Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

“Hitler uzaydan mı geldi?”*

Birinci Dünya Savaşı’nda kaç kişi öldü?

Savaş sırasında, yarısını askerlerin oluşturduğu 20 milyon kişi öldü. Ancak askeri şiddet sonucu ölen bu insanlara, açlıktan ve yeterince sağlık hizmeti alamadığı için ölenleri de eklemek gerekiyor. Bu durumda sayı 10 milyon daha artıyor. Tabii ki bunlar tahmini rakamlar. Ayrıca o dönem Rusya’nın tuttuğu istatistiklerin eksik olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Rusya’nın rakamları, Osmanlı İmparatorluğu’nun istatistiklerinden bile daha hatalı.

Birinci Dünya Savaşı konusunda konuşurken, önce bu kurbanlar üzerinde durmak gerekmez mi? İnsanlık tarihinde o döneme dek bu kadar çok insanın yaşamını yitirdiği bir başka savaş yaşanmadı.

Gerçekten önce bu konuya değinmek gerekir. Ama bu yaklaşımla hızla yanlış bir noktaya varmak da mümkün. “Savaş korkunç, barış iyi bir şeydir” demek tek başına yeterli değil. Çünkü bu durumda, barıştan savaşa nasıl varıldığına ilişkin bir şey söylenmiş olmuyor. Yani, “böylesi bir savaşın nedenleri nelerdir?” sorusuna yanıt vermek gerekiyor. Tarihe yöneltilmesi gereken bu temel sorudan kaçış yoktur. Ve bu soruya kaçamak yanıt vermeyi hiçbir şey haklı çıkarmaz. Bu soru, sorumluların ve suçluların ortaya konmasını da içerir. Çünkü savaşlar kendiliğinden başlamaz; somut kişilerin aldığı kararların sonucudur.

Birinci Dünya Savaşı’nın sorumluluğunu taşıyanlar, daha ilk kurşun atılmadan bu sorunun gündeme geleceğinin farkındaydı. Krallar, hükümet başkanları, elçiler ve diğerleri, kendilerinin sorumlu olmadığını açıklama yarışındaydı. Alman İmparatoru II. Wilhelm ve Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz-Joseph’in, savaşın başlangıcında kendi halklarına  yaptıkları çağrılara bir bakalım. Her iki çağrıda da, adeta barıştan başka bir şey istemedikleri yönünde yakarış ifadeleri yer alıyor. Franz-Joseph, her zaman, hayatının son anına dek barıştan yana tutum alan bir şahsiyet olarak anılmak istediğini iddia ederek, ama artık bu tavrında ısrar edememekten büyük üzüntü duyduğunu söylüyor. Bunun anlamı şudur: Kimin savaşın çıkmasından sorumlu olduğu sorusu, 20 milyon insan öldükten sonra gündeme gelmemiştir. Tersine savaş başlamada önce bu soruya yanıt verme çabasına girişilmiştir. Bu soru elbette siperlerde de gündeme gelmiştir.

Alman ve Avusturya İmparatorları, savaşı engellemek için değil, aksine kışkırtmak için çaba içerisinde oldular. Yani içeride savaş yanlısı, dışarıda savaş karşıtı olduklarını söyleyebilir miyiz?

Bu, demagojinin bir parçasıydı: “Biz suçlu değiliz, suç ötekilerde”. Bu arada şunu da bilmek gerekiyor. Sadece savaş karşıtları, yaklaşan savaş tehlikesine işaret etmemişti. Dünya Savaşı kavramı, 1887 yılında Friedrich Engels tarafından kullanılmıştır. Üç yıl sonra, o dönem 90 yaşında olan Prusya-Alman Ordusu Genekurmayı  Helmuth von Moltke, Alman İmparatorluk Meclisi’nde bir konuşma yapmıştı. Bu konuşma, Engels’in ifadesinden daha az bilinir. Milletvekili olan Moltke, bütçe konusunda söz aldığında, askeri bütçeye karşı çıkmamış, ancak bir Dünya Savaşı tehlikesinden söz etmiştir. Bu savaşın 1864, 1866 ve 1870/71 yıllarında kendi yönetiminde gerçekleştirilen seferlerle kıyaslanamayacağını söyleyerek, kimsenin böylesi bir savaşın fitilini ateşlememesi gerektiğini söylemiştir. Yani savaş yönetimlerinin değişeceği ve bunun da korkunç sonuçlara yol açacağı konularında öngörülerde bulunmuştur. 1914 yılında Genelkurmay Başkanı olan yeğeni Helmuth von Moltke ise, amcasının bu öngörüsünde bulunamamıştır.

Birinci Dünya Savaşı bağlamında suç ve sorumluluk konuları oldukça açıktır. Ancak günümüz edebiyatına, bu konuya ve savaşın nedenlerine dair soruları gündeme getirmenin yersiz olduğu tezi hakim sanki. Bu tezin en önemli savunucularından biri, Avustralyalı tarihçi Christopher Clark. “Uyurgezerler” adlı kitabına, “Avrupa Birinci Dünya Savaşı’na nasıl girdi?” sorusunu altbaşlık olarak yerleştirmeyi uygun bulmuştu. Kitabın tanıtımı için Berlin’de yapılan etkinlikte, aslolanın “nasıl” sorusu olduğunu, “neden” sorusunun ise konuyu daralttığını vurgulamıştı. Bu temel soru bugün neden gözardı ediliyor?

Bir tarihçinin böylesi bir tezle ortaya çıkmasını tesadüflerle açıklayabiliriz. Esas olarak böylesi bir tezin kabul görüp görmediğine, saçma veya yersiz bir iddia olarak değerlendirilip değerlendirilmediğine, tartışılmadan yaygınlaşıp yaygınlaşmadığına bakılmalı. Clark’ın tezi doğru dürüst bir tartışma yaratmadı. Sorgulanmadan ve yeni bir bilgi olarak kabul görüp yaygınlaştırıldı.

Yayınevi, kitabın tanıtım reklamlarında, “Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasının temel sorumluluğunu Alman İmparatorluğu’nun taşımadığına dair çığır açıcı bilgiler” içerdiği iddiasına yer veriyor.

1999’da hayatını kaybeden Alman tarihçi Fritz Fischer, Alman İmparatorluğu’nun temel sorumlu olduğunu söylüyordu. Bugün onun tezleri üzerinde çalışan, bu konuda tartışma sürdürülmesi gerektiğini söyleyen birisini bulana ödül vermek gerekiyor neredeyse. Ama böylesi bir çalışma yok. Adeta bu tezleri tozlu raflara kaldırınca unutturulabilirmiş gibi davranılıyor. Clark, Fischer’i kitabının sonlarında sadece bir kez anıyor. Fischer’i kitaplarında anan başka tarihçiler de tartışmaya girmekten kaçıyor. İngilzce olarak 2012’de ilk kez yayınlandığında, askeri tarihçi Gerd Krumreich, Süddeutsche Zeitung’daki yazısında  Clark’ın kitabını selamlamış, “artık şimdi Fischer’in tezinin işi bitirilmemiş midir?” sorusunu gündeme getirmiştir. Fischer’i savunanlar, bunu gerekçelere dayandırırken, karşıtları bu çabayı gösterme zahmetini bile girmemektedir.

Clark’ın kitabında katiyen kanıtlamadığı böylesi bir tezin bu denli yaygınlaşmasını nasıl açıklayabiliriz? Bu teze göre, herkes bir şekilde suçlu; ama aynı zamanda her biri aynı şekilde suçsuz. Clark, gerçekten yaşamış kişilerin isimleriyle oynadıkları farklı rolleri içeren bir liste hazırlamış. Ancak, “bu rolleri neden oynadılar?”, “neden şu kararı değil de bu kararı aldılar?” ve “bu kararları alırken hangi çıkarları ve fikirleri gözettiler?” gibi soruları gündeme getirmiyor. Ona göre “Nasıl?” sorusunu yöneltmek yeter. Örneğin “rollerini nasıl oynadılar?” sorusu gibi. Bu ise, tarihsel  süreçlerin yüzeyinde gezinmektir. Derinlerine inmek yok. Peki Clark’ın kitabı nasıl oluyor da buna rağmen “çok satanlar” listesinin en üstüne yerleşebiliyor? Veya neden Clark bolca konuşmacı olarak davet alıyor? Ben bu konuda sadece bir tek tahminde bulunabilirim.

Tahmininiz nedir?

Bu durum, bir şekilde tarihi temizlemek isteyenlerin, bunun için de her yolu mübah görenlerin işine geliyor. Şunu söylemek istiyorum: 20. yüzyılın ilk yarısını kapsayan tarihin bir bütün olarak değerlendirilmesini Fischer’e borçluyuz. Bu yaklaşım genel kabul görmüştü. Bunun bir parçası olarak, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasında bir bağlantı kurulmuştu. Aynı şekilde yüzyılın başındaki emperyalist çıkarlar ile, emperyalist çıkarların Hitler döneminde yeniden biçimlendirilmesi arasında bir bağlantı kurulmuştu. Yani bir bütün olarak tarihi incelemek anlayışı kabul görüyordu. Bu yaklaşımı terk etmek, bilerek ya da bilmeyerek, Alman tarihini yeniden değerlendirme sonucunu doğuruyor. Bu değerlendirmede ise, sanki Hitler uzaydan bir yerlerden gelmiş gibi görülüyor. Öncesi göz ardı edilirse, Hitler bir defalık bir kusur olarak görülür. Yoksa Almanlar da gayet normal insanlardır. Oysa bugüne kadar ortaya koyulmuş tarih araştırmalarına bakarak, tarihi revize etme çabalarının sonuçsuz kalacağını söylemek mümkündü. Ama bugün bu çabaları yeniden canlandırmak isteyenlerin yaptıklarını görünce, aynı şekilde sonuçsuz kalacağını söylemekte tereddüt ediyorum.

Tarihi yeniden değerlendirme yönünde sergilenen çabaların birçok örneğine tanık olduk. Bunlardan biri, Daniel Goldhagen’in “Hitler’in Gönüllü Cellatları” kitabının 1996 yılında yayınlanmasının ardından sürdürülen tartışmalardı. O dönemde sergilenen yaklaşımların gelip geçici olduğunu söylemek belki mümkündü. Ama Clark ve Alman tarihini temizliğe tabi tutma çabalarını sürdüren diğerleri açısından bakıldığında, bu çabalarla bugün Almanya Federal Cumhuriyeti’nin ortaya koyduğu iddialar arasında bağlantı bulunduğunu görmek gerekiyor.

Ama Fischer’in tezleriyle tartışma da süreklilik arzediyor. Fischer’in ‘Griff nach der Weltmacht’ (Dünya Gücü Olma Girişimi) kitabının ardından başlayan tartışmanın konusu da, yüzyılın ilk yarısında Alman emperyalizmiydi. Şimdi Der Spiegel dergisi de, Fischer’in tezlerinin genel kabul gördüğünü, ama ortaya çıkan yeni bilgiler doğrultusunda taşıdığı hataların giderildiğini söylüyor. Yani 60’lı yıllardaki tartışmanın tekrarını mı yaşıyoruz?

Aslında Fischer’in kitabının adı bile kendi başına bir provokasyondu. Dönemin şahsiyetlerine göre; Almanya sadece ve sadece Hitler döneminde dünya gücü olma yönünde girişimde bulunmuştu. Fischer ise, bu başlığı taşıyan kitabında Birinci Dünya Savaşı ile bağlantı kurmuştu. Ve böylesi bir bağlantı kabul edilmemekteydi. Fischer, asıl karşıtları olan muhafazakar tarihçiler grubuyla sürdürdüğü tartışmadan galip çıktı. Bu grup, Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’na “anayurdun savunulması”, “tehlikeye karşı mücadele” gibi nedenlerle katıldığı iddialarını ısrarla savunmaya devam etmekteydi. Onlara göre Fischer, son derece aşağılık tutum sergileyen bir dönekti ve hakettiği muameleyi görmeliydi.

Peki, bir tezin genel kabul görüp görmediğinin ölçütü nedir? Sanırım okul tarih kitaplarını bir ölçüt olarak almak gerekir. Bazı tarih kitaplarına baktım ve şu eğilim açıkça gördüm: Alman İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkmasında oynadığı özel role dikkat çekilmektedir. Yani bu tez oldukça baskındı.

Öyleyse Der Spiegel’in iddiası doğru?

Evet, büyük ölçüde doğru. Fischer’in tezi genel kabul görmüştü. Bilim çevrelerinde bu konuda bir tartışma sürdürme ihtiyacı duyulmuyordu. Ve şimdi, Avustralyalı bir tarihçinin beklenmedik bir şekilde, onların deyimiyle yeni bir şey ortaya çıkarmış olmasının büyük bir hediye olduğu ileri sürülüyor. Ama birisinin tarihçi olarak “neden sorusu beni ilgilendirmiyor” diyerek ortaya çıkabilmiş olmasını anlayamıyorum. Çünkü biraz abartı olsa da, tarihin “nasıl” sorusuna yanıt arayışı sayesinde ilgi çekici hale geldiğini söyleyebiliriz. Tarihçilerin üstesinden gelmeleri gereken esas mesele burada yatar. Çok kapsamlı bir işe koyulup, “ben ‘nasıl’ı merak ederim, ‘neden’, değil” demek biraz garip doğrusu.

Daha garip olan ise şu: Almanya’nın savaşın çıkmasında öne çıkan bir rol oynadığı tezini katılmasam bile, bunun sonucunda Clark’ın daha geniş kapsamlı tezine katılmak durumunda olmam ki. Onun tezi, “savaşların kaynağını gerçekten araştırmak gerekir mi; eğer araştırılırsa bu bizi yanlış sonuçlara götürmez mi?” sorusunda ifadesini buluyor. Kitabı ilk olarak, 2012’de İngilizce yayınlandı. Yani yayınlandığı dönemde dünyada, “savaşın başlamasından kim sorumlu?” sorusunun yöneltilmemesinden memnuniyet duyacak, bu iddiayı alkışlayacak bir yığın insan vardı. Onların bir kısmı New York’ta, bir kısmı İsrail’de, kimileri de dünyanın başka bölgelerinde yaşıyorlar. Ve, Clark’ın aynı yaklaşımla İkinci Dünya Savaşı üzerine bir kitap yazmasından da memnuniyet duyacaklardır. Ama bu beklentiyi karşılayacak olursa, aslında bulunmak istemeyeceği bir siyasi safa düşecektir. Ama Birinci Dünya Savaşı için kabul edilmeyen bir soruyu İkinci Dünya Savaşı için kabul etmek mümkün değildir.

Ama günümüzdeki savaşlar için yapılmak istenen de işte tam da bu. Savaşların nedenlerine ve sorumlularına ilişkin sorular gündemden uzak tutulmaya veya suç karşı tarafa yıkılmaya çalışılıyor.

Bugün birbirleriyle karıştırılan iki noktayı ayırmak gerekiyor. Birincisi: Bir savaşın nedeni nedir? İkincisi: Onu başlatan nedir? Bu ikisi bambaşka şeylerdir. Nedenleri ele alıyorsak, emperyalist güçler arasındaki çelişkilere bakmak, kimin herşeyi göze aldığını ve savaşa hazırlık yaptığını, dünyadaki siyasi çıkarlarını gerçekleştirmek için savaşın reel bir ihtimal haline geldiği ortamı hazırladığını incelemek gerekir. Bu ortam, dünyanın paylaşıldığı masanın başına oturmakta geç kalan Alman İmparatorluğu’na hakimdi.

Ama çıkarların yanı sıra, savaş girmeye hazır olmak da gerekir. Yoksa savaş çıkmaz. “Savaş ne zaman patlayacak?” sorusu ancak ondan sonra gelir. Bu patlama için de bir fitilin ateşlenmesi gerekir. Bu ateşleme, benim planlarıma uygun olabilr, ama uymak zorunda değildir. Avusturya tahtının veliahtının, 1914’te Saraybosna’da öldürülmesi, Almanların genel planlarına uygundu. Ancak bu, bir rejimin yönetim kademesinin, ilk kurşunun ne zaman nerede atılacağına dair ayrıntılar içeren bir planı olduğu anlamına gelmez. Bir savaşla hangi amaçlarına ulaşmak istediklerine, nasıl bir zafere ihtiyaç duyduklarına, ne tür bir bahanenin savaşı başlatmak için uygun olduğuna dair bir fikirleri vardır. Daima ellerinde, bir savaşı kendilerinin başlatmadığını gösteren bir kanıt olmasını isterler.

Savaşların hedeflerini de bu koşullar arasında saymak gerekir mi? Örneğin 1914’te, Almanya’nın önderliğinde bir “Avrupa Birleşik Devletleri” kurmak gibi. Günümüzdeki durum bu.

Görülen o ki; hedefe ulaşmak için her zaman dünya savaşı olması gerekmiyor. O dönemde savaşın hedeflerini içeren farklı programlar hazırlanmıştı. Bazılarının kapsamı geniş, bazılarının da dar tutulmuştu. Ama şu da daima gözönünde bulunduruluyordu: Önce sofraya oturmamız gerekir; iştahımız yedikçe açılacaktır. Bugün şu tarz gerekçeler öne sürülüyor: Ülke savaşa girmek zorunda kaldığında, aslında Almanya’nın hedefleri falan yoktu. Ama savaş başladıktan sonra, “eğer bu savaşı sürdürmek zorunda bırakıldıysak o zaman bazı hedeflerimiz de olmalı” demeye başladı. Sanki savaşın hedefleri, 5-6 hafta savaştıktan sonra ortaya çıkmış gibi.  Oysa, sonradan Şansölye olan Bernhard von Bülow, 1897 yılında İmparatorluk Meclisi’nde, Almanya’nın Afrika’da elinde tuttuklarıyla (Togo, Kamerun, Alman Kuzey-Batı Afrikası) yetinmediğini, daha fazlasını talep ettiğini söylemişti. Orta Afrika’da yeni bir Alman Sömürge İmparatorluğu’nun oluşturulmasının, ancak Belçika’nın kayıpları pahasına mümkün olduğu ise aşikardı. Bu talebin ardında yatan ise, “Alman ekonomik mucizesi” tanımlamasını gerçekten hakeden ekonomik gelişmeydi.

Elbette emperyalist çıkarları olanlar sadece Almanlar değildi. Gerçi rakipleri, Alman İmparatorluğu’nun elinden bir şey almak istemiyordu. Ama Alman emperyalizminin palazlanmasına göz yummaya da razı değildiler. Fransa ve Büyük Britanya’nın kendisini askeri olarak savunmaya hazır olduğu açıktı. Buradaki asıl soru, kimin bu süreci ilerletici bir rol oynadığı sorusudur. Meselenin özü budur ve Clark’ın bu konudaki bütün çabaları yanlış sonuçlar ortaya çıkarıyor.

Almanların kendi çıkarlarını hayata geçirmeyi hedeflediklerini tespit etmeden doğru sonuca varılamaz. Buna ek olarak, savaş öncesi krizin derinleştiği oranda askerlerin etkisinin arttığını görmek gerekir. Bu durum, örneğin Hitler açısından söz konusu değildi. 1905 yılından itibaren Almanların savaş planlaması, “ilk adımı atan ve en hızlı davranan biz olmalıyız” fikri çerçevesinde hazırlanmıştı. Schlieffen Plan’ında bu fikir çılgınlık ölçülerine vardırılmış, Alman askerlerinin günde 40 kilometre ilerlemesi öngörülmüştü. Ama mesele şudur ki; eğer bir rejimin yönetim kademesi savaş kararını almışsa, askerler sıkıştırmaya başlar: “Lüksemburg’a ve Belçika’ya da girelim. Krizin uzamasına müsade etmeyelim. Düşmanlarımız çoktan seferberliği başlattı...” Belli bir noktadan sonra askerler belirleyici ve süreci ilerletici bir rol üstlenir.

Günümüzde Birinci Dünya Savaşı’na nasıl bakıldığı konusuna dönecek olursak: Bana, sanki sonu belli bir masal yazılıyormuş gibi geliyor. Bir zamanlar emperyal çıkarlarımızın olduğu, ama bugün artık bunun söz konusu olmadığı, hele bugünkü savaşlarda böylesi bir bağlantının asla kurulamayacağı iddia ediliyor.

Şunu biliyoruz: Bugün dünya siyasetini belirleyen çıkarların demokrasiyi yaymak, insanlık düşmanı çabalara ve terörizme karşı mücade etmek olduğu iddia ediliyor. Hepsi bu kadar. Ama geçtiğimiz dönemde, Almanya’nın ekonomik çıkarlarını da gözettiğini açıklayan bir cumhurbaşkanımız olmuştu. Bu açıklamanın hangi tepkilere yol açtığı ve görevden alındığı, bugün hangi noktada bulunduğumuzu gösteriyor.

Şimdiki Cumhurbaşkanı, günümüz toplumunun barış çabalarında “mutluluk bağımlısı” olduğunu söyledi.

Evet, bugün meseleyi öyle ortaya koyuyorlar ki; sanki tek dertleri ahlaki açıdan yüksek değer taşıyan kavramları hayata geçirmekmiş ve bu çabalarını hızla ve dünya çapında sonuçlandıramadıkları için üzüntü duyuyorlarmış. Ardından örneğin Tayland’da demokrasiyi ortadan kaldırmak isteyenlere destek verirken, bunu Putin’i “diktatör” olarak eleştirerek gizliyoruz. Bütün bunların ardında kimi reel çıkarların yattığını belirtmeye gerek yoktur herhalde. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Batı devasa ölçülerde ekonomik kârlar elde etti. Bunu hiçbir savaşla kazanamazdı. Ama şimdi Putin karşılarına çıkıyor ve tamamen ele geçirdiklerini zannettikleri zenginlikleri tehdit ediyor. Eğer çıkar gibi kavramlardan habersiz kuşaklar yetiştirdiyseniz, eksiksiz kapitalizm egemenliğini sağlamışsınız demektir. Çünkü belli bir egemenlik biçimine karşı mücadele edilebilmesinin önkoşulu, onun nasıl işlediğinin kavranılmış olmasıdır. Bu yüzden, meselelerin nasıl tanımlanacağı uğruna verilen kavganın ardında çok derin ve ciddi nedenler yatar.