Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Türkiye’de gençliğin durumu; sorunlar ve mücadele

Başbakan başta olmak üzere siyasal iktidarı ellerinde tutanlar, ülkenin uluslararası kapitalist sistem içindeki konumunu, olduğundan farklı şekilde, abartılmış güç ve büyüklükte göstererek, “iç ve dış güçlerin” Türkiye’nin gelişmesini engellemek için, gençlik kitleleri başta olmak üzere toplumun çeşitli  kesimlerini hükümete karşı kışkırtıp “komplolar” düzenlediklerini ileri sürüyor; dinsel-milliyetçi bir söylem üzerinden hükümetleri ve politikalarının sahiplenilmesi çağrısıyla özellikle genç kuşakları “kucaklama”ya (!) çalışıyorlar. Gençliğe dönük söylemi ve “söylevi”nde Erdoğan, eğitim reformlarından, hemen tüm kentlerde üniversite kurulmasından, devlet bağlantılı yurtlarda 400 bin gence barınma olanağı sağlanmasından, öğrencilere yardımın ve gençlere çalışma olanaklarının genişletilmesinden söz ederek, atılmış bazı somut adımların, gençlik kitlelerine yönelik devlet ve hükümet politikasının baskıcı olmakla kalmayıp çocuk ve gençlerin sömürü çarkına alınmaları gerçeğinin üzerini örtmeye özel bir önem veriyor. Ülkenin durumuna ve kaydedilen gelişmelere dair kimi veriler, kitlelerin ve özellikle de gençlik kitlelerinin dini ve milliyetçi ideoloji üzerinden sermaye düzenine ve burjuva iktidar politikalarına yedeklenmesi ve emperyalist ülkelerle işbirliğinin örtüsü yapılmak üzere abartılıyor ve istismar ediliyor. Özellikle Türk milliyetçiliği ve Sünni Müslümanlık üzerinden kitlelerin yedeklemesi için yürütülen bu propagandanın hedef kitlesi içinde, gençlik ilk sıralarda; denebilir ki, ilk sırada yer alıyor. Bu da, bu propagandanın hangi dayanaklara sahip olup neleri gizlediğini açığa çıkarmayı gerekli kılıyor. Bunun için, AKP yönetimindeki Türkiye’nin durumuna, içerdeki gelişmelerle birlikte uluslararası sermaye ve emperyalist güçler ile ilişkiler açısından kısaca da olsa bakmak gerekir. Toplumdan ve toplumsal gelişmelerden soyutlanmış bir gençlik olmayacağına ve olmadığına göre, gençlik kitlelerinin AKP yönetimi altındaki durumu, sorunları ve mücadelesinin anlaşılır bir açıklaması için, ancak, bu aynı dönemde gençliğin durumu açısından ne gibi değişikliklerin yaşandığı, gençlik kitlelerinin güncel durumlarının ne ve nasıl olduğu gibi daha spesifik bir alana bakmak gerekir. Gençlik kitlelerinin sosyal-ekonomik koşulları ve bu koşullarla bağlı olarak gençlik hareketinin durumu çünkü, bu daha yakın ve ‘aktüel’gelişmelerle daha doğrudan ilişkilidir. Demek ki, somut konuda az-çok belirgin sonuçlara varmak için, ilkin AKP yönetimindeki Türkiye’de gençliğin koşulları ve durumunu belirli bir yaklaşıklık içinde de olsa netleştirmek gerekir.

A- AKP PROPAGANDASINI BESLEYEN GELİŞMELER; HASSASİYET VE İSTİSMAR

Erdoğan ve AKP sözcülerinin ülkenin, halkın ve gençliğin durumunda “muazzam iyileştirmeler gerçekleştirildiği” iddialarına dayanak oluşturan gelişmelerin ne olup olmadığı, ancak onun iktidara geliş ve on iki yıllık hükümet(ler)i döneminin olgu ve özellikleri üzerinden anlaşılabilir. AKP, 2001 Krizi’nin Türkiye ekonomisini çok ciddi boyutlarda ‘vurduğu’ bir dönemin ardından, ekonominin yeniden toparlanıp büyümeye geçtiği bir dönemde işbaşına geldi. Önce Özal, sonra Çiller, ardından yeni tipte bir tür milliyetçi cephe görünümü veren koalisyon hükümetleri döneminde talepleri sürekli bastırılan kitlelerdeki tepki birikimini ikiyüzlüce sahiplenerek, “ülkenin adeletli bir kalkınma içinde demokratikleştirilmesi yoluyla refah ve huzurun artırılması” vaadi ve “muhafazakar demokrat”-Müslüman kimliğiyle “halkın huzuruna”(!) çıktı. Yükselişe geçen bir iktisadi gelişmenin ve kitlelerin demokratik taleplerindeki birikimin, yani baskıcı, “despot ve ceberrut devlet”e karşı duyulan birikmiş öfkenin denebilir ki üzerine oturarak kitle desteğini genişletmeye girişti. Politikalarını uygulamaya geçirirken, en önemli  avantajlarının başında bu hazır dayanaklar yer alıyordu. Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, “kentleşme” adı altında girişilen uygulamalar ve TOKİ inşaatçılığı, hükümetin gelir ve rant kaynaklar arasında önemli bir yer tuttular.

İçerdeki ‘fırsat’, olanak ve desteğe, ABD başta olmak üzere, Batılı büyük emperyalist devletlerin stratejik çıkarlarına bağlanan dış politika üzerinden gördüğü uluslararası destek eklendi. Ortadoğu ve K. Afrika’da etki alanlarını genişletme politikaları izleyen ABD, Erdoğan yönetimindeki hükümetin “İslamist” ideolojik geleneğini ve Türk devletinin bölgeye yönelik güç olma ve “pastadan pay alma” politikalarını, “dudak bükerek”, ama aynı zamanda taşeronluk karşılığı kullanmak üzere körükledi. Bu işbirliği, uluslararası mali, diplomatik, askeri vb. desteği artırmanın yanı sıra, sermaye akışını da teşvik etti. Erdoğan hükümetleri ve partisi bundan çok büyük oranda yararlandılar. İç ve uluslararası sermaye ilişkileri genişledi; ülke pazarı ve kaynaklarının ‘dış sermaye’ye daha fazla açılması yönünde “ulusal mevzuat engelleri”nin kaldırılmasıyla ucuz işgücü ve rant olanakları genişleyen “sıcak para” ve  doğrudan yatırımlar şeklinde sermaye girişi artış gösterdi. Sünni İslamcı politika ve söylem ise, başlıca, Arap petrodolarlarının hükümete destek sağlamak üzere Türkiye ekonomisine “boca edilmesi”ne yol açtı vb.

Halk kitlelerine yönelik propagandaya malzeme edilen gelişmelerin ve “önemli işler başarma”nın maddi dayanakları bu ilişkiler üzerinden sağlanırken, görünür bazı işler de yapıldı: “Duble yol” inşaatçılığı hız kazandı. TOKİ tüm önemli büyük kentlerde yağma ve yeniden inşayı bir arada sürdürdü. Boğaz Tüneli ve İstanbul Metrosu, iktidar partisi propagandasının özel, itinalı ve gösterişli örnekleri oldular. Hemen tüm kentlere, eğitim düzeyi oldukça düşük, yetişmiş öğretim elamanı sıkıntısı çeken ve neredeyse lise düzeyinde üniversiteler açıldı. Öğrenci yurtlarınının sayısı ve kapasitesi artırılarak, 400 bin gibi bir rakama çıkarıldı. İhtiyaç duyan öğrencilere yardım, sadaka kültürüne bağlanarak genişletildi. “Dindar nesiller yetiştirme” amaç ve “projesi” uygulamaya geçirilerek, dinsel ideolojik etki altındaki geniş emekçi çoğunluğunun desteği de alınmak üzere, her düzeyde tüm okulların kapısı dini eğitim için açık hale getirildi vb. vb..

T. Erdoğan yönetimindeki AKP hükümet(ler)i, bu “gelişmeler uğruna”, denilebilir ki, at sırtında kılıç kuşandılar ve elleri altına “gelen” ya da elleri altında olan olanakları kitle desteğini “sağlamlaştırmak” ve artırmak için kullandılar.  Sözcülüğünü yaptıkları sermaye kesiminin palazlanmasının önündeki engelleri kaldırarak, onları devlet olanaklarıyla techiz ettiler. Bu sermaye gruplarından bazıları, Türkiye’nin en büyükleri arasına yükseldiler. Bu arada, yönetici görevlere getirilenlerin kendileri de “devlet malı”nı yemekle kalmayıp, olanaklarını kullanarak zenginleştiler. Erdoğan ve AKP yöneticileri başta olmak üzere, yönetim aygıtının üst bürokrasisinde yer alanların önemli bir kesimi, “sıradan devlet memuru” ya da bürokratlığından milyon, hatta milyar dolarlarla ölçülür servet ve sermaye sahipliğine yükseldiler.

Ancak, sorunlar da giderek yığınak oluşturuyordu: İçerde, halk kitlelerinin izlenen baskı ve saldırı politikalarına karşı artan tepkisi ve dış ilişkilerde baş gösterip artmakta olan gerilim başlıca iki en önemli sorundu. Erdoğan Hükümeti, içerde halk muhalefetine baskıyı yoğunlaştırarak, dışarıdan gelen eleştiri ve baskıları “iç ve dış komplo”; “ülkenin gelişmesinin önünü kesmeye yönelik baskı” propagandasıyla ve “milli ve dini hasasiyetler”e seslenerek püskürtme yolunu tuttu. “Milli irade” ve “sandık demokrasisi”, “hükmü ferman padişahımızındır” anlayışının örtüsü olarak kullanıldı. Erdoğan tarafından temsil edilen “İslamcı-Türkçü” politikanın Suriye ve Mısır’da en açık halleriyle tetiklediği ve Irak’ta devam eden “kendi hesabına iş görme” politikasının ABD ve AB ile ilişkilerde yol açtığı sorunları; onların devletlerin yöneticileri düzeyinde ve basın üzerinden iletişim-haberleşme ve basına yönelik sansür ve baskının açık eleştirisi ve “insan hakları sorunu” üzerinden getirdikleri “uyarılar”ı ise, halkın ve gençliğinin bazı duygu ve düşüncelerinin istismarıyla karşılamaya girişti.

Erdoğan’ı “bağırtan”; ona “komplo-komplo!” diye tempo tutturan, esasen bu durum ve gelişmelerdi. Bu ‘çelişkili durum’un, Türkiye’nin herhangi bir “kukla devlet” gibi bir ülke ve devlet olmaması, bölgesinde kendi adına işler yapma istem ve çabasıyla da bağlı olduğunu unutmamak gerekir. İşbirliği ve gerginlik-çıkar farklılığı bir arada devam etmektedir. ABD, Türkiye’yi “elinde tutma” ve kullanma politikasını hiçbir zaman gizlememiştir. Ekonomik bağlantıları bir yana; NATO karargahının Türkiye’ye taşınması, “füze kalkanı”nın yerleştirilmesi, çok sayıda askeri üssün Amerikan askeri faaliyetleri emrine verilmiş olması, işbirliğinin boyutlarını göstermesi açısından önemlidir.

Erdoğan ve partisinin “Türkiye’nin istiklal savaşı”, “Türkiye’ye karşı komplo”, “darbe” propagandası, geleneksel olarak güçlü olduğu bilinen halkın hassasiyetleriyle doğrudan bağlı olup, istismarın yanı sıra güçlü milliyetçi-mukadesatçı etki ve anlayışlardan beslenmekte ve tersinden de onu güçlendirmektedir. “Ülkenin gelişmesinin önünü kesmeye yönelik baskı” propagandası, halkın ve gençliğinin bazı duygu ve düşüncelerinin istismarıyla birlikte, somutta en çok ekonomik alandaki kimi gelişmelerin ‘yardıma çağrılması’yla sürdürülüyor. Yukarıda değinilen ve iktidar “kliği”nin özel ekonomik ve diğer ‘kirli ilişkiler’ini koruma ve savunma amaçlı destek arayışını da içeren bu propaganda ,  böylece istismar edilip mücadeleye yönelen ve yönelme eğilimi taşıyan halk kesimlerine karşı bir tür silah haline getirilmeye çalışılıyor.

B-) AKP HÜKÜMETİ VE GENÇLİK KİTLELERİNİN EĞİTİM, İŞ, BARINMA VB. DURUMU

Gençlik açısından son yıllarda giderek belirgin biçimler alarak dışa vuran mücadele eğilimi ve özellikle 2013 Haziran’ı boyunca ülke düzeyinde yaşanan halk direnişinde ana-ağırlıklı kitle olarak gençlerin yer alması, Kürt-Türk ve diğer milliyetlerden işçi, emekçi ve öğrenci gençlik kitlelerinin durumuna ilgiyi artırıcı rol oynadı. Son zamanlarda yapılan “toplumsal araştırmalar”ın çok sayıdaki örnekleri içinde gençlikle ilgili olanları ağırlıklı bir bölüm oluşturuyor. Gençliğin durumuna dair çok çeşitli ve çok sayıda araştırma –bazısı devlet kurumları, diğer bazılarıysa özel araştırma kuruluşları ya da bazı bilim insanları tarafından özel olarak– yapılmış olmakla birlikte, aralarında KONDA’nın 2006 yılında yaptığı “Biz kimiz?” araştırması, 2007’de E. Pultar’ın bu araştırmadan hareketle 18-28 yaş gurubu gençlere yönelik yaptığı uyarlama (2008), 2010 KONDA araştırması; Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) tarafından 2011’de gerçekleştirilen anket, TÜİK 2001-2011 dönemi verileri; UNİCEF ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı adına 2011-2012’de yapılan araştırmalar önemli veriler sunmaktadır. Bu araştırmaların her biri ve bir arada hepsi birlikte gençliğin durumunun mümkün olduğunca doğru şekilde belirlenmesi bakımından önemli veriler içeriyorlar.

Bu araştırmaların en önemlilerinden biri, KONDA Araştırma ve Danışmanlık Şirketi’nin,2006 yılında “Türkiye’nin toplumsal yapısını ortaya çıkarmak, ülkedeki etnik ve dinsel aidiyetleri ve bunların coğrafi dağılımlarını, nüfus hareketliliğini ve yarattığı toplumsal dinamiği belirlemek ve kamuoyunun toplumsal mutabakata dair görüşlerini almak” amacıyla Milliyet gazetesi için “Biz Kimiz?” adı altında,79 il, 2.685 mahalle ve köyde 47.958 kişi ile yüz yüze görüşme yöntemi ile yaptığı araştırmadır.

Araştırmacı E. Pultar, KONDA’nın bu araştırma verilerini genç nüfusa uyarlayarak bazı daha çarpıcı sonuçlara ulaşmıştır. Yazarın ifadesiyle “Araştırma kapsamında yaşları 18-28 aralığında bulunan 6.621 gençle yapılan görüşmelerde, gençlere gelir ve çalışma durumları, göç ve yerleşikliğe bakışları, kendilerini tanımlarken kullandıkları kimlikler, kimlik, devlet ve vatandaşlığa dair görüşleri, Güneydoğu ve Kürt sorununun nedenleri ve çözümleri hakkındaki görüşleri ve siyasi görüşleri ekseninde sorular sorul”muştur.

18-28 yaş grubu gençlerde işsizlik %15.32’ye yükseliyordu veTürkiye genelinde sigortasız çalışan işçilerin oranı % 18,19 iken, bu oran gençler arasında % 22,66 gibi daha yüksek bir düzeyde bulunuyordu. Araştırmaya göre, aynı yıl itibarıyla Türkiye genelinde gençlerin % 18’i 6 ile 8 kişilik ailelere mensup olup,  % 4’ü ise 9 veya daha kalabalık hanelerden geliyorlardı ve Kürt kentlerinde 6 ve üstü sayıda kişinin bulunduğu ‘hane’ oranı % 40’lara kadar çıkıyordu. Aile bireylerinin sayısı ile eğitim görme düzeyi arasında ters bir ilişki vardı; kalabalık alilerde eğitim görenlerin sayısı azalıyor, eğitim düzeyi düşüyordu. Pultar’ın araştırmasına katılan gençlerin yanıtlarına göre, “Kuzeydoğu Anadolu’da yaşayan gençlerin % 67’si, İç Anadolu’da yaşayan gençlerin % 79’u ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan gençlerin % 83’ü”, en alt ve alt-orta gelir düzeyindeki ailelere mensupturlar.

Kürtler ve Aleviler en çok baskı hisseden kesimler olarak öne çıkarken, bütün yaş grupları arasında “kimliklerini özgürce yaşabilme” konusunda en çok sorunla karşılaştıklarını belirtenler, % 76,81 oranıyla, 18-28 yaş gurubu kadınlar olmuştu. Gençlerin farklı kimlikten bireylerle evliliğe yaklaşımları, yaşlı kesime oranla daha olumluydu. 18-28 yaş arası gençlerin % 36,89’u, eşinin başka bir din veya mezhepten, %49,45’i ise, başka etnik kökenden olabileceğini söylemiştir. Bir genelleme yapabilmek açısından yeterli olmamakla birilkte, bu veriler, dinsel veya mezhepsel farklılığa oranla, farklı etnik kökeni sorun olarak görmeyenlerin daha yüksek oranda olduğunu gösteriyor.

2006-2012 dönemi verileri, genç nüfusun en önemli sorunları arasında, işsizlik, yoksulluk ve istenilen düzeyde eğitim olanağına sahip olamamanın ilk sırada yer aldığını gösteriyor. 2006 yılı itibariyle işsizlik oranı genelde % 13 iken, 20-24 yaş grubu gençlerde için % 23,8 olarak tespit edilmiştir. 20-24 yaş grubu tarım dışı genç işsizlerin % 18,5’i, üniversite mezunudur. Üniversite eğitimli işgücü oranı artarken, genç işgücü içinde üniversite mezunu işsiz oranı da yükselmektedir. Ankara Ticaret Odası’nın (ATO) 2006 verilerine göre, çalışma yaşamında yer alan 15-19 yaş grubu gençlerin % 82’si; 20-24 yaş grubundakilerin % 54’ü kayıt dışı çalışırlarken; çalışır durumdaki  gençlerin % 24’ü tarım sektöründe yer alıyor ve neredeyse tamamına yakını sosyal güvenceden yoksundur. 15-19 yaş grubundaki gençlerin % 22’si çalışırken, bunlar toplam çalışan gençlerin % 38’ini oluşturuyorlardı. Aynı yıl itibariyle, 15-24 yaş arası gençler toplam işgücünün % 18’ini oluşturuyor ve toplam işsizlerin % 35’i gençlerden meydana geliyordu. 2007 yılı nüfus sayım sonuçlarına göre, 15-24 yaşları arasında 12 milyon 400 bin genç bulunuyor ve bunların %23’ü ilkokul, % 18’i ortaokul mezunu olup, diğer bir kesimi meslek okulu, lise veya üniversite mezunlarıyla eğitim süreci çeşitli nedenlerle kesintiye uğrayanlardan oluşuyordu. TÜİK 2007 Ağustos ayı verileri, gençliğin durumu açısından fazla bir değişimin olmadığını gösterdi. Kayıt dışı istihdam %48.7 idi ve genç nüfusta işsizlik oranı %19.2’yi buluyordu.  2010 yılı Hanehalkı İşgücü İstatistiklerine (TÜİK) göre ise, genç nüfustaki işsizlik oranı kentlerde %27.5, kırsal alanlarda ise %22.2 idi. 2011 yılı Haziran-TÜİK verileri, toplam işgücüne katılma oranını %51.2 olarak gösteriyor. Bunun %17.3’ü 15-24 yaş grubu genç kesime denk düşmektedir. Genel işsizlik oranı %9.2, ve kentlerde %11.6 iken, genç nüufus grubundaki işsizlik yine oldukça yüksektir. UNİCEF tarafından TÜİK verilerine dayanarak 31.03.2012’de açıklanan rapora göre, 6-17 yaş grubundan çocuk ve gençlerin (nüfusun %5.9’u) 900 bin’i herhangi bir işte çalışıyor. Bunların üçte birini 6-14 yaş grubu çocuklar oluşturuyor. UNİCEF’in 2011 yıl sonu verileriyle yayınladığı Rapor’da, 74,7 milyon nüfusun 23 milyona yakınının 18 yaşından küçük olup, yaklaşık 12,5 milyonunun 15-24 yaş grubunda yer aldığı; bunların % 30’unun okula gittiği; %30’na yakınının çalıştığı; %40’lık bölümünü oluşturan 5 milyonluk kesimin ise okumadığı gibi çalışıyor da olmadığı bilgisi yer alıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Nisan-2013 eğitim verileri ise, 5 milyon 913 bin kişinin yüksekokul ve fakülte mezunu olup bunların 416 bin 741’inin yüksek lisans, 122 bininin doktora sahibi olduğunu gösteriyor.

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) tarafından “Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın katkılarıyla” gerçekleştirilip 2011 sonbaharında açıklanan “Türkiye’nin Gençlik Profili” araştırması, 15-29 yaş aralığındaki 10 bin 174 gencin katılımıyla yapılmış ve gençlerin “barınma, sosyal güvenlik, yabancı dil bilme ve yurtdışına çıkma durumları ile boş zaman etkinlikleri, beğenileri, zararlı alışkanlıkları, spor yapma durumları ve Gençlik ve Spor Bakanlığından beklentileri”ni konu edinmiştir. Buna göre, katılımcıların aynı yıl itibarıyla %63,7’si anne-babasıyla birlikte kalırlarken; %20,6’sı eşiyle kendi evinde; %5,1’i bekâr ve kendi evinde; %5,1’i bekâr ve arkadaşlarıyla birlikte kalmaktadır. Özel yurtlarda, KYK ve üniversite yurtlarında kalanlar yalnızca %3,5 civarındadır. SETA anketine katılan gençlerin %56,8’i “boş zaman”larını televizyon izleyerek ; %37,2’si internet aracıyla sosyal medya ağlarına katılarak geçirdiğini belirtmiştir. Katılımcıların beşte biri (%20,4) internet kullanmadığını ifade etmiş; internet kullandığını belirtenlerin %71,5’i evde; %12’si işyerinde, %14,8’i internet kafede, %2,1’i okulda erişim yaptığını söylemiştir. İnternet kullanımı, asıl olarak, iletişim, haberleşme ve eğlence amaçlı kullanılmaktadır.  Katılımcıların üçte birine yakını, “gazete okumadığını” belirtmiş ; %12’si, düzenli olarak takip ettikleri bir dergi bulunduğunu açıklamıştır. . “En çok okunan kitap türü”nde roman (%39,6), macera (%11,7), dini içerikli (%5,9), aşk (%5,8), ve tarihi olanlar (%5,2); en çok dinlenilen müzik türünde, “pop müzik” ( yerli -%52,4, yabancı -%22) ilk sırada yer alırken; bunu %21,9 ile arabesk, %21,8 ile Türk halk müziği izliyor.

C-) GENÇLİĞE DAYATILAN POLİTİKALAR VE GENÇLİĞİN ÇÖZÜM BEKLEYEN SORUNLARI

“Dünyanın on yedi büyük ekonomisinden biri haline gelme”nin; ekonomik büyüme ve gelişmenin toplumun ezici büyük çoğunluğu için yoksulluk, işsizlik, geçim sıkıntısı, eğitim ve sağlık sorunlarının büyümesi ve daha fazla hak kaybı anlamına geldiği, AKP Hükümeti’nin pratiğiyle yeniden kanıtlanmıştır.

Hükümetin ekonomi politikasının belirgin sonuçlarından biri de, gençlik kitlelerinin işsizlik, eğitim düşüklüğü, düşük gelir ve yoksulluk, baskı ve sosyal güvencesizlik olmuş; devlet işletmelerinin özel kapitalist şirketlere ve büyük holdinglere düşük fiyatlarla devredilmesi, bu işletmelerde çalışan işçilerin büyük bölümünün işini kaybetmesi ve diğerlerinin sosyal hakları ve ücretlerinde gerilemeye yol açmış; uluslararası sermayenin ülke içindeki dayanakları ve doğrudan varlığı güç kazanmıştır. Genç işçi kitlelerinin ve işsiz gençlik yığınlarının yaşam koşulları giderek ağırlaşmış, düşük ücretli işgücünün en kitlesel kesimi işçi gençlerden oluşmuş, sosyal haklardan ve sosyal güvenceden yoksun, milyonlarcası kayıtdışı ve düşük ücretli çalışan genç işçiler, ülkenin neredeyse her kentinde kurulu “organize sanayi bölgeleri”nde tekstil, metal, oto sanayi alanlarında ve diğer yandan da inşaatlarda ve otel-lokanta ve büro işlerinde en çok istihdam edilenler haline gelmişlerdir.  Birer ‘genç işçi deposu’ olan Organize Sanayi Bölgeleri’nde, bu işçilerin büyük kesimi sanayinin değişik sektörlerinde üretim yapan küçük ve ortaboy işletmelerde sosyal güvenceden yoksun, önemli kesimiyle kayıtdışı ve düşük ücretle çalıştırılıyorlar. Meslek liselerinin yaygınlığı, eğitimli işgücü oranını yükselttiği gibi, işsizlik ve rekabet koşulları nedeniyle fabrika ve işletmelerde yüksek öğrenim düzeyinde eğitimli işgücü giderek artmaktadır.

BM Kalkınma Programı(UNDP) 2007 Yılı Ulusal İnsani Gelişme Raporu’na göre, aynı yıl itibariyle nüfusunun %46’sı 24 yaş altı kesimlerden oluşan Türkiye’de, işsizlikten en çok etkilenen toplumsal kesim gençliktir ve genç işsizlerin toplam işsiz sayısı içindeki oranı giderek artmaktadır. 2011 TÜİK ve 2011-2012 UNİCEF verileri, işsizliğin eğitimli genç işgücü içinde artmakta olduğunu gösteriyor. Orta-orta altı ve yüksek okul düzeyinde eğitime bağlı değişkenlik göstermekle birlikte, işsizlik, genç nüfus açısından çok ciddi bir sorun oluşturmaktadır. 2001-2011 dönemi anket verilerine göre, istihdam edilen işgücünün üçte ikisi 35 ve altı yaş gruplarında yer almakta ve bunun da 5.5 milyonu 15-24 yaş grubunda bulunmaktadır.

Yoksulluk nedenli olarak çocuk yaşta dışarıda ya da ev işlerinde çalışma zorunluluğu ve  cinsiyet ayrımcılığı okullaşma oranını düşürmekte; bu da, örneğin gençlerin yaklaşık %30’unun okumadığı gibi, bir işte çalışıyor da olmaması gibi sonuçlar doğurmaktadır.  UNİCEF raporuna göre; 2011-2012 ders yılında, tüm Türkiye’deki ortaöğretim kurumlarına 940.268 “açık”ortaöğretim öğrencisi dâhil olmak üzere, 4.756.286 çocuk ve genç kayıt yaptırmıştır. Bunların %56’sı genel lise, %44’ü mesleki ve teknik lise öğrencisidir. Ülke nüfusu içinde 20-24 yaş grubundan 6,2 milyon; 15-19 yaş grubundan 6,3 milyon; 10-14 yaş grubundan da 6,6 milyon genç bulunmaktadır. 15-24 yaş grubunda olan gençler (%29,6), AB ortalamasının iki katından da fazla bir nüfusa denk düşmektedir. Kırsal alandan kentlerin kenar semtlerine ‘yığılan kalabalıklar’ın kendileri ve çocuklarıyla genç yaştaki mensupları, yoksulluk, işsizlik, düşük ücretli ve geçici çalıştırılma, sosyal güvencesizlik ve konut sorunu gibi sorunlarla boğuşmakta; bu durumları, çocuk ve gençlerin eğitim süreçlerinin kesintiye uğramasına veya tümüyle sona ermesine neden olmaktadır.

Eğitimin orta ve üstü okul düzeyinde sürdürülmesi, kız öğrenciler başta olmak üzere, başlıca, yoksulluk ve yoksulluk kaynaklı çalışma zorunluluğunun yanı sıra “muhafazakâr toplumsal normlar” nedeniyle sekteye uğramaktadır. Ortaöğretim düzeyinde okullaşmada, sosyo ekonomik durum ve cinsiyet farklılığı başta olmak üzere, bölgelere ve kent-kır ayrımına bağlı olarak ciddi dengesizlikler bulunuyor. Eğitim kalitesi; yöresel, bölgesel farklılıklar, sınav ve dersaneler sistemindeki bozukluklar, yarışmacı ezbercilik gibi nedenlerle düşük olup, toplumsal çözülme sonucu yozlaşma, uyuşturucu ve alkol kullanımı ve kız öğrencilerin taciz edilmesi  artış göstermiştir.

Tüm bu dönemler boyunca burjuva hükümetleri ve devlet yöneticilerince en çok suçlanan toplum kesimlerinden biri gençlik olmuştur. Siyasal istikrarsızlık ve gerilimlerin sorumluluğu gençliğe yıkılmaya çalışılmış; devlet ve hükümet politikalarını sorgulamasız benimsemeleri istenmiştir. Bu politika bugün de devam ediyor. Gençlik kitleleri yoğun idari ve devlet-hükümet baskısı altındadır. Okullar polis ve “özel güvenlik” adlı ‘lejyoner birlikleri’nin kuşatmasına alınmıştır. Genç işçilerin sendikalaşma, çalışma koşullarını iyileştirme, ücretlerini artırma girişimleri potronlarla birlikte polis ve jandarma gücüyle bastırılmaya çalışılmaktadır. Şiddet uygulamalarındaki yoğunlaşma ciddi oranda dışa vurmakta; resmi politika ve devlet “terbiyesi” öğretmenliği gençlere güvensizliği körüklemekte; bu da özellikle çocuklarda ve gençlerde kişisel sosyal ve fikri gelişime darbe vurmaktadır. Baskıcı eğitim sistemi öğrenci gençlik açısından en önemli sorunlardan birini oluşturuyor. Dini eğitime zorlama ve pozitif bilim dallarına karşı yönetim politikaları bu baskı ortamını daha da “koyulaştırıyor.” Gençlere bilimsel araştırma-düşünme-öğrenme ve bilme yerine, dinleme, inanma ve biat etme vaaz ediliyor. İşçi sınıfı ve emekçilerin sömürüye karşı mücadelesinde yer almak, toplumsal kurtuluş politikalarını benimsemek, zor yoluyla ve yasaklarla engellenmek isteniyor. Eğitim yetersizliğine ve kalite düşüklüğüne rağmen, bilimsel eğitimin gereği yatırımlara kaynak aktarılmaması politikası devam ediyor. 2011 yılında merkezi bütçeden eğitim için yapılan harcamalar “GSYH’nin yaklaşık %3,75’i” kadar olup, bunun büyük bölümü personel gideridir. Türkiye’nin “Batısı”ndaki ortaöğretimde “net okullaşma oranı” birçok ilde %80-90 düzeyinde olup, “doğudaki kimi illerde %30-40’a düşmektedir.”

Eğitimin en önemli sorunlarından biri olarak anadilde eğitim çözümsüzlüğü devam ediyor. Kürt, Arap, Roman ve diğer çeşitli azınlık ulusal topluluklardan çocuk ve gençler aynı nedenle çok ciddi sorunlar yaşıyorlar.

Dinsel ideoloji ve gelenekler kaynaklı anlayışlarla gençleri kuşatma tutumu, bölgelere göre değişmekle birlikte, özellikle kız öğrencilerin neredeyse sürekli bir kısıtlılık altında tutulmalarına dönüşmekte; erken ve gönülsüz evlendirmeler yaygın olarak yaşanmakta; bu durumda olanların küçümsenemez bölümü psikolojik ve biyolojik sağlık sorunlarıyla yüzyüze gelmektedir. Kürt kentleri başta olmak üzere, toplumun bazı bölümlerinde “töre” adına cinayetler işlenmekte; hukuk sisteminde bu cinayetlerin faillerini neredeyse koruyucu maddeler yer almaya devam etmekte; bazı savcı ve yargıçlar kadın cinsini tahkir edici/suçlayıcı anlayışlarını mahkeme salonlarına dek taşıyabilmektedirler.

D-) GENÇLİK, MÜCADELE VE POLİTİKA

Gençlik, bilindiği üzere, belirli yaş grupları arasındaki bir kitlesel kesim olarak çeşitli sınıflara mensuptur ve iktisadi sosyal durum ve gelişmelerden etkilenmesi, bu durumuna bağlı olarak, farklılık gösterir. Gençlik kitlelerinin kapitalist sisteme, burjuva devletine ve hükümetlerine, kapitalist parti fraksiyonlarına karşı tutumu, her şeyden önce bu nesnel durumu tarafından belirlenir. Çeşitli toplumsal aktivitelerdeki rolleri, yalnızca enerjik kuşak(lar) olmaları sebebiyle olmayıp, sosyal-ekonomik konum ve durumlarıyla da bağlıdır. Örneğin işçi gençliğin kapitalist patronlarına karşı hak mücadelesiyle son on yıllardaki işçi mücadelesinde öne çıkması, sömürü çarkında dolaysız sömürülenler olarak yer almasıyla ilgilidir. Kürt gençliğinin, Kürt ulusal direnişinin en devingen, en hızlı hareket eden ve cesaretle ileri atılan kitlesini oluşturması, dil ve kültür yasağı ve ulusal kimliğine yönelik  ihlallerin yarattığı sistematik baskıdan en dolaysız etkilenen kesim olması ve yanı sıra Kürt yoksul kitlelerinden, ezilen toplumsal kesimlerden geliyor olmasıyla ilişkilidir. Benzer bir tespit, “Alevi kimlikli gençlik” açısından da yapılabilir. 2013 Haziran Direnişi’ne dair veriler, Alevi halk kitleleri üzerindeki baskı ve özellikle de Erdoğan Hükümetinin bu baskı ve horgörüyü sistematik Sünni-İslam vurgusu, zorunlu din dersi vb. gibi dayatmalar ile sürdürmesinin, Alevi emekçileri ve gençliği açısından kitlesel katılımı ‘tetiklediği’ni gösteriyor. Öğrenci gençliğin en mücadeleci kesimlerinin önemlice bölümünün en çok ezilen, baskı gören ve sömürülen toplumsal kesimlerden gelenler olması bir diğer veridir. Gözaltına alınan, tutuklanan ve okullarla ilişkileri kesilen gençlere dair veriler, bu kanıtlar arasındadır. Örnekleri çoğaltabiliriz. Bu, ama, bize şunu gösterir: gençlik kitlelerinin sisteme, devlete ve sistem partilerine; ya da kapitalizme ve onun siyasal-iktisadi ve sosyal kurumlarına karşı mücadele eden sınıf, parti ve örgütlere ilişkin tutumları ile, geldikleri sosyal sınıf ve yaşam koşulları arasında, gözardı edilemeyecek temel ve nesnel bir bağ bulunuyor. Ancak, bu bağ örneğin varlıklı sınıflardan gençlerin işçi ve emekçilerin hakları ve kurtuluşları için mücadeleye katılmayacakları şeklinde, yanlış olarak mutlaklaştırılmamalıdır. Toplumlar tarihi ve bizim kendi yakın-orta zaman mücadele tarihimiz, küçükburjuva, burjuva sınıf kökenli ailelerden gelen çok sayıda, hatta kitlesel denilebilecek büyüklükte genç kuşak insanın sömürü ve baskı sistemine karşı, demokrasi ve sosyalizm için; özellikle de öğrenci gençlik içinde onların talepleri için yürüttükleri mücadelede yer aldıklarını gösteriyor. 2013 Haziran Direnişi bunun somut, en yakın ve en önemli örneklerinden biri oldu.

Sorun, “niyet” ya da “maceraseverlik”e ilişkin değildir. Toplumsal bölünmüşlük ve sosyal kategoriler asla değişkenlik göstermeyip hep aynı kalan oluşumlar olmayıp, birbirlerinin varlığında birbirlerini koşullayan ve bir sınıf, kesim ya da tabakadan diğerlerine geçişleri de içeren hareketli “topluluklar”, ‘birlikler’ ya da başka biçimde söylenirse “tümel toplumsal varlıklar”dır. Kapitalizm ve burjuva toplumunun bir özelliği de, sınıflar arası geçişleri olanaksız kılmamasıdır. Kapitalizm, gelişmesi sürecinde, sadece tarım emekçilerini, küçük köylüleri, küçük mülk sahiplerini mülksüzleştirerek proletaryanın saflarına sürüklemekle kalmaz;  rekabet ve büyüklerin küçükleri yutma ya da tekel gücüyle piyasadan silmeleri dahil olmak üzere, geçiş, asıl olarak mülk ve üretim aracı sahibi kesimlerden proletaryaya doğru gerçekleşir. Ancak, tikel ve istisnai durumlar oluşturmakla birlikte, işçilerin saflarından da burjuvaziye geçişler mümkündür. Bunun belirgin bir örneğini işçi aristokrasisi verir: kapitalistler ve burjuva kapitalist devlet ve hükümetler tarafından, işçi-emekçi mücadelesini zaafa uğratmak, bölüp etkisizleştirmek üzere, kapitalist artıdeğerden pay verilerek ayrıcalıklarıyla sisteme bağlanan bir işçi aristokrasi kesimi, bugün hemen tüm önemli kapitalist ülkelerde, sendikalar gibi işçi ve emekçilerin kitle örgütlerinin başını tutmak üzere, yaratılmıştır. İşten çıkış tazminatı alıp küçük bir işyeri açarak “sınıf atlama hayali kuran” işçi az değildir vb. gibi.

Sınıf çıkarları farklılığı, kaçınılmaz olarak politik gruplaşmalara yol açıp, farklı politik oluşumları ortaya çıkarır ve bunun bir yanı olarak, gençlik içinde farklı politik eğilim ve saflaşmalar yaşanır. Başka biçimde söylersek, gençlik kitleleri içindeki gruplaşma ve siyasal ayrılıklar, toplumsal sınıf bölünmesinin ve farklı çıkarlara dayalı oluşumların kaçınılamayacak sonuçları arasındadır. Bu temel –ve sonal– bağın, herkesin geldiği sosyal sınıf kökenine; onun çıkarlarına mutlak bağlılık göstereceği ve bunun değişmezliği şeklinde kesin ve keskin bir doğmaya dönüştürülemez ve buradan hareketle, farklı kesimlerden genç insanlara karşı önsel/önyargısal duvarlar örülemez. Gençlik, özellikle öğrenci gençlik, saflarında, farklı sınıfların çıkarlarına ve ‘davası’na bağlanma yönündeki geçişlerin en çok ve en hızlı yaşandığı toplumsal kesimi oluşturur. Ezilen ve sömürülen sınıf(lar)dan gelenler içinden burjuva egemen propagandadan da etkilenerek, geleceğini kapitalizmin devamında görenler ve bu doğrultuda politik-ideolojik tutum alanlar çıkacağı gibi, küçük-orta burjuva sınıflardan gelenler arasında proletarya ve emekçilerin sömürüden kurtuluş mücadelesine bağlananlar da olacaktır. Toplumun çok çeşitli sınıf ve tabakalarından gelen gençlerden oluşması nedeniyle, farklı sınıfsal çıkarlarla nesnel bağı farklı siyasal tutumların kaynaklarından biri olurken, diğer yandan genel bir özellik olarak eğitim aracıyla sağlanacak avantajlı toplumsal konumunu “tehlikeye atmama”(!) eğilim ve kaygısı, düzenle ilişkiler yönünden, onu tutuculuğa zorlar. Diğer yandan ama, eğitimli genç kuşaklar, doğa, dünya ve ülke gerçeklerinin algılanması/kavranması bakımından yine toplumun öteki çok büyük kesimlerine göre daha fazla olanaklara sahip kesimlerini oluştururlar. Yaş guruplarının atılganlık, cesaret, haksızlığa boyun eğmeme, hakkını savunma ve pozitif anlamıyla kişilik sahibi birey olma gibi özellikleriyle de birleştiğinde, bu durumları, onları, baskı sistemi ve sömürüye karşı başkaldırmaya yöneltir. Bilimsel eğitim görme olanaklarına sahip kesimler olarak işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluşu için mücadele saflarına katıldıkları oranda, geniş gençlik kitlelerinin  tekelci burjuvazi ve uluslararası sermayeye karşı seferber edilmesinde önemli rol üstelenebildikleri gibi, işçi-emekçi kitlelerinin bilimsel bilgiyle donanmının gerçekleştirilmesinde bir tür ‘taşıyıcı rol’ da oynarlar. Genç işçi ve işsiz kardeşleriyle yan yana durduklarında, işçi-emekçi ve öğrenci genç kuşakların muazzam enerjisinin ‘yaşlı’ işçi-emekçi kuşağın deneyimiyle birleşerek burjuva diktatörlüğüne karşı değiştirici güce dönüşmesinde pay sahibi olurlar.

Günümüzde bilimsel eğitim olanaklarını sınırlayan, darlaştıran ve zorlaştıran idari-bürokratik-gerici her tür dayatmaya karşı, eğitimin anadilde ve her düzeyde parasız, bilimsel ve demokratik ve herkes için yararlanılır hak olması için mücadele, bu zorluğun kendisi tarafından da, hem sermaye ve devletin dolaysız iktisadi-siyasal baskısıyla, hem de bununla daha fazla iç içe geçmiş olan eğitim kurumları yönetim organlarının tutumları nedeniyle daha geniş etki sahasına sahiptir. Kendilerini “politika dışı” gösteren ya da bazı çevreler tarafından “apolitik” diye yanlış şekilde isimlendirilen kesimler de dahil olmak üzere, bu politikadan etkilenmeyen azdır. Politika “dışılık” ya da “apolitiklik”in de bir çeşit politika olup, çoğu kez mevcut-egemen politika yönündeki bir davranışın edilgen biçimlerine denk düşmesi gerçeğine karşın, bu kesimler dahil, en atılgan dönemlerindeki insanların herhangi politik-mesleki ve akademik sorun karşısındaki tutumları değişmez değildir.

E-) GENÇLİK MÜCADELESİNİN GENİŞLEYEN OLANAKLARI

Toplumsal çözülme, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal çok çeşitli sonuçlar doğurmuştur. Kapitalizmin son on yıllarda hızlanan gelişmesiyle, kır nüfusunu çözüp kentlere akışı artırdığı, tarımsal nüfusu önemli oranda çözdüğü; kentli yeni ucuz işgücü kaynağının, önemli bölümüyle işçileşmeyi kültürel-iktisadi ve sosyal “bütünlüğü içinde” henüz denebilir ki tam yaşayamadığı, sınıflar arasındaki geçirgenlik de hesaba katıldığında ve sendika bürokrasisi aracıyla sendika konfederasyonları yönetim organları kullanılarak sermaye politikalarının işçiler içinde etkin hale getirildiği, ilerici-mücadeleci işçi ve sendikacıların önemli oranda güç kaybına uğradıkları; bütün bunlarla birlikte, işçi ve emekçilerin kendi içinde de belirgin-ciddi bölünme ve kamplaşmaların yaşandığı bir diğer sosyal-politik gerçekliktir ve sınıf mücadelesi yönünden başlıca sorunların denebilir ki başında gelmektedir. Bölünmüş, hatta aşırı bir söyleyiş şekliyle “atomize edilmiş” ezilen ve sömürülen sınıf ve kitlelerinin; onların işçi-işsiz, emekçi ve öğrenci genç kesimlerinin birleştirilmesi başlıca sorundur ve bu da, ancak, onların hem ayrı ayrı “özel hassasiyetleri” ve taleplerinin dikkate alınması ve küçümsenip aşağılanmamasını, hem de birleştirici ortak taleplerinin öne çıkarılmasını gerektirmektedir.

Kapitalist gelişme –makineleşme ve bilimsel teknik ileri düzeydeki gelişme–, daha az sayıda işçi ile daha çok üretim olanağı yaratmasına rağmen, işçi sınıfının saflarının özellikle genç kuşak işçilerin katılmasıyla büyümesine kaçınılmazlıkla yol açmıştır. Kapitalizme karşı sınıf mücadelesinin genç dayanağı giderek güçlenmektedir. Bilim ile iş ve üretim ilişkisi, yalnızca sermayenin olanakları ve sömürü etkeni olarak değerlendirilemez. Eğitimli genç işgücünün artışı/büyümesi, burjuvazinin artıdeğer sömürüsünü artırma hedefi ve iradesine karşın, işçi sınıfı ve kent-kır emekçilerinin burjuvaziye karşı sınıf savaşımının (iktisadi-politik ve ideolojik) olanakları yönünden bir ilerlemeyi de ifade eder. Gençlik kuşaklarının sosyo ekonomik koşullar ve sınıf ve iktidar ilişkilerinden etkilenmelerinin düzeyine bağlı olarak, mücadele ve örgütlenme eğilim ve tutumlarında hızlı ya da nispeten daha yavaş değişimler görülebilir. Bu demektir ki, farklı gençlik kuşaklarında farklı eğilim ve tutumların görülmesi, bu kuşakların yaşadıkları koşullar ve içinde bulundukları toplumsal ilişkilerle bağlıdır. Yoksul emekçi semtlerinde yaşayan işsiz bir genç ile zengin kesimlerden bir gençten her zaman ve her durumda aynı tepkiyi beklemek doğru olmayacağı gibi, işçi-çırak gençler ile maddi-toplumsal koşulları çalışmasını ihtiyaç olarak dayatmayan bir gencin tepkileri de farklı olacaktır. Öğrenci gençlik içinde akademik-demokratik hareketin genişletilmesi ve güçlendirilmesi çabasının toplumsal gerçeklerin; sınıf farklılıkları, sınıf sömürüsü ve sonuçlarının bilimsel sergilenmesi çalışmasıyla birleştirilmesi, bilimsel eğitim olanağına sahip ve en atılgan dönemlerindeki genç kuşaklar arasında karşılık bulmasıyla ve gerici burjuva parti fraksiyonlarının dinsel-milliyetçi ve kapitalizm yanlısı politik etkisi güçten düşürülebilir ve daha güçlü ve geniş devrimci gençlik muhalefeti oluşturulabilir. Akademik-demokratik talepler mücadelesi, bu durumda, daha fazla güç ve olanağa sahip olacaktır. Öğrenci gençliğin en geniş kesimlerinin kendilerini dolaysız etkileyen ve çözümünde yararlarının olduğu sorunlar etrafında birleşmesi –bu alandaki girişimlerin hangi politik gençlik grubu ya da kesimi veya “apolitikler”(!) tarafından başlatıldığına bakılmaksızın– için çaba ve materyalist tarihsel dünya görüşü ve açıklanmasıyla birlikte bilimsel sosyalizmin açıklanması çalışması; bu iki yan birbirini güçlendirmek üzere bir arada olacaktır.

Gençlik kitlelerinin sömürü ve baskı sistemine karşı mücaddele cephesine kazanılması sorunu, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve parasız, demokratik, anadilde eğitimin her düzeyde ve herkes için ulaşılabilir olmasından hareketle, işçi-emekçi-öğrenci gençlik içinde kesintisiz bir gençlik çalışmasını zorunlu kılar. Burada önemli olan, bilimsel bilgi ve deneyimin doğru değerlendirilmesi ve kullanılmasıdır. Gençliğe yaklaşımlar açısından başlıca iki alanda sorun yaşandığını söylemek mümkündür:  Gençliği “olağanüstü özellikler”le donanmış gören ve gösteren ütopik anlayışlarla, onun enerjik, çoşkulu, atak ve cesur olma özelliklerini gözden kaçıran ve sözcüğün gerçek anlamında  yaşlı ruh hali ve davranışıyla gençlik mücadelesi ve örgütlenmesinin geliştirilebileceği yanılgısı. İlki, koşulların, toplumsal-sınıfsal ilişkilerin ve gelişme seyrinin önemini gözardı ederken; ikincisi, gençleri –“ağaçtan düşme”ye yol almakta olan– fazlasıyla olgun ve “yanlış yapmaz” kısırlığa sokarak, tutuk bir tutumun “genç tutumu” sayılmasında rol oynamıştır. Gençliğin bu türden kalıplardan birine sıkıştırılması ve farklılıklarını gözetmeyen toptancı anlayışların hedefi olması, onun mücadelesine zarar vermiştir. Gençlik mücadelesi ve örgütlenmesine zararlı bir diğer anlayış ise, ya genç kuşakların enerjik, aktif ve girişken olma gibi bazı özelliklerinden ve özellikle öğrenci gençliğin eğitimli oluşundan hareketle gençliği “toplumu ileriye taşıyacak biricik aydın sosyal kesim” olarak ilan etmiş; ya da tersinden ve özellikle son on yıllarda dünya ölçeğinde meydana gelen değişmelerin etkisi altındaki savrulmalardan hareketle “yozluğu” ve “apolitik oluşu” üzerine söylemle enerjisini değerlendirememeye, hatta ondan uzak durmaya yol açmış; potansiyel mücadele gücü ve enerjisinin yararlı bir kucaklanmasına barikat örmüştür.

Bu toptancı görüş(ler), kapitalist sömürü temelinde farklılaşan ve bölünen toplumsal sınıf ve kesimlerin genç kuşaklarının, bu sınıf ve kesimlerle sıkı ya da gevşek bağlara sahip olduklarını; genç kuşakların politik-ideolojik ve kültürel düşünce ve davranışlarıyla sosyal-ekonomik durumlarının genel toplumsal duruma dışsal olmayıp onların çeşitli eğilim ve tutumlarının da başlıca etkeni olduğunu gözardı etmektedir. Gerçek o ki, ne gençlik, ne de toplumun herhangi bir diğer kesimi üretim sistemi ve ilişkilerinden; sosyal ekonomik koşullardan, sınıf mücadelesinin düzeyinden ve zaman ve mekandan soyutlanmış işlev ve özelliklerle donatılmış değildir.  Öğrenci gençliğin hetorojen yapısı ise, bu kesim içindeki farklı ideolojik-politik ve sınıfsal yaklaşımların değişkenlik etkenleri arasındadır. Genellikle görülen ise, ülke(ler)deki ve dünyadaki gelişmelerin genç kuşakları toplumun öteki kesimlerinden daha hızlı etkilendiği; yeniye açıklık, baskıyı ret, özgürlük istemi gibi belirli bazı kuşak özelliklerinin bunda rol oynadığıdır. Toplumsal sınıf ve kesimlerin sosyal ekonomik durumu ile gençlerin eğitim, iş, barınma, sosyal-kültürel aktivite, politik tutum, tercih ve beğenileri gibi hemen her alandaki düşünce, eğilim ve davranışları koparılamaz şekilde birbirlerine bağlıdır. Gençlik kitleleri içindeki çeşitli politik akımların varlık düzeyi ve gruplaşmaların gücü, gençlik ve onun da bir parçasını oluşturduğu toplum üzerindeki burjuva ideolojik-kültürel ve politik egemen etki ile bağlı olup, gençlerin öncelikleri, tepkileri, seçkileri, beğenileri açısından da işlevlidir.

Gençlik mücadelesi ve genç işçi, işsiz, emekçi, öğrenci kitlelerinin daha güçlü ve geniş bir örgütlenmesi için, öncelikle içinde bulundukları somut koşullardan hareketle temel önemdeki ortak taleplerinin ve yanı sıra sektörel-mesleki vb taleplerinin savunusu üzerinden kesintisiz bir çalışmaya ihtiyaç vardır.