Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

HDP’de ne oldu?

Emek Partisi’nin yeni HDP sürecine katılmayacağını açıklaması, sol, sosyalist çevreler başta olmak üzere demokratik kamuoyunda “HDP’de ne oluyor?” sorusunu gündeme getirdi. Körün tuttuğu yerden fili tarif etmesi gibi, herkes durduğu yerden olayı yorumlamaya başladı. Gelişmeyi, EMEP’in Kürt siyasi hareketi ile arasındaki ipleri koparması olarak nitelendirenler olduğu gibi; “sol ve devrimci çevrelerin birlik çabaları bir kere daha boşa mı çıktı” diye soranlar da vardı.

EMEP’in açıklamasında ise, bu soruların yanıtları çok net biçimde ortaya konmuş bulunuyor. EMEP, Kürt halkının ulusal hak taleplerinin elde edilmesi mücadelesinde bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da üzerine düşen sorumlulukla hareket edeceğini, bu çerçevede Kürt siyasi hareketi ile ittifak ve işbirliği içinde olacağını belirtiyor.

Kürt sorununa ilişkin tutumunda en küçük bir değişiklik olmayan EMEP’in öyleyse yeni HDP sürecinde yer almamasının nedeni ne? Yanıt, EMEP’in birlik ve ittifaklar sorununa yaklaşımında yatıyor.

KURUÇEŞMEDEN HDK-HDP’YE BİRLİK VE İTTİFAK MESELELERİ

Birlik ve ittifaklar sorunu evvelemirde devrimci hareketin gündeminde varolagelmiştir. Bu, nedensiz değildir. Çünkü, devrimin çözmesi gereken problemler söz konusu olduğunda, sınıf güç ilişkilerinin verili koşulları nedeniyle kimi zaman bu görevi, Lenin’in deyişiyle tek bir örgüt (parti) başaramayacağı gibi, tek bir sınıf (proletarya) da başaramaz. Dolayısıyla devrimci proletarya, o anki devrimden çıkarı olan sınıf ve tabakalarla işbirliği ve ittifaka gitmelidir. Buradan çıkan birinci sonuç, ittifakların tercihen değil zorunluluktan gündeme gelmesidir. İkinci olarak, ittifakların sosyal sınıf, tabaka ve ulus temelinde yapılması gereğidir. Parti ve örgütler, bu sınıf, tabaka ve ulusların temsilcileri olarak bir araya gelerek, ittifak ve birlikler oluştururlar.

Anlaşılacağı üzere, birlik ve ittifak, taraflardan birinin siyasi programı üzerinden değil, ancak ve ancak bileşenlerin acil siyasi, ekonomik ve sosyal taleplerinin asgari müştereki üzerinden gerçekleşebilir. Ötesi, bileşenlerin birinin diğerlerini kendi ideolojik, siyasi anlayışına tabi kılmasını içerir ki, bu ittifaktan çok dayatmadır ve kabul edilemez.

Bir başka birlik zemini, daha çok partileşme süreçlerinde yaşanan ve ideolojik ve siyasal temelde birleşmeyi hedef alan örgütsel birlik arayışları olarak karşımıza çıkar. Burada temel amaç, ideolojik ve siyasi farklılıkları ortadan kaldırmak ve tek bir program etrafında birleşmektir.

“Üçüncü yol”, siyasi farklılıklarını muhafaza ederek bir araya gelen grupların yine de tek bir program etrafında birleşmeye yönelmeleridir. Meşhur “Kuruçeşme tartışmaları” bu anlayışa yataklık etmiştir.

Görüleceği gibi, birbirinden kategorik olarak farklı üç ayrı birlik ve ittifak biçimi söz konusudur. Türkiye devrimci hareketinde birlik ve ittifaklar sorunu bu açıklıkta ele alınmadığı için, bu alanda hemen her seferinde elmayla armudu aynı sepete koyan bir kafa karışıklığı hâkim olmuş, birlik ve ittifak arayışı daha baştan sakat doğmuştur.

KURUÇEŞME TARTIŞMALARI

Kuruçeşme tartışmaları, ülkemiz siyasi tarihine, sol ve sosyalist cephede birlik arayışının başarısız bir girişimi olarak geçmiştir. Bilindiği gibi, 1989 Temmuz’unda bir grup aydının imzasıyla “sosyalistlere” başlıklı bir bildiri yayınlandı. Amaç, sol grupları toparlayıp “çoğulcu bir parti” olarak birleştirmekti. Tartışmalar sırasında iki eğilim kendini gösterdi. Bunlardan ilki, Kuruçeşme’yi “legalizm batağı”, “tasfiyeci” olarak görüp karşı çıkan sol bloklaşmaydı. Diğeri ise TKP, TİP, TSİP gibi Sovyetler Birliği’nin çizgisindeki partilerin savunduğu, hemen bir araya gelerek legal bir parti kurulması aceleciliği idi. Kuruçeşme’nin başarısız kalmasını daha baştan bu iki eğilimin ortaya çıkmasına bağlayanlar çoğunluktadır. Bu doğru değildir. Çünkü bu durum, görünüşteki sebebi oluşturmaktaydı. Gerçekte ise, Kuruçeşme’de yürütülen, yukarıda da belirtildiği gibi, herkesin ideolojik ve siyasi referanslarını muhafaza ederek “çoğulcu bir parti olarak yeni bir program altında bir araya gelmesi mümkün müdür?” tartışmasıydı. Dolayısıyla Kuruçeşme’de başarısızlığa uğrayan da bu oldu.

Atilla Aytemur (başarısız kalmasına rağmen) “Kuruçeşme solu rehabilite etti”, Murat Belge “..Kurtuluş...ve...Dev Yol olmadan birleşik bir sol partinin başarı şansı yoktur” derken tam da bu durumu kastediyorlardı. 12 Eylül’ün enkaza döndürüp çölleştirdiği “sol”, çatlayan dudaklarına “Kuruçeşmeden” bir damla bile su bulamadan, 7 ay sonra dağıldı. Oysa aynı dönemde 12 Eylül’ün üzerine serpmeye çalıştığı ölü toprağını hızla üstünden atan işçi sınıfı hareketi bir çağlayan gibi gürül gürüldü.

ÖDP DENEYİMİ

Kuruçeşme tarihe başarısız bir girişim olarak geçmiş olsa da, ÖDP’nin Kuruçeşme’den miras bir çocuk olarak dünyaya gözlerini açtığı bir gerçekliktir. Murat Belge’nin “bir araya gelmeden olmaz” dediği Dev Yol ve Kurtuluş başta olmak üzere, TKP geleneğinden kişilerin, irili ufaklı pek çok sol grup ve aydının bir araya gelerek kurduğu ÖDP “parti olmayan bir parti!”, “çoğulculuğu esas alan bir parti” olarak tebarüz etti. Atilla Aytemur haklıydı; Kuruçeşme solu rehabilite etmişti. “Farklılıklarımız zenginliğimizdir” denilerek sağlanan “siyasi mutabakat”, iş siyasi gelişmeler ve olgular, en başta da Kürt sorunu karşısında pratik tutum almaya geldiğinde, tam bir kakafoniye dönüştü. İdeolojik ve siyasi farklılıklar süpürüldükleri halının altından odanın ortasına boca oldu. Dün “parti olmayan parti” olmakla övünenler, “bize parti gibi parti lazım” diyerek diş göstermeye başladı. Neticede, Dev Yol dışındaki en büyük grubu oluşturan Kurtuluş geleneği başta olmak üzere, bazı grup ve kişiler ÖDP’den ayrıldı.

Dönemin ÖDP Genel Başkanı Ufak Uras, konuyla ilgili olarak, Yurdagül Erkoca’yla yaptığı “ÖDP’de eskimiş aidiyetlere veda” başlıklı röportajda (MAG sayı. 19, Mart 2001), “... kuyularımızdan çıktık ve gökyüzünün o kadar dar olmadığını gördük” diyerek çoğulculuğa bir selam çaktıktan sonra, dönüp çoğulculukla tezat teşkil eden şu sözleri söylüyordu: “... ÖDP’de kuruluş dönemindeki geçmiş adresler, ÖDP’yi kurarak işlevlerini tamamladılar... ÖDP bu beş yılın ardından kendini tekrar ederek, diyelim, parti içi platformların mutabakatı üzerinden bir hat kurarak bir yere varamaz... eski aidiyetler üzerinden siyaset yapma anlayışını ve alışkanlığını bırakmalıdır.” Hani çoğulcuyduk, farklılıklarımız zenginliğimiz idi?! Görülüyor ki, hayatın hükmünü icra ettiği yerde çoğulculuğun bayraktarlığını yapan Ufuk Uras gibi biri bile çoğulculuğa sırtını dönmekte tereddüt geçirmemiştir. Dahası Uras “... partimizi koruma göreviyle karşı karşıyayız” diyerek, “çoğulculuğa” son darbeyi de indirmiştir.

Demek ki, toplumsal dönüşümü hedefleyen bir programla mücadele eden bir parti olacaksanız, herkes –önceki aidiyetlerini bir tarafa bırakmalı– parti çizgisine sadık bir hatta girmelidir. Bu yüzden Ufuk Uras, yukarıda yer verilen sözlerinde, yerden göğe kadar haklıdır. Aksi halde bir tartışma kulübüne dönüşmek ve sınıf mücadelesinde deklase olmak kaçınılmazdır ki, ÖDP’nin geldiği yerdir bu. ÖDP deneyimi denen şey bu özelliği ile kaimdir. Yeniden dönmek üzere buraya bir nokta koyarak, HDK-HDP’ye giden sürece geçelim.

EMEK, BARIŞ, DEMOKRASİ BLOĞU

Gerek Kuruçeşme platformunu, gerekse ÖDP deneyimini bir ittifak/cephe çalışması/arayışı olarak nitelendirmek mümkün değildir. ÖDP deneyiminde ne başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen sınıf ve tabakaların sosyal, siyasal talepleri, ne Kürt halkının ulusal hak talepleri, ne de inanç, çevre, kadın sorunu merkezli bir hak ve özgürlük arayışına yanıt verme kaygısı vardır. 12 Eylül travması yaşayan sol grupların “birleşerek güç olma”sı başlıca amacı oluşturmuştur. Bu yüzden EMEP önceli Marksist hareket, ne Kuruçeşme tartışmalarına, ne de ÖDP gibi “çoğulcu parti” deneyimlerine yönelmiştir. Yüz yüze olunan teorik/siyasal ve örgütsel sorunların çözümünü işçi sınıfı hareketine bağlanarak çözme tutumuyla hareket etmiş, ittifak ve birlik meselelerine sınıflar arası bir olgu olarak yaklaşmış ve bu anlayışla ittifak/cephe ve güç birlikleri oluşturmaya çalışmıştır.

EMEP de kurulduğu andan itibaren aynı çizgide yürümüş, ittifak/cephe ve birlik dendiğinde solcuların birliği fikrinden uzak durmuş, sınıfın birliği, demokrasi ve halk güçlerinin birliği fikriyle hareket etmiştir. 2002 yılında seçimler sırasında oluşan Emek, Barış, Demokrasi Bloğu’nun örgütlenmesinden başlayarak, Kürt hareketiyle iş ve güçbirliğine gitmiş, HDK-HDP örgütlenmesine de bu anlayışla katılmıştır.

Emek, Barış, Demokrasi Bloğu; HADEP, EMEP, SDP gibi siyasi parti ve grupların yanında aydınlar, sendikacılar, akademi dünyası, emek örgütleri, kadın çevreleri, çevre örgütlenmeleri, inanç grupları gibi çok geniş güçlerin bir ittifakı/cephesi olarak örgütlendi. DEHAP çatısı altında seçimlere girildi. DEHAP bir bakıma “seçim partisi” işlevi gördü.

ÇATI PARTİSİ GİRİŞİMİ

EMEP, 2002 seçimlerinin ardından, Emek, Barış, Demokrasi Bloğu’nun bir ittifak/cephe örgütü olarak parti formunda örgütlenmesini gündeme getirdi. Fakat muhatapları bu öneriye sıcak bakmadılar ve konu 2009 yılında Çatı Partisi girişimi gündeme gelinceye kadar rafa kalktı. Çatı Partisi Girişimi, 2002 seçimlerinde Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu ve 2004 yerel seçimlerinde DTP, SHP, EMEP, ÖDP, SDP gibi partilerin oluşturduğu Demokratik Güçbirliği ve ortak adaylar etrafında gidilen 2007 seçimlerinin birikimlerini dikkate alarak, örgütlenme çalışmalarını başlattı. Ne var ki, bir ittifak/cephe örgütlenmesi olarak gündeme gelmesine karşın, Çatı Partisi Girişimi’nin, giderek bu özelliğini yitirip sol örgütlerin Kürt siyasi hareketiyle birleşmesi mecraına kayarak “çoğulcu bir parti” girişimine dönüştüğü noktada, EMEP, çalışmadan çekildiğini açıkladı. Ve bu çalışma da akamete uğradı.

HDK-HDP SÜRECİ

2011 seçimlerinde oluşan Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloğu seçimlerden büyük bir başarıyla çıktı. Uluslararası ve ülkedeki siyasi koşullar, seçimler sırasında oluşan bloklaşmanın genişleyerek bir cepheye dönüşmesini kaçınılmaz kılan özellikler gösteriyordu. Seçim başarısının arkasında yatan başlıca etkenlerden biri de bu nesnel durumdu.

Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya yayılan geniş coğrafyada Arap halkları emperyalist politikalara karşı ayaklanmıştı. Halkların özgürlük ve ulusal onur talepli başkaldırısına uluslararası kapitalizmin (emperyalizm) yanıtı etnik ve inanç temelli sorunları kaşıyarak, iç savaşlar örgütlemek biçiminde oldu. Libya’da feodal savaş ağalarının güç yetiremediği yerde NATO devreye sokularak, doğrudan askeri müdahalelerde bulunuldu. Suriye’de çıkartılan iç savaş bölgeyi adeta barut fıçısına dönüştürdü.

AKP Hükümeti Libya’da emperyalist koalisyonun içinde yer alırken, Suriye’de Esad rejimini devirmek için açıktan taraf oldu. El Kaideci şeriatçı terör örgütlerinin ülke topraklarını bir üs haline getirmesine çanak tutan AKP Hükümeti, Suriye’de mezhepçiliği kışkırtmaktan geri durmadı. Başbakan Erdoğan “Suriye bizim iç sorunumuz” diyerek, dışarıdaki gerilimlerin olduğu gibi içeriye taşınmasının yolunu döşedi. Bu durum, zaten Kürt sorununun çözümsüzlüğünün gerilimlerini yaşayan ülkemizde, demokrasi sorunlarını daha da ağırlaştıran bir rol oynadı.

2008 yılında kapitalist sistemin devrevi krizlerinden biri daha patlak verdi. Uluslararası kapitalizm krizin yüklerini burjuva hükümetler eliyle işçi sınıfı ve emekçilerin üzerine yıkmaya yöneldi. Türkiye, krizin sonuçlarını en ağır biçimde yaşayan ülkelerin başında geldi. On binlerce işçi işinden olurken, belirli sektörlerde ücret kesintilerine gidildi. Esnek çalışma, kriz fırsat bilinerek yaygınlaştırıldı. Ücretsiz izin uygulamaları devreye sokuldu vb. Bu durum işçi ve emekçilerin yaşamını daha da çekilmez hale getirirken, toplumsal yozlaşma, çürüme, dejenerasyon bir veba salgını gibi emekçi sınıf ve tabakalar arasında yaygınlaştı.

HDK-HDP, emek, demokrasi ve barış güçlerinin siyasal gidişata ortak müdahalesini gerektiren bu siyasal koşullarda gündeme geldi ve örgütlendi. 2002 yılından başlayan seçim ittifakları cephe tarzı bir örgütlenme için belirli bir birikim oluşturmuş, şartları olgunlaştırmıştı. HDK-HDP, kendi içinde yer alan güçlerin üzerinde anlaştıkları konuları gündemleştiren ve/veya tek tek grupların (ideolojik, siyasi program ve öncelikleri gözetilerek) bazı kararlara katılmama özgürlüğünü kabul eden bir anlayışla örgütsel norm ve ilkelerini oluşturdu. Örgütlenmedeki bu esneklik, hem güçlü bir mücadele ortaklığına (eylemde birlik) imkân tanıyor, hem de farklılıkları kabul ederek (propaganda ve ajitasyonda serbestlik) HDK-HDP içinde yer alan her politik hareket açısından kitleler içinde siyaset yapma zeminini genişletiyordu. Yine bu esneklik, akademi, bilim, aydın, sanatçı, çevre, inanç, etnisite ve farklı kimlik ve aidiyet mensubu kişi ve çevrelerin katılımına imkân sağlamakla kalmıyor, en ileriden görev almalarını teşvik eden bir rol de oynuyordu.

Bu örgütsel norm ve demokratik işleyiş, HDK-HDP’yi, Kuruçeşme’de tarif edilen ve ÖDP deneyimiyle ete kemiğe bürünen “çoğulcu parti”den ayıran ve ittifak/cephe örgütü haline getiren temel özelliği oluşturuyordu. ÖDP’de gruplar eski aidiyetlerini muhafaza ederek bir araya gelmişlerdi, ancak bununla birlikte ÖDP toplumsal dönüşümü hedefleyen programa sahip bir partiydi. Buna karşın HDK-HDP çok daha farklı aidiyetlere sahip çevrelerin (bu yönüyle çoğulcul) bir araya geldiği ve fakat belirli bir ideolojik anlayışa dayalı olarak toplumsal dönüşümü hedefleyen bir programdan farklı olarak, bileşenlerin üzerinde fikir birliği halinde oldukları en acil ekonomik, sosyal ve siyasal taleplerin elde edilmesini hedefleyen bir programa (mücadele programı) sahip (bu yönüyle ittifak/cephe örgütü) bir oluşumdu. ÖDP solcuların birliği (!) iken, HDK-HDP farklı sınıf, sosyal tabaka, ulus vb. aidiyetlerin birliği, ittifakı, cephesiydi.

Bunlar iki farklı kategoriden birlik ve oluşumlardır. Bu bakımdan ilk kurulduğu haliyle HDK-HDP ile ÖDP deneyimi arasında paralellik kurularak yapılan değerlendirmeler objektif durumu yansıtmaktan uzaktır.

YENİ HDP

HDK-HDP içinde en kitlesel güç olan Kürt siyasi hareketinin ana gövdesiyle HDP’ye katılacağını açıklaması ve HDP’yi “kitlesel bir parti” olarak yeniden inşaa etmeye yönelmesi, ortaya yeni bir durum çıkardı. Önerilen şekliyle HDP bir ittifak/cephe örgütü olmaktan çıkıyor, “çoğulcu bir parti” özelliği kazanıyor. Bu noktada EMEP’in itirazının iyi anlaşılması gerekiyor. EMEP’in yeni HDP sürecine katılmamasının nedeni, iddia edildiği gibi, yalnızca BDP’nin ana gövdesiyle HDP’ye katılarak bir anlamda HDP’nin BDP’lileşmesi, dolayısıyla böyle bir partide pozisyon yitimine uğrama endişesi değildir. Bunun bir sorun oluşturacağı ortadadır. Ancak asıl neden, Kürt siyasi hareketinin “demokratik ulus” temelinde “demokratik özerklik projesini” Türkiye için siyasi bir model olarak önermesi ve HDP’yi bu projeyi hayata geçirmenin partisi olarak dönüşüme tabi tutmasıdır.

HDP, bu şekliyle, bir ittifak/cephe örgütü olma özelliğini yitirerek, siyasi bir anlayışın (Kürt siyasi hareketinin) programının partisi haline gelmektedir. HDP Diyarbakır Milletvekili Nurseli Aydoğan’ın “... Türkiye’nin ihtiyacı olan radikal demokrasiyi hayata geçirecek ve bu çerçevede yeni modeller oluşturabilecek yapının ancak HDP ile mümkün olacağı” vurgusunda; yine Selahattin Demirtaş’ın HDP Kongresi’nde sarfettiği “...ortak vatanda demokratik ulusu inşa edeceğiz” sözlerinde bu durum yeter açıklıkla dile gelmektedir. Dahası, HDP’nin temsilcileri her vesileyle HDP’yi “radikal demokrasinin partisi” olarak ilan etmektedir.

“Radikal demokrasi” kavramı, ilk defa, 80’li yılların başında, Ernasto Laclau ve Chantal Mouffe tarafından “sosyalizmin bunalımını” aşmak için geliştirdikleri Yeni Sosyalist Strateji (YSS) açılımının kavramsallaştırılmış adı olarak gündeme getirilmiştir. “Radikal demokrasi”, özü itibariyle, proletaryanın tarihsel devrimci öncü rolünü reddeden, siyaseti sınıf aidiyetleri üzerinden değil kimlikler üzerinden (işçi, kadın, çevreci, LGBT birey, etnisite, inanç vb.) kurgulayan bir yaklaşımdır. İktidar ilişkilerini es geçen Laclau ve Mouffe, “radikal demokrasi” yoluyla gerçekleştirecekleri “özgürlük ve kurtuluş”u gerçekte kapitalizmin sınırları içinde kurgular/gerçekleştirirler!

Burada, özel olarak “radikal demokrasi” yi tartışmak niyetinde değiliz, meramımızı daha iyi anlatabilmek için konumuzla ilgisi bağlamında bu değinmeleri yaptık.

Emek Partisi, sınıfsız bir toplum için mücadele eden, işçi sınıfının bilimsel sosyalist teorisini (Marksizm-Leninizm) kendisine rehber edinen ve siyaseti sınıf kimliği üzerinden kuran bir ideolojik siyasi hatta ve sosyalistü bir programa sahiptir. EMEP halk demokrasisini savunur. Bu yüzden EMEP’in, kendi sınıf kimliğini belirsizleştirerek, kimlik aidiyetleri üzerinden siyaset yapan bir kitle partisinde yer alması beklenemez. EMEP, bu anlayıştaki bir partiyle ancak demokrasi ve özgürlükler zemininde ittifaklar yapabilir.

Yeni HDP sürecinde yaşanan problemlerden biri de, Kürt siyasi hareketinin, bileşenlerden, tıpkı BDP’nin yaptığı gibi, kadro birikimini yeni HDP’ye aktarmalarını ve günlük siyasi faaliyetlerini bütünüyle yeni HDP merkezli örgütlemelerini talep etmesidir. Bunun pratik karşılığı, HDP bileşeni partilerin kendi aidiyetlerini bir kenara bırakarak, yeni HDP kimliği ile hareket etmeleridir. Tarifi yapılan tipik bir “çoğulcu parti”dir, tıpkı ÖDP’nin ilk örgütlendiği zamanki hali gibi. ÖDP deneyimi için söylenenler, bir eksik, bir fazla yeni HDP içinde geçerlidir.

Bu süreçte özellikle belli çevrelerden geliştirilmeye çalışılan “eğer bu projede yer alınmazsa siyaset dışına düşülür” yaklaşımına gelince... Öncelikle dışına düşülecek olan siyasetin ne olduğuna bakmak gerekir. Siyaset var, siyaset var. Eğer bu sözle anlatılmak istenen demokrasi mücadelesinin dışına düşüleceği ise; demokrasi mücadelesini sınıflar arası bir mücadele alanı olarak kavrayan ve varlığını işçi sınıfına dayandıran EMEP için, bu, söz konusu bile olamaz. İşçi sınıfı ve halkın mücadelesini ilerletmeye hizmet etmeyen bir siyaset alanında EMEP zaten yer almaz.

Emek Partisi, baştan beri, “çoğulcu parti” fikrinden bu nedenle uzak durmuştur. Günün devrimci görevi, sol ve sosyalist güçleri “yeni sol projeler” etrafında birleştirmek değil, emekçi sınıfların ve ezilenlerin bir ittifak/cephe etrafında mücadele birliğini sağlamaktır. Demokrasi mücadelesini ilerletecek olan budur. Bugünkü gerçekliği içinde bu ihtiyaca en uygun örgütlenme olarak HDK görülmektedir. HDP içine girdiği yeni süreçte kimlik değiştirmiş, bir ittifak/cephe partisi kimliğini yitirmiştir. Bu nedenle EMEP yeni HDP’de yer almazken, HDK içindeki varlığını ve çalışmalarını sürdürme kararı almıştır.