Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

AKP ve sonrası: “çözüm süreci”nde belirsizlik ve olanaklar

Gezi (Haziran) Direnişi ve 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından sonra artık ülkeyi eskisi gibi yönetmekte zorlanan AKP, içine düştüğü bataktan kurtulmak için yerel seçimleri adeta bir “milli kurtuluş” mücadelesine dönüştürdü ve hiçbir meşruiyeti kalmamış iktidarını aklamak için sandığı kullanmaya çalıştı. Ülke tarihinin en şaibeli ve tartışmalı yerel seçimlerinden sonra, önceki seçimlere göre 6-7 puanlık düşüşe rağmen, AKP’nin görece gücünü korur görünmesinde, muhafazakâr tabanın kendi konumunu koruma kaygısından borç ve işsizlik kıskacındaki emekçilerin ekonomik kriz korkusuna, “çözüm süreci”ne dair beklentiden Cemaat-CHP-MHP ittifakının güven verici olmamasına kadar birçok nedenden söz edilebilir. Ancak kesin olan şey, seçimde oluşan bu tablonun AKP’nin ‘yönetememe krizi’*ne çözüm olmadığı/olamadığıdır. Üç seçimli sürecin ilk etabının hemen ardından AKP’deki iç çatışmanın ayak seslerinin cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül arasında yaşanan tartışmalarla duyulur hale gelmesi de, bu ‘yönetememe krizi’nin yeni bir boyuta doğru evrildiğinin habercisidir.

Yolsuzluk ve rüşvet operasyonları başta olmak üzere, kendisine yönelik operasyon/hamleleri “çözüm sürecine karşı darbe girişimi” olarak gösterip “çözüm süreci”ni kendine kalkan yapmaya çalışan AKP, bu sürecin devamı için atılması gereken adımlar içinse seçim sonrasını işaret etmişti. Oysa Başbakan Erdoğan, seçimlerden hemen sonra Bakü ziyareti öncesinde, “başmüzakereci”nin (Öcalan’ın) koşulları ve görüşmelerin yasal bir çerçeveye kavuşturulması konusunda “atacağımız herhangi bir adım yoktur” diyerek, sürecin devamı yönünde beklenilen adımları atmayacaklarının sinyalini vermiştir. AKP, bütün itirazlara rağmen MİT yasasını meclisten geçirerek, “çözüm süreci”ni değil, MİT’in yaptığı görüşmeleri yasal bir dayanağa kavuşturmanın ötesine geçmeyeceğini göstermiştir. Dahası, süreci ilerletmek bir tarafa, AKP, Öcalan ile yapılan görüşmeleri hala bir pazarlık konusu olarak görmektedir.

Sürecin muhatabı konumunda bulunan Kürt hareketi bakımından ise, söylenebilecek ilk şey, “çözüm süreci”nin iki uçlu bir süreç olarak değerlendirilmeye devam edildiğidir. Öcalan, 2014 Newroz mesajında, bugüne kadar İmralı’daki görüşmelerin yasal çerçevesi oluşturulmamış olsa da, AKP/devlet ile görüşmelerin devam ettirileceğini söylerken, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık ise, AKP’nin çözüm sürecinin önündeki en önemli engel haline geldiğine ve bu engelin ancak halk güçlerinin mücadelesi ile aşılabileceğine dikkat çekmiştir. Gelinen yerde sorunun AKP ile çözülmesi olanağının büyük oranda ortadan kalkmış olması (bu durum AKP’nin bazı düzenlemeler yapamayacağı ya da mesela ihtiyaç duyduğunda KCK tutuklularını bırakamayacağı anlamına gelmemektedir), beraberinde yeni sorular/sorunlar getirmektedir. Burada akla gelen ilk soru, sorunun AKP ile çözüm olanakları ortada kalktıysa, Kürt ulusal hareketinin masada oturmaya devam etmesinin doğru bir tutum olup olmadığıdır. Devamında ise, AKP ile olmayacağına göre, çözümün yolunun nereden geçtiği sorulabilir. Bu sorularla ilişkili olarak, AKP’nin olmadığı koşullarda “çözüm süreci”nin devam edip etmeyeceği, AKP’yi artık bir ayak bağı olarak gören başını ABD’nin çektiği emperyalist güçlerin soruna nasıl yaklaştığı gibi sorular da sorulabilir. Bu soruların yanıtlarını bulmak için, AKP’yi/devleti görüşmelere zorlayan sürece, bölgesel gelişmelere ve bağlı olarak Kürt hareketinin kazandığı pozisyona, Erdoğan AKP’sinin Batılı emperyalistler ve uluslararası sermaye tarafından “üstünün çizilmesi”nin nedenlerine ve ülkede demokrasi güçlerinin durumuna bakmak gerekmektedir.

GÖRÜŞME SÜRECİNE NASIL GELİNMİŞTİ?

Daha önce defalarca belirttik; ABD, Irak’tan çekilme sürecinde enerji kaynakları ve bunların geçiş yollarının güvenliği için PKK’nin bölgede silahlı bir güç olarak varlığını tehdit olarak görüyor ve PKK’nin silahsızlandırılması için Türkiye ve Kürdistan Federe Yönetimi arasındaki ilişki ve işbirliğinin geliştirilmesini istiyordu (bkz. Irak Çalışma Grubu’nun hazırladığı ‘Baker-Hamilton Raporu’ ve Henri J. Barkey’in hazırladığı ‘Kürdistan’da Çatışmayı Önleme Raporu’ ). Bu temelde 2009’da’ açılım’ politikasının geliştirildiği ve Oslo’da KCK ile MİT arasında görüşmelerin yapıldığı biliniyor. 2011’e gelindiğinde, bu görüşmeler üzerinden Kürt sorununun çözümü için üç protokol hazırlanmış ve bu protokoller Başbakan Erdoğan’ın önüne gelmişti. Ancak Başbakan Erdoğan, 2011 Haziran genel seçimleri öncesinde çözüm yönünde atım atmak yerine, MHP lideri Bahçeli ile Öcalan’ın idamı tartışmaları üzerinden milliyetçilik yarışına girişmişti. Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarından sonra, emperyalistlerin bu ülkelerde gelişen halk hareketlerine müdahale ederek bu hareketleri yedeklemeye girişmelerine bağlı olarak üstlendiği rol, AKP’yi  Kürt sorununda yeniden geleneksel politikalara döndürmüştü. Önce İzmir Libya’ya müdahale eden NATO’nun komuta merkezi yapıldı, ardından AKP, Suriye’ye müdahalenin ‘koçbaşı’lığına soyundu. Esad rejimi, Katar ve S. Arabistan ile geliştirilen işbirliği ile yıkılacak, Türkiye egemenleri atalarının at koşturduğu topraklarda yeniden söz sahibi olacaktı. Bu politika ABD tarafından da desteklendi ve ABD’nin müdahalesiyle Suriye muhalefeti ‘Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu’ (SMDK) çatısı altında birleştirildi. Ancak Rusya ve Çin’in Suriye’ye müdahaleye karşı tutum almaları ve İran ile Lübnan Hizbullah’ının Esad rejimini açıktan desteklemeleri, Esad rejimini devirme girişimlerinin başarıya ulaşmasını engelledi. Türkiye, Katar ve S. Arabistan’ın Suriye’ye müdahale politikalarına İslam dünyasının Sünni çoğunluğunu yedeklemek için mezhepçi politikalara sarılmaları, Suriye’de muhalif güçler arasında askeri denetimin dünyanın her tarafından bölgeye gelen Selefi-Cihatçı güçlerin (el Kaide’nin)  eline geçmesine neden oldu. ABD, nasıl PKK’nin silahlı bir güç olarak varlığını istemiyorduysa, güvenilmez bulduğu el Kaide’nin de denetimi eline almasını istemiyordu. Üstelik bu Selefi gruplar İsrail’in güvenliği için de tehdit oluşturuyordu. Ancak AKP, hem Esad’a karşı tek dayanağı haline gelen ve hem de Rojava’da Kürtlerin yönetimi ele almasına karşı kullanabileceği bir güç olan el Kaide’ye (el Nusra Cephesi ve Irak-Şam İslam Devleti-IŞİD) desteğini ABD ile karşı karşıya gelme pahasına sürdürdü. En son Batı dünyasında büyük tepkilere yol açan bu çetelerin Yayladağı’ndan sınırın karşı tarafındaki Ermeni kasabası Keseb’e girmeleri de AKP’nin bu yönelimdeki ısrarını ortaya koymaktadır.

AKP’nin Esad rejimini devirmekle birlikte yaptığı bir diğer hesap da Rojava’da Kürtlerin güç kazanmasını engellemek ve ülkedeki Kürt hareketini askeri olarak kuşatacağı yeni cephe açmaktı. İran’ın PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) ile ateşkes imzalaması ve Esad’ın Suriye Kürdistanı’nı (Rojava’yı) Kürtlere bırakmak zorunda kalması, bu hesapları bozdu. Kürtler, hem bölgesel çatışmanın seyrini değiştirebilecek önemli bir güç haline geldi, hem de Kürt ulusal hareketinin askeri kabiliyet ve gücü önemli oranda arttı. Sri Lanka’da Tamil gerillalarına yapılana benzer bir operasyonla Kandil’e girmeyi tartışan Türkiye egemenlerine karşı, PKK, ülke içinde cephe savaşı ve baskınlar yapar hale geldi. Öte yandan Kürdistan Federe Yönetimi üzerinden PKK ve Rojava’daki PYD’yi sıkıştırma girişimleriyle birlikte AKP Hükümeti’nin Irak’ta Maliki Hükümeti ve Barzani Yönetimi arasındaki çelişkileri kışkırtması, Irak’taki çıkarları bakımından Maliki Yönetimini desteklemeyi sürdüren ABD ile burada da karşı karşıya gelmesine neden oldu.

Suriye’ye müdahale ve Kürt hareketini etkisizleştirme girişimleri nedeniyle giderek daha fazla açmaza sürüklenen ve artık adım atamaz hale gelen AKP Hükümeti, bu süreçte yeniden İmralı’da Öcalan ile görüşmelere başlamak zorunda kaldı. AKP, bu sıkışmışlıktan kurtulmak için Kürtleri kendi yanına çekmek ya da en azından kendisine karşı mücadele eden bir güç olmaktan çıkarmak ve böylece yeniden kendine manevra alanı açmak istiyordu. Bu hamle ile AKP, hem müdahale politikalarının başarısı için zaman kazanmış olacak ve hem de bu politikanın başarısına bağlı olarak Kürt hareketini baskılayıp, kendi dayatacağı “çözüm”e razı etme olanağını elde edecekti.

2012 sonlarında İmralı’da Öcalan’la başlayan görüşmeler, 2013 başlarında BDP heyetinin adaya gidip Öcalan’la görüşmesiyle kamuoyuna duyurulmuş oldu. 2013 Newroz’unda, PKK, Öcalan’ın çağrısıyla çatışmasızlık ilan ederek, silahlı güçlerini geri çekmeye başladı. Ancak ‘merdiven stratejisi’ olarak adlandırılan ve tarafların karşılıklı adımlarıyla ilerletilmesi düşünülen süreç daha ilk adımda tökezledi. AKP, silahlı güçlerin sınır dışına çekilmesi için gerekli yasal güvenceleri Meclis’ten geçirmeyi reddedince; PKK, önce geri çekilmeyi yavaşlattı ve ardından da durdurdu. Öcalan’la görüşmeler de, yasal bir çerçevede Kürtlerin taleplerinin müzakere edildiği ve bütün toplumun taraf yapıldığı bir “çözüm süreci”ne dönüştürülmek yerine, istihbarat örgütünün bir faaliyeti olmanın ötesine geçmedi. Demokratikleşme adına hazırlanan paketler de, çözümü kolaylaştıracak ve süreci güvenceye alacak talepler yerine, AKP’nin kendini güvenceye almaya yönelik düzenlemeleriyle sınırlı kaldı. Seçimlerden sonra Meclis’ten geçirilen MİT yasasında görüldüğü gibi, AKP, süreci değil; “MİT, terör örgütleriyle görüşebilir” düzenlemesi ile kendini/MİT’i güvenceye alma tutumu içinde oldu. Dolayısıyla süreç, 2013 Newroz’undan bugüne, çatışmasızlığın ötesine geçilemeden ve hiçbir yasal dayanağı oluşturulmadan geldi.

Bu dönemde, AKP’nin çözüme mesafesini ortaya koyan önemli göstergelerden biri de, Rojava’ya karşı geliştirdiği politikalardı. Rojava’da PKK ile aynı çizgideki PYD’nin etkinliğinden rahatsız olan AKP, zaman zaman görüşmeler de yaptığı PYD’nin gücünü kırmak için, bir yandan sınırlarını el Kaideye sonuna kadar açarak, ona her türlü desteği verdi; öte yandan da kendi çizgisini benimsemeyen bir Kürt hareketinin etkinliğinden rahatsız olan Barzani’yi devreye soktu. Seçimlerden hemen önce kamuoyuna sızdırılan Dışişleri Bakanlığı’ndaki Suriye’ye müdahale senaryosu, AKP’nin IŞİD’in Süleyman Şah Türbesi’ne saldırma olasılığını Suriye ve Rojava’ya müdahale için bir fırsata çevirme hesabı yaptığını göstermiştir. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, MİT Müsteşarı Fidan, Genelkurmay İkinci Başkanı Güler ile Dışişleri Müsteşarı Sinirlioğlu arasında geçen konuşmalarda, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, açık açık saldırının müdahale için bir imkân olarak kullanılmasından söz etmekte; MİT Müsteşarı Fidan da, saldırı gerekçesi yaratmak için gerekirse MİT’in Suriye’den Türkiye’ye füze atabileceğini söylemektedir. Bu müdahale planının, AKP için artık bir ‘kader savaşı’ haline gelen Suriye’deki savaşın seyrini değiştirmek üzere, ‘tampon bölge’ oluşturma ve Rojava’daki kantonları denetim altına alma amacı taşıdığı açıktır. AKP müdahale hesapları yaparken, Federe Kürdistan’daki Barzani yönetimi de, Rojava’da denetimi elinde bulunduran PYD’yi abluka altına almak için sınıra hendek kazdırmıştır. Rojava’da PYD’nin varlığı, Barzani’nin Kürtlerin bölgesel kamplaşmada önemli bir güç haline gelmesini kendi egemenlik ve çıkar ilişkilerini pekiştirmek için kullanması önünde bir engel teşkil etmekte, dolayısıyla Barzani de AKP gibi bu engeli etkisizleştirmek için her yolu denemekten geri durmamaktadır. Nihayetinde Rojava’da Öcalan’ı önder olarak gören bir Kürt hareketinin etkinliğinin, ülkede Kürt hareketine kendi çözümünü dayatma olanaklarını önemli oranda ortadan kaldırdığını gören AKP’yi de, bölgedeki bütün gelişmelere Federe Kürdistan’daki Kürt egemen sınıfların çıkarları penceresinden bakan Barzani yönetimini de rahatsız etmeye devam etmektedir. Bu rahatsızlık nedeniyle, geçen bir yıllık süreç içinde çözüm yönünde herhangi bir adım atılmadığı gibi, Rojava’da Kürtlerin kendi yönetimlerini oluşturmalarını önlemeye yönelik politikada da bir değişiklik olmamıştır.

AKP’NİN ÜSTÜ NEDEN ÇİZİLDİ?

Emperyalistlerin (İngiliz ve Fransız) yüz yıl önce Kürt coğrafyasını dörde bölmesi, daha en başından Kürt sorununu uluslararası bir sorun haline getirmiş; uzun yıllar Kürtlerin yaşadıkları ülkelerin egemenleri (Türkiye, İran, Suriye ve Irak) Kürtlerin ulusal hak istemli hareketlerine karşı işbirliği içinde olmuştu. Suriye üzerinden sürdürülen bölgesel kamplaşma ve çatışma, hem bu ülke egemenlerinin karşı karşıya gelmesi (İran, Suriye ve Irak merkezi hükümeti bir tarafta, Türkiye ve Kürdistan Federe yönetimi bir tarafta) nedeniyle Kürtlerin önemli bir bölgesel güç haline gelmesine ve hem de her parçadaki gelişmenin diğer parçalardaki gelişmelere (en son örneği Rojava’dır) doğrudan etki ettiği bir siyasi ortam yaratmıştır. Dolayısıyla, giderek bölgesel/uluslaraarası yönü ağırlık kazanan bir Kürt sorununu artık bölgede adım atamaz hale gelen bir AKP’nin çözme olanakları da ortadan kalkmış olmaktadır.

Peki, AKP’nin bölgede adım atamaz hale gelmesine ve dolayısıyla Batılı emperyalistler ve uluslararası sermaye güçleri tarafından üstünün çizilmesine yol açan süreç nasıl gelişti?

Hatırlanırsa, ABD’nin Irak’a müdahaleye hazırlanırken Türkiye’de ‘savaş tezkeresi’nin Meclis’ten geçmemesi (2003 1 Mart), ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerde gerilime neden olmuş ve dönemin Başbakan Başdanışmanı Cüneyt Zapsu 2005’te ABD’li yetkililere Erdoğan için “onu deliğe süpürmeyin, kullanın” demişti. Bu temelde, 2007’deki Erdoğan-Bush görüşmesinden sonra, Türkiye, ABD’nin “stratejik ortağı” ve “bölgesel lider” haline gelmişti. Ancak Suriye’de Esad rejimini devirme girişimlerindeki başarısızlık nedeniyle, AKP, giderek el Kaide’ye umut bağlar hale geldi. Oysa ABD, el Kaideyi (özellikle Libya’da büyükelçiliğine yapılan saldırıdan sonra) kendi çıkarları ve İsrail’in güvenliği için güvenilmez buluyordu.  Irak’ta merkezi hükümet (Maliki hükümeti) ile ülkedeki birçok terör saldırısından sorumlu tutulan Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi’nin Türkiye tarafından himaye altına alınmasından başlayarak, ilişkiler önemli oranda gerilmiş; ve Türkiye’nin Irak’a müdahalesi, Maliki hükümetini Irak’ın bütünlüğünü ve kendi çıkarlarına sürdürebilecek tek lider olarak gören ABD’yi rahatsız eder hale gelmişti. Yine, Mavi Marmara olayında olduğu gibi, MİT’in radikal İslamcı güçlerle ilişkisi, ABD ve müttefiklerini rahatsız eden bir diğer konuydu. Ve en son, Mısır’da ABD ve müttefiklerine (özellikle İsrail’e) yeterince güven vermeyen Mursi (Müslüman Kardeşler) yerine General Sisi’nin darbeyle başa getirilmesine yönelik itirazları, Türkiye’yi, bölgede ABD’nin ayağına dolanan bir güç haline getirmişti. Bu gelişmelerle iç içe geçmiş olarak, Türkiye’nin Kürdistan petrolleri için Barzani ile yine Maliki hükümetine rağmen yaptığı pazarlıklar, İran’a ambargonun delinmesi, NATO’ya rağmen füze savunma sistemleri ihalesinin Çin’e verilmesi, ‘Şangay Beşlisi’ne katılma yönünde söylem kullanılması, 12 yıl önce kendisini iktidara taşıyan uluslararası sermaye güçleri için AKP’nin artık güvenilmez olduğunu gösteren diğer gelişmelerdi.

AKP’nin dışarıda sıkıştıkça ülke içinde kendini kurtarmak için daha fazla baskı ve yasaklara sarılması, Gezi olayları ile başlayan Haziran Direnişi’nin patlak vermesine yol açmıştı. Ülke sınırlarını el Kaide’ye açan, toplumda mezhep ayrımını kışkırtan, kadınları ve gençliği baskı cenderesine almaya yönelik düzenlemeler yapan, her türlü demokratik hak ve eyleme şiddetle yanıt veren AKP’ye karşı toplumun geniş kesimlerinde biriken öfke patlamıştı. Haziran Direnişi, AKP’nin kendi yarattığı toplumsal kutuplaşma ve kamplaşma nedeniyle artık ülkeyi eskisi gibi yönetmekte ciddi biçimde zorlandığını bütün açıklığıyla gözler önüne sermişti. Dolayısıyla Haziran Direnişi, zaten Erdoğan AKP’sinden rahatsız olan uluslararası sermaye ve Batılı emperyalistlerin, Erdoğan’ın içeride ve dışarıdaTürkiye’yi bekledikleri gibi yönetmeyi beceremeyerek kendi çıkarlarını da tehlikeye atıyor olması nedeniyle yeni arayışlar içine girmelerini hızlandırdı. Erdoğan’ın kendi uyguladığı politikaların bir sonucu olan Haziran Direnişi’ni “dış güçlerin bir tezgâhı” olarak göstermesinin nedeni budur.

Uluslararası sermaye ve Batılı emperyalistlerin Erdoğan AKP’sine karşı bir arayış içine girmelerinin en somut ifadelerinden birisi de, 12 yıldır ülkeyi Erdoğan AKP’si ile adeta bir koalisyon gibi yöneten Gülen Cemaatinin Erdoğan’a açıktan tutum alır hale gelmesidir. Dolayısıyla bu güçlerin Erdoğan AKP’si ile çatışması, Gülen Cemaati üzerinden somutlaştı. 17 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonları, işte bu çatışmanın bir sonucu olarak ortaya çıktı ve “hak” “adalet” adına yola çıkan ve iktidarı boyunca dini referansları kullanan AKP’nin nasıl bir soygun, talan ve sömürü düzeni kurmuş olduğunu gösterdi.

ABD, AB’nin başını çeken Almanya, Fransa gibi emperyalist güçlerin ve TÜSİAD başta olmak üzere ülke içindeki destekçilerinin AKP’ye karşı alternatif haline getirmeye çalıştıkları Cemaat-CHP-MHP ittifakı, yerel seçimlerden başarılı çıkamamış olsa da (çünkü ortadaki tablo oyu düşen AKP’nin başarısından çok bu ittifakın başarısızlığının sonucudur), bugün için bu güçlerin AKP’ye yönelik tutumlarında ciddi bir değişiklik olduğundan söz edilemez. Ancak bu durum AKP’nin el Kaideye sarılması gibi, başka seçenekleri kalmadığında, bu emperyalist güçlerin de kendisini kurtarmak için her şeyi yapmaya hazır bir AKP’yi yeniden kullanabilme olasılığını bütünüyle ortadan kaldırmamaktadır.

Dün kendini iktidara getiren emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından üstü çizilen AKP, bugün içine düştüğü bataktan kurtulmak için özellikle “çözüm süreci”ni kendine kalkan yapmaya çalıştı, çalışıyor. Yapılan operasyonların ‘paralel devlet’ tarafından “çözüm sürecine karşı bir darbe girişimi” olduğu söylemi ile Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin barış beklentisi istismar etmeye çalıştı, çalışıyor (burada yerel seçimlerde bu propagandanın etkisi ve özellikle Kürt hareketinin Kürdistan’da fiiliyatta ordu, polis türü resmi güçlerin yanında yargı ve polisi denetim altında tuttuğu ileri sürülen ‘Cemaat’le karşı karşıya gelmesinin bir sonucu olarak AKP’nin Kürtlerden aldığı desteği önemli oranda koruduğunu söylemek gerekiyor). ‘Paralel devlet’, Başbakan Erdoğan’ın PKK lideri Öcalan’dan ödünç aldığı bir kavramdır. Öcalan, bu kavramı, devlet içindeki gizli yapılanmaları ifade etmek için kullanıyordu. Ancak bu kavramın, Susurluk sürecinde kullanılan ‘derin devlet’ kavramı gibi, bu gizli yapılanmaların burjuva devlete karşı değil, aksine bu devletin bir parçası olarak halka, demokrasi ve özgürlük isteyen toplum kesimlerine karşı kullanıldığı gerçeğinin üstünü örttüğünü söylemek gerekmektedir. Başka bir deyişle, ‘paralel’ ya da ‘derin’ devlet denilen şey, burjuva devletin kendi güvenliğini tehlikede hissettiğinde devreye soktuğu gayrinizamî (kendi belirlediği hukuk düzeninin dışında oluşturulmuş) yapılarından başka bir şey değildir. Erdoğan ise, 12 yıldır, başta Kürt sorunu olmak üzere, her alanda, politik ortaklık içinde olduğu Gülen Cemaatini ‘paralel devlet’ kurmakla suçluyor. Oysa, ortada bir ‘paralel devlet’ değil; Başbakanın kendisinin “ne istedilerse vermedik mi?” diyerek sitem ettiği ve devletin çeşitli kurumlarını paylaştığı eski bir ‘koalisyon ortağı’ bulunuyor.

Operasyonların “çözüm sürecine karşı bir darbe girişimi” olduğu söylemine gelince, daha önce de belirtildiği gibi, AKP, bu söylemi, “süreci” değil; kendini güvenceye almak için kullanıyor. Eğer AKP’nin derdi süreci güvenceye almak olsaydı, yapılması gereken şey açıktı. Hem PKK gerillalarının çekilme süreci, hem de Öcalan’la yapılan görüşmeler yasal bir çerçeveye kavuşturulmalıydı. Oysa 2013 Newroz’undan bu yana –ki 2014 Newroz’unda da sürecin devam edebilmesi için aynı talebi yinelemiştir– Öcalan, görüşmelerin yasal dayanağı oluşturulmuş bir müzakereye dönüştürülmesini istiyor, ama Başbakan Erdoğan’ın “atacağımız başka bir adım yoktur” açıklaması, AKP Hükümeti’nin, şimdiye kadar olduğu gibi, bu talebi görmezden gelmeye devam edeceğini gösteriyor.

Bunun da ötesinde, “çözüm sürecine karşı darbe” söylemini kullanan AKP, Ergenekoncuları kurtarmaya yönelik adımlar atmıştır. Sadece AKP’ye karşı darbe girişimleri nedeniyle yargılanmış olsalar da, aralarında JİTEM’in kurucularının da yer aldığı ve büyük oranda Kürdistan’daki ‘özel savaş’ın yürütücüleri olan ordu mensupları Başbakan Erdoğan ve Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın “milli orduya kumpas yapıldığı” söyleminin ardından yapılan yasal düzenlemelerle art arda serbest bırakıldılar. Yani AKP, bir yandan “çözüm süreci”ni kullanıp Kürtleri yedeklemeye çalışırken, öte yandan da, kendini kurtarmak için Ergenekoncularla yeni bir ittifakın peşinde koşmaktan da geri durmuyor. Sadece bu da değil! Özellikle seçim sürecinde ülkenin birçok kentinde HDP’ye (Halkların Demokratik Partisi) yönelik devletin yetkilileri eliyle (polis amirleri, kaymakamlar, AKP’li yöneticiler) geliştirilen provokasyonlarla milliyetçi kışkırtmalar yapılmıştır. Bu kışkırtmaların, Kürt hareketi ve demokrasi güçlerini baskı altına almanın ve çözüm yönünde adım atmamanın dayanağı haline getirilmek istendiği açıktır.

SÜRECİN BELİRSİZLİĞİ VE DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN DURUMU

Yönetememe krizi yaşayan ve bu nedenle baskı politikalarına daha fazla sarılan AKP’nin ülkenin demokratikleşmesinin en öncelikli sorunlarından biri olan Kürt sorununu çözme olanağı yoktur. Ancak ciddi bir sıkışıklık ve baskılanma altındaki AKP’nin süreci sona erdirme koşulları da kalmamıştır. Yani AKP, bir yandan sürecin ilerletilmesi için adım atamaz, ama öte yandan da süreci geri/başa döndüremez bir noktada durmaktadır. Bu durumun süreci ciddi bir belirsizliğe sürüklediği açıktır.

Burada akla gelen ilk soru “Sorunun AKP ile çözülmesi olanakları ortadan kalktıysa, Kürtler niye masada oturmaya devam ediyor?” sorusudur. Savaş politikalarından beslenen milliyetçi çevreleri bir tarafa bırakırsak, bu ülkede kimi “sol”, “sosyalist” çevrelerin Kürt hareketinin AKP/devlet ile görüşmelerini bir “ittifak” gibi gördüğü/gösterdiği ve sürecin bitirilmesi beklentisi içinde olduğu biliniyor. Oysa şoven saldırganlığın yaygınlık kazandığı çatışmalı süreç, her şeyden önce bu çevrelerin kendi varlık ve mücadele alanlarını önemli oranda darlaştırıcı bir rol oynuyor. Silahların susması, Kürt hareketinin ve taleplerinin toplumun geniş çevreleri tarafından görülür/tartışılır hale gelmesini sağlamış; ötesinde ülkede emek ve demokrasi mücadelesinin olanaklarını arttırmıştır. Bugün emek ve demokrasi güçlerinin, ölümlerin yaşandığı süreçte kışkırtılan milliyetçilik ve şovenizmin etkisinde kalan  işçi-emekçilerle buluşma zemini önemli oranda genişlemiştir. Yoksa mesela Gezi sürecinde ulusalcılığın etkili olduğu yerlerde bile “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganlarının atılması mümkün olabilir miydi?

Meselenin bir diğer yönü de, “görüşme süreci”nin sadece AKP’nin iradesiyle belirlenmiş, AKP’ye bağlı bir süreç olmamasıdır. AKP’yi/devleti “görüşme süreci”ne zorlayan ve yukarıda ana hatlarıyla özetlediğimiz süreci (uluslararası gelişmeler ve ABD emperyalizminin bölge politikası) bir tarafa bırakırsak, bugün “çözüm süreci” yönünde adım atılıp atılmamasını belirleyen AKP iktidarı olsa da, görüşmeler devlet adına sürdürülmektedir. Dün generallerle görüşürken olduğu gibi, bugün MİT ile görüşürken de, Kürt hareketinin (Öcalan’ın) muhatabı devlettir. Dolayısıyla Kürt hareketinin barışçıl çözümü sonuna kadar zorlamasının yolu, masada kalma koşulları var oldukça, muhatabın kim olduğundan bağımsız olarak (mesela yarın MHP iktidara gelir ve çözüm için görüşmek isterse yok mu denecektir?) ve aslında her koşulda muhatabın devlet olduğunu bilerek görüşmelere devam etmesinden geçmektedir.

Burada, devlet cephesi bakımından, AKP giderse sürecin devam edip edemeyeceği sorusu gündeme gelmektedir. Demokrasi güçlerinin iktidar olma seçeneğini bir tarafa bırakırsak, egemenler/devlet cephesi bakımından sürecin geleceğinin ne olacağı sorusunun cevabının, büyük oranda, dün Erdoğan AKP’sini iktidara , ama bugün yollarını ayırma noktasında bulunan emperyalistlerin/uluslararası sermayenin tutumunun ne olacağına bağlı olduğunu söyleyebiliriz. CHP’nin, Batılı emperyalistlere kendini AKP’ye karşı ‘makul’ bir seçenek olarak göstermek üzere (Mısır ve Irak seferlerinden ABD ziyaretine ve Cemaatle ittifaka kadar) yaptığı hamleler, AKP’nin olası alternatifinin bu güçlerin politikalarıyla tam bir uyum içinde olacağını göstermek için yeterlidir.

PEKİ, ABD’NİN BAŞINI ÇEKTİĞİ EMPERYALİST GÜÇLERİN TUTUMU HANGİ YÖNDEDİR?

Elbette, bu konuda kesin bir cevap verilemezse de, bu güçlerin bölgesel çıkar ve yönelimleri yeterince fikir vericidir. Başını ABD’nin çektiği Batılı emperyalistlerin Suriye müdahalesinin hedefinin hem Ortadoğu’ya tam hâkim olup Kafkasya’ya açılmak ve hem de başını Rusya ve Çin’in çektiği rakiplerinin hâkimiyet alanlarını sınırlamak olduğu biliniyor. Ancak Suriye’ye müdahale sürecinde işlerin yolunda gitmeyip askeri denetimin el Kaideci güçlerin eline geçmesinin de bu güçler için stratejik önem taşıyan bölgenin enerji kaynaklarının ve geçiş yollarının güvenliği bakımından kaygı yarattığı bir başka gerçektir. Bu durum, bu güçleri AKP ile karşı karşıya getiren önemli sorunlardan biridir. ABD, bugün nasıl el Kaidenin etkinliğinden rahatsızlık duyuyorsa, Irak’tan çekilme sürecinin başından bu yana PKK’nin kendi çıkarları için sorun/istikrarsızlık yaratabilecek silahlı bir güç olarak varlığını da istememektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi, ‘açılım’ politikasının arkasındaki en önemli nedenlerden biri de buydu. Bugün PYD öncülüğünde Rojava’da ilan edilen kantonlar ve Kürtlerin bölgesel dengeler bakımından önemli bir güç haline gelmesi dikkate alındığında, emperyalistler için Kürt sorununda şiddete dayalı çözüm dünden çok daha büyük riskler yaratmaktadır. Dolayısıyla mevcut koşullarda bu güçlerin çıkarları gereği Kürt sorunundan kaynaklı çatışmaların yeniden başlamasını veya Öcalan’la görüşmelerin (“çözüm süreci”nin) sona erdirilmesini –ki bu çatışmalara davetiye çıkarmak anlamına gelir– istemesi akla yatkın görünmemektedir. Buna bağlı olarak, AKP’den sonra egemenler cephesinde oluşacak alternatife bağlı olarak sürecin devamı konusunda sıkıntılar yaşanması ihtimalini göz ardı etmemekle birlikte, şimdiden öngörülebilecek şey, başa kim gelirse gelsin yeniden çatışmalı sürece geri dönmenin kolay kolay göze alınamayacağıdır. Tabii burada emek ve demokrasi güçleri bakımından gözden kaçırılmaması gereken şey, ne emperyalistlerin, ne de AKP ya da olası alternatiflerinin derdinin demokratik bir çözüm olmadığı; aksine Kürt hareketinin etkisizleştirilip, ülkede ve bölgede kendi çıkarları (sömürü ve yağma politikaları) için sorun yaratabilecek bir güç olmaktan çıkartılması olduğudur.

Sürecin geleceğine dair egemenler cephesinin tutumundaki belirsizlik karşısında demokratik çözümün tek dayanağı vardır; o da Kürt hareketi ve ülkedeki demokrasi güçlerinin mücadelesidir. Çünkü son bir bir buçuk yılda yaşananlar, görüşme sürecinin aynı zamanda bir mücadele süreci olduğu gerçeğini bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Bugün bu mücadelenin Kürt hareketi ve ülkedeki demokrasi güçleri bakımından birkaç boyutundan söz edilebilir.

Öncelikle yerel seçimlerde kazanılan başarı, Kürt hareketi ve halkının çözüm iradesi olarak kendine olan güvenini arttırmıştır. Bu temelde başta elindeki 3 büyükşehir (Diyarbakır, Mardin, Van) olmak üzere fiili olarak özerklik uygulamaları yönünde adım atma koşulları dünden çok daha fazladır. Zaten Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Gülten Kışanak’ın “özerkliği inşa” yönünde yaptığı açıklamalar, bu konuda yeni bir tartışma başlatmış durumdadır. Bugün içinde bulunduğu açmazlar nasıl AKP’yi çözüm yönünde adım atma iradesinden uzaklaştırmışsa, Kürt hareketi cephesinden özerklik yönünde atılacak fiili adımları da engelleyememe durumuyla da karşı karşıya bırakmaktadır. Kürt hareketinden yapılan “özerkliği inşa”, “kendi çözümünü geliştirme” açıklamaları bu bağlamda anlam kazanmaktadır. Ancak her şeye rağmen bu yönde atılacak/atılabilecek fiili adımların sınırlı olduğunu/olacağını belirtmek de gerekiyor. Mesela Gülten Kışanak’ın dile getirdiği Kürdistan’da çıkarılan petrolden ya da herhangi bir yer altı-yer üstü kaynağından pay alınmasının tek taraflı fiili adımlarla sağlanması mümkün görünmemektedir. Nihayetinde ne kadar sınırlı olsa da, özerklik yönünde atılacak fiili adımlar, Kürt hareketinin kendi çözümünü örgütleme ve gündemleştirmesi bakımından önemli bir rol oynayacaktır.

Tüm belirsizliklerine rağmen bu süreç, Kürt hareketinin Rojava’da kendi yönetim sitemini kurma olanaklarını da arttırmıştır. Türkiye egemenlerinin her ne kadar rahatsız olsalar ve PYD’nin gücünü kırmak için el Kaide’ye destek verseler de, Rojava’ya doğrudan müdahale edebilir durumda olmamaları, Rojava’da Ocak ayında sırasıyla Cizîre, Kobanê ve Efrîn Kantonları’nın özerk yönetimlerini ilan etmelerine ortam sağlamıştır. Dolayısıyla “görüşme süreci” Kürtlerin Rojava’da kendi yönetimlerini kurmalarını ve Rojava’da özerk yönetimlerin kurulması da “çözüm süreci”ni etkilemekte ve mücadelenin bu iki alanı bileşke etkisi yaratarak, Kürt hareketinin etki alanı ve gücünü arttırmaktadır.

Bugün Kürt sorununun çözümünün, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesiyle iç içe geçmiş olması, Kürt hareketi ile ülkedeki emek ve demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesini bir ‘kader birliği’/ortaklığı haline getirmiştir. Kürt hareketi cephesinden yapılan açıklamalarda da bu mücadele birliğinin önemine vurgu yapılmakta ve bu birliğin platformu olarak HDK/HDP işaret edilmektedir. Yerel seçimlerde egemenlerin iki bloğu arasındaki kamplaşmanın baskısı ve gerici-ırkçı saldırılar nedeniyle yeterince görünür olamasa da, HDP, seçimlerden halk güçlerinin bu gerici kamplar karşısındaki tek alternatifi olarak çıkmıştır. Burada, HDP ile yan yana gelmemek için bin dereden su getiren ÖDP-TKP-Halkevleri gibi sol-sosyalist çevrelerin de sadece “AKP karşıtlığı” üzerine kurgulanmış seçim platformları nedeniyle siyaset dışına düştüklerini de belirtmek gerekiyor. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimi, HDP’nin darlık ve eksikliklerini aşması için olduğu kadar, siyaset dışına düşmüş bu çevrelerin de yanlışlarından dönüp demokrasi-halk güçlerinin birliğini güçlendirecek bir hatta siyaset yapmaları için bir fırsat sunmaktadır.

Öte yandan bugün BDP’li vekillerin HDP’ye katılması ve HDK’nin seçim partisi olarak kurulan HDP’nin, BDP’nin katılımıyla bir ‘kitle partisi’ haline getirilmesi yönündeki adımlar, elbette halk güçlerinin mücadele birlikteliğinin doğru bir platform üzerinde inşa edilmesi ve darlaşma yerine halk güçlerinin en geniş kesimlerini kapsayacak bir anlayışın geliştirilmesi için tartışılması gereken adımlardır. Ancak ülke gericiliğinin ve Kürt milliyetçileri ile Türk ulusal solcularının HDP’ye karşı saldırgan tutumları ve bu tartışmalar üzerinden HDK-HDP’nin parçalanması beklentisi içine girmiş olmaları bile, bu seçeneğin Türkiye ve Kürdistan’daki emek ve demokrasi güçlerinin ortak mücadelesi için öneminin görülmesi için yeterlidir. Bu nedenle, devrimci sınıf partisi de, elbette bu tartışmayı halk güçlerinin en geniş kesimlerinin birliğini sağlayacak bir hatta ilerletme ve ezilen Kürt ulusu ile Türkiye’deki emek ve demokrasi güçlerinin mücadele birlikteliğini güncel-demokratik bir görev olarak görmenin sorumluluğuyla hareket edecektir.

Sonuç olarak, gelinen yerde, yönetememe krizindeki AKP’nin yerine egemenler cephesinden başka bir seçeneğin başa geçirilmesinin halk güçlerinin demokrasi, özgürlük ve insanca yaşam talepleri bakımından çözüm olamayacağı açıktır. Çözüm halk güçlerinin kendi iktidar seçeneklerini yaratmalarında, halkın demokratik iktidarındadır. Üstelik Kürt halkı ve ülkedeki emek-demokrasi güçlerinin kendi iktidar seçeneklerini yaratmaları, sadece Kürt sorununun çözümü ve ülkenin demokratikleşmesini sağlamayacak; aynı zamanda bölgede emperyalizm ve gericiliğin savaş politikaları tarafından kuşatılmış başta Rojava ve Suriye halkları olmak üzere bölgenin ezilen halklarına da güç verecektir. Şimdi görev; emek, demokrasi ve halk güçlerinin kendilerini bu ihtiyaca cevap verebilecek bir seçenek olarak örgütlemesidir.