“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Seçimler sonrası ekonomik görünüm

2014 yerel seçim sonuçları iktisadi kaygıların seçmen tercihi üzerindeki belirleyici rolünü bir kez daha doğruladı. Hükümetin 2001 öncesine referanslarla halk nezdinde pompalamaya çalıştığı “istikrarsızlık” endişesi fazlasıyla karşılık buldu.

1970’lerden bu yana hız kazanan finansallaşma süreci ile birlikte, ileri kapitalist ülkelerde, hane halkı borçlarının GSYH’ya oranında sert bir yükseliş yaşandı. Ülkemizde ise, bu süreç 2000’lerde hız kazandı. 2002 yılında AKP iş başına geldiğinde 6.3 milyar lira seviyesinde bulunan hane halkı borç yükü, geçen süre zarfında çığ gibi büyüdü. 2014 yılı itibariyle 333.6 milyar lira seviyesine ulaştı. Geçen süre zarfında, hane halkı borçlarının gelire oranı, yüzde 7’lerden yüzde 50’lere tırmandı. Maaşını aldığı gibi ATM’lerin başında borç ödemek için biriken bir toplum ortaya çıktı.

Bu durum, geçmişle kıyaslanamayacak kadar geniş bir halk kesiminin piyasalardaki sert dalgalanmalara duyarlılığını arttırdı. İşsizliğin hane halkına maliyetini tırmandırırken, tahammül gücünü geriletti. Aileler açısından, geçmişte eş, dost ve geniş aile çevresinin desteğiyle geçiştirilebilen iki, üç aylık işsizliğin dahi telafisi zor sonuçlar doğurmasına yol açtı. Bu koşullar altında, seçmenlerin önemli bir bölümünün, kısa vadede ekonomide belirsizliği derinleştirecek bir siyasi tablonun ortaya çıkmasından çekinerek siyasi tercihlerini belirlediğini gördük.

AKP iktidarının sırtını dayadığı sıcak paraya dayalı ekonomik büyüme modelinin uluslararası konjonktürdeki dalgalanmalara fazlasıyla duyarlı ve korunmasız olduğunu, geçtiğimiz dönemde de sıkça dile getirmiştik. Bugüne değin, siyasi iktidarın, ekonomideki olumsuzlukları “istikrarı” bozmak isteyen dış ve iç mihraklarla açıklamaya dönük komplo teorilerinin de toplum nezdinde karşılık bulduğu görülüyor. Gezi olaylarının, Mayıs ayında, ABD piyasasından gelen parasal genişlemenin sonlandırılacağı şeklindeki haberleri takiben patlak vermesi de, kamuoyunun bu iki gelişmenin etkilerini ayrıştırmakta zorlanmasına neden oldu. “Sıcak para”yla fonlanan Türkiye’nin de içinde bulunduğu “gelişmekte olan piyasalar”dan yüklü fon çıkışının yaşanmaya başladığı bir dönemde, hükümetin durumu “faiz lobisi” benzeri argümanlarla izaha yönelmesi, ekonomi çevrelerinde şaşkınlık yaratmıştı. Kurulan nedensellik, pek çok açıdan tutarsızlık içerse de, faizlerin oldukça yüksek seyrettiği 2000-2001 dönemi ve öncesine de göndermeler yaparak, halkın korkularını tetiklemeyi amaçlıyordu. Ve önemli ölçüde işlevini gördü. “Faiz lobisini” tespit etmeye yönelik SPK nezdinde açılan soruşturmaların ise, tıpkı meçhul “Kabataş saldırısı” gibi kamuoyu oluşturmak dışında bir amaç taşımadığı kısa sürede ortaya çıktı.

2014 YILINA DÖNÜK BEKLENTİLER

AKP’nin, şu ana değin, uluslararası konjonktüre sırtına yaslayıp, mevcut ekonomi modelini, 1990’larda birbiri ardına yaşadığı krizlerden bir türlü belini doğrultmaya fırsat bulamamış bir topluma güzel pazarladığı bir gerçek. Ne var ki, tarihte böylesi “merkez”den “çevre”ye dönük fon akışlarının yoğun yaşandığı dönemleri, genelde büyük borç krizleri izlemiştir. Bugün de, Türkiye’nin başını çektiği pek çok ülke için farklı bir senaryo çizmemiz mümkün görünmüyor. Ekonomiden az çok anlayan herkes piyasalardaki likidite bolluğunun sonsuza dek süremeyeceğinin farkında. Elbet bir noktada, sıkı olmasa dahi, kontrollü olarak niteleyebileceğimiz para politikaları devreye sokulacak, faizler yükseltilecek. Merak edilen, öngörülmeye çalışılan bu dönüşümün zamanlaması.

2008 Krizi sonrasında, ABD başta olmak üzere, “gelişmiş kapitalist ülkelerde” uygulamaya konan genişlemeci para politikaları, Türkiye gibi “gelişmekte olan” piyasalara dönük sermaye akımlarına hız kazandırmıştı. Bu durum, “gelişmekte olan piyasalarda”  büyümeyi hızlandırırken, diğer yandan bu ülkelerin dış borç stoğunun hızla büyümesine yol açmıştı. 2013 Mayıs ayından bu yana ise, ABD ekonomisinden gelen toparlanma sinyalleri ile birlikte para musluğunun kısılmaya başlandığını ve faizlerin tırmanışa geçtiğini izledik. Bu durum, Türkiye gibi ekonomisini “sıcak para” girişleriyle finanse eden ülkeler için kötü haber idi. Bu dönemden sonra, ABD’den gelen her olumlu haber, Türkiye ekonomisine olumsuz yansıdı.

AKP’nin “sıcak para”ya dayalı büyüme modelinin giderek tıkanmaya başladığı bir dönemde, imdadına Euro bölgesinden gelen olumsuz göstergeler yetişti. Mart ayı itibariyle bölgede enflasyonun yüzde 0.5 gibi 2009’dan bu yana en düşük seviyelere inerek, AMB’nın  (Avrupa Merkez Bankası) hedefi olan yüzde 2’nin oldukça altında kalması, AMB’nın da FED benzeri bir varlık alımı programı başlatması beklentisine yol açtı. Giderek büyüyen deflasyon riski karşısında henüz alınacak önlemler netleşmese de, küresel piyasalarda, faizlerin artacağı yönündeki beklentiyi kırdı. Sıcak paraya dayalı “gelişmekte” olan piyasaları en azından bir süreliğine rahatlattı.

Son verilere baktığımızda, ABD’de oldukça sert geçen kışın istihdamdaki toparlanmayı sınırladığı; sanayi üretimi, perakende satışlar ve konut sektörü verilerinin ise beklentilerin altında kalmasına neden olduğu görülüyor. Her ne olursa olsun, yüzde 6.7 seviyesine gerileyen işsizlik oranı önemli ölçüde bir toparlanmaya işaret ediyor. Hatırlanacağı gibi, FED, daha önceleri, yüzde 6.5 işsizlik seviyesini, faizlerin yükseltilmeye başlanacağı hedef işsizlik oranı olarak belirlemişti. Ne var ki, hedefe yaklaşılmasına rağmen, fiyatlarda beklenen yukarı yönlü hareketin görülmemesi ve diğer göstergelerde kırılganlıkların sürmesi üzerine, bu hedefi terk etmişti. Şu an için beklentiler, ağırlıklı olarak, faizlerin yükseltilmesinin 2015 yılını bulacağı yönünde. Diğer yandan, parasal genişlemede, varlık alımları, daha önce açıklandığı gibi sınırlandırılmaya devam ediyor. Aylık 85 milyar dolar seviyesinde başlayan varlık alımları, halihazırda 55 milyar dolar seviyesine çekilmiş durumda. Olağanüstü bir durum olmadığı takdirde, Nisan sonunda 10 milyar dolarlık ek bir kesinti gelecek gibi görünüyor.

Avro bölgesine döndüğümüzde ise, işsizlik oranlarının oldukça yüksek seyri göze çarpıyor.  Avro bölgesi genelinde yüzde 11.9 seviyesinde olan işsizlik oranı, İspanya’da yüzde 25.6, Yunanistan’da ise yüzde 27.5 dolayında. Avro bölgesinin dinamosu durumundaki Almanya’da ise, işsizliğin yüzde 5.1 seviyesinde olduğu göze çarpıyor. Daha önemlisi ise, Avro bölgesi genelinde (Almanya istisnası ile) işsizlik oranlarının geçtiğimiz yıla göre artış kaydetmesi. İşsizliğin en hızlı arttığı ülkeler arasında ise, Kıbrıs’ı (yüzde 2), Yunanistan ve İtalya (yüzde 1.2) takip ediyor. İstihdamdaki gelişmeler, yüzde 0.2’lik zayıf büyüme ve bölgedeki deflasyonist eğilimle birlikte okunduğunda, genişlemeci politika beklentileri artıyor. Avro bölgesinden gelen olumsuz haberler, son dönemde yeni “sıcak para” girişleri beklentisindeki Türk piyasalarında heyecan yaratsa da, bölgedeki yavaşlamanın, ülkedeki ihracatçı sektörlere olumsuz etkileri de göz ardı edilmemeli.

Genel tabloya baktığımızda, seçimlerin öncesi ve sonrasında Türkiye ekonomisi açısından değişen somut bir şey yok. Ülkeye dönük “sıcak para” girişleri sürdüğü müddetçe yapısal sorunların üzeri örtülecek. Uzun vadede ise, “balon” büyüdükçe kırılganlık artacak. Gerçek şu ki, “gelişmekte olan” piyasalara dönük “sıcak para” girişlerinin yoğun olarak yaşandığı bir dönemi Türkiye iyi değerlendiremedi.

Sabit sermaye yatırımlarının GSYH’ya payı düşük kalırken, dış borçlarla tüketici talebi pompalanmaya çalışıldı. Bu dönemde inşaat sektörü büyümenin temel dinamiğini oluştururken, katma değeri yüksek alanlarda uzmanlaşacak bir kalkınma stratejisi oluşturulamadı. Bunun en önemli sebebi ise, siyasi iktidarların başlıca manevra alanı olarak görülen eğitim sisteminin yap-boz tahtasına dönüşmesi, kamunun maddi olanaklarının böylesine genişlediği bir dönemde dahi eğitimde niteliksel bir dönüşüm kaydedilememesiydi. Yıllardır PISA test skorlarında OECD ortalamasının oldukça altında yer alan öğrencilerimizin durumu da, bunun açık bir kanıtı. Dünyada PISA test skorlarına bakıldığında ise, araştırmaya dahil edilen diğer İslam ülkelerinin Türkiye’nin de altında yer alıyor olması da, dikkat çekici bir ayrıntı. Nihayetinde, yaygınlaşan imam hatip okulları ve bilimsel akıldan uzaklaşan eğitim sisteminin farklı bir sonuç doğurması da beklenemezdi elbet.

Hükümete cephesine döndüğümüzde ise, çok daha kısa vadeli düşünüldüğünü, tüm hesapların Cumhurbaşkanlığı seçimini kazasız belasız atlatmak üzere yapıldığını görüyoruz. Bu açıdan, iç talebin desteklenmesi, özellikle de emlak piyasasındaki büyümenin en azından seçim sonrasına kadar sürdürülmesi fazlasıyla önemseniyor. Son dönemde Merkez Bankası üzerinde kurulmaya çalışılan faiz baskısı da, bu sebepten kaynaklanıyor. Tüm göstergeler ve raporlar hane halkı borcunun kritik seviyelere ulaştığını gösterse de, enflasyon hedefleri aşılsa da, Hükümet, faiz oranları düşük tutularak, uluslararası ekonomik konjonktürü iyi değerlendirmeyi amaçlıyor. Sonrasına dair bir plan, bir çıkış stratejisi ise, hiçbir bakan tarafından henüz telaffuz edilmemiş durumda. Hükümet seçimlere kadar ekonomideki “balon”un şişmesine müsaade eden, patladığı noktada ise, daha önce olduğu gibi içeride muhalefeti, dışarıda muhtelif lobileri suçlamayı öngören bir strateji izliyor.

Hiç kuşku yok ki, Türkiye ekonomisi giderek daha büyük bir açmazın içine sürükleniyor. Ekonominin mevcut borçluluk düzeyini göz önüne aldığımızda, ekonomide yaşanacak bir daralmanın geçmiş ekonomik krizlere göre çok daha yıkıcı sonuçlar doğuracağı aşikardır. Bu nedenle, mevcut ekonomik büyüme modelinin açmazlarını, uzun vadede sürdürülebilirliğini kamuoyu nezdinde sorgulamak, ifşa etmek; önümüzdeki dönemde, kitleleri, iktidarın bugüne kadar başarıyla uyguladığı algı yönetimi politikasından koparmak açısından büyük önem taşımaktadır. Ve unutulmamalıdır ki, böylesi bir dönemde kitlelerin önüne halkın somut taleplerine cevap verebilen alternatif bir ekonomi ve toplum modeli ile çıkılamadığı sürece sistem kendi alternatiflerini üretmeye devam edecektir.