmak ve onları milli mücadelenin zaruretine inandırmaktır" diyordu.
Yeşil Ordu, yayınladığı nizamnamesinde anti-emperyalist bir vurguya özen göstermişti, batıdan gelen ihtirasların Asya'dan sökülüp atılmasına çalışılacaktı. Örgüt, Allah'ın yolun¬da yürüyecekti, aile hayatına saygılıydı, "mil¬letlerarası olmaktan ziyade milli olmaya" dik¬kat ediyordu.
Özetle, Yeşil Ordu'nun politikası "Bolşe¬vik" bir kılıf geçirilerek süslenmiş, Enver Pa¬şa'nın gerici düşüncelerinden oluşuyordu. Ye¬şil Ordu, Komintern'in 1922'de yapılan dördüncü kongresinde "İkinci Komintern kongresinin işaret ettiği üzere burjuva milli¬yetçiliğinin temsilcileri, -her zaman bunun bi¬lincine varmış olmasalar da- tomurcuk halin¬deki proleter grubunu bir sınıf teşkilatı kurmanın direkt ödevlerinden saptırmak amacıyla, Sovyet Rusya'nın siyasi otoritesin¬den faydalanarak ve kendilerini işçilerin sınıf güdülerine uydurarak burjuva demokratik heveslerini 'sosyalist' 'komünist' bir kisveye büründürürler." (Mete Tuncay agy, s. 141) di¬ye tarif edilen burjuva örgütlerden biriydi ve Mustafa Kemal'in bilgisi dâhilinde kurulmuş¬tu. Kısa zamanda önemli bir silahlı güç duru¬muna da gelen Yeşil Ordu, Hilafet Ordusu ka¬lıntılarının gerici ayaklanmalarını bastırmak için de kullanıldı. Kendisi hakkında, kurulu¬şundan çok önce çıkarılan söylentilerin ka¬zandırdığı prestiji kullanarak giderek genişle¬yen örgüt, bir süre sonra kontrol edilemez hale geldi.
Küçük burjuva devrimci özlemleri olan köylülerle, bazı kentli aydınların da ilgisini çeken Yeşil Ordu, çok geçmeden anti-emperyalist mücadelenin önemli unsurlarından biri haline geldi. Çetelerin bir kısmının Yeşil Ordu'ya katıldığı bir süreç başladı.
Merkez Komitesi içinde yer alan üyelerin arasında üç bakanın bulunması, hem bu olu¬şumu gözaltında tutmak isteyen Ankara hü¬kümeti için bir güvenceydi hem de üyeleri için, örgütün meşruiyetini garanti altına alıyordu.
Ancak bir süre sonra Ankara hükümetiyle Yeşil Ordu örgütünün yolları ayrıldı.
Çünkü Yeşil Ordu'ya katılan Çerkez Ethem ve çetesi, artık, düzenli ordu kurma ihti¬yacı hisseden iktidarın bu eğilimine kolaylık¬la boyun eğmeyi reddetmişti. "Eskişehir sokaklarında, açıktan açığa subaylığın ve mecburi askeri hizmetin kaldırılması lüzumu hakkında aklı eren ve ermeyen herkes bağı¬rıp söylüyordu. Şarktan gelen Yeşil Ordu teş¬kilatına girmiş olan birçokları da aynı propa¬gandayı yapmakta idiler..."
Hem Çerkez Ethem sorunu hem de örgüt saflarında yer alan bazılarının sosyalizmi te¬laffuz etmede aşırıya kaçmaları gibi neden¬lerle Yeşil Ordu'nun miadı dolduruldu. Kaldı ki, merkezi düzeydeki yöneticilerinden bir ikisi de Yeşil Ordu için çizilmiş politik çerçe¬veyi aşmışlardı. Daha sonra, İstiklâl Mahkemeleri'nde yargılanıp bir müddet hapis yat¬tıktan sonra çıktıklarında Halk İştirakiyyun Fırkası'na katılacak olan bu mebuslar, Yeşil Ordu'nun vurulmasında, zayıf nokta olarak seçilmişlerdi.
Burjuvazi, miadı dolan ve kontrolden çı¬kan örgütü dağıttı. Yeşil Ordu'nun mensupla¬rı ve kurucuları istiklâl Mahkemesi'nde yargı¬landılar. Ali Fuat Cebesoy, Ankara hükümetinin Yeşil Ordu konusundaki görüşü¬nü şu sözlerle açıkladı: "Gerek Yeşil Or¬du'nun gerekse Komünist Partisi'nin teşekkü¬lü bir tedbirden ziyade bir hata olduğu son¬radan anlaşıldı. Birincisi lağvedilmiştir. İkincisi de edilmek üzeredir" (Tevetoğlu, agy, 132)
Böylece, kimine göre ulusal hareketi des¬teklemek üzere Rusya'dan gelmiş bir ordu olan, kimine göre sosyalist bir örgüt olarak tanınan ama geniş köylü yığınlarının onu "se¬mavi bir kuvvet" olarak bilmesinden yarar umulan, bir bakıma "Rusları, Türkleri tutmak¬la bütün bir İslam âlemini tutacaklarına" ik¬na etmek için kurulan, "dâhili ihtilaflar karşı¬sında yeni zihniyete göre yetiştirilmemiş bir ordunun iş göremeyeceği" anlaşıldığı için "inkılâp maksadını daha kolaylıkla anlayabile¬cek bir teşkilat" olarak tasarlanan Yeşil Or¬du, burjuvazi için kendi doğurduğu çirkin ördek yavrusu idi. Bu yüzden, onunla arasın¬daki nesep ilişkisini hem reddetti hem de bu çirkin ördek yavrusunu yok etti. Mustafa Ke¬mal, kendi bilgisi dâhilinde kurulan örgütün dağıtılmasına gerekçe olarak, Yeşil Ordu'nun "Bizim takip ettiğimiz muntazam ordu teşkili fikrine muarız olarak milis diyebileceğimiz bir nevi teşkilat fikrine umumi bir cereyan vermeye çalış"tığını gösteriyordu.

SAHTE TKP

1920 yılında, Mustafa Kemal'in direktifiy¬le kurulan sahte TKP, Yeşil Ordu'dan bekle¬nen ama süreç içinde böyle bir örgüt biçimi¬nin karşılanmasının mümkün olmadığına kanaat getirilen işlevi karşılaması düşünüle-rek oluşturulmuştu. Parti'nin, ülkede yaygın¬laşıp popülerleşmeye başlayan komünist dü¬şüncelerin gelişmesini önlemek, komünizan eğilimleri Kemalist amaçlara doğru kanalize ederek eritmek, güçsüzleştirmek, milli burjuvazinin sol kanadının meclis içinde oluştur¬duğu "halk zümresi"nin bir çekim merkezi haline gelmesine engel olmak gibi fonksiyo¬nu vardı. Eylül 1919'da" Bolşevizm’e gelince, onun bize nüfuz etmesini önleyen dinimiz, ananelerimiz ve sosyal bünyemiz göz önüne alınırsa, bu doktrinin memleketimizde hiçbir şansı olmadığı anlaşılır. Türkiye'de ne kapita¬listler ne de milyonlarca işçi vardır. Zirai bir problem de önümüze dikilmiş değildir. İçti¬mai nokta-i nazardan dini kaidelerimiz bizi Bolşevikliği kabul etmekten alıkoymaktadır. Hatta Türk milleti, lüzumu halinde ona karşı savaşmaya hazırdır" diye demeçler veren Mustafa Kemal, bu sözlere de içerilmiş oldu¬ğu gibi ülkede bir sınıf çatışması olduğunu sürekli reddediyordu, ama eşyanın doğası ge¬reği, ulusal savaş sırasında bile ortaya çıka¬rak, bu iddiaları ileri sürüldüğü anda yalanla¬yan muhalif hareketler, burjuvazi için ciddi bir tehlike olmaya devam ediyordu. Sovyet¬ler Birliği'nde karşı-devrimcilerin temizlenme¬siyle güçlenen devrim ve bünyesinde çok sa¬yıda komünist partisini toplayarak önemli bir inisiyatif merkezi haline gelen 3. Enter¬nasyonal gibi iki etken, Türkiye'deki devrim¬ci örgütlerin de iktidar alternatifi olarak şan¬sını artırıyor, bu durum ise genç Türk burjuvazisinin iktidarı olmaya aday olan An¬kara hükümetini huzursuzlandırıyordu. Diğer yandan Sovyetler Birliği, pragmatist Kemalistlere, dereyi geçerken kullanacakları köprü gibi görünüyordu. Bu yüzden Lenin ve Çiçerin'le görüşüp yardım talep etmek için Mos¬kova'ya bir heyet de gönderilmişti. Doğu Halkları Kurultayı'na da Ankara hükümetini temsilen bir heyet katılmıştı. Bu dönem, Kemalistlerin Anadolu'da oluşmuş küçük komü¬nist nüvelerden ve bir komünist partinin ku¬rulması fikrinden en çok korktukları, ama Sovyetler Birliği'nin desteğine en çok ihtiyaç duydukları dönemdi. Batı Anadolu'da, "Yunan taarruzu"nun sürdüğü, İstanbul'un ve Güney illerinin İngiliz-Fransız işgali altında tutulmaya devam edildiği o günlerde, hükü¬met üyeleri Sovyetler Birliği'ne dostluk duy¬gularını ileten demeçler veriyor, basın bu dostluk duygusunu işliyordu. Kimi milletve¬killerinin kırmızı başlıklar taktıkları bile gö¬rüldü. Ama bu dönem kısa sürecek, Yunan kuvvetlerine ilk önemli darbenin indirilmesi-ni takiben Mustafa Suphi ve on beş arkadaşı öldürülecekti.
Sahte TKP, burjuvazinin adı geçen ihtiyaç¬larını karşılamak üzere böyle bir dönemde kuruldu. Mustafa Kemal'in önderliğinde kuru¬lan yeni iktidarın genel eğilimi, muhalefet hareketlerini ezmeden önce düzene bağlama¬ya çalışmaktı). Yeşil Ordu, böyle bir perspekti¬fe uygun kurulmuş, dağıtılmasının gerekçesi olarak Çerkeş Ethem'in isyanı öne sürülmüş¬tü. Ama bir icazetli komünist partisi kurulma¬sına karar verdiğinde Mustafa Kemal, Ethem'e bir mektup yazarak kendisinin de yer alacağı oluşuma onun da katılmasını istemiş¬ti. Bu mektupta Ethem'e şöyle denilmişti. "Muhterem Ethem Beyefendi, … Üçüncü Enternasyonal'e bağlı olarak Ankara'da bir umumi merkez kuruldu. Bu cemiyeti merkeziyeye ben, sen ve Refet Bey de alındık. Yeni Dünya gazetesi işte bu cemiyetin fikirlerini yayacaktır... Hazırlanmakta olan program ta¬mamlandığı anda size de gönderilecektir. O zaman okur ve derhal icap eden merkez ve mevkilerde, şubeler açılmasına lütfen him¬met ve delalet buyurursunuz. Sıhhat ve afi¬yet muhterem yoldaş"
Çerkez Ethem, Mustafa Kemal'in isteği üzerine, bir ay önce Eskişehir'de çıkarmaya başladığı Yeni Dünya adlı gazeteyi Ankara'ya taşımaya razı olacak ve gazete, resmi TKP'nin yayın organı olarak yayınlanmaya başlayacaktır. Gazetenin logosunda "dünya¬nın fukara-i kesibesi birlesiniz" yazılıdır.
Gazetenin adı, Mustafa Suphi teşkilatının Bakû'de yayınladığı gazetenin adıyla aynıdır. Ethem'in Kuvayı Seyyaresi'ni hatırlatmak üzere logoya eklenen "Seyyare" sözcüğü bir yana bırakıldığında, iki gazetenin adı da Yeni Dünya'dır. Resmi TKP'nin, kendisinden bir ay önce Bakû'de kurulan gerçek Komünist Parti'si hakkında yanılsama yaratmak üzere bir¬çok unsuru tamamladığı görülüyordu. Ancak, bu zavallı çabalar, partinin üye olmak için başvurduğu Enternasyonal'i ve ülkede komü¬nist bir güç olarak kendilerinin muhatap alın¬masını istedikleri Sovyetler Birliği'ni doğal olarak ikna edemedi. Parti, Enternasyonal'e alınmadı.
Parti, ülke içinde de Üçüncü Enternasyonal'in programına sadık olduğunu ilan etmiş, ama program metni tahrif edilerek yayınlan¬mıştı. Parti kısa süren ömrü süresince Marksizm-Leninizm'in temel tezlerini de değiştire¬rek tanınmaz hale getirmiş, böylece revizyonizm, Marksizm-Leninizm'in Türki¬ye'de yeni yeni hayat bulmaya çalıştığı bir dönemde mevcut burjuva iktidarla göbek ba¬ğı apaçık görünecek biçimde desteklenmişti. Bu nedenle komünistler arasında, revizyonist öğretinin burjuva devletle ilişkisini gizleyen başka ideolojik faktörler devreye girmediği için, bu sahte TKP herhangi bir yalpalama ya da bulanıklık yaratmadı. Bu zavallı girişim, komünistler tarafından, özel ve zaman alan bir ikna çabası gerektirmeden kolaylıkla mahkûm edildi.
Komünistler, ulusal kurtuluş savaşı süre¬since Ankara hükümetine temkinli bir destek vermişlerdi. Gerçek TKP'nin temsilcisi Süley¬man Nuri şöyle diyordu: "Bizim komünist partimizin bu parti ile hiçbir iştirak ve münasebeti yoktur. Fakat milli kurtuluş hareketi süresince kendilerini harikulade bir tarzda hazır tutan Anadolu köylü ve işçileri de biz komünistlerle birlikte O'nu (Mustafa Kemal Paşa)'yı destekleyecektir. Fakat eğer Mustafa Kemal Paşa bu kurtuluş mücadelesini durdur¬maya ve düşmanla uzlaşmaya cüret ederse o zaman Anadolu köylü ve işçileri tek bir vücut gibi ayaklanarak Mustafa Kemal Paşa'yı devi¬recekler ve kendi kurtuluşları için bütün şark ile el ele verip savaşmak üzere onun cesedi¬nin üstünden cepheye yürüyeceklerdir." (Tevetoğlu agy, s. 313)
Burjuvazinin, daha sonra kurulmasının gereksizliğinde mutabık kaldığı sahte TKP, kısa süren ömrü boyunca İslam dininin ve Kemalizm’in kimi düsturlarını, komünizmin temel ilkeleri olarak lanse etti. Kapitalizm, bu partiye göre, dışarıdan gelen tehlikenin adıydı; işçi ve köylü halk için Türkiye'de böy¬le bir tehlike söz konusu değildi. "Bir memle¬kette kapitalizmin zulmü dâhilden değil de hariçten gelecek olursa, o memlekette zen¬ginle fakirin aynı zulme karşı birleşmesi ka¬bildir... Anadolu'da Rusya'daki tarzda haşin ve kanlı bir proletarya diktatörlüğü tesisine lüzum kalmaksızın komünizm tahakkuk ede¬cek ve belki de imha için sarf olunan kuvvet¬ler ihyaya tahsis edileceği için Anadolu ko¬münizme daha feyyaz daha müsmir neticelere doğru gidecektir" deniyordu. Res¬mi TKP, düzen değişikliği için devrimci şiddeti öngören komünistlerin bu eğilimini, sade¬ce emperyalist işgalcilere doğru yöneltmek ve bu sınırlar içinde tutmak çabası içindeydi. Parti, burjuvazinin en temel korkusunu pay¬laşıyordu ve teorisiyle programını bu korku üzerine kurdu. Ülke içinde sınıf mücadelesi veren güçlerin, (başta işçi sınıfının) nicel ve nitel genliği, o koşullarda bir proletarya dik¬tatörlüğünün kurulmasına elvermeyecekti belki, ama bu gerçek bile iktidardaki sınıfın korku duymasını engellemiyordu. Öyle ya "komünist fikirlerin teşkil ettiği program memleketimiz için sadece zararlı değil aynı zamanda tahripkârdır. Bir asker bir vatanı ol¬ması gerekmediğini idrak ederse onu savun¬mak için ortaya çıkmaz. Milletlerden nefret edilmeyeceğini duyarsa gidip Yunanlılarla dövüşmez"(!) Oysa anti-emperyalist savaş sırasında komünistler askerlere bir vatanları¬nın olmaması gerektiğini söylememişler, ter¬sine işgalcileri kovmak için var güçleriyle savaşmışlardı. Ancak enerjilerini, çoğunlukla bu alanla sınırlı olarak kullanmış olmaları, iktidara yönelik eleştiride zayıf kalmış olma¬ları bakımından tarihsel olarak eleştirilebilir¬lerdi ama burjuvazinin, komünistlerden duy¬duğu körkuyu o zaman için haklı çıkaracak komünistlerin herhangi bir davranışları olmamıştı. Çünkü dönemin sosyalistleri gere-ğinden fazla vatanperver gereğinden az enternasyonalist davranmışlardı.
Sahte TKP nizamnamesine göre ihtilal "evrim yollarının en sonuncusudur ve olağa¬nüstü bir yoldur: Ancak inkılâpçı hareketlere karşı inatla kapılarını kapayan uluslarda bas¬kıya karşı uğrayan fikrin patlayışıdır." Türki¬ye, inkılâpçı hareketlere kapılarını inatla ka¬patmadığı için öyleyse ihtilale de gerek yoktur. İnkılâbın baskı altına alınmamasının garantisi de sahte TKP'dir(!) Ama TKP'nin ih¬tilalle ilgili görüşleri sadece Türkiye için geçerli değildir, Parti, "Cihan inkılâbını ihtilal sonucu olarak değil tekâmül ürünü olarak ka¬bul etmiştir."
Ayrıca resmi TKP'ye göre, bu ülkede ara¬larında sınıf savaşının cereyan edeceği sınıf¬lar da yoktur. "Bizde hükümete dayanan ve parmakla sayılacak kadar az olan parazit zen¬ginler istisna edilirse, köylü ve işçinin yaşam ve mutluluğunu yok etmek suretiyle geçimi¬ni sağlayan kimseye rastlanmaz." Partinin gerçek niyeti ve kuruluş amacı daha çok bu sözlerde gizlidir. Olası bir sınıf mücadelesini şimdiden bastırmak, ezilen sınıfları kendileri¬ni temsil eden tek iktidarın Ankara hükümeti olduğuna inandırarak, onların çıkarlarını burjuvazinin çıkarlarına bağlayarak yok et¬mektir. Resmi TKP'nin bu bakımdan dünya¬daki bütün revizyonist partilerle aynılığı var¬dır.
Ama bu parti, burjuva devlet iktidarından açık icazet alarak kurulmamış olan, ama uy¬guladıkları politikalar ve ideolojik formas¬yonları nedeniyle devletin uzantısı gibi çalı¬şan ve ezilen sınıfların hedefini şaşırtarak onları devlete ve düzene bağlayan diğer re¬vizyonist partilerin dışında, devletle ilişkisi çok açık olan ve kimliği net olarak ortaya konabilen bir parti olduğu için, hakkında daha fazla söz söylemeyi gerektirmeyen bir olu¬şumdur. Ama diğer revizyonist partilerin ger¬çek niteliklerini gizleyen süslü söylemlere iti¬bar etmeksizin, dolambaçlı yollar izlemeksizin işçi, köylü ve aydın kitlelerin devrimci ve sosyalist eğilimlerini, egemen sı¬nıfın iktidarına bağlama işlevini yerine geti¬rirken kullandığı yöntemler ve olanca kabalı¬ğı içinde yaşama geçirdiği terminoloji, işçi sınıfı örgütlerine ve sosyalizme sızan devlet etkilerinin daha inceltilmiş biçimlerinin ta¬nınmasını kolaylaştırması bakımından ince¬lenmeye değerdir.
Bu bakımdan tarihsel bir önem taşıyan resmi TKP, üstlendiği işlevi yerine getirecek bir örgütlenme olmadığı için, kısa zamanda dağıldı gitti.

Haziran 1994