Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

‘Dördüncü kuvvet’ten mahşerin dört atlısına

Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na konuşan gazete sahiplerine bakarsak, hiçbiri medya işine girmemiş, arkadan itilmiş. Mesela, son dönemin tartışmalarının odağındaki isim, Habertürk’ün de sahibi Turgay Ciner; şöyle demiş: “...ben medyaya arzu ederek girmedim. Medyaya zorlanarak, para kaptırarak girmek mecburiyetinde kaldım”. Bu nasıl bir mecburiyet ki; bir dönem atv-Sabah grubu; arada Tercüman, Cumhuriyet ortaklıkları; ve epeydir de Habertürk, Show TV, Bloomberg gibi kanal ve gazeteleri kapsayan bir “medya holdingi” olarak, bir türlü vazgeçemiyor? Yıldırım Demirören’in, ağladığı “tape”lerde geçen sözleri, çok daha çarpıcı: “Nasıl girdim bu işe ya, kim için...” diyor ve ağlıyor koskoca adam. Sabah-atv grubunun “havuz”u zaten herkesin malumu.

Turgay Ciner’in “zorlama” dediği günlerden “Alo Fatih”li günlere uzanan serüveninden başladık. Çünkü, medya patronluğunun “kârlı” bir iş olmadığının herkese malum oluşu çok yeni değil. Mevcut reklam pastasının bu denli geniş bir medya sektörünü beslemeyemeyeceği de, yıllar önce yazıldı çizildi. Öyleyse neden?

Bu sürekli tartışılan sektörün “motoru” ne? 1980’lere kadar ağırlıkla “gazeteci patronlar” eliyle yürülen medya sistemimiz; Turgut Özal dönemi neoliberal saldırı günlerinden başlayarak, nasıl bir dönüşüm yaşadı? Holdingler, büyük sermaye grupları art arda “sektör”e nasıl daldılar; yeni gazete yöneticisi tipi nasıl doğdu; bugüne nasıl geldik? TRT’nin tekelinin fiilen kalktığı 1990’lı yıllarda, televizyon sektöründe ve “medya savaşları”nın yaşandığı gazetecilik alanında tez zamanda nasıl bir tekelleşme sonucu doğdu?

Medya patronu olma dürtüsünün “gazetem olsun, televizyonum olsun, bu kârlı sektörlerde kârımıza kâr katalım”dan başka bir şey olduğunu biliyoruz. Ve zaten dönüşüm hızı da, “hayatın olağan akışı” dışında bir yeniden yapılandırma olduğunu gösteriyor.

BURJUVAZİ ETKİSİNİ SATAMADIĞI HABERİ KESER Mİ?

Bugün birkaç sermaye grubu elinde toplanmış bir sermaye medyası “ağacı” var elimizde. Sayısal olarak da, tiraj olarak da, rating olarak da, reklam gelirleri olarak da, “akım” ezici biçimde onlardan yana olduğundan, “anaakım” da deniyor! Eğer büyük bir holdinge bağlı değilseniz; “tiraj”ınız, “rating”iniz, “etki alanı”nız ne olursa olsun; “anaakım” sayılmıyor, “misyon gazetesi” ya da “muhalif” falan gibi sıfatlarla anılır oluyorsunuz. Bu, sadece bir “patron” olup olmamasıyla bile ilgili değil. “Sermaye”, ama “büyük sermaye”ye ait olmak önkoşul. Bu nedenle, akademinin pek sevdiği “anaakım” yerine; “sermaye-burjuva medyası” demek çok daha mantıklı.

1990’lardan sonra özel televizyonların itici gücüyle yeni bir döneme giren medya alanının, gerçek anlamda “sektörleşmesi”, aslında 2000’lerde mümkün oldu. Reklam gelirleri, 2002 yılından sonra gözle görülür biçimde arttı. 90’ların görece “oturmamış” sisteminin yerine, kuralları, biçimi belirlenmiş, devletin denetimi ve holding egemenliği kesin biçimde sağlanmış bir yeni sistem aldı. Reklamcılar Derneği’nin reklam ajansı cirolarından derlediği verilere göre, reklam harcamaları 2011 yılında 2,5 milyar dolara kadar yükseldi. Dernek, bu rakamın 2015’e kadar 5 milyar dolara ulaşmasını öngörüyor. Bu meblağın yarından fazlasını televizyonlar; onun da yüzde 90’lara yakın oranını üç beş kanal alıyor. Ülkedeki toplam gazete satışlarının yüzde 80’ini de ulusal gazeteler yapıyor. Bu mecradaki ilanların yüzde 80’inden fazlasını da bir iki grup topluyor.

Bütün veriler, rakamlar, oranlar “anaakım”dan yana... Yine de asıl meseleye dönersek; “koca koca” televizyonlar, gazeteler kâr etmiyorlar, edemiyorlar! Gönüllü çabalarla ayakta kalmaya çalışan işçi sınıfının gazete ve televizyonu ya da diğer muhalif, bağımsız medya kurumları zaten zararda. Hepimizin malumu bu. Ama, “anaakım” da, bütün bu reklam akışına ve çok açık devlet desteğine rağmen zarar ediyor. Veriler, bu sektörün hiç kârlı olmadığını gösteriyor. Ve bu, aşağı yukarı her zaman böyleydi.

Bu konuda eski bir anektod vardır. General Electric’in eski CEO’su Jack Welch, 1985 yılında NBC televizyonu yöneticileriyle polemiğe girer. Çünkü, NBC televizyonunun haber bölümü 100 milyon dolardan fazla zarar etmektedir. Welch bunu sorduğunda; “Haberciliğin sosyal sorumluluğu nedeniyle, haber yaparken asıl amacımız kâr etmek değil, en doğru haberi yapmaktır” yanıtı alır. Ama ikna olmaz; “Haberciliğin sorumluluğu, uçak motoru üretmenin sorumluluğundan daha mı fazla? Biz uçak motoru yaparken sosyal sorumluluğu bahane edip zarar etmiyoruz, ama kâr etmek için uçak düşüren motor da yapmıyoruz. Bir işi sadece aptallar bilerek zarar etmek için yapar” der. Welch’in yolundan gidilir, yönetim değişir ve üç dört yıl sonra, “az bir kâr” edilmeye başlanır. Yapılan işin özüne dairdir bu tartışma ve tersi gibi görünse de, aslında Welch polemiği kaybetmiştir.

“Burjuvazi gölgesini satamadığı ağacı keser”; evet bu kesin bilgi. Ama bu hikayede satılan “gölge”yi gazete ya da televizyon yayını olarak düşünmek fazlasıyla “düz” bir bakış açısı olur ve bu yaklaşımla gerçeğe ulaşmamız mümkün olmaz.

Bu yaklaşım, mesela 1996 ile 2005 yılları arasında Doğan Holding’in yüzde 210 büyüyerek, nasıl “Türkiye’nin büyüme rekortmeni şirketi” olabildiğini anlamamızı engeller. Çünkü Doğan Holding, anılan dönemde, sadece “en fazla büyüyen holding” değil; medyayı neredeyse yarıdan fazlasıyla elinde tutan bir gruptur. Ve ikisi arasında dolaysız bağ olduğunu görememek için epey bir saf olmak ya da GM’nin eski CEO’su Welch gibi, “bir şirketin kârlılığını tekil gösterge ile okumak” gerekir. Yıldırım Demirören’in “nasıl girdim ben bu işe ya, kim için...” diye döktüğü gözyaşlarından da hiçbir şey anlamamış olmak gerekir.

HOLDİNG KARDEŞLİĞİ HANGİ ALANLARDA AT KOŞTURUYOR?

Bu “kendisi için medya patronu olmama” hali, sadece Turgay Ciner’e, Yıldırım Demirören’e ait özel bir örnek değil. Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu tutanaklarına bakınca anlıyoruz ki, meğer holding medyası “siyasilerin ricaları ve baskısı” ile, “diğer alandaki ihaleleri alabilmek, zor durumdan çıkabilmek” için adım atan “mecburi patronajlar”dan oluşmuş. AKP döneminde daha yoğun biçimde yaşanan “el değiştirmeler”in; yandaşlaştırma gayretlerinin, oluşturulan “havuz”ların da aynı halden beslendiği ortada. Elbette, 2001 yılında yapılan değişiklikle, “medya gruplarının kamu ihalelerine girişi” önündeki tüm engellerin kaldırıldığını da unutmayalım. Bu değişiklik, özellikle devlet gücüyle büyümek isteyen holdingleri fazlasıyla iştahlandırdı. Elbette, 2002’de iktidara gelen AKP çevresinde konumlanarak büyüme hesapları yapan “yeni sermaye”yi elbette çok daha fazla.

Doğan Grubu, Çalık Grubu, Doğuş Grubu, Ciner Grubu... Biz bunlara mahşerin dört atlısı diyelim... Yanlarına Demirören de eklenebilir elbette, ama yine de bugün holding medyasının ağırlıkla bu dört grup etrafında biçimlendiğini söylemek mümkün.

Başka ne işler yapıyor, bu holdingler acaba? Gazete ve televizyonların “holding kardeşliği” içindeki “akraba şirketleri”, çoğunlukla enerji, madencilik, finans ve inşaat alanlarında büyük yatırımlar peşinde koşuyor. Hepsinin en az bir hidroelektrik santrali olması da tesadüf olmasa gerek. Bu dört grup da, devlet ile yakın bağlantılı yurtiçi ve yurtdışı yatırımlar nedeniyle AKP Hükümeti ile yakın ilişkileri korumaya gayret ediyor. Habertürk grubunun “siyasi komiser” eliyle neredeyse Erdoğan’a bağlı “özel gazete-tv” gibi çalıştığı ortaya çıkınca; “bu grubun asıl sahibi kim; yoksa Turgay Ciner göstermelik patron mu?” diye sorular dillendirilmeye başlandı. Bu soruları haklı olarak sorduracak bir “emir-komuta” ilişkisi var çünkü.

NTV’nin patronu Ferit Şahenk, Gezi Direnişi’nin en şiddetli anlarında Bulgaristan’da Abdullah Gül ile birlikte temel atma töreninde poz veriyor. Aynı Şahenk, henüz Dolmabahçe’de çatışmalar devam ederken, az ilerisindeki alanı kolayca alıyor, yani Galataport ihalesini geçmiş ihalelerde verilen bedellerin çeyreğine tereyağından kıl çeker gibi kazanıyor. Doğan Grubu’nun son dönemki “ufak mızmızlanma”ları; henüz bu gerçeği değiştirmiş değil. Doğan’ın Irak Kürdistanı’nda; Çalık’ın Ceyhan ve Samsun’da petrol ve gaz arama faaliyetleri; yine Çalık grubunun Karadeniz illerindeki elektrik ihaleleri, Ciner ile Koza gruplarının madencilik işleri... Yeni gruplardan sayılacak Demirören grubu da, jeotermal ve madencilik alanlarında etkin... İlk akla gelen örnekler bunlar...

AKP Hükümeti’nin “parlayan yıldızı” inşaat işlerine baksak; zaten hepsi orada... Doğuş’ın İstanbul Metrosu ve karayolu inşaatı projeleri var. Ciner’in karayolu, altyapı ve havalimanı projeleri... Albayrak Grubu da İstanbul Metrosu işinde. Çalık zaten Tarlabaşı, Fener-Balat, Ayvansaray gibi bölgelerdeki kentsel bölüşüm projelerini kapatmış durumda. Türkiye gazetesini yeniden yapılandırıp, “hükümete yanaşan” İhlas Grubu ise, kısa sürede Gaziosmanpaşa Kentsel Dönüşüm Projesi ödülünü aldı. Doğuş Grubu Karaköy’deki Galataport’u alırken, Star gazetesi ve 24TV’nin ortaklarından Fettah Tamince Haliçport ihalesini kazandı. Ciner Grubu Hopa Limanı’nı, Albayrak Grubu Trabzon Limanı’nı halihazırda işletmekte... Bankacılık sektörünü anlatmaya bile gerek yok; Doğuş büyük bankalardan Garanti’nin sahibi; Çalık’ta finans şirketleri var. Elektrik dağıtımından sayaç okumalarına, kapsamlı belediye ihalelerine, hemen her medya grubunun yerel yönetimlerle de ciddi bir ihale trafiği var.

Özgürlük Dünyası’nın uzun oylumlu yazıları ve sayfaları bile yetmiyor, yetmez mevcut holdinglerin faaliyet alanlarını, devlet ihalelerindeki işlerini sıralamaya... Meraklısı medya sahibi holdinglerin “faaliyet alanları”nı ve bu alanların iktidar ile bağını kolaylıkla görebilir. TESEV’in bu konuda her yıl hazırladığı raporlar, oldukça kapsamlı ve aydınlatıcı... Ama, alıntıladığımız faaliyet alanları ve ihaleler ile bile açıkça görülüyor ki; medya patronları iktidara siyaseten değil, aslolarak ticareten göbekten bağlılar. “Zorlama” ile girdik dedikleri medya gruplarının yönetimlerini “işveren vekili” sıfatı taşıyan “Fatih Saraç” gibi “siyasi komiserler”e bırakma karşılığı, holdinglerine zeval gelmiyor, “kurban oldukları Allah verdikçe veriyor!”

Nasıl veriyor; ne veriyor; yine listelere bakalım. Mahşerin dört atlısından biri; NTV grubunun sahibi Ferit Şahenk; Forbes’in 2013 yılı “En Zengin 100” listesine girdi. Hem de 1. sıradan... Aynı listenin 5. sırasında ise Filiz Şahenk var. NTV grubunun yaşadığı büyük değişim ve haberci kıyımı ile; bu listeye girmek arasında nasıl bir bağ olduğunu varın siz düşünün! Aydın Doğan, Turgay Ciner, Ahmet Çalık, Erdoğan Demirören de elbette ilk 100’de yerini alıyor. Şaşırdık mı?

“Medya” sahipliğinin listedeki yeri ayrıca incelemeye muhtaç; ama bir başka gerçek de var ki; en zengin 100’dekilerin 80’i “enerji sektörü” ile ilişkili... Bu sektörün iktidar ile ilişkisinin kaçınılmazlığı da bizi kolayca sonuca götürüyor. Her medya holdinginin istisnasız biçimde enerji sektöründe faaliyet yürüttüğünü zaten söylemiştik.

EL CEZİRE VE TELESUR ÖRNEKLERİ

Elbette “her şey nakit para” olmasa gerek. Biraz da siyasete odaklanalım. Medyanın “ne getirdiği” meselesini siyaseten de görebilmek için; bu kez Arap dünyasından bir örnek çok çarpıcı. 2 milyonu bile bulmayan nüfusuyla Katar Emirliği, küçük bir Körfez ülkesi. 1.5 milyon yabancı işçinin yaşadığı bir petrol ve doğalgaz cenneti... Parası vardı, evet, ama diplomaside varlığından söz etmek bile mümkün değildi. Şimdi, Suriye’den Fas’a bütün bir Ortadoğu coğrafyasında etkili bir aktör olarak öne çıkıyor. Elbette, para gücü önemli, ama yürüttüğü etkin diplomaside bir önemli silahı daha var Katar’ın: El Cezire Televizyonu.

O güne kadar “kapalı” toplumlar olarak yaşayan, devlet televizyonlarını izlemek zorunda kalan Arap coğrafyasında “haber, tartışma” programlarıyla bir anda parlayan bir uydu yayını El Cezire. 1996’da kurulur kurulmaz tabularla uğraşan, tartışılmaz denen şeyleri tartışan El Cezire, büyük bir coğrafyanın “özgün sesi” sayıldı. Tek kanaldan; bir televizyon ağına dönüştü; bu coğrafyada son yıllarda yaşanan her şeyi duyuran bir kimlik kazandı.

Ve şimdi Katar Emiri’nin parasıyla kurulan bu televizyon ağı, Katar’ın diplomatik alandaki en güçlü silahı. Katar da, bölgeye dair yapılan istisnasız bütün planların, tezgahların önemli bir aktörü. Ve evet, büyük oranda medya gücüyle... Emir bu kadarını hesap etmiş miydi, etmemiş miydi; bilinmez. Ama, öze değil, biçime dair yaptığı çıkışların, bütünüyle kapalı rejimlerden oluşan Arap dünyasında ortak dilin de avantajıyla, El Cezire’nin, Katar’ın hesaplarına çok büyük katkılar yaptığı muhakkak. Bölge yeniden dizayn edilirken, Katar’ın küçücük boyundan öte paylar almasında etkisi olduğu da...

Katar’ın bu örneğine, 2005 yılında yayına geçen Telesur’u da eklemek lazım. 2002 yılındaki darbe sırasında “televizyonun politik gücü”nü tersten yaşayarak öğrenen Venezuela lideri Hugo Chavez, hem özel televizyonlar, hem CNN Esponala’nın etki gücünü kırmak için; Arjantin, Bolivya, Küba, Ekvador, Nikaragua ve Venezuela’nın ortak bir televizyon kanalı kurmasına önayak oldu. Kısa sürede bu başarıldı da. Önünde El Cezire örneği vardı; bir de CNN’nin bölgedeki hakimiyetinin yarattığı olumsuzluklar... Felsefe olarak da; “Ticari medyanın yaydığı fikirler ve imgelerle boğulmuş Latin Amerikalılara kendi seslerini geri vermek için kurulan bir proje” fikrine oturdu. ABD’nin kıtadaki özel planlarına karşı; Telesur’un arkasındaki devletlerin lehine bir çizgi izledi, izliyor. Örneğin; Honduras’ta 2009’da yaşanan darbe girişiminde darbe karşıtı yayınları ile dünya ve ülke kamuoyunu doğru bilgilendirmede özel bir rol oynadı.

Katar ve Venezuela’nın “petrol zengini” olmasını “tesadüf” saymadan ve geçmiş dönemlerin “radyo”lu örneklerine girmeden; meselenin anlaşıldığını varsayalım. Evet, medya büyük güç. Hele de kritik dönemeçlerde; kamuoyunu yönlendirme açısından çok etkili. Elbette, her ülkenin, her bölgenin özgün koşulları birbirine benzemez araçlar yaratıyor.

Türkiye’de yaşanan süreci ise neoliberal saldırının ayyuka çıktığı 1980’lerden; finale ulaştığı AKP iktidarına kadar geçen yıllarda medyanın nasıl bir dönüşüm yaşadığı ve vardığı noktayı izlemek; bizi gerçeğe kolayca ulaştırıyor.

MAHŞER GÜNÜ MEDYASI

Dönelim bizim “dört ana grup”a... Posta ve Milliyet’in sahibi Demirören’i de eklersek; “muhteşem 5’li”ye... AKP iktidarının açıkça “darbe girişimi” olarak ilan ettiği iki kritik noktada; Gezi direnişi ve 17 Aralık süzgecinde; “anaakım”ın haline bir kez daha bakalım...

Ya da bakmayalım... Televizyonların kritik üç gündeki suskunluğu zaten her şeyi özetliyor. Sonra devreye girdiklerinde yaptıkları yayıncılık, maniplasyon dışında hiçbir öge taşımıyordu. Gazeteler ilk günden daha net bir tutum aldılar. “Zello”lu başlıklar, Geziciler’e atfedilen suçlamalar, yalan üstüne yalan ile dönen karapropaganda...

Bütün bu süreçlerde habercilik ilkelerini falan boşverin, en temel insani duruştan uzak bir medya gerçeği ile yüzleştik. Olası bir “devrim anı” refleksi verdi, tüm sermaye medyası... Bu bizim için ne yeni bir durumdu, ne şaşırdık. Aslına rücu eden burjuva medya, her gün azar azar, çaktırmadan yaptığını; bir anda tüm gücüyle yaptı. Zamane deyimiyle “aduket vuruşu”, biraz daha eskilerin deyimiyle “altın vuruş”. Sanki; yıllardır bu ana hazırlanıyor gibiydiler. Ve tarihin o “mühim” anı geldiğinde, en küçük bir tereddüt göstermeden gereğini yaptılar. Az sayıda gazeteciyi saymazsak, kadro yapıları, mekanizmaları da buna hazırdı.

Elbette, gündüz o lağım çukurlarında çalışıp, gece halkla birlikte direnen gazetecileri görmüyor değiliz. Ama sermaye medyası gerçeği bu işte... Biz ne kadar anlatırsak anlatalım; bir gecede çok daha fazlası görünüyor olabiliyor. Oldu da.

O kadar yatırımın, “zoraki” patronajların, mülkiyet gerçeğinin bir nirengi noktası varsa, o an 31 Mayıs gecesiydi... Hayat Televizyonu ekranında, kanalları tek tek gezip ne yayınladıklarını gösterirken, aslında o mülkiyet yapısına mercek tuttuk biz. En günlük sözcüklerle “medyanın ekokomipolitiği”ni gösterdik, anlattık... Gayrı ne yazsak gereksiz aslında ya; “söz uçar yazı kalır” diye not düşüyoruz tarihe... Mesele sadece bir “iktidar ve iktidar baskısı” olarak algılanmasın; asıl gerçek gündelik siyasetin algısı içinde yitip gitmesin diye...

“Yandaş medya” gerçeğinin “misyon” gazeteleri, “siyasi görüşler” vs.. ötesindeki “burjuva medya” gerçeği çok berrak. Basın tarihinin her kritik noktasında aynı tutumu aldı bu “anaakım”. Mesele, ne salt AKP, ne hükümet ihaleleri gerçeğiydi çünkü... Ne 12 Mart’lar, ne 12 Eylül’ler; ne isyanlar, ne grevler, ne 15-16 Haziran’ların değiştiremediği gerçek bu.. Hoca Nasrettin’in “parayı veren düdüğü çalar” hikayesi kadar basit ve anlaşılır... “Mühür kimdeyse Süleyman odur” kadar berrak... Aynı tek ideolojinin, aynı tekçi refleksi...

Ve onun “gözükara” kahramanları... “Marka” değeri diye anlı şanlı laflar edip, yarattıkları “haber” markalarını bir gecede çizip atacak kadar gözükara... Medya yatırımları zaten “mühim kâr kapıları” olmadığı için kolaylıkla riske atılıyorlar. Zaten tam da o iş için girilmedi mi bu sektöre...

Hani biz teşbihi “Hayat Televizyonu tek bir gece için kurulmuş olsaydı eğer, o gece 31 Mayıs gecesiydi” diye kuruyorduk ya; işte tam o hesap... “Bütün bu yatırım, ihale düzeni tek bir gece için kurulmuş olsaydı, o gece 31 Mayıs’tı, bütün Haziran direnişiydi”... Elbette karşısında durmak üzere...

İster kişisel, ister kurumsal olsun, “show must go on” diyen Amerikan felsefesinin  “onursuz” savaşçılarının özleriyle buluştukları an... Bize düşen; “bir gazeteciden yağdanlık yaratan bu karanlık” düzene şaşırmak değil asla. Mustafa Alp Dağıstanlı’nın, Mustafa Hoş’un, Derya Sazak’ın son dönem gazeteciliğine dair tanıklık kitapları elbette çok değerli bilgiler içeriyor. Tek meselemiz “kötü, onursuz gazeteciler” olsaydı eğer, ne çok şey öğrenirdik sahiden... Ama değil. O da önemli, ama meselenin özü o değil.

28 Şubat’ın; Kürt savaşının orta yerinde birer “devlet abidesi” olarak dikilmiş gazetecilerin ardından “methiyeli gözyaşları” döküyor kamuoyu hala... Ne demekse “kamuoyu”! Bugün öğrendiklerimiz kadar, dün unuttuklarımız oldukça, “sermaye-kapitalizm” gerçeğini bir kenarda unuttukça, ne anlamak mümkün, ne değiştirmek!

“Sizi üzdük, Milliyet’i satmaya hazırım” diyen gazete patronları, ne olursa olsun “Milliyet”in marka değerinin düşmeyeceğine güveniyor. Düşmüyor da... Ne Habertürk, ne NTV, ne CNN Türk izleyici kaybına uğramadı. Gazetelerin tirajı düşmedi. Ve emin olun, “Geziciyim” diyenler, öyle hissedenler hala en büyük “medya tüketicisi” konumunda.

Ve iktidar, “Ey medya...” temalı çığlıklarla “yeniden imaj üretimi” değirmenine su taşıyor. En kritik günlerde “açık” destek verenler, gazetecinin, yazarın olmadığı yerde “Abdurrahman Çelebi” kılığında “muhalif” pozlar veriyor. Çünkü, burjuva medya her zaman lazım, çünkü şov devam etmeli...

“MUHALİF KALELER” PEŞ PEŞE DÜŞÜYOR MU?

Son aylarda “muhalif” sayılan medya cenahının da hem ekonomik, hem siyasi krizlerle zor günler yaşadığı muhakkak... Gezi’den sonra “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözüne kolayca ikna olan yığınlar da şaşkın bu yüzden...

Oysa kazın ayağı hiç öyle değil; ve bu Haziran Direnişi’nde de çok berraktı, görmek isteyene... Örneğin, “direnişin medyası” diye Halkevleri gibi kurumların dahi ödül vermekten çekinmediği Halk TV gerçeğinin bugün evrildiği yer çok şey söylüyor. “Emekli burjuva politikacılar cenneti”ne dönüşmüş ekranı da; örneğin Lice’deki kalekol eylemleri konusunda açık “provoke edici” sistematik yayıncılığı da gözden kaçmamalı. Siyaseten ve ekonomik olarak Halk TV’nin arkasındaki gücün; anlık, günlük politik çıkarları, ittifak ilişkilerinden bağımsız ele alabilir miyiz; bu gerçekleri? CHP-MHP “çatısı”ndan azade midir; son aylara damgasını vuran yayıncılık anlayışı... “AKP karşıtı” olduğu muhakkak; ama ekonomik ve politik açıdan sistemin neresinde sayacağız Halk TV örneğini? Soru bu!

Ya da “büyük iddialarla yayına başlayan Karşı gazetesi niye iki ayda kapandı?” diye sorduğumuzda; karşımıza sadece ekonomik gerekçeler mi çıkar mesela? Bir aylık maliyeti bile hesaplayamayan bir “tekstilci patron” meselesi mi sadece? Kulislerde konuşulan patronajın “mezhepsel cemaaat ilişkileri”ni yok mu sayalım? “Cemaat ile hükümet ve hatta İran ile Hükümet arasındaki yeni durumun gereklilikleri” ile hiç bağı yok mu, bu kapatma kararının... Gezi sonrası “küçük sermaye”ye dayanan ve daha çok “AKP karşıtı çizgili” bazı televizyonların sadece aylar süren yayın hayatlarını da not düşelim... Not düşelim ki; “muhalif”, “direniş medyası”, “alternatif” falan gibi sıfatlarla anılan pek çok gazete ve televizyonun; bu sermaye düzeni içinde “kapanma ile çizgi savrulması” arasında geçen kısa ömürlerinin arkasındaki büyük resmi görebilelim...

Holding medyası içinde olsa da, bazılarının “yayın çizgisi itibariyle muhalif” de sayabildiği Radikal’in kapanması (dijitale geçtik göz boyaması inandırıcı değil elbette) benzer süreçlerinin ürünü değil mi? “Sol bir gazete” vurgusundan, İslamcı bir yayın yönetimi ile tuhaf çizgilere savrulan “kararsızlık”, aslında “siyasi” ve “ekonomik” nedenlere dayanmıyor mu? Bundan önce adı geçenlerden çok farklı bir örnek elbette; ama yakın dönemde kapanan Sol gazetesinin; Evrensel ve Birgün gibi kalıcı olamamasının ardında dahi “ekonomik durum” kadar; “siyasi gerekçeler” yok mu? Yani; medya söz konusuysa iş önünde sonunda gelip “siyaset”e dayanıyor; tüm başlangıçlar ve bitişler bir biçimde “siyasi” kararlara dayanıyor. Son günlerin moda tabiriyle, medya işinin fıtratında siyaset var!

YA BİZ NE YAPACAĞIZ?

Tüm bu tablonun elbette; bir de işçi sınıfı cephesi var. İşçi sınıfının gazetesi ve televizyonu da; tıpkı büyük burjuva medya patronları gibi; bu işe “zoraki” girdi aslında! Zaten kıt kanaat mücadele olanaklarını; ileri teknoloji ve para isteyen televizyon gibi, her gün her gün büyük zorluklar içinde çıkan gazete gibi araçlara ayırıyorsak, başka çaremiz olmadığından... Gerçeğin kıyısına bile ulaşmanın başka yolu kalmadığından. İster “mahşerin dört atlısına karşı bir eşek inadı” deyin buna; ister burjuva sistemin “yasama, yürütme ve yargı”nın yanında “dördüncü kuvvet” saydığı medyaya karşı sınıfın gerçek bir “kuvvet”i...

Mecburuz. “Başbakan’ın ailesini tanıdığı için yazma hakkına kavuşuveren Nagehan”lar kadar, uzun mesailerde hayat kavgası veren tekstil işçisi kadının da yazma hakkı olduğu için mecburuz. Ufku “beş yıllık geliri” kadar olan Rasim Ozan Kütahyalı’lar kadar, Tuzla tersane işçisinin de ekranda kendini anlatma hakkı olduğu için mecburuz. Siz geliştirin listeyi; bilim insanlarını, sanatçıları, mühendisleri, öğrencileri, emeklileri, Kürtleri, Alevileri, ateistleri... Nerede sesi, sözü kısılan bir işçi, bir emekçi varsa ekleyin ucuna.

Akademide “Rıza imalatı” diye tartışılan; Göbbels’ten bu yana “propaganda” diye üretilen ne varsa, karşısında halkın, halkın siyasetçilerinin sözü olabilsin diye mecburuz. “Gücü özgürlüğünde” sloganını kullanma pişkinliğinin karşısında, emekçilere bağlılığını açıkça beyan eden gazetecilerin var olabilmesi için...

Dünyayı “iyi-kötü” diye ayıran ying-yang felsefesinden gelmiyoruz, “aydınlık taraf-karanlık taraf” zıtlığından bilimkurgu çıkaran Star Wars’ta hiç değiliz. Evet, her madalyonun iki yüzü var. Çünkü, tarihi “ezen ve ezilenlerin mücadelesi” belirliyor.

Çünkü, hala “iki sınıf var ve birinden değilsen, öbüründensin...” Gazeteci de olsan, televizyoncu da, bu gerçek değişmiyor. İki sınıf var! Bu düğümü çözmenin bilinen tek anahtarı da “mülkiyet” ilişkilerinin sorgulanmasında. Medyaya “sahibinin sesi” diye ayar vermek tamam da; “sahibin kim?” diye sormakta da beis yok. Gezi’nin cafcaflı günlerinde geniş bir yelpazede yayın yapan “direniş medyası” listeleri “eyvallah” da; bir de mülkiyet kriterleriyle bakmadan, ait olduğu sınıfı orta yere yermeden tartışalım. “O gazete bu reklamı almış; şu televizyon böyle demiş, öbürleri şunu yapmış” şaşkınlıklarından kurtuluruz o vakit. Hükümet karşıtı olmak ile, sistem karşıtı olmanın aynı şey olmadığı gerçeğine yaklaşırız. O zaman, gazeteciliği “iyi gazeteci-kötü gazeteci” makası dışında da sorgulayabiliriz belki.

Daha özele inersek; işçi sınıfının gazetesi, televizyonu ve hatta dergileri için aynı durum geçerli. Basit bir eğretileme ile; “en zengin 100” listelerindeki patronlara ait bir medya ile mücadele ediyoruz. Enerji, madencilik, inşaat başta olmak üzere pek çok sektörde yatırımı olan holdinglerin medyası ile mücadele ediyoruz. Doğrudan sahibi olan burjuvalar dışında; bir sınıf olarak burjuvazinin yakın ve uzak çıkarlarından başka bir derdi olmayan bir “hakim medya” gerçeği ile mücadele ediyoruz. Mülkiyet ilişkisinden reklam ilişkisine, kültüründen sanatına, siyasetinden toplum mühendisliği çabalarına; koca bir sınıf var karşımızda ve bu sınıf epeydir iktidar! Epey de tecrübe biriktirdi. Sormamız gereken, tüm bu mülkiyet ilişkileri ve medya yapısı içinde; işçi sınıfının sesi soluğunun var olma biçiminin düzeyi...

Herhangi bir medya grubunun bağlı olduğu holdingin şirket listesini alın, koyalım önümüze; sonra soralım; bu sektörlerde, bu fabrikalarda işçi sınıfının örgütlenme düzeyi ne? Sonra soralım; buralardaki işçilerin “mülkü kendilerine ait” olan gazete ve televizyon ile ne düzeyde bir ilişkileri var? Haber akışından, maddi manevi olanaklara, yazı mektup göndermekten yazılanı çizileni günlük hayatın parçası haline getirmeye; çok yönlü değerlendirelim bu ilişkiyi...

Sınıfa karşı sınıf; sermaye medyasına karşı sınıfın medyası; diyeceksek eğer, bu sorgulamalardan alnımızın akıyla çıkabilmemiz şart. Bunu yapabildiğimizde, tüm medyanın tüm bu mülkiyet ilişkilerinin orta yerinde, bambaşka bir “mülksüzler medyası” güçlü biçimde yükselebilir. Yoksa; “karşı taraf”ın analizlerini ortaya koyar; sistemin ipliğini pazara çıkarır; ve yolumuza devam edebiliriz. Yürüyecek bir yol bulabilirsek.

Hannibal’ın Roma’ya yürürken dediği gibi, “ya bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız”... Açtığımız bir yol var ne mutlu; bulduğumuz, yürüdüğümüz yollar var. Ve artık bu yolların daha ileriye götürmesini, hedefe yaklaşmayı istiyoruz.

Siz o vakit görün, “mahşer”i de, “mahşerin dört atlısı”nı da... “Devrim televizyonda yayınlanmayacak” diyenleri Gezi direnişinde yalancı çıkardık ne mutlu ki... Şimdi; “mahşerin dört atlısı”na karşı; varsın “bitli piyade” saysınlar da bizi birlikte başarabiliriz, başaracağız, başarıyoruz. Tarih, o “bitli piyade”nin; yani insanın zaferleriyle dolu.